• 112 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    İncelemeyi yazarken fonda Cem karaca'dan Namus Belası şarkısını dinliyorum. Çünkü kitabın atmosferine girmek için bu şarkı çok uygun. Gabriel Garcia Marquez köyünde yıllar önce olmuş ve sonradan dinlediği bir olayı edebi anlatımla ölümsüzleştirmekle kalmıyor o an ordaymışız da biz de görmüşüz gibi yaşamamızı sağlamış.
    Çapkın bir adam en kötü şekilde ölmeyi hak eder mi? Zaten kırdığı kırkı geçmiş deyip olanlara göz mü yummak gerekir yoksa daha yirmi birinde bir gencin talihsiz ölümüne üzülmek mi en doğru? Santiago Nasar. Bu ismi aklınızda iyi tutun çünkü kitabın daha ilk cümlesinde öleceğini bildiğiniz genç adamın ölüm sürecini ona atılan iftiranın hazin sonunu merak edip kitaba daha çok sarılacaksınız.
    Aslında olaylara sıralı bir şekilde baksak daha iyi anlaşılacak. Santiago Nasar zengin bir ailenin şımarık çocuğu. Her yaz dizisinde gördüğümüzden tiplerden belkide. Kasabalarındaki düğün gecesinin sabahında (düğün Santiago'nun daha önce neredeyse hiç görmediği bir kadının) evine bakire olmadığı için getirilen gelinin bu işin sorumlusu olarak Santiago'nun adını vermesiyle başlıyor. Düştüm mapus damlarına öğüt veren bol olur misali kızın ikiz abisi de eline kasap bıçağı alıp düşüyorlar Santiago'nun peşine. Bütün kasaba bu cinayetten haberdar oluyor. Bilin bakalım sadece kimin haberi yok! Evet sadece Santiago Nasar kendisini öldüreceklerini duymuyor. O rahatlıkla ortalıkta gezmeye devam ediyor. Zaten duyduğunda çok geç oluyor. Evine koşup sığınmaya çalıştığı o an annesinin yanlışlıkla kapıyı oğlu eve girmeden kilitlemesiyle ölmesi bir oluyor. Ölümü öyle dehşet verici betimlenmiş ki keşke hiç öyle olmasaydı diyorsunuz. Keşke Santiago yaşasaydı çünkü hiç kimse bağırsakları sokağa dökülecek kadar bıçaklanmayı hak etmez.
    Kitapta rüya motifi benim dikkatimi çekti. Santiago'nun ölmeden önce gördüğü rüyalar sanki öleceğini önceden hissetmiş olabileceğini yansıtıyor.
    Kitap içeriğinden oldukça bahsettim çünkü olayların yaşandığı sırada ben de ordaymışım gibiydim. Aynı zamanda bizim toplumumuzda yakın zamana kadar çokça rastlanan töre cinayetleri geldi aklıma. Umarım böyle olaylara sadece kitaplarda rastlarız :)
  • 428 syf.
    ·9 günde·8/10
    Ezelim, öldürelim, ezelim, öldürelim
    Kimi?
    Kadınları.
    Erkek?
    Biraz.

    Eric Berkowitz’in, Sümerlerden günümüze kadar evlilik, bekaret, eşcinsellik, evlilik dışı ilişki, ensest, tecavüz, fahişelik gibi ana konular etrafında toplanmış eseri(mikro tarih). Bu olguların hangi toplumlarda ne şekilde anlamlandırıldığı, hangi kısıtlamalar çerçevesinde ele alındığı, yasalara ya da aykırılık söz konusu olduğunda ne tür cezalara maruz kaldığı birçok örnek üzerinden açıklanmış.

    Bahsi geçen kavramlar 8 bölümde kronolojik olarak ele alınmış.

    Bölüm 1: İlk Çağ Uygarlıklar, İlk Yasalar
    Bölüm 2: Yunan
    Bölüm 3: Roma
    Bölüm 4: Orta Çağ
    Bölüm 5: 1500-1700
    Bölüm 6: Yeni Dünya(Coğrafi Keşifler ve Köleler)
    Bölüm 7: 18. yy
    Bölüm 8: 19. yy

    Bu kronolojik düzlemde ele alış işimizi kolaylaştırıyor. Böylece toplumlar arasında karşılaştırma yapma imkanı veriyor.
    Aynı zamanda bakış ve anlamlandırmanın serüvenine tanık oluyoruz. Dört bin yıl önceki bir cezanın modern hukuktaki yerini görebiliyoruz; yumuşatılmış, sertleştirilmiş, devam ettirilmiş ya da ortadan kaldırılmış halini.

    Tarihin ilk yasal düzenlemeleri (Sümer Kralı Urgakina) birlikte yukarda bahsi geçen “cinsel” temalı konular da düzenlenmeye başlanmıştır. Daha sonraki Sümer Kralları da benzer düzenlemeler yaptı. Asur, Babil, Akad, Pers derken Mısır, İbrani, Yunan, Arap, Roma ve dahası Musevi, Hristiyan, Müslüman devlet ve toplumlarının geleneklerinde, yasalarında Sümerlerden beri devam eden yasalar.

    İlk Çağ uygarlıklarında cezalar çok sertti ve bunlar uzun süre geçerliliğini korumuştur.
    Bu eylemler her ne kadar en az iki kişi (kadın-erkek, erkek-erkek, kadın-kadın) arasında gerçekleşse de cezayı “hak eden” kişi çoğunlukla kadın olmuştur.

    Asur ve Babillerde evli bir adam, bir kıza tecavüz ederse kızın babası adamın karısına tecavüz etme hakkına sahipti. Yani suçsuz iki kadın cezalandırılmış oluyordu. Yine Asurlularda tecavüze uğrayan bir kadın nehre atılır, eğer kurtulursa suçsuz olduğu kabul edilmiş oluyordu.
    Elbette bazı şeyler zamanın şartlarına göre değerlendirilmeli ama şu Hitit kanununda en ufak bir mantık bulunmamakta: Bir kadın dışarda bir yerde tecavüze uğrarsa kadın ve adam suçludur ancak bu adam, kadının evine girip ona tecavüz ederse bu durumda sadece kadın suçludur.

    İlk çağ uygarlıklarından bu kanunları çalıp en sert kanunları yapan ki bunları ‘kutsal’ kitapların içine yerleştirenler İbranilerdir. Daha sonraki Hristiyan ve Müslüman topluklarını da haliyle etkilemişlerdir.
    Bir kadın adet döneminde tiksindirici bir varlığa dönüşüyordu, dokunduğu her şey iğrenç ve onlara dokunmak da günah kabul ediliyordu.
    İlk zamanlar eşcinsellik(livata) her ne kadar kötü görünse de onlara ceza verilmezdi. Görmezlikten gelinir hatta Tanrı adına yapılan bir eylem olarak görüldüğü zamanlar bile olmuştu fahişelikle birlikte ancak ne olmuşsa birden fikirler değişiyor ve en büyük günahlardan biri olarak listeye ekleniyor. Sodom ve Gomora şehirlerinin eşcinsellikten dolayı yok olması aslında eşcinselliğin İbranilerde kesin olarak yasaklanmasından sonra ortaya çıkmış ve tezi güçlendirmek için uydurulan bir hikaye. Zira Tanrı, örnek cezalar üzerinden uyarmayı sever.

    Yunanlılarda her ne kadar cezalar diğerleri kadar sert olmasa da kanunlarla birçok şey sınırlandırılmıştı. Bir adam karısıyla sevgilisini ancak ‘iş üstüne’ iken yakalarsa öldürebilirdi ya da başka cezalar verme hakkına sahipti.

    Roma döneminde cinsellikle ilgili farklı şeylerin ortaya çıktığı zirve dönemler olmuş. Tabii bu demek değil ki her şeye normal bakılmış, ceza verilmemiş.
    Özellikle İmparatorluk döneminin başlaması ve Hristiyanlığı resmi din kabul edildiği Konstantin dönemiyle birlikte kanunlar da değişmeye başlamış. Daha önce normal görülen ve hoşgörü ile bakılan şeyler, en sert cezalara maruz kalmış. Konstantin'in hazırladığı kanunlar Batı Roma’nın yıkılışından sonra Bizans’ta özellikle l.Justinianus döneminde daha sertleştirilmiş.
    Hayvana tecavüz eden biri hayvanla birlikte öldürülürdü.

    Orta Çağ’da Hristiyanlığın hayatın her alanına girmesi cinselliği bundan muaf tutacak değildi, ki hemen hemen en önemli konu bu olmuştur.
    Öyle zamanlar olmuş ki -özellikle Hristiyanlığın ilk dönemlerinde- herhangi bir cinsel davranış neredeyse cinayetle eş değer görülmüş. Evliliğe bile ‘eh, olsun bari’ denmiş. Sadece üremek için makul görülmüş. Ömür boyu bekar (bakire, bakir) kalmak övülmüş ve ödül vadedilmiş(Cennet). Katolik Kilisesinin gücünü artırması, Engizisyon mahkemelerinin kurulması dünyevi suçlara Tanrı adına ceza verme yetkisini de doğurdu. Cezalar genelde yakma, boğma, kazığa oturtma veya uzuv kesme idi. Orta Çağ’a dair ilginç olan şey ise kurumsallaşmış ‘fahişelik’ idi. Çünkü fahişeliğin olması demek toplumda düzenin sağlanması, eşcinselliğin önüne geçilmesi, para gibi durumlardan faydalanılması demekti. Genelev işleten papazlar, fahişelik yapan rahibeler görmek mümkün.
    William Blake’in şu sözü de durumu açıklıyor “Kerhaneler dinin tuğlalarıyla inşa edilir’’

    Coğrafi Keşiflerle birlikte, gidilen topraklardaki kadınlar köle yapılmış.
    Bu köleler elbette ki ‘beyazlar’ tarafından seks kölesi olarak da görülmüş. Tecavüzler gayet normal görülmüş hatta bir hak olarak kabul edilmiş. Bu kölelerin ana karalara götürülmesi, onlardan çocuk yapılması durumu pek değiştirmemiş. Çünkü onlar insan olarak görülmemiş. Tanrı, onları onların hizmeti için yaratmış ruhsuz varlıklardı. Buna seks de dahil.
    Kölelikle ilgili çok değişik kanunlar yapılmış.
    Bunlar zaman zaman yumuşatılmış, değiştirilmiş ve nihayet modern çağda zor da olsa ortadan kaldırılmıştır.
    Şu örneği de şuraya bırakalım.
    Thomas Jefferson’ın Selly Hemmings adlı melez kölesinden, Eston ve Medison adlı iki çocuğu olur. Eston siyah denemeyecek kadar beyaz, Medison ise beyaz denemeyecek kadar siyahtı. Baba aynı, anne aynı. Ancak Eston kayıtlara beyaz olarak yazılmış ve özgür insan olarak hayatı sürdürürken, Medison siyah olarak kabul edilmiş ve bazı haklardan mahrum olarak hayatını sürdürmüştür. Irkçı anlayışa ABD Başkanı babasının bile gücü yetmemiştir.

    Aydınlanma ve Fransız Devrimi birlikte ilahi güç(yasa) yerini laik hukuka bırakıyordu. O dakikadan sonra biraz daha özgür bir ortam, bazı şeylerin suç olmaktan çıktığı bir döneme giriyoruz. Yine de bu doğruların yapıldığı, tecavüzcülerin suçlu görüldüğü, eşcinsellerin asılmadığı, kadının değerinin yükseldiği anlamına gelmiyor. Hatta dinin kovulmasıyla birlikte eski yasaklar bu kez bazı bilim adamları tarafından bilimsel referanslar çerçevesinde savunulur duruma geliyor.

    Her dönem bir öncekinden daha müsamahakar ve gelişimle birlikte daha doğru yasaların oluşturulmasına zemin hazırlamıştır. Bulunduğumuz nokta bunu gösteriyor ancak hala çok eksik.

    Bu kitabı okurken sinirlenecek, tiksinecek ve kızacaksınız. Ancak beş bin yıllık bu yazılı serüvenimizde bulunduğumuz noktanın çok da iç açıcı olmadığını görmek geçmiş örneklerden daha fazla üzecek, sinirlendirecektir.

    Orta Çağ’da Kilisenin, vebanın ve Haçlı Seferleri'nin başarısızlığını eşcinselliğe bağlaması ve eşcinsel olsun olmasın tuttuğunu ölüme göndermesi sadece o günlerde kalmış bir anlayış mı? Burada birkaç gün önce depremlerin sebebini zinaya bağlayan ileti görmek. Soruyu cevaplıyor.
    Tecavüz vakalarında geçmiş ve hala bugün de kadının yeterince karşı koymaması, tahrik etmesi gibi bahanelere sığınılarak erkeği aklama çabası üç bin yıl önce, beş yüz yıl önce vardı. Bugün de tecavüzcüyü aklayan insanlar görmüyor muyuz?
    Evliliği dışında cinsel ilişki yaşayan erkeğin normal kabul edilmesi ancak bunu yapan kadın olduğunda ölümü hak ettiğinin Roma hukukunda bulunması. Bugün de benzer düşüncede insanlar olduğunu, erkeğe çapkın kadına orospu dendiğini bilmiyor muyuz?
    Bakire olmayan kadının maruz kaldığı durumları ancak bakir olmayan erkeğe hiçbir şey yapılmamasını İbranilerde görürken. Aynı anlayışa sahip insanları ve bunu kutsallaştıranları görmüyor muyuz?
    Vs vs. Örnek çok.

    İnsan ilişkilerinde bazı şeylerin önemine yapılan atıf tarihsel süreç içinde sürdürülmesi elbette kaçınılmazdır ancak çağ dışı düşüncelerin devam etmesi üzücüdür. Yazılacak şey çok ama çok da uzadı.

    Bu kitap aynı zamanda
    Kadın - Erkek
    Din - Din dışı
    Devlet - Birey
    Özgür -Köle
    Hetero - Eşcinsel arasındaki savaşın küçük bir resmi.

    Kitabın eksik yönü ise İlk Çağ’dan sonra Ortadoğu ve Asya ilgili maalesef hiçbir şey yok. Olsaydı keşke.
    PDF okuduğum için biraz zorlandım ama normal şartlarda akıcı ve kolay okunabilecek bir kitap.

    İyi okumalar.
  • Kırmızı kuşak, gelin evden ayrılmadan ailenin erkek büyüğü tarafından gelinin beline bağlanan bekâret sembolüdür. -Bu yüzden ikinci (ya da daha fazla) evliliğini yapan kadınlar kırmızı kuşak olmadan evlenirler.- Kadının düğün boyunca bakire olduğunu gösteren bu "hediye paketi süsüyle" bir o yana bir bu yana salınır. Kendini açılmamış bir hediye paketi gibi gösteren kadının neşesiyle hızını alamayan aile gururla kuşağı bağlama anını kayıt altına alır.

    Yetmezmiş gibi (bazı yörelerde) eğer kadının ilk çocuğu erkek olursa bu kuşaktan bir parça kesilir ve çocuğun omzuna tutturulur. Bebeğin omuzlarına annesinin "namusuyla" bir oğlan çocuğu doğurmuş olmasının "gururu" yüklenir. Kuşak bağlama, kadını aşağılayan ve namus kavramını yüceltip yalnızca kadına özgü gösteren iğrenç bir gelenektir.
    Düğününüzde kırmızı kuşak bağlamayı reddedin, kimsenin sizin bakire olup olmadığınızı bilmeye/merak etmeye haddi yok.

    Göremeyeceğimiz günler için dövüştük
    Kavgamızın şiir olması bundan..

    Aziz Nesin
  • 1. Bu ilk bölümde, melek Cebrail'in Bakire Meryem'e İsa'nın doğuşunu bildirmesi yer alır.

    Bu son yıllarda, Yahudi (-İsrail oğulları-) kavmi'nin Davud soyundan Meryem adında bir bakire, Allah'ın gönderdiği melek Cebrail tarafından ziyaret edildi. Günahsız, ayıpsız, namazı kılıp oruç tutarak tam kutsal bir hayat süren bu bakire bir gün yalnızken odasına melek Cebrail girdi ve «Allah seninle olsun, ey Meryem» diye onu selamladı.
    Bakire, meleği görünce ürktü; fakat, melek şöyle diyerek onu rahatlattı; «Korkma Meryem; çünkü sen, seni kalp gerçeğiyle kanunlarına göre yürüsünler diye İsrail halkına göndereceği bir peygamberin annesi seçen Allah'ın rızasına erdin.» Meryem cevap verdi: «Şimdi ben, hiç bir erkek bilmediğimi görüp dururken, nasıl oğlan dünyaya getireceğim?» Melek cevap verdi: «Ey Meryem; insan yokken insan yaratan Allah, senden de erkek olmadan insan meydana getirmeye kadirdir. Çünkü O'nun için hiç bir şey imkan haricinde değildir.» Meryem cevap verdi: «Allah'ın her şeye kadir olduğunu biliyorum; öyleyse iradesi yerine gelecektir.» Melek cevap verdi: «Şimdi peygambere yüklü oldun; Adını îsa koyacak ve onu şaraptan, kuvvetli içkiden ve bütün temiz olmayan etlerden koruyacaksın, çünkü çocuk Allah'ın kutsal bir (-kuludur.-) Meryem, tevazuyla başını eğerek şöyle dedi: «Allah'ın hizmetçi kuluna bak, dediğin gibi olsun.» Melek gitti ve bakire Allah'ı tesbih ve ta'zim etti: «Ey kalbim, Allah'ın büyüklüğünü bil ve ey ruhum, Kurtancı'm Allah'ı çok sev; çünkü, O kız hizmetçisinin alçak gönüllülüğünü öylesine saydı ki, bütün milletlerce kutsanacağım; çünkü Kadir Olan beni yüceltti, O'nun kutsal adını tesbih ederim. Çünkü, O'nun rahmeti, nesilden nesile Kendisi'nden korkanlar için yayılır. O Kadir Olan elini güçlü kıldı ve kalbinin tasavvurunda gururu dağıttı. Güçlü olanı oturduğu yerden indirdi ve aşağıda olanı yükseltti. Aç olanı güzel şeylerle doyurdu ve zenginleri eli boş gönderdi. Çünkü, O, İbrahim ve oğluna verilmiş sözleri sonsuza değin tutar.»
    2.Cebrail'in Bakire Meryem'in hamileliğiyle ilgili olarak Yusuf'a yaptığı hatırlatma.

    Allah'ın iradesini öğrenen Meryem, yüklü olduğundan kendine saldırırlar ve zina suçlusu sayarak taşlarlar diye insanlardan korkup, dindar, takva sahibi, namaz ve oruçla Allah'a ibadet eden ve bir marangoz olarak ellerinin yaptığı ile geçinen bir adam olduğundan, ayıpsız yaşantılı Yusuf adında kendi soyundan bir yoldaş seçti.
    Bakire, bildiği böyle bir adamı yoldaşı olarak seçti ve îlâhî teklifi ona açtı.
    Dindar bir adam olan Yusuf Meryem'in hamile olduğunu anlayınca, Allah'tan korkup, ondan ayrılmayı düşündü. Bak ki, uyurken, «ey Yusuf, neden kadının Meryem'i bırakmayı düşünüyorsun?» diye Allah'ın meleği tarafından uyarıldı (ve şöyle denildi.) : «Bil ki, ona ne olmuşsa, hepsi Allah'ın iradesiyle olmuştur. Bakire, bir çocuk dünyaya getirecek, adını îsa koyacaksın; şaraptan, kuvvetli içkiden ve her türlü temiz olmayan etten onu uzak tutacaksın, çünkü o, annesinin rahminden Allah'ın kutsal bir (kuludur). O, - Juda'yı (Yehuda) kalbine döndürsün İsrail kavmi Musa'nın Kanunu'nda yazılı olduğu gibi, Rabb'in kanunu yolunda yürüsün diye İsrail halkına gönderilen Allah'ın bir peygamberidir. O, Allah'ın kendine vereceği büyük güçle gelecek, büyük mucizeler gösterecek ve bu sayede pek çok insanlar kurtulacaktır.»
    Uykudan uyanan Yusuf Allah'a şükretti ve bütün içtenliğiyle Allah'a ibadet ederek, ömrü boyunca Meryem'in yanında kaldı.

    3.İsa'nın harika doğuşu ve Allah'ı Öven meleklerin görünüşü

    Bu sıralar, Kayser Avgustos'un buyruğuyla, Yahudiye'de Hirodes hüküm sürüyor ve Arma ve Sayfa şehirlerinde de Pilotus vali bulunuyordu. Bütün dünya kütüklere kayıt yaptırmakta olduğundan, herkes kendi memleketine gidiyor ve kayıt için kendi kabileleriyle kendilerini takdim ediyorlardı. Bu nedenle Yusuf Sezar'ın buyruğuna göre kayıt yaptırmak için, Beytlehem'e (burası, Davut soyundan gelme olduğundan kendi kentiydi) gitmek üzere kadını hamile Meryem'le birlikte Galile'nin bir kenti olan Nasıra'dan ayrıldı. Beytlehem'e varan Yusuf burası çok küçük ve yabancılarla dolu bir kent olduğundan, kalacak yer bulamayıp, kent dışında bir çobanın sığınağı olarak yapılan bir odayı tuttu. Yusuf burada kalırken, Meryem'in de doğum günleri gelmişti. Bakire oldukça parlak bir nurla kuşatıldı ve hiç sancısız çocuğunu doğurdu, kucağına alıp kundağına sardı ve yemliğe yatırdı; çünkü odada hiç yer yoktu. Bir çok melek, Allah'ı takdis edip, Allah'tan korkanlara salât ve selam getirerek  sevinç içinde  odaya geldiler.   Meryem ve Yusuf Rabb'e İsa'nın doğumundan dolayı hamd ve senada bulundular ve sonsuz bir neşe ile çocuğu doyurdular.

    4.Meleklerin İsa'nın doğuşunu çobanlara bildirmesi ve çobanların da çocuğu gördükten sonra bunu ilân etmeleri.

    Bu sırada, adetleri üzere çobanlar sürülerine bakıyorlardı. Ve dikkat et ki, içinden Allah'ı takdis eden bir meleğin göründüğü oldukça parlak bir nur sardı onları da. Çobanlar, bu ani nur ve meleğin görülmesi nedeni ile korkuya kapıldılar; bunun üzerine Rabb'in meleği şöyle diyerek onları rahatlattı: «Bakın, size büyük bir müjde veriyorum, çünkü, Davud'un kentinde Rabb'in peygamberi olan bir çocuk doğdu; İsrail'in ailesine büyük kurtuluş getirir. Çocuğu Allah'ı ta'zim eden annesi ile birlikte yemlikte bulacaksınız.» Ve, o bunları söyleyince, hayırlı istekleri olanlara selâm ederek, Allah'ı ta'zim eden pek çok melekler geldiler. Melekler gidince, çobanlar birbirlerine şöyle dediler:. «Beytlehem'e kadar gidelim ve Allah'ın meleğin aracılığıyla bize bildirdiği kelimeyi görelim.» Beytlehem'e yeni doğan bebeği aramaya pek çok çobanlar geldi ve kent dışında, meleğin sözlerine göre, yemlikte yatan yeni doğmuş çocuğu buldular. Ona saygı gösterip, annesine gördüklerini ve duyduklarını bildirerek ellerinde olanı verdiler. Meryem bütün bunları kalbinde tuttu ve Yusuf da (aynı şekilde) Allah'a şükretti. Çobanlar sürülerinin başına döndüler ve ne büyük bir şey görmüş olduklarını herkese söylediler. Ve, böylece tüm Yahudiye tepeleri haşyetle doldu ve herkes içinden söyle diyordu: «Bu çocuk acaba ne olacak?»

    5. İsa'nın sünnet olması

    Musa'nın kitabında yazıldığı gibi, Rabb'ın kanununa göre, sekiz gün dolduğu zaman, çocuğu alıp, sünnet etmesi için mabede götürdüler. Çocuğu sünnet ettiler ve Rabb'in meleğinin çocuk ana rahmine düşmeden önce söylediği gibi, İsa adını verdiler. Meryem ve Yusuf, çocuğun pek çoklarının kurtuluşuna ve pek çoklarının da helakine neden olacağını seziyorlardı. Bundan dolayı, Allah'tan korkuyorlar ve çocuğu Allah korkusuyla koruyorlardı.

    6.   Yahudiye'nin doğusundaki bir yıldızın yol göstermesiyle gelip, İsa'yı bularak, saygı ve hediyeler sunan üç müneccim.

    Yahudiye kralı Hirodes'in egemenlik günlerinde, İsa'nın doğumu sırası doğu bölgelerinde üç müneccim gökteki yıldızlan gözlüyorlardı. Nihayet kendilerine çok parlak bir yıldız göründü; bunun üzerine, aralarında karar vererek önlerinden giden yıldızın kılavuzluğunda Yahudiye'ye geldiler ve Kudüs'e varıp Yahudilerin kralının nerede olduğunu sordular. Hirodes bunu işitince korktu ve bütün kenti tedirginlik kapladı. Bunun üzerine, Hirodes kâhinleri ve yazıcılar (kahinler-yazıcılar:yahudi din adamları) toplayarak, «Mesih nerede  doğması gerekir?» diye sordu.
    «Beytlehem'de doğması gerekir. Çünkü, Peygamber tarafından şöyle yazılmıştır: «Ve, sen Beytlehem, Yehuda reisleri arasında küçük değilsin, çünkü senden kavmim İsrail'e önder olacak bir lider gelecektir» diye cevap verdiler.
    Hirodes bunun üzerine müneccimleri toplayarak, gelişlerini sordu. Doğuda kendilerini bu tarafa getiren bir yıldız gördüklerini ve hediyelerle gelip, yıldızın bildirdiği bu yeni Kral'a tapınmak istediklerini söylediler.
    Ardından Hirodes şöyle dedi: Beytlehem'e gidin ve bütün dikkatinizle çocuğu araştırın; bulduğunuz zaman gelin ve bana söyleyin, çünkü, ben de seve seve gelecek ve ona secde edeceğim. Ve o yalandan böyle konuştu.

    7.   Müneccimlerin İsa'yı ziyareti ve İsa'nın rüyalarında yaptığı uyarıyla kendi memleketlerine dönüşleri.

    Müneccimler Kudüs'ten ayrıldılar ve bir de ne görürsün, kendilerine doğrudan görünen yıldız önleri sıra gitmiyor mu? Yıldızı gören müneccimleri sevinç kapladı. Ve böylece Beytlehem'e gelip, şehir dışında, yıldızın İsa'nın doğmuş olduğu hanın üstünde durduğunu gördüler. Bunun üzerine müneccimler o tarafa yönelip, içeri girerek çocuğu annesi ile birlikte buldular ve önünde eğilip saygı gösterdiler. Ve müneccimler üzerine altm ve gümüşle baharat saçarak gördükleri her şeyi Bakire'ye anlattılar.
    Sonra uykularında çocuk tarafından Hirodes'e gitmemeleri için ikaz edildiler. Bu nedenle, müneccimler bir başka yoldan kendi memleketlerine dönüp, Yahudiye'de ne gördülerse hepsini yaydılar.

    8.   İsa Mısır'a götürülüyor Ve Hirodes suçsuz çocukları katliamdan geçiriyor.

    Müneccimlerin dönmediğini gören Hirodes kendisi ile alay edildiğini sanarak doğan çocukları öldürmeye karar verdi.   Ama bak ki,   uykusunda Yusuf'a Rabb'in meleği göründü ve «Çabuk kalk ve çocuğu annesi ile birlikte alıp Mısır'a git, çünkü Hirodes onu öldürmek istiyor» dedi. Yusuf büyük bir korkuyla uyanıp, Meryem ve çocuğu alarak Mısır'a vardı ve müneccimlerin kendisi ile alay ettiklerini sanarak, Beytlehem'de bütün yeni doğan çocukları öldürmek için askerlerini gönderen Hirodes ölünceye kadar orada kaldı. Askerler Beytlehem'e gelip Hirodes'in emri üzerine orada bulunan tüm çocukları boğazladılar. Böylece, peygamberin şu sözleri yerine gelmiş oldu: «Roma'da figan ve büyük ağlamalar var Rahel oğullan için yas tutar, fakat ona teselli verilmez, çünkü onlar yoktur.»

    9. Yahuda'ya dönen İsa, oniki yaşına gelmiş olup, muallimlerle harikulade tartışmaya giriyor.

    Hirodes ölünce bak ki, Rabb'in meleği rüyada Yusuf'a göründü ve şöyle dedi: «Yahudiye'ye geri dön, çünkü, çocuğun ölmesini isteyenler ölmüş bulunuyor.» Yusuf, Meryem'le (yedi yaşma girmiş olan) çocuğu alarak Yahudiye'ye geldi; bu kez, Hirodes'in oğlu Arhedous'un Yahudiye'de egemen olduğunu duyup, Yahudiye'de kalmaktan korkarak Galile'ye gitti; ve Nasira'da yerleşmek üzere ayrıldılar.
    Çocuk insanlar önünde ve Allah'ın önünde kerem ve hikmet içinde büyüdü.
    Oniki yaşına gelen İsa, Musa'nın kitabında yazılı bulunan  Rabb'in  kanununa göre   ibadet etmek   için Meryem ve Yusuf ile Kudüs'e geldi. İbadetleri bitince İsa'yı kaybederek ayrıldılar, çünkü, yakınlarıyla eve döneceğini sanıyorlardı. Bu nedenle Meryem, yakınları ve bildikleri arasında İsa'yı aramak için Yusuf ile Kudüs'e geri geldi. Üçüncü gün, çocuğu mabedde muallimler arasında, kanunla ilgili tartışma yaparken buldular. Herkes sorduğu sorulara ve verdiği cevaplara şaşırmıştı ve şöyle diyorlardı: «Bu kadar küçük olduğu ve okuma bilmediği halde, bunda böyle bir akide nasıl bulunabilir?»
    Meryem onu azarlayarak şöyle dedi: «Oğul, bize yaptığını görüyor musun? Bak, baban ve ben seni üç gündür yana yakıla arıyoruz.» İsa şöyle cevap verdi: «Allah'a hizmetin baba ve anneden önde gelmesi gerektiğini bilmiyor musunuz?» Sonra İsa annesi ve Yusuf ile birlikte Nasıra'ya gelip, tevazu ve saygı ile onlara tabi oldu.

    10. İsa otuz yaşında iken Zeytinlik dağında, mucize olarak melek Cebrail'den İncil'i alıyor.

    Otuz yaşına gelmiş olan İsa, kendisinin bana söylediğine göre, annesi ile zeytin toplamak için Zeytinlik Dağı'na çıktı. Sonra öğleyin dua ederken, «Rabb, rahmetle...» sözlerine geldiğinde, çevresini oldukça aydınlık bir nur ve sonsuz sayıda, «Allah'ı tesbih ve ta'zim ederiz» diyen melekler sardı. Melek Cebrail ona, ışıldayan bir aynaymış gibi bir kitap sundu. İnsanın kalbine inen bu kitapta, Allah'ın neler yaptığının, neler dediğinin ve neler irade buyurduğunun bilgisini aldi; öyle ki, «İnan Barnabas, her peygamberlikte her peygamberi öylesine biliyorum ki, söylediğim herşey şu kitaptan geliyor» şeklinde bana anlattığı gibi herşey açık ve çıplak önüne kondu.
    Bu vahyi alan ve İsrail Oğullan'na gönderilen bir peygamber olduğunu anlayan Isa herşeyi annesi Meryem'e anlattı ve Allah'ın şanı için büyük eziyetlere katlanması gerektiğini ve kendisine hizmet için daha fazla yanında kalamayacağını söyledi. Bunun üzerine Meryem şöyle karşılık serdi: «Oğul, sen doğmadan önce herşey bana anlatıldı, Allah'ın yüce adını tesbih ve tazim ederim.» İsa hemen o gün peygamberlik görevini yapmak üzere annesinden ayrıldı.

    11. İsa, mucizevi bir şekilde bir cüzzamlıyı iyileştiriyor ve Kudüs'e gidiyor.

    Kudüs'e gitmek için dağdan inen îsa, ilâhi ilhamla kendisinin peygamber olduğunu bilen bir cüzzamlıya rastladı. Gözyaşlarıyla kendisine, «îsa, sen Davud oğlu, bana merhamet et» diye yalvaran cüzzamlıya İsa (şöyle) cevap verdi: *Sana ne yapıvermemi istersin, kardeş?»
    Cüzzamlı cevap verdi: «Rabb(Rabb=Efendim anlamında kullanılıyor), bana sıhhat ver.»
    İsa azarlayarak şöyle dedi: «Aptalsın sen; seni yaratan Allah'a dua et, o sana sıhhat verecektir; çünkü ben de senin gibi bir insanım.» Cüzzamlı cevap verdi: «Rabb, senin bir insan olduğunu biliyorum, fakat, Rabb'ın kutlu bir insanı. Dolayısıyla, Allah'a sen dua et ve O bana sıhhat versin.» Sonra İsa, iç çekerek (şöyle) dedi: «Rabbim, Kadir olan Allah, kutsal peygamberlerinin aşkı için, bu hasta adama sıhhat ver.» Ardından, bunları söyledikten sonra, hasta adama Allah adına elleriyle dokunarak (şöyle) dedi: «Ey kardeş, sıhhat bul.» Ve, bunu deyince cüzzam kayboldu, öyle ki, cüzzamlının derisi bir çocuğunki gibi oldu. lyileştiğini gören cüzzamlı yüksek sesle bağırdı: «Allah'ın üzerinize gönderdiği peygamberi almak için, ey İsrail kavmi, bu yana gelin!» İsa ona rica ederek, (şöyle) dedi: «Kardeş, sus bir şey söyleme.» Fakat, İsa rica ettikçe o daha çok bağırıyordu : «Peygamberi görün! Allah'ın kutsal (kulu)'nu görün. Bu sözler üzerine, Kudüs'ten çıkanların çoğu koşarak geri döndüler ve İsa ile birlikte Kudüs'e girerek, Allah'ın îsa aracılığıyla cüzzamlıya yaptığını anlattılar.

    12. İsa'nın Allah'ın adı konusunda halka ilk verdiği akideyle ilgili harika va'zı.

    Tüm Kudüs şehiri bu sözlerle çalkalandı ve hep birden, İsa'yı görmek üzere ibadet için girdiği mabede koşuştular ve sıkışık bir biçimde oturdular. Bunun üzerine kâhinler Isa'ya ricada bulundular: «Bu insanlar seni görmek ve işitmek isterler; bu nedenle şu en yukarı çık ve Allah'ın sana verdiği kelimeleri Rabb adına konuş!»
    Sonra îsa yazıcıların şimdiye kadar konuşageldikleri yere çıktı. Ve susulması için bir işaret yapıp, konuşmaya başladı: «Rahmet ve iyiliğinden, yarattıklarını kendisini yüceltsinler diye yaratmak dileyen Allah'ın kutsal adını tesbih ederim. Kulu Davud'a «velilerin parlaklığı içinde Zühre yıldızından önce seni yarattım» diyerek konuştuğu gibi, dünyanın kurtuluşu için göndermek üzere her şeyden önce tüm velilerin ve peygamberlerin ihtişamını yaratan Allah'ın Kutsal adını tesbih ederim. Kendisine hizmet etsinler diye melekleri yaratan Allah'ın kutsal adını tesbih ederim. Ve, Allah'ın saygı duyulmasını irade ettiğine saygı duymayan şeytanı ve peşinden gidenleri cezalandıran ve yoksunluğa iten Allah'ı tesbih ederim, insanı yeryüzünün çamurundan yaratan ve işlerinin başına gönderen Allah'ın kutsal adını tesbih ederim. Koyduğu kutsal kuralı çiğnediği için insanı cennetten çıkaran Allah'ın kutsal adını tesbih ederim. Merhametiyle, insan soyunun ilk anne, babası olan Adem ve Havva'nın göz yaşlarına bakan Allah'ın kutsal adını tesbih ederim. Adaleti ile kardeş katili Kabil'i cezalandıran, yeryüzüne tufan gönderen, üç şerli kenti yakıp yıkan, Mısır'a azap eden Firavun'u Kızıl Deniz'de boğan, kendi kullarının düşmanlarını dağıtan, kafirleri azapla cezalandıran ve tövbe edip doğru yola girmeyenlerin cezasını veren Allah'ın kutsal adını tesbih ederim. Yarattıklarına rahmetiyle bakan ve bu nedenle önünde doğruluk ve takva ile yürüsünler diye kutsal peygamberlerini gönderen; kullarını her kötülükten koruyup, kurtaran ve babamız İbrahim ile oğluna sonsuza değin söz verdiği gibi, bu toprağı kullarına veren Allah'ın kutsal adını tesbih ederim. Sonra, kulu Musa aracılığıyla, şeytanın bizi aldatmaması için bize kutsal kanununu verdi ve bizi bütün diğer kavimlerin üstüne çıkardı.
    «Fakat, kardeşler, bugün, günahlarımızdan ötürü ceza görmememiz için ne yapıyoruz?»
    Ve ardından Isa Allah'ın sözünü unuttuklarından ve kendilerini boş şeylere verdiklerinden dolayı halkı şiddetli azarladı; Allah'a hizmeti bırakıp, dünyalık hırsları için (çalışan) kâhinleri azarladı; Allah'ın kanununu bırakıp, boş akideler va'z ettiklerinden dolayi yazıcıları azarladı; kendi gelenekleri ve yaptıklarıyla Allah'ın kanununu bir hiç duruma düşürdüklerinden dolayı muallimleri azarladı. Ve, insanlara karşı öyle hikmetli sözler söyledi ki, en küçüğünden en büyüğüne kadar herkes, merhamet için haykırarak ve Isa'ya kendileri adına dua etmesi için yalvararak ağladı; yalnız, o gün, kâhinlere, yazıcılara ve muallimlere karşı bu şekilde konuştuğu için Isa'ya karşı nefret duyan kâhinler ye reisler (ağlamadı). Ve, onu öldürmeyi düşündüler, fakat, onu Allah'ın bir peygamberi olarak kabul etmiş bulunan halktan korkarak hiç bir söz söylemediler.
    Isa ellerini Rabb Allah'a açarak dua etti ve halk ağlayarak «amin, amin» dedi. Dua bitince Isa kürsüden indi ve o gün ardından gelen pek çok kişi ile birlikte Kudüs'ten ayrıldı.
    Ve, kâhinler İsa hakkında aralarında kötü kötü söyleştiler.
  • Pıotoevangelion kitabı, Meryem'in anne ve babasının, yani Anna ile Joachim’in hikâyesiyle başlar. Anna kısırdır ve Eski Ahit’teki birçok mucizevi anne gibi çocuk sahibi olamadan ya-
    şı epeyce ilerler. Sonra Sara ile İbrahim’e olduğu gibi (Eski Ahit’te bulunan bu benzerlik ayrıntılı ve açıkça kasıtlıdır) bir melek Anna’yla Joachim ’e çocukları olacağı sözünü getirir. Anna’yla Joachim bu mutlu haberi duyduklarında kucaklaşırlar. Ortaçağ boyunca resimlerde sıkça kullanılan bir konu olan bu sıkı sevinç kucaklaşması Anna’nın rahmine hayat kıvılcımını aktarır. Meryem’in bu şekilde cinsel birleşme olmaksızın hayata başlaması, ileride olacak şeylerin açık bir habercisidir.Bebek doğar ve anne-babası çocuğu dünyadan uzak bir göz
    odada büyütür. Anna bu ileri yaşta gelen mucize bebeğin öyle ya da böyle ihtiyacı olduğunu düşündüğü şeyleri dikkate alarak, birkaç hafta süren ve doğumun ve doğum sonrası kanamasının neden olduğu bir dinsel kirlilik dönemi olan niddahyoledet sonrasında bütün Yahudi annelerin geçtiği dinsel arınmadan geçene kadar çocuğa meme vermez. Küçük bir çocuk olan Meryem evdeyken ayaklarının yere değmesine izin verilmez, bu yüzden de toprakla hiç ama hiç temas etmez. Arkadaşları “lbranilerin lekelenmemiş kızlarıdır.” Daha sonra üç yaşındayken Meryem yaşaması için tapmağa götürülür ve burada başrahip bebeği, “Tanrı bütün nesiller arasından senin adını yüceltti" ifadesiyle selamlar. Küçük Meryem’in tapmakta
    özgürce oradan oraya koşmasına, hatta sunağın basamaklarında dans etmesine bile izin verilir. “Bir meleğin elinden" beslenir. Meryem tapınaktan ancak on iki yaşında, rahipler Meryem’in kadın olmak üzere olduğu (Yahudi yasasına göre bir kadının yasal bağımsızlığını elde ettiği yaş on iki buçuktur) konusunu gündeme getirdiklerinde ayrılır. Tapınaktayken
    âdet görmeye başlayıp niddah olursa Meryem’in dinsel kirletme tehlikesi oluşturacağı fikri ayrıntılarla açıklanmamıştır ama yazarın âdet tabusunun yapısını gayet iyi anladığı açıktır.
    YusuPun Meryem için olası en iyi ve en kutsal gözetici olarak özenle seçilm esi sürecinden sonra, rahipler Meryem’i ona emanet eder ve dünyaya salarlar.Elbette bu benzeri görülmemiş, hatla Isa’nmkinden daha kutsal olarak anlatılan bir yetişmedir. Ayrıca kurgusal olduğu da apaçık ortadır. Her ne kadar Anna’mn niddah yoledet olduğu en az on dön gün boyunca bir bebeğin ıslak bir bez parçasından süt emmeye (biberonun henüz olmadığı zamanlarda kullanılan başka bir seçenek) razı edilebilmesi akla yatkın olsa da, bu dönemde çocuğu emzirmeyi reddetmek görülmüş şey değildir ve bu, Yahudi yasasında da hiçbir şekilde gerekli görülmez. Yahudi yasasından söz etmişken şunu da pekâlâ merak edebiliriz: Çocuk büyütmenin uygulanmadığı ve kadınlarin iç bölümlerine girmesinin kesin olarak yasaklandığı tapınakta Meryem hangi eşi benzeri görülmemiş istisnaya dayanarak yetiştirilmiştir? Yüzyıllardır süregelen bir kuraldan böylesine kökten bir şekilde sapmanın Hahamlar tarafından kaleme alman sayısız yazıda gözden kaçmış olabilmesi pek mümkün
    görünmemektedir.Çok büyük olasılıkla Anna (ya da Meryem’in gerçek annesinin adı her neydiyse), bebeğini beslemek için iki hafta ya da daha fazla beklememiştir. Hiçbir küçük kızın, sıradışı bir Yahudi Vesla bakiresi gibi En Kutsal Yer olarak bilinen tapınak bölümünün huzurunda yetiştirilmediğinden emin olabiliriz.
    Büyük olasılıkla Meryem sığınak gibi bir göz odada bakirelerden oluşan bir grup oyun arkadaşıyla da yetiştirilmemiştir (eski Akdeniz bölgesinde makûl bir şekilde yaygın olan, geniş ailelerin hep birlikte oturduğu bir binada bir sürü küçük kızın •etrafında yetiştirilmiş olma olasılığı dışında). Protoevangelion kitabı hoş bir hikâye sunar ama tarihsel açıdan azıcık mümkün olabilecek herhangi bir şeye olsa olsa ucundan dokunur.Elbette kitabı okuyanlar için bu hiçbir önem taşımamış olabilir. Benzeri yaşanmamış şardarda büyüyen çok özel bir küçük kızın etkili ayrıntılarla dolu yaşamı, hikâyenin öncesinin
    inandırıcı bir bölümünü oluşturarak okuru bilinen bir olayla ilişkilendirilen özel durumları kabul etmeye hazırlamıştır: İsa’nın doğumu.
    Hikâye Doguş’a daha da yaklaştıkça, hazırlık niteliği taşıyan bu gündem daha da belirginleşir. Meryem tapınaktan ayrılıp Yusuf'un himayesinde yaşamaya başladıktan sonra kendisine tapmak perdeleri için ip eğirme görevi verilir. Bu, sadece “Davut’un soyundan gelen gerçek bakireler” tarafından gerçekleştirilen bir görev olarak tanımlanmıştır. Bu Meryem’in hem Eski Ahit’in mesihe ilişkin kehaneti kapsamında bir soya dahil edilmesini (gerçek bir aile ağacı sunmaya gerek duymadan) hem de cinsel konumunu tekrar vurgulamaktadır.Bir melek Meryem’e görünüp kendisine, İlahi bir armağan
    bulduğunu ve Tanrı’nm sözüyle hamile kalacağım ilan ettiğinde Yusuf iş için şehir dışına gitmiştir. Meryem bunu kabul
    eder ve bunun diğer kadınlar gibi mi, yoksa başka bir yolla mı doğum yapacağı anlamına gelip gelmediğini merak eder ama
    soru cevapsız bırakılır. Daha sonra Meryem kuzeni Elizabeth’i ziyarete gider (Kilisenin kabul etliği indilerde dendiği gibi) ve Elizabeth Meryem’in ilahi hamileliğim fark eder. Bu ziyaretten sonra Meryem Yusuf’un evine döndüğünde hamileliği açıkçagörülmektedir. Yusuf sinirden çılgına döner ve hamileliğin
    gayrimeşru olduğunu zanneder. Meryem'in bir süredir evden uzakta olduğu düşünülürse bu mantıklı bir çıkarımdır. Meryem'i (böyle iyi bir şekilde yetiştirildikten sonra bunu yapmayacak kadar akıllı olması gerekirdi), evlenmeden hamile kalarak kendini lekeleyip bu kadar aptalca bir şey yaptığı için bir güzel azarlar. Meryem'in Yusuf’a verdiği cevapsa tuhaftır. Hâlâ bakire olduğunu ama yine de nasıl hamile kaldığını bilmediğini iddia eder. Müjde'nin bir kızın unutamayacağı bir şey olması gerektiğini düşünmeden edemiyor insan.Yusuf konunun yasal ve dinî açıdan görüşülmesi için Meryem'i tapmağa götürür. Başrahip her ikisinin de, Sayılar 5:17- 28’de tarif edildiği gibi zor bir sınavdan geçirilerek yargılanmasını emreder. Bu. kocası tarafından zina ettiğinden şüphelenilen kadın anlamına gelen sotah yargılanmasıdır ve kalıcı sonuçları olan korkutucu bir sınavdır. Bu yargılamada rahip
    bir iksir hazırlar, bu karışımı lanetler ve içmesi için kadına verir. Kadın suçluysa karnı şişer ve sarkar, genital organları korkunç bir hal alır ve kısırlaşır. Ama kadın masumsa doğurgan
    olur (bazı yorumlar bunu, masum kadının kocasının çocuğuna hamile kalacağı şeklinde anlamıştır).Meryem’e uygulanan sotcıh yargılamasının ne anlama geldiği açıktır: Tapınağın hahamları Meryem’in zina etmiş olabileceğine inanmaktadır. Yusuf'un bu yargılamadan geçirilmesinin nedenini belirlemek biraz daha zordur ama öyle görünüyor ki
    Pıvtoevangeliotı kitabının yazan, Yusuf'a karşı duyulacak herhangi bir şüphenin silinmesinden de emin olmak istemiştir. Meryem de Yusuf da sınavın sonunda temize çıkarlar ve okurun ve Yusuf’un bir kez daha gereksiz yere Meryem’in bekâreti konusunda güveninin tazelenmesiyle hikâye devam eder.Protoevatıgelion kitabında bir sonraki önemli bölüm Doğuş'ta yer alan olaylar zinciridir. Meryem'le Yusuf, Yusuf ve ailesi imparatorluk nüfus sayımında sayılabilsin diye Betlehem’e seyahat ederler ama Yusuf resmî amaçlarla Meryem’i ne tür bir
    ilişkiyle sınıflandıracağı konusunda kafasının biraz karışık olduğunu belirtir. Sonuçta Meryem Yusuf’un ne karısı ne de kızıdır. Yolda Meryem’in doğum sancıları başlar ve Yusuf onu
    yol kenarındaki bir mağarada bırakarak Yahudi bir ebe bulmak için aceleyle uzaklaşır. Bir ebe bulup mağaranın girişinde bir ışık bulutunun asılı durduğuna şahit olmak için tam vaktinde döner ve o da ebe de bunun Tann’nın varlığının bir işareti olduğunu kabul ederler. Ebe İsrail’in kurtarıcısının doğduğunu ilan eder. Mağaraya girdiklerinde ebe açıkça “parıhenos”
    sözcüğünü kullanarak bir bakirenin bebek doğurduğunu bildirir.Varlığı açıklanmasa da bu sahnede başka bir kadın (bazıları ikinci bir ebe olduğunu söylemiştir) daha vardır. Adı Salome
    olan bu kadının. Kral Herod’un soyundan gelen ve Vaftizci Yahya'nın kellesini isteyip elde eden ünlü Salome’yle ilgisi yoktur ama yine de hafif kötülük peşinde olan birisi olarak resmedilir: Her şeyden şüphe eder ve çabuk güvenen ebenin
    Meryem’in bakire kaldığı iddiasına inanmayı reddeder. Salome eliyle bekâret testi yapmaya kalkışır ve bütün ebelerin yaptığı gibi Meryem'in bacak arasına uzanır. Ama Meryem’in genital
    organlarına dokunur dokunmaz Salome’nin eli anında yanarak kupkuru kesiliverir. “İnanmadığını ve günah işlediğim için
    çarpıldım!” diye çığlığı basar Salome ve devam eder: “Var olan Tanri’yı sınadım!” Bir melek (hikâyenin bazı uyarlamaları bunun Cebrail olduğunu iddia eder) Salome’ye bebeği kucağına almasını söyler ve aldığında eli mucize eseri iyileşir. Bebek kurtarıcıya sunulan abartılı övgülerle bu bölüm sona erer. Doğuş sahnesinin bundan daha etkileyici ya da renkli bir anlatımını hayal etmek zordur. Yüzyıllar boyunca bunun dinsel sanatta gözde bir konu (Salome’nin eli ve diğer her şey) olması
    şaşırtıcı değildir.Pmtoevangelion kitabının her yönü Meryem’in bakire olduğu mesajını insanların kafasına işlemek üzere ustalıkla hazırlanmıştır. Meryem’in cinsel ilişkiye girmeden hamile kalması ve “plastik bir baloncuğun içinde yaşayan çocuklar” gibi tuhaf bir şekilde yetiştirilmesinden tutun da, Müjde’yi sakin bir şekilde kabul etmesi ve İsa’yı belli ki bir başına ve anlaşılan o ki zahmetsizce doğurmasına kadar Meryem’in yaşamındaki her
    ayrıntı olagandışıdır. Maruz kaldığı bekâret testleri bile gariptir. Zeki gözlemciler Protoevangdion kitabının Salome’yle ilgili
    olan bölümünün aslında bekâretin kendisi hakkında değil, Meryem’in bekâretine duyulan inancın varlığı ya da yokluğu hakkında olduğunu belirtmiştir. Bu görüş Proioevengelion kitabının tamamı için aynı ölçüde geçerlidir. Saflık, masumiyet, öteki dünyaya aitlik, boyun eğme ve bekâretten böylesine özenle dokunmuş bir kilimi kim en ufak bir şüphe duyarak
    bir kenara atabilirdi ki?
  • Belki de evlenmemiş ve hiç cinsel ilişkiye girmemiş ama çocuğu olacağını öğrenen genç bir kadının yaşadığı acı şaşkınlığı hayal edebilmek için, İncil yazarlarının kesinlikle en yeteneklisi olan Luka gibi birisine ihtiyaç vardı. Ya da belki de açıkgöz bir hikâye anlancısı olan Luka, sevilen bir edebî tasan olan, babasının Tann olduğu bir parthenios doğuran parthenos fikrine başvurmanın, İsa’nın yücelik iddialannı doğrulamaya yardım edeceğini düşünmüştür. Tarihçi Marina Wamer’in işaret ettiği gibi, Isa’nın rahme düşmesi ve doğumuyla, Yunan pagan geleneği olan parthenios (büyüdüğünde yüce, hatta mucizeler yaratan bir adam olan Tann’nın yan insan oğlu) arasındaki benzerlikler Hıristiyanlığın ilk yıllannda büyük tamşma yaratmıştır. Sonuçta İsa ilahi soydan geldiği iddia edilen tek tarihî şahsiyet değildi. Isa'nın doğumunu, her ikisi de benzer şekilde partheni-
    os olarak ün yapan Platon ya da Büyük İskender gibi insanlarinkinden ayırt etmek için ciddi ve acil bir ihtiyaç vardı.Kilise Babalan Isa’nın benzersiz bir şekilde bakireden dogmasını açıklamak için çeşitli açıklamalar öne sürmüşlerdir. Şehit Justin, Meryem’in hamile kalmasının Leda ve Semelc’ninkinden farklı olduğunu, çünkü Meryem’in Tanrı tarafından
    baştan çıkanlmayıp ya da zorlanmayıp özgürce ve hiçbir tensel zevk almadan Söz’ü kabul ettiğini ileri sürmüştür. Origen ise Meryem’in hamile kalmasının bir çeşit kendiliğinden mey-
    dana gelen doğuş olduğunu iddia etmiştir. Ancak Elçilerin İman Açıklamasfmn geliştirildiği 4. yüzyılın sonuna gelindiğinde, İsa’nın “Bakire Meryem aracılığıyla Kutsal Ruh tarafından yaratıldığını” -conceplus est de Spirito Sancto, ex M ariaVirgine- öne süren bir örnek anlayış, Hıristiyanlığın orlak görüşü olarak benimsenmeye başlamışım Bundan sonra bile
    İman Açıklamasının resmî bir Kilise belgesi olarak kabul edilmesi, bir dön yüzyıl daha beklemiştir. Bu da Meryem inancının belli ki temelini oluşturan bir unsumnun (İsa'ya nasıl hamile kaldığı) değiştirilmez bir gerçeğe dönüşmesinin bile ne kadar zaman alabileceğini gösterir.Meryem’in İsa’ya hamile kalmasına ilişkin fazlasıyla uzun süren sabit bir dogma oluşturma süreci, bugün Meryem olduğunu düşündüğümüz kişiliğin nasıl zamanla geliştiğini gösteren mükemmel bir örnektir. 4. yüzyılın sonunda, henüz tamamlanmamış olsa da az çok tutarlı bir Meryem imgesi bir araya gelmiştir. 390’da Papa Siricius'un, Meryem’in bekâreti-
    nin ne hamilelik ne de doğum sırasında (in partu) bozulmadığını ilan etmesi gibi belirli olaylar, Meryem'in genel imgesini pekiştiren önemli anlara işaret etmiştir.Papanın mektuplarının ve konsey bildirilerinin yazıldığı ortamlarda sinsice dolaşan ve bunlara büyük ölçüde katkıda bulunan çok sayıda bugün anlaşılması zor olan bilgi, görüş ve
    hayal kaynağı vardı. Bu kaynakların en önemlilerinden biri Protoevangelum denilen ve İsa'nın “kardeşi” James’in yazdığı
    düşünülen “İncil öncesi” belgedir.2 Belgenin büyük olasılıkla yazıldığı tarih (İsa’nın doğumundan yaklaşık yüz yıl sonra
    olurdu) göz önüne alındığında, bırakın gerçeklen kardeşi olmasını, yazarın İsa'yla tam olarak aynı dönemde yaşamış olması bile pek olası görünmez. Ancak 2. yüzyılın çok okumuş
    Hıristiyanları bu belgeyi biliyor ve doğru olduğuna inanıyordu: Origen de İskenderiyeli Clement de, bakire doğumunun
    kanıtı olarak bu belgeden söz ederler.