• Dönemi için oldukça yenilikçi bir kişilik çıkıyor karşımıza insan diyor ki bu kişiliklerin devam ettiği bir süreç yaşansa idi ne olurdu. Ama devrin ilerici yenilikçi paşalarının olduğu yerlerde bunlar oluyor ve yerlerine yeni atanan ise bunu devam ettirme düşüncesini göstermediği için kısa zamanda yükselecek alanlar seneler alıyor. Günümüzde de böyle değil mi zaten ? Feraizcizâde Mehmet Şakir Efendi yaşadığı dönem de etkilenmiş ama kendine özgü tarzı bularak birçok tiyatro eseri vücuda getirmesini bilmiş. Bunun harici Mustafa Kemal 'in de üzerinde durduğu tüm dillerin Türkçe'den türediği araştırmaları başlangıç noktası Mehmet Şakir Efendi'nin olduğu anlaşılıyor. Bunu geç haber alan Gazi Paşa oldukça da üzülüyor. Bu gibi şahsiyetlerin daha iyi tanınması için daha çok çalışmamak lazım ve yetenekli araştırmacılar yetiştirmek lazım. Milletçe merak duygusundan uzak yaşıyoruz.
  • Benim inandığım İslam ülküsü,tarihi hz. peygamber ile başlatmaz.İlk insandan başlar hakikat tarihi,yani hakikatın bilinişi,Hz Peygamberle(Hz Muhammed) en yüksek ,en son ,en mükemmmel gelişme noktasına ulaşır,kıyamete kadar ,yani insanın bu dünya hayatı son buluncaya kadar da sürecektir.
  • “Mizah anlayışı, insanın ilahi tek özelliğidir.”
    -Arthur Schopenhauer

    “Keyifler değildir yaşamı değerli yapan. Yaşamdır, keyif almayı değerli kılan. ”
    -George Bernard Shaw

    İnsanın çok yönlü bir hayvan olduğunu dile getirerek başlayayım. Bu çok yönlülük neredeyse içinde barındığı her unsurla daha fazla dallanabiliyor. Örneğin bir ailenin üç çocuğunun hepsi birbirinden bambaşka karakterlere sahip olabiliyor. Ki bu başkalık Güneş, Ay ve Dünya üçlüsü gibi bir farklılık barındırabiliyor. Sonrasında mahallede bulunan diğer çocuklardan da bambaşka oluyorlar. Bu dairesel dalgalar giderek büyüyor ve aynı zamanda başkalaşıyor. Sonunda tüm dünyayı ve insanlığı kapsayacak şekilde halkalar yayılıyor. Başlangıçta suda oluşan ilk temas anı ve etkisi hariç her şey bambaşka oluyor. Peki bu ilk oluşum noktasındaki benzerlik nedir? Muhtemelen farklı boyutta ve etkide oluşan halkalar olduğumuz için cevaplarımız da pek âlâ farklılık gösterecektir. Kelimede değilse bile tanımlama kısmında gösterir. Benim benzerlik kısmına dair bulabildiğim iki cevap var. İkisi de geçen zamanda başkalarından öğrendiklerim ve kendi keşfettiklerimle aklımda sağlam bir yer etti. Beni az ya da çok tanıyanlar vereceğim cevapların bendeki yansımalarını anlayabilecektir. Tanımayanlar için ise tanıdıklarına ve kendilerine bakmalarının iyi olacağını düşünüyorum. Benzerliklerden ilki, acıdır. Her yerde ve her canlıda barınan yegâne güzelliktir. Güzellik diyorum, çünkü hem bizlerin hem de her yaşamı barındıran her şeyin oluşmasını sağlayan o oldu. Daima oluşturan, şekil veren veya yok eden oldu. Ve hiçbir ayrım gözetmeksizin her şeye aynı şekilde yaklaştı. Önce oluşturdu. Sonra şekil verdi. En sonda da oluşturduğu şekli yok etti. Bunu taşın suya değdiği andan, bana ulaştığı ana kadar gözlemleyebildim veya kafamda oraya düzgün bir şekilde gidebildim. Benden sonrası için de gidebiliyorum. Böyle bir gerçekliğim varken, acının yüceliği ve varlığı karşısında dizlerimin üzerine çökmem ve hizmetimi ona sunmam garipsenecek bir hareket mi? Buna kararı siz verin. İkinci cevap ve çoğu için birinciye kıyasla daha güzel görünen ise mizahtır. İşin ilginç yanı, bu ikinci güzellik acının karşısına geçer. Tıpkı prensesi hem içerideki hem de dışarıdaki düşmanlara karşı koruyan bir şövalye gibi acının karşısına geçer. Hayatı korur. Hayatı korunmaya değer bir güzellik olduğunu düşündürür ve kendisini feda etmeye hazır oluşuyla da bunu hissettirir. Acı ile mizah, Güneş ve Ay gibi hareket eder. Biri Dünya'yı aydınlatma ve yaşatma ile meşgulken, diğeri onun gücünün aşırılığını önleyerek kendi ışığı ve tesiriyle dengeyi sağlar. Dünya'nın sürekli ve sadece Güneş tarafından kuşanma ihtimalinde ne olurdu diye düşündünüz mü hiç? İşte, mizah, acının varlığına karşı böyle bir yol izler. Dengeleyici ve yenileyici gücüyle yaşamın varlığını korur. Artık birbirinden ayrı ama birbirine bağlı iki güç olurlar. Zıt varoluşa sahip diğer her iki olgu gibi birbirlerini bastırmaya çalışırlar, ama kendi aralarında bir denge oluşturmuşlardır. Dışarıdan bir müdahale olmadıkça bu denge duraksız devam eder. Tıpkı ölümün yanıbaşında doğumun olması gibi. Acı, canlıyı oluşturur. Başlangıç, yani bebeklik döneminde her canlı zayıftır. Mizah duygusuyla gelen eğlenceler onu acıdan korur. Gülerek ve eğlenerek zorlukların üstesinden gelir. Acı, gelişme döneminde canlıya şekil verendir. Başlangıçta mizah yoluyla öğrenilen gerçeklikler sayesinde, canlı kendi gücünün farkına varır ve tıpkı Çömlek ustasının ellerinin altındaki toprak gibi doğasından ve özünden ödün vermeden şekil alır. Bu bebeklikten daha zayıf hissettiren dönemde mizahın öğrettikleri ve acıya karşı kazanılmış zaferin getirdiği mizah anlayışıyla atlatır. Acı, ölüm ile canlıyı yok eder. Mizah ise burada yenilmiştir. Fakat acının galibiyet ile elde edeceği hazineyi onun ulaşamayacağı bir yere koymuştur. Mizahla -gülerek ve anlayarak- dokunduğu her şeyin özüne bırakmıştır. Acı bunun karşısında atağa geçmeye kalktıysa bile başarılı olamamıştır. Çünkü kendi özüne de mizah yansımıştır. Mizah sayesinde canlı, acının içine girmiştir. Artık her şeyle bütünleşmiştir. Mizah yeni bir savaşın başlamasından önce başlığını çıkarır ve acıya bakarak kahkaha atar. Sonra tüm bu süreç tekrar ve tekrar başlar.

    "LIZA: Başıma ne dertler, ne belalar açılacağını hiç düşünmediniz.
    HIGGINS: Dertten beladan korksa şu dünyayı yaratır mıydı Yaradan? Hayat yaratmak, dert üretmek demektir. Beladan kurtulmanın tek yolu öldürmektir. Dikkat edersen, korkaklar başlarına bela olabilecek kişilerin öldürülmesini isterler hep."

    İşte, George Bernard Shaw da bu savaşın tam ortasında oturmuş ve onları izleyen birisi. İki tarafın da kazançları ile kayıplarını görüyor. Buna göre hesaplamalar yapıyor. İki tarafında da güçleri ile zayıflıklarını görüyor. Buna göre tahminlerde bulunuyor. İki tarafından benzerlikleri ile farklılıkların görüyor. Buna göre hayatı ve insanı anlıyor. En sonda da hepsini bir araya topluyor ve bizlerin önüne oyun diye sunuyor. Kaleminin ve yazdıklarının güzelliğini bu şekilde açıklıyorum. Belki de zihnime muz kabuğu düşmüştür ve düşüncelerim ona basıp tepetaklak olmuşlardır. Ya da ormanın ortasında sessizlik içinde otururken, bir anda tüm nefesimle bağırmaya başlamışımdır ve nefesimi toplamaya çalışmadan kendi kendime gülüyorumdur. Yoksa bir bebeği gıdaklamaya mı çalışıyorum? Kim bilir. Mizahın nereden ve nasıl geldiğinin açıklamasını hangimiz yapabiliriz ki? Bu yüzden, bizlerin ilahi tek özelliği der, Arthur amcacım. Haklılık payı yok diyebilir miyiz? Neyse, şimdi onların kulaklarını çok çınlatmayalım. Belki bir yerlerde oturmuş birbirlerine karşı taşlama sanatı yapıyorlardır. Hayalimdeki okey masası sonunda oluştu. Şöyle:
    1-) Arthur amcacım
    2-) Ludwing Van Beethoven
    3-) Søren abim
    4-) George Bernard Shaw
    Buradaki dönecek sohbeti hayal etmesi o kadar güzel ki anlatamam! Sırf birbirlerine bakışları ile bile kahkahalara boğuluyorum.

    Neyse, incelemeden çok uzaklaşmayayım. Mizah ile edebiyat birleştiği zaman ortaya çıkan can alıcı güzelliklerin içinde okuduğum en güzeli, bu kitaptı. "Düşündürürken güldüren, güldürürken düşündüren!" başlığını çok rahat atabileceğiniz bir kitap. Elimdeki muzlu sütü size doğru doğrultuyor ve şiddetle öneriyorum. George Bernard Shaw'ın ince ve keskin zekâsı ile gökyüzünde yüzebilirsiniz ya da suda koşabilirsiniz ya da karada uçabilirsiniz. İşin komik yanı da burada zaten. Böyle akla hayale gelmeyecek bir şeyi yaptığımız veya yaptığımızı düşündüğümüz için sürekli istemli ve/veya istemsiz gülüyoruz. Aynı zamanda da olağanüstü bir şeyi tecrübe edip öğreniyoruz. Benden bu kadar. Hazır karın kaslarım çıkmışken gidip ayna karşısında özçekim yapayım. Afilli bir bedene kavuşmak için siz de okuyun ve okutturun. Bekle beni Instagram!

    "ELLIE: Aman, siz de çok eski kafalısınız Kaptan. Bir zamane kızına sorun
    bakalım: İşini kanuna uydurarak para kazanmak namusluluk, kanunsuz yoldan
    para kazanmak namussuzluk mudur her zaman? Mangan babamla
    arkadaşlarının paralarını çaldı. Polis engel olmasa ben de bu paraları ondan
    çalardım. Polis engel olacağına göre benim için tek çıkar yol onunla
    evlenmek.
    KAPTAN: Seninle tartışamam. Çok yaşlıyım. Bu kafa değişmez artık. Bende
    iş bitmiş. Yalnız şunu söyleyeyim, ister eski kafalı ol, ister yeni kafalı, kendini
    satarsan ruhuna öyle zorlu bir darbe indirirsin ki, yeryüzünün bütün kitapları,
    resimleri, konserleri, manzaraları derdine derman olamaz."

    George Bernard Shaw, adamdır!

    Dip Not: Müzik de ekleyeyim bari. Onsuz hiçbir şeyin tadı tuzu olmuyor. :)
    https://youtu.be/ynEOo28lsbc
  • BİR UMUT HİKÂYESİ

    Hayat işte insana ne zaman güleceği belli olmuyor. Kimi zaman ne sevinçlerle, sabırla bekledin hayat hiç ummadığın bir zamanda, umut dolu hayallerle gelmiş haberin bile olmuyor. İşte bu hikâye küçük yaşta lösemi olan Nisan’ın hayalleriyle meydana gelen umut dolu hayatın başlangıç hikâyesi…
    Nisan lösemi olduğunu öğreneli iki ay bile olmamıştı. Küçük Nisan’ın ufak bedeni bunu nasıl kaldırabilirdi ki. İki ay içinde neler yaşamıştır kim bilir.
    Adı gibi kendisi de nisan ayı kadar güzel bir kızdır. Gözleri yemyeşil bir orman misali saf ve derin, saçları altın gibi sarı ve düz, dudakları kiraz gibi kıpkırmızı, burnu küçük ve keskin, yüzü ise nisan çiçekleri açmış bir bahçe gibi göz kamaştırıcı… Ama iki aya içinde küçük Nisan’ın bu güzelliği adeta kaybolmuştu. Gözleri hüzün dolu, saçları her geçen gün daha da fazla dökülmekte ve dudaklarının rengi solmaya başlıyordu. Küçük Nisan pek neşeli, şen şakrak, hayat dolu bir kızdı oysaki iki ay içinde dışarı çıkmaz, kimseyle konuşmaz olmuştu.
    Bu ufak kızın bu hastalığı yenmesi için güçlü, moralinin yerinde olması ve neşesinin yerine gelmesi gerekti ancak bu şekilde bu hastalığı kolaylıkla yenebilirdi. Tabi bu sürede tedavileri de sürüyordu ancak bu hastalığı için yeterli değildi. Bunun için sürekli Nisan ile konuşuyorlar, iletişime geçip onu hayata döndürmeye çalışıyorlardı. Ama bunlar Nisan’ iyi gelmiyordu, her geçen gün içine daha çok kapanmaya başlamıştı.
    İşte o gün… O günün Nisan’ın hayatını değiştirteceği kimin aklına gelebilirdi ki…
    O gün Nisan odasında istirahat ederken bir ses duyuldu koridordan, Nisan merak edip koridora çıktı Bir de ne görsün Yerde kendi kendine kızıp sonra sakinleştirmeye çalışan genç bir kız. Kız kendinden en az on yaş büyük olmalıydı. Ah… büyükler işte çok değişikler… Nisan istemsizce güldü. Dört aylık tedavi sürecinde gülmeyi unutan Nisan ilk kez bu an gülmüştü. Gülmüştü çünkü tedavi sürecinde ailesinin ve doktorların davranışları ona bu kız kadar samimi ve doğal gelmemişti. Bunu gören genç kız da gülümsedi ve Nisan ile tanışmak ve onunla arkadaş olmak istemişti. Nisan’ın şuana kadar hiç büyük bir arkadaş edinmemiş ve hastalığından dolayı kendini mahcup hisseder. Adının Elif olduğunu söyleyen genç kız için bunun hiçbir önemi yoktur. Onun için lösemilik bir hastalık değildir.
    Bu şekilde arkadaşlıkları başlamıştır ve bir buluşma günü ayarlarlar. Nisan bu günü sevinçle ve heyecanla bekler. Nisan buluşma günün geldiği günün sabahında doğal arkadaşı Elif’e güzel gözükmek için güzelce hazırlanır. Nisan o doğal kızla çok şey konuşmak ve paylaşmak istiyordur.
    Buluşma anı gelmiştir minik Nisan hastanenin kafesine inip beklemeye başlar. Elif biraz geç kalmıştır ama Nisan’ a geç kalma sebebini açıklar. Çünkü Nisan’ı umursuyor ve açıklama yapacak kadar saygı duyuyordur. Elif, Nisan hakkında bütün bilgileri ayrıntısına kadar ailesinden öğrenmiştir ve ona yardımcı olmakla birlikte onu mutlu da etmek istiyordur.
    Elif bir psikoloji öğrencisidir ve Nisan’ a hayallerinden bahseder. Nisan’ dan da hayallerinden bahsetmesini ister. Ama Nisan’ın bir hayali yoktur. Çünkü hastalığının başlaması hayallerinin bitmesine sebep olmuştur. Aslında Nisan küçük yaştan beri doktor olmak istiyordu ama iyileşeceğini hiç ummadığından bir umudu yoktur. Bu yüzden gerçekleştiremeyeceği bir hayali umut etmek ve hayal etmek istemez. Ama Elif ondan hayallerini kurmasını ve o hayallerinden de vazgeçmemesini ister. Uzun bir konuşma sonunda vedalaşırlar ve bir daha ki buluşmayı beklerler.
    Elif’in psikolog olma hayali Nisan’ın dikkatini çok çeker. Nisan da bir hayal kurmak istiyordur. Tam o sırada Nisanın yanından bir doktor geçer ve Nisan’ a gülümseyerek selam verip gider. Nisan doktor uzaklaşana kadar doktoru izler. Nisan ilk defa bir doktoru bu kadar dikkatli bakıyordur. Evet, Nisan karar vermiştir ilk hayalini kurar Nisan doktor olmak istiyordur tıpkı önceden istediği gibi… Nisan her gün, her gece bunun hayaliyle yanıp tutuşur.
    Yeni bir buluşma günü yine Nisan tam zamanında gelir ve Elif’in gelmesini bekler. Elif bugün çok geç kalmıştır ama Nisan beklemeyi sürdürür. Evet, Elif bugün gerçekten gelmemişti.
    Nisan birden Elifin son sözlerini hatırlar , “ Ne olursa olsun hayallerinden asla vazgeçme! “ . Evet, Elif bunu demişti belki de hayatına doğal arkadaşı Elif olmadan devam etmesi gerekti. Nisan’ın artık bir umudu vardır hayalleriyle bezenmiş bir umudu. Bu hayallerle bezenmiş umudunu Elif için ve kendi için gerçekleştirmeliydi. Bu umut Nisan’ ı günden güne hayata bağlıyor, zamanla da iyileşmeye başlıyordu. Bu hızlı gelişmeler doktorların bile dikkatini çekmiştir. Nisan hiç umulmadık bir şekildedir hatta da iyidir bile… İşte o günleri hatırlar gibi olan Nisan, o hastalık sürecinde ne zorluklar ve hüzün dolu günler yaşamıştı ta ki o doğal kızla tanışıp arkadaş olana kadar. Elif Nisan’ a adeta can vermiş ve Nisan umut dolu hayalleriyle bu hastalığı yenmişti. Elif’e çok şey borçludur ve bunu hiç unutmaz.
    Yıllar birbirini takip etmiştir ve Nisan artık başarılı bir doktor olmuştur. Bu umut dolu hayali ona can vermiş bu şekilde de Nisan başkalarına can veriyordu. O gün ona bu canı veren kişiye yani o doğal arkadaşı Elif' e can vereceğini hiç aklına gelmez.
    Yıllardan beri ilk kez görmüştü onu. Evet, bu Elif idi. Hiç değişmemişti tıpkı ilk gördüğü gibi ama bu kez yaralıdır. Elif yaklaşık olarak yarım saat önce bir trafik kazası yaşamış ve ağır yaralanmıştır. Elif’in ameliyatı çok riskli bir ameliyattır. Elif bu riski düşünmeden ona can veren doğal arkadaşının ameliyatına girer. Ameliyat çok zorlu geçmiştir. Elif yoğun bakıma alınır ve kırıtik bir süreç olan yirmi dört saati atlatıp atlatamayacağı bilinmiyordur. Nisan sabaha kadar Elif’in başında bekeler. Elif iyileşecek biliyordur. Elif’in bilinci açık olduğundan mutlaka onu duyacaktır diye Nisan ona şöyle der , “ Elifim, duy beni ne olursun. Sen çok güçlü birisin bunu atlatacaksın. Tıpkı bana benim hastalığımı atlatacağımı söylediğin gibi bak iyileştim ben sen de iyileşeceksin. Sen de umut et bunu…” . Elif'in gözünden bir damla yaş gelir. İşte o an Nisan gözyaşlarını tutamaz çünkü Elif onu duymuştur. Bir süre sonra Elif’in iyi olduğu haberini alır. Yanına gider ve ona sarılır sımsıkı, hiç ayrılmayacaklar gibi…

    İşte bir umut insanı nerden nereye sürüklüyor ve ne mutluklar yaşatıyor. Kimi hayatlar insanı ne kadar zorlasa da aşılamayacak bir sorun değildir. Umut dolu hayatlar oldukça hayat hep güzel ilerleyecektir yeter ki umut etmeyi bilin. Önyargılardan uzak, mütevazı bir hayat insanı her zaman olmasa da genellikle daha mutlu edecektir. İnsan sevmeyi ve umut etmeyi bilirse hayatındaki zorlukları aşmayı da bilir. Hayatın bu gibi güzellikleri hep sizinle olması ümidiyle…
    Sevgi ve umutla kalın…

    Cerrah Asya
  • BİR UMUT HİKÂYESİ
    Hayat işte insana ne zaman güleceği belli olmuyor. Kimi zaman ne sevinçlerle, sabırla bekledin hayat hiç ummadığın bir zamanda, umut dolu hayallerle gelmiş haberin bile olmuyor. İşte bu hikâye küçük yaşta lösemi olan Nisan’ın hayalleriyle meydana gelen umut dolu hayatın başlangıç hikâyesi…
    Nisan lösemi olduğunu öğreneli iki ay bile olmamıştı. Küçük Nisan’ın ufak bedeni bunu nasıl kaldırabilirdi ki. İki ay içinde neler yaşamıştır kim bilir.
    Adı gibi kendisi de nisan ayı kadar güzel bir kızdır. Gözleri yemyeşil bir orman misali saf ve derin, saçları altın gibi sarı ve düz, dudakları kiraz gibi kıpkırmızı, burnu küçük ve keskin, yüzü ise nisan çiçekleri açmış bir bahçe gibi göz kamaştırıcı… Ama iki aya içinde küçük Nisan’ın bu güzelliği adeta kaybolmuştu. Gözleri hüzün dolu, saçları her geçen gün daha da fazla dökülmekte ve dudaklarının rengi solmaya başlıyordu. Küçük Nisan pek neşeli, şen şakrak, hayat dolu bir kızdı oysaki iki ay içinde dışarı çıkmaz, kimseyle konuşmaz olmuştu.
    Bu ufak kızın bu hastalığı yenmesi için güçlü, moralinin yerinde olması ve neşesinin yerine gelmesi gerekti ancak bu şekilde bu hastalığı kolaylıkla yenebilirdi. Tabi bu sürede tedavileri de sürüyordu ancak bu hastalığı için yeterli değildi. Bunun için sürekli Nisan ile konuşuyorlar, iletişime geçip onu hayata döndürmeye çalışıyorlardı. Ama bunlar Nisan’ iyi gelmiyordu, her geçen gün içine daha çok kapanmaya başlamıştı.
    İşte o gün… O günün Nisan’ın hayatını değiştirteceği kimin aklına gelebilirdi ki…
    O gün Nisan odasında istirahat ederken bir ses duyuldu koridordan, Nisan merak edip koridora çıktı Bir de ne görsün Yerde kendi kendine kızıp sonra sakinleştirmeye çalışan genç bir kız. Kız kendinden en az on yaş büyük olmalıydı. Ah… büyükler işte çok değişikler… Nisan istemsizce güldü. Dört aylık tedavi sürecinde gülmeyi unutan Nisan ilk kez bu an gülmüştü. Gülmüştü çünkü tedavi sürecinde ailesinin ve doktorların davranışları ona bu kız kadar samimi ve doğal gelmemişti. Bunu gören genç kız da gülümsedi ve Nisan ile tanışmak ve onunla arkadaş olmak istemişti. Nisan’ın şuana kadar hiç büyük bir arkadaş edinmemiş ve hastalığından dolayı kendini mahcup hisseder. Adının Elif olduğunu söyleyen genç kız için bunun hiçbir önemi yoktur. Onun için lösemilik bir hastalık değildir.
    Bu şekilde arkadaşlıkları başlamıştır ve bir buluşma günü ayarlarlar. Nisan bu günü sevinçle ve heyecanla bekler. Nisan buluşma günün geldiği günün sabahında doğal arkadaşı Elif’e güzel gözükmek için güzelce hazırlanır. Nisan o doğal kızla çok şey konuşmak ve paylaşmak istiyordur.
    Buluşma anı gelmiştir minik Nisan hastanenin kafesine inip beklemeye başlar. Elif biraz geç kalmıştır ama Nisan’ a geç kalma sebebini açıklar. Çünkü Nisan’ı umursuyor ve açıklama yapacak kadar saygı duyuyordur. Elif, Nisan hakkında bütün bilgileri ayrıntısına kadar ailesinden öğrenmiştir ve ona yardımcı olmakla birlikte onu mutlu da etmek istiyordur.
    Elif bir psikoloji öğrencisidir ve Nisan’ a hayallerinden bahseder. Nisan’ dan da hayallerinden bahsetmesini ister. Ama Nisan’ın bir hayali yoktur. Çünkü hastalığının başlaması hayallerinin bitmesine sebep olmuştur. Aslında Nisan küçük yaştan beri doktor olmak istiyordu ama iyileşeceğini hiç ummadığından bir umudu yoktur. Bu yüzden gerçekleştiremeyeceği bir hayali umut etmek ve hayal etmek istemez. Ama Elif ondan hayallerini kurmasını ve o hayallerinden de vazgeçmemesini ister. Uzun bir konuşma sonunda vedalaşırlar ve bir daha ki buluşmayı beklerler.
    Elif’in psikolog olma hayali Nisan’ın dikkatini çok çeker. Nisan da bir hayal kurmak istiyordur. Tam o sırada Nisanın yanından bir doktor geçer ve Nisan’a gülümseyerek selam verip gider. Nisan doktor uzaklaşana kadar doktoru izler. Nisan ilk defa bir doktoru bu kadar dikkatli bakıyordur. Evet, Nisan karar vermiştir ilk hayalini kurar Nisan doktor olmak istiyordur tıpkı önceden istediği gibi… Nisan her gün, her gece bunun hayaliyle yanıp tutuşur.
    Yeni bir buluşma günü yine Nisan tam zamanında gelir ve Elif’in gelmesini bekler. Elif bugün çok geç kalmıştır ama Nisan beklemeyi sürdürür. Evet, Elif bugün gerçekten gelmemişti.
    Nisan birden Elifin son sözlerini hatırlar , “ Ne olursa olsun hayallerinden asla vazgeçme! “ . Evet, Elif bunu demişti belki de hayatına doğal arkadaşı Elif olmadan devam etmesi gerekti. Nisan’ın artık bir umudu vardır hayalleriyle bezenmiş bir umudu. Bu hayallerle bezenmiş umudunu Elif için ve kendi için gerçekleştirmeliydi. Bu umut Nisan’ ı günden güne hayata bağlıyor, zamanla da iyileşmeye başlıyordu. Bu hızlı gelişmeler doktorların bile dikkatini çekmiştir. Nisan hiç umulmadık bir şekildedir hatta da iyidir bile… İşte o günleri hatırlar gibi olan Nisan, o hastalık sürecinde ne zorluklar ve hüzün dolu günler yaşamıştı ta ki o doğal kızla tanışıp arkadaş olana kadar. Elif Nisan’ a adeta can vermiş ve Nisan umut dolu hayalleriyle bu hastalığı yenmişti. Elif’e çok şey borçludur ve bunu hiç unutmaz.
    Yıllar birbirini takip etmiştir ve Nisan artık başarılı bir doktor olmuştur. Bu umut dolu hayali ona can vermiş bu şekilde de Nisan başkalarına can veriyordu. O gün ona bu canı veren kişiye yani o doğal arkadaşı Elif' e can vereceğini hiç aklına gelmez.
    Yıllardan beri ilk kez görmüştü onu. Evet, bu Elif idi. Hiç değişmemişti tıpkı ilk gördüğü gibi ama bu kez yaralıdır. Elif yaklaşık olarak yarım saat önce bir trafik kazası yaşamış ve ağır yaralanmıştır. Elif’in ameliyatı çok riskli bir ameliyattır. Elif bu riski düşünmeden ona can veren doğal arkadaşının ameliyatına girer. Ameliyat çok zorlu geçmiştir. Elif yoğun bakıma alınır ve kırı tik bir süreç olan yirmi dört saati atlatıp atlatamayacağı bilinmiyordur. Nisan sabaha kadar Elif’in başında bekler. Elif iyileşecek biliyordur. Elif’in bilinci açık olduğundan mutlaka onu duyacaktır diye Nisan ona şöyle der , “ Elifim, duy beni ne olursun. Sen çok güçlü birisin bunu atlatacaksın. Tıpkı bana benim hastalığımı atlatacağımı söylediğin gibi bak iyileştim ben sen de iyileşeceksin. Sen de umut et bunu…” . Elif'in gözünden bir damla yaş gelir. İşte o an Nisan gözyaşlarını tutamaz çünkü Elif onu duymuştur. Bir süre sonra Elif’in iyi olduğu haberini alır. Yanına gider ve ona sarılır sımsıkı, hiç ayrılmayacaklar gibi…

    İşte bir umut insanı nereden nereye sürüklüyor ve ne mutluluklar yaşatıyor. Kimi hayatlar insanı ne kadar zorlasa da aşılamayacak bir sorun değildir. Umut dolu hayatlar oldukça hayat hep güzel ilerleyecektir yeter ki umut etmeyi bilin. Ön yargılardan uzak, mütevazı bir hayat insanı her zaman olmasa da genellikle daha mutlu edecektir. İnsan sevmeyi ve umut etmeyi bilirse hayatındaki zorlukları aşmayı da bilir. Hayatın bu gibi güzellikleri hep sizinle olması ümidiyle…
    Sevgi ve umutla kalın…

    C. Asya
  • "Kalbin, acı çekeni görmekten zevk alma eyleminin ötesinde, yapabileceği daha kötü, daha alçak bir eylem olmasa gerek."

    Dikkat! Dikkat! Birazdan okuyacağınız inceleme hem somut hem de soyut olarak derin ve bayağı uzun olacaktır. Bunu bilerek okumaya başlamanız veya başlamadan burada bırakmanız sizin tercihiniz olacaktır. Müessesemiz hiçbir şekilde mesuliyet kabul etmeyecektir. En azından bu konuda etmeyecektir. Uyarımı da yaptığıma göre başlayabilirim.

    Dip Not 1: İki alıntı hariç diğerleri link şeklindedir. Alt alta olanlar birbirinin devamıdır. Boşluk varsa başka bir dala atlanmış demektir.

    Dip Not 2: Uzunluğun ve derinliğin iki sebebi var.
    1-) Olur da bunu okuyacak çılgınlar çıkarsa diye birçok bakış açısı sundum. En azından bir tanesi, bir çılgının kitaba yönlenmesine vesile olur diye umuyorum. Kısacası birden fazla kör atış yaptım.

    2-) Kitabın oluşturduğu düşünceleri yazmak ve paylaşmak istedim. Hepimize bol şanslar diliyorum.

    İyi-kötü kelimelerinin anlamlarını yüzyıllardır şekillendiriyoruz. Her geçen gün herhangi biri/birileri tarafından boşluklar dolduruluyor. Bazen de boşluklar keşfediliyor. İyi ile kötü, bana gelene kadar milyonlarca kez farklı anlamlara sahip oldu. Bana geldiğinde de farklılaştı. Bende kaldığı sürece de farklılaşacak. Ve en son benden gittiğinde de farklı olacak. Bunun önüne geçemem. Ki geçmek de istemem. Bireysel güzellikler ile çirkinliklerin, kısacası özelliklerin yansımasını barındıran yegane kelimelerdir. Birinin, birilerinin ya da durumların üzerindeki düşüncelerini anlamamızı ve kendimizle bağdaştırmamızı sağlayan soru zamirleri ve sıfatlarıdır. Bazen de tam tersi etki yaparak uzakta tutmaya vesile olur. Günün sonunda her şey bizim için iyi-kötü olarak değerlendirilmeye tabii tutulur. Var olduğumuz sürece her olguda, her durumda ve her kişide yapacağımız bir düşünce süreci bu. Her birimizin düşünme şekli ve düşünceyi şekillendiren unsurları farklı olabilir. Sonuçta neredeyse tamamen metafiziksel bir süreç. Ki bana göre tamamı öyle. Buna mukabil iyi ile kötünün sahip olduğu anlamlar ile yorumlar sonsuz sayıda olabilir. Fakat tüm farklılıklar ile kişiselleştirilmiş yorumlamalara rağmen ortak ve/veya benzer bir şeyler yok mu? Tabii ki var. Tıpkı vücudumuz gibi. İçerisindeki hücreler, organlar ve işlevleri, mekanizmalar vs. neredeyse hepsi aynı iken ortadaki sonuçlar tamamen birbirinden farklı. Benim bahsetmek istediklerim de bu benzerliklere yönelik olacaktır. Özellikle geçmişi en geriye gidenlerden bir tanesi. Bu benzerlik bana göre yüzyıllardır yanlış bir yorumlamaya veya inanışa dayanıyor. Neyden mi bahsediyorum? Acı. Acı, yüzyıllardır varlığı yadsınmaya çalışılan kötü bir duygu olarak düşünülmüş ve/veya inanılmıştır. Neden peki? Çünkü bilincimizin, bedenimize ya da metafiziksel olarak kendimize yoğunlaşmasını kaçınılmaz kılıyor. Acı olduğu sürece onu ve onun etkilerini düşünüyoruz. Ona göre hareket ediyoruz veya edemiyoruz. Bu da varoluşumuzun ve hayatımızın olağan akışına indirilmiş bir darbe gibi yorumlanıyor. Her canlı kendi bedeni ve yapabildikleri hakkında az veya çok bilgiye sahiptir. Eski dönemlerde de böyleydi. Ancak o dönemlerde yaşamış olanların bizden daha zor bir konumda olmalarına sebep olan bir eksiklik vardı. Aktarılmış ve aktarılan bilginin azlığı. Keşfetmenin her an ve her yerde olduğu zamanlardı. İnsan beyni açısından tam bir şölen havası yani. Her yerden sürekli gelen girdiler, bilinçte hayranlık uyandıran bir havai fişek gösterisi gibi etki yapıyor. Beyindeki nöronlar ise yıldızlar gibi parlıyor. Tam o anda simsiyah bir gülün kokusu ve güzel görüntüsü zihne ulaşıyor. Cazibeye dayanamayan birey güle yaklaşıyor. Ellerini uzatıyor. Acı dolu bir irkilme ile geri kaçıyor. Parmaklarda kanama başlıyor. Aynı anda acı da ortaya çıkıyor. Az önce olmayan duygusal ve fiziksel durum bir anda oluşuyor. İlk başta oluşan şaşkınlık ve refleks hareketlerinden dolayı bilinç devreye biraz geç giriyor. Girdikten sonra ise olaydan önceki an ile olayın yaşandığı an kıyaslanıyor. Olaydan sonraki anla da kıyaslayarak kanaatini veriyor. Çünkü yaşanılan acı, olayın gerçekleştiği anda yoktu. O anda da tesir ile alakalı bilinç devrede olamazdı ya da farkındalık belirtemezdi. Tuttuğu güle bakıyor. Dikenlere bakıyor. Diğer elindeki parmaklara bakıyor. İki elinde de aynı hareketleri yaparak hissettiklerini karşılaştırıyor. Fark ediyor ki, acıdan dolayı kanayan eldeki hareketleri tam yapamıyor ya da yapmayı otomatik engelliyor. Diğeriyle aynı yapmaya çalıştığında da hem fiziksel hem de metafiziksel zorlama yapması gerekiyor ve acı artıyor. Gül, dikenleri, şekli, temas yüzeyi, kavrama şekli vs. aklına gelebilen her açıdan nedenler yorumluyor. Bu tecrübe ile edindiği bilgelik sayesinde güllere karşı daha dikkatli oluyor. Fakat o bilgi sayesinde beynimizin ilginç bir özelliği devreye giriyor. Bağdaştırma, kategorizeleştirme ve bütünleştirme. Bunlar ne demek oluyor peki? Şöyle anlatayım: Sivri uçlu diğer cisimlerden ve canlılardan uzaklaşma, bütün güllerin ve/ve dikenlerin elinde kanamaya sebep olacağını düşünme, elde duyulan acının ve benzerlerinin tekerrüründen mutlak suretle kaçınılması vs. bu şekilde öğrenilen bilgiyi her şeyin ucuna bağlıyor. Şimdi, bu acının çeşidi doğal bir acı. Doğal bir acı dediğim kişinin kendi kararı ile yaptığı bir eylemin ya da kişinin varoluşunun içine düştüğü coğrafyanın getirdiği bir acı çeşididir. Bu ihtiyaç duyulan bir acıdır. Çünkü gelişmeyi ve öğrenmeyi sağlar. Bir de doğal olmayan acılar var. Bu gül örneğinden giderek anlatayım. Parmakları kanayan bireyin çektiği acıyı, başkasına yönlendirme isteği ile oluşan acı. Yani, içindeki acının ve zayıflığın ortaya çıkardığı zarar verme isteği. O gülü kullanarak, gül hakkında bir şey bilmeyene gülün dikeni ile acı vermek ya da gülün dikeninin etkisini öne sürerek güle dair güzel olan her şeyden onu yoksun bırakmaya çalışması. Şimdi bunlar doğal olmayan acılar. neden doğal demiyorum diye soracak olursanız eğer; çünkü ihtiyacımız yok. Acı çektirenin buna ihtiyacı yok. Bu da hazzın şeytani yanına tekabül ediyor. Acı çektirilen bu durumdan dolayı belli bir bilgi edinmiş oluyor. Fakat iradesinin ve yönetiminin tamamı içeriden değildi. Acı çektirenin tesiriyle bu duruma düştü. Bu sayede kendine ve hatta karşısındaki insana dair bir şeyler öğrenmiş oluyor. Mamafih sonucunda fayda sağlamış olup olmadığı büyük bir muammada kalıyor. Daha sonra iki tarafta bu bilgileri önce beyinlerine, sonra DNA'larına ve sonrasında da çevrelerine yayılmasını ve yapışmasını sağlıyor. DNA ve çevresel faktörler ile nesilden nesile aktarılanlar arasında acı, en geniş yeri ve en büyük yanılgıyı oluşturuyor. Acının ve acıya sebebiyet veren durumların mutlak suretle zararlı ve kaçınılması gereken olgular olduğu kanaati yüzyıllardır bizimle. DNA'mızda ve çevremizde olan bu yanılgıdan kurtulmak çok zor. Ki ondan önce bunun bir yanılgı olduğunu düşünmemiz lazım. Ondan da önce kendimizin ve otoritelerimizin yanıldığını düşünmemiz ve kabullenmemiz gerekiyor. Ancak bu düşünme süreçlerinin başlamasını sağlayacak gerçek bir farklı düşünme yapısı ve korkuya rağmen devam etme cesaretini ya da şansına dışarıdan bu düşünceyi yakalayıp üzerine gitme cesareti gösterecek kaç kişi var ki? Varlığını geçelim böyle kaç kişi yaşamıştır ki? Ben sadece üç kişi düşünebildim. Buddha, Arthur amcam ve Dostoyevski. Bana göre acının sağladıkları hakkında en derine inmiş üç kişidirler. Çok kişiyi tanımadığım ya da düşüncelerine ulaşamadığım için de böyle düşünüyor olabilirim. Bu konu hakkında son bir örnek daha verip Arthur amcamın alıntılarını yazacağım. Acının doğal gelişimdeki zaruriyeti ile ilerletici etkisini insan yaşamında gösterdiği iki basit ve temel olguda ifade edeceğim. Ki bunlar hayattaki başlangıç dönemlerimize ait. Hatta bir tanesi tam başlangıç anımız ve sonrası. Evet, ilk travmamızdan bahsediyorum. Doğum. Güvenli ve kusursuz hizmetli olan anne rahminden çıktığımız anda ciğerlerimize hava dolar. Ciğerlere giren hava tüm hava keseciklerini ilk kez doldurur ve hücreleri ateşler. Yani oksijen yakımı başlar. Yanma hissiyatı ile birlikte acı gelir. Çocuk ağlar ve hayat başlamış olur. Diğer örnek ise bizi hayvanlar arasında eşsiz kılan bir özelliğimiz. İki ayak üzerinde durabilme yeteneği. Bir bebeğin iki ayak üzerinde durmayı başarabilmesi için kaç kere poposunun üzerine düştüğünü biliyor musunuz? En az 200. Neredeyse her biri acı ve hüsranla biten denemelerin sonucunda tüm yanlışları fark edip ayıklıyor ve bu denemeler sayesinde gerekli kas kuvveti ile koordinasyonunu oluşturuyor. Uzun lafın kısası, acı, varoluşumuzun nadide bir parçasıdır. Onun güzelliğini ve kendi güzelliğimizi, acının etkilerinin varlığı sırasında da sonrasında da olanlar sayesinde anlayabiliriz. Onun eksikliği, aklımızın noksanlığına sebebiyet verir. Zekâlı varlıklar olarak kendimiz bu hallere gelmiş ve dünyayı bu hallere getirmişken, zekâsız halimizle neler olabileceğini hesap edin.

    https://i.hizliresim.com/pnpygn.jpg
    https://i.hizliresim.com/Bz5JXp.jpg

    https://i.hizliresim.com/3znrYr.jpg

    Az önce iyi-kötü kavramları arasında yaşanılan git-geller beni başka bir noktaya daha sürükledi. İnsanın doğasına derin ve uzun bir yolculuğu içeriyor bu. Şu anda ve buraya hepsini yazmamın imkânı yok maalesef. Zaten hepsini anlatabilme imkânım olduğunu da düşünmüyorum. Gül örneğinde karşısındakine acı verenin karşıtı karakterin doğasına inmeye çalışacağım. Bu kişi yaptıkları ile diğerlerinden ayrıldığı gibi, yapmadıkları ile neredeyse tamamen sıyrılıyor. Acıya sebep olmama ve acıya sahip olanı rahatlatma. DNA'mızda sahip olduklarımızın değiştirilemez ve ayrıştırılamaz olduğundan eminim. Yani, şansımız ne düşmüşse oyuz ve onunlayız. Özümüzde iyi, kötü, zeki, aptal, hırslı, meraklı, korkak, kıskanç vs. bunlar gibi temel karakteristik özelliklerimizi değiştiremeyiz. Kıskanç bir kişinin düşünme şekli kendisine adapte olmuştur. Neredeyse hiçbir şeyin olmadığı bir ortamda bile kıskançlık duygusu yükselebilir. Aynı şekilde iyi-kötü ve diğer insanlar da varoluşlarını sürdürür. Doğarken sahip oldukları ile çevresini şekillendirirler. Dış dünyada bulunan her şey, daha doğrusu bizim kafamızın ve bedenimizin dışındaki her şey yine kafamızın tasavvurlarıdır. Merkezde her zaman kendimiz oluruz. Bilgileri biz toplarız. Hazları biz yaşar ve yaşatırız. Oksijeni biz tüketiriz. Yaşayan sadece bizizdir. Diğerleri yaşamımızın kurgusallığı içinde araçlar, gereçler ve/veya süslerden öte değildir. Bu düşünme şekli çocukluk döneminin sona ermesiyle ve zamanın ilerlemesiyle sarsılmaya başlar. Çünkü gerçeklik ve gerçekler denilen kavramlar bir an, hatta bir çok an bizi yakalamaya başlar. Ben merkezli inşa ettiğimiz her tasavvur ince ince sarsıntılar geçirmeye, kimi zaman da büyük bir yıkım başlar. Gerçek, hazlarına ve yararlarına göre dizayn edilmiş kurgusal gerçekliğin önüne bir duvar koyar. Bireyin canı sıkılmaya ve hafiften sinir olmaya başlar. Seçenekleri değerlendirmeye başlar. Ya duvarı ve dünyasını eski haline getirecektir ya da diğer taraflara çevirecek ve kalan sağlar ile idare edecektir. İki seçenek de kendinden sonra gelebilecek bir çok olasılığı doğuracaktır. Ben bir tanesinden yola çıkayım. İlk önce duvarı görmezden geleni anlatayım. Gerçeğin acıtan çirkin yüzünden korkan ve/veya tiksinen kişiden. Bu arkadaş, duvarı görmezden gelerek kendi kurgusallığı içinde yavaş yavaş sıkışmaya başladı. Çünkü yaşadığı her an başka ve önceki bir çok gerçeklik kafasının içinde yer kaplamaya devam eder. Ona rahatsızlık veren acı ve diğer duygu ile mental durumlardan kaçmaya başlar. Ancak algısına giren bir olgunun hiçbir zaman kaybolmayacağınız bilmez veya bilmezlikten gelir. Her an daha fazla bozulan kurgusallığı bedeninde ve beyninde elektriksel akımların coşmasına sebebiyet verir. Sinirlilik, tahammülsüzlük, nefret vb. içsel durumları artmaya başlar. Sonra 'ben' diye tabir ettiği bedene benzeyen kurgusal varlıklara dikkat kesilir. Onların bazılarında kendisinde olan bu can sıkıcı durumların olmadığını yavaş yavaş fark etmeye başlar. Bu farkındalık daha fazla sinirlenmesine ve nefret etmesine sebebiyet verir. Fakat bu duygular hep ben'in dışındaki unsurlara yöneltir. Belli bir süre sonra bu durum daha fazla seyirci kalamaz. Çünkü içindeki zayıflık durumu kabullenmesine izin vermez. Durumu değiştirmek ister. Bu isteği de yine dışarıya yansıtır ve orada arar. Özledikleri ve istediklerinin içinde bulunanlardan bir tanesi bile sahip olan kişiyi ya da canlıyı bulur. Ben merkezli düşünme temeli ve isteme bir araya geldiği için karşısındakinin sahip olduğunu çalmak ister. Çalma girişimi başarılı olursa eğer, kafasını başka yöne çevirir ve diğerleri için uğraşmaya başlar. Ama çalmada başarılı olamadıysa ya da çalınabilecek bir şey değilse, eylemi değiştirir. Algısına giren bu unsuru yok etmek ister. Sahip olamadığını yok etmeye çalışır. Bunu başarırsa eğer, şeytani bir haz ve rahatlama duyar. Ve yine başkalarını aramaya başlar ya da başkalarının oradan geçmesini bekleyerek aynı süreci başlatır. Lakin yok etmeyi de başaramadıysa eğer, öfke ve sinir zirve yapar. Ya direkt istediğine sahip olan kişiye zarar vermeye veya yok etmeye çalışır ya da yakınında zayıf olarak ne gördüyse içindekileri onlara daha büyük bir hınçla yöneltir ve istediğine benzeyen ne varsa öfkesine maruz kalır. Bencil özümüzün doğurduğu çeşitli kötü insan profillerinden sadece bir tanesi bu. Şimdi de duvarların üzerine giden bireyden bahsedeyim. Kurgusal dünyasının ortasına aniden yerleşen duvara karşı duyduğu çekingenlikle karışık merak ve duvarın onda oluşturduğu sıkıntıyı gidermeye yönelik istek doğrultusunda ona yönelir. Duvarı anlamak ve duvarın arkasındakini duyumsamak ister. Gerçekliğin oluşturduğu bu duvarı kendisine ait görmez. Yani ondan bir parça olarak düşünmez asla. Fakat gerçekliğin (duvarın) ilk taşını çektiğinde kendisinden de bir parça kopmuş gibi hisseder. İrkilir. Korkusu ve merakı daha fazla artar. Kendisinden olmayanın, kendisinden olanı etkilediği yetmezmiş gibi bir de kendisinden olmayan tarafından kendi içinde etkileniyor. Kaotik ve kısır bir döngünün içine düşmüş gibi hisseder. Duvarın arkasındakine ve duvarın olmadığı kurgusal dünyasına olan arzusu taşları sökmeye devam etmesini sağlar. Her oynattığı taşla aynı acıyı ve irkilmeyi yaşar. Belli bir ilerlemeden sonra gözüne farklılık çarpar. Açılan boşluktan kendisininkine benzer bir dünyaya sahip başka birinin olduğunu fark eder. Karşısındakinin dünyasının kendisininki ile bütünleşmiş ve/veya kesişmiş olduğunu anlar. İlk an şoke etkisi olur. Daha sonra kaybın ve kaybolan yalnızlığın getirdiği hüzün oluşur. Fakat insanoğlu umduklarından kolayca vazgeçmediği için taşları sökmeye devam ederek kalanını aynı bulacağını umar. Ve öyle de olur. Duvar yıkılmıştır. Ufak sayılabilecek bir kısmı hariç her şey aynıdır. Gözlerimiz, doğal olarak onun gözleri de ilk önce farklılığa odaklanır. Tekrardan yeni kişiye ve onun dünyasına dönüp bakmaya başlar. Kendisine olan benzerliği ve kurgusal dünyaların benzerlikleri onu şaşırtır. Belli bir süre sonra onun ve dünyasının varlığını benimser. Çünkü değişikliği kabul etmiştir. Duvar yıkılmıştır ve sonuç kabullenilmiştir. Hafızada ve bedende, öğrenilenler ile yapılanların etkileri yer edinmiştir. Duvarın tekrardan çıkmasından içten içe korkarak yaşamının seyrine devam eder. Belli bir süre sonra etrafındaki her şeye alışmış olur. Sanki hiç duvar olmamış gibi yaşamaya devam eder. Ta ki bir anda yıkılan duvarın getirdiği yeni kişi ile ortak alanında başka bir duvar oluştuğunu görene kadar. Kendi kurgusal dünyasının dibinde çıkan bu duvarı görünce tüm benliğini endişe sarar. Daha önce yaşamış olduğu süreçleri anımsar. Şimdi aynı süreci karşısındaki kişi yaşayacaktır. Ona doğru bakar. Kişinin duvardan ilk taşı alıp arttığında yaşadığı irkilmeyi görür. Acı yüzüne yansımıştır. İkinci taşı sökerken ise karşısındaki ile birlikte kendisini de acıyı duyumsar. Ne olduğunu anlayamaz. Korku duygusu içinde yükselir. İzlemeye devam eder ve başka taşın sökülmesiyle tekrar acıyı duyumsar. Bir anlam veremez. Bu durum öncekinden -kendi bölgesindeki duvar ile yaşanılandan- daha da karmaşık ve garip bir hal almıştır. Kendi bedeninde ve dünyasında gerçekleşmeyen bir olay ve kişi tarafından nasıl böyle etkilenebilmekte olduğunu anlayamaz. Kafasını başka yöne çevirir. Oraya bakmamaya ve düşünmemeye çalışır. Fakat çabaları nafiledir. Kendisinin duvarında ilk taşı söktüğünde duyumsadığı acı ile duvarın varlığının verdiği sıkıntı şu anda da içindedir. Ne tarafa baktığının, ne yaptığının ve de ne düşündüğünün etkisi kalmamıştır. Bu durumdan çıkmak ve kurtulmak ister. Buna neden olan unsuru ortadan kaldırmak ister. Kişiye ve duvara döner. O tarafa doğru yönelir. Duvarın yavaş yavaş kayboluşunu izleyerek bu acıdan kurtulacağını umar. Duvar karşısındaki kişi tarafından yok edilmiştir. Ancak acının kaynağının kaybolmasına rağmen içindeki sıkıntı ile huzursuzluk varlığını sürdürmektedir. Neyi yanlış yaptığını ya da hiç yapmadığını düşünmeye başlar. Artık sırf bunu düşünmektedir. Etrafta her şey eskisi gibidir, fakat rutinine dönememiştir. Kurgusallığı donmuş ve buna yıkılan duvarın sebep olduğunu düşünmüştür. Kafasında gezen sorular, ızdırap veren düşünceler içerisinde iken karşı dünyada yeni bir duvarın oluştuğunu fark eder. Ama bu sefer kendi dünyasından en uzak noktadadır. Tekrardan merakla izlemeye koyulur. Bu sefer de etki görüp görmeyeceğini öğrenmek ister. İlk taş yerinden sökülür ve BOOM! Acı tekrar içinde oluşmuştur. Bu sefer hiç düşünmez -çünkü son duvardan bu yana sürekli düşünmüştür- ve hiç duraksamadan kendi dünyasından çıkar ve direkt olarak karşısındaki kişinin dünyasına geçer. Onunla birlikte taşları sökmeye başlar. Ancak bir farklılık vardır. Tek başına yıktığından da yıkılışını izlediğinden de farklı bir şey. Öncekilerinde her taş söküldüğünde duyumsadığı acı, yerini ferahlık veren bir hazza bırakmıştı. Şaşırmıştı. Bu şaşırma güzelliğin karşısında nutku tutulan birininki gibiydi. An o kadar güzeldi ki, ne düşünüp ne hissettiğinden ve neye tanık olduğundan bir şey anlayamıyordu. Fakat içini tatlı bir coşkunluk dolduruyordu. Duvar yıkıldı. İkisinde de rahatlama oldu. Takas edilen gülümsemelerden sonra kendi dünyasına doğru yol aldı. Rutinine geri dönebildi. Basit ve huzursuzluk vermeyen alışkanlıklarına geri döndü. Bundan sonra ne yapacağını, daha doğrusu ne yapmaya ihtiyacı olduğunu anlamıştı. Kendi dünyası ile kendi dünyasından duyumsadığı başka dünyalarda oluşan ve oluşabilecek tüm duvarları yıkmalıydı. İşte, merhamet böyle doğdu. Yani insanın içinde bulunan tek iyilik kaynağı. Merhamet sahibi kişi kendi kurgusal dünyasındayken, başkalarınınkini de tanımaya ve benimsemeye başlar. Kendi gerçekliğinin içine onların gerçekliğini ile hepsinden bağımsız olan gerçekler de dahil olur. Her şeyin kurucusu, her şeyin içinde bir parça olur. Parçanın içinde bir bütün, bütünün içinde ise bir parça olmanın anlamlılığını -kimine göre anlamsızlığı da olabilir- yaşar.

    https://i.hizliresim.com/0zovLR.jpg
    https://i.hizliresim.com/zM78V4.jpg

    https://i.hizliresim.com/NDRa1N.jpg
    https://i.hizliresim.com/VD1oMq.jpg
    https://i.hizliresim.com/oVRGV2.jpg


    Bu konuları son olarak günümüz gerçekleri ile ele almak isterim. Fark etmişsinizdir; iyi ve güzel olan bir etkiyi ya da olguyu tasavvur etmek oldukça güçtür. Fakat acının dahil olduğu bir şeyi hemen hemen herkes kolay bir şekilde ifade edebilir. Birazdan içinde bulunduğum bu zaman dilimindeki dünyada merhamet ile bencilliğin durumunu kısaca anlatmaya çalışacağım. Yani merhametin bozguna uğramasını veya bencilliğin ezici üstünlük kazanmasını. Hangisini seçerseniz o olsun. İçimizdeki kötülük Süha atılan taşın oluşturduğu dalgalar gibi oluştuğu noktadan başlayarak yayılır ve genişleyerek ilerler. Hatta ilerledi. Önce kendimizde, kendi birlikteliklerimizde, kendi bulunduğumuz toplumda ... bu şekilde ilerleyerek en son kendi dünyamıza yayıldı. Merhamet, bencilliğin karşısında okyanusa düşen bir kar tanesi gibi oldu. Güzelliği ve özelliği çoğunluğun içinde eridi gitti. Okyanusun buz kesme ve/veya kar taneleri tarafından baskılanma ihtimali var. Ancak çok zor. Benim nezdimde imkânsız. Neden mi? Çünkü gerçekleri görüyor -en azından ben öyle düşünüyorum tıpkı sizler gibi- ve çevremi gözlemliyorum. Anlatayım. Dünyamızda üç çeşit birlikte yaşam şekli vardır. Mutualist yaşam, kommensalist yaşam ve parazit yaşam. İlkinde bulunan her iki canlı da birbirileri tarafından ihtiyaçlarından en az bir tanesi giderilir ve fayda sağlarlar. Kommensalist yaşamda bir taraf ne yarar ne de zarar görürken diğeri ondan faydalanır. Son olarak parazit yaşam da ise bir taraf fayda sağlarken, diğer taraf bu faydanın oluşması için zarar görür. İşte bu sonuncu birlikte yaşam şekli, bizim diğer tüm canlılarla olan ilişkimizin dahil olduğu tanım. Ve işin ilginç yanı binlerce, hatta milyonlarca canlı ile olan bu ilişki çeşidinde neredeyse hepsinde hep aynı taraftayız. Fayda sağlayan ve zarar veren tarafta. Bu ne anlama geliyor? Olur da hayatı bizim yaşam alanımızla kesişmiş bir canlı olursa eğer, anında onu sömürmeye başlıyoruz. Bazen sömürmek yetmiyor ve hayatını da kontrol ediyoruz. Bazen kontrol etmekle de kalmıyor korkumuzdan ve kendi çıkarlarımız için hapsediyorduk. Bazen de direkt öldürüyorduk -ki bana göre en merhametlisi bu-. Bazen de sadece görsel ve/veya bedensel rahatsızlıklara sebebiyet verebilecekleri için bulunduğumuz ortamlardan izole ediyor ya da direkt katliam yapıyorduk. Ve sayamadığım daha nice eylemler ve işlenme şekilleri var. Bir de kendi türümüze yaptıklarımız var. Bu konuya hiç girmeyeceğim. Çünkü insanlardan yeterince nefret ediyorum. Bir de onlara (toplu olarak) empati ya da acıma besleyemem. En azından benden çıkan bir düşünceyle. Şimdi, tüm bu gerçekler varken neye ve nasıl umut besleyeceğim? Kutsal kitaplarda, dinlerde veya insanların kendine has inanışlarında bahsettikleri "İlahi dokunuş", "İlahi güzellik", "Kutsal canlı", "Tanrısal öz barındıran varlık" vb. saçmalıklara mı inanayım? Gerçekler ve dünya önümüzde duruyor. Bir parça merhameti ile anlayışı olan ve bahsettiklerimden sadece bir tanesini bile fark eden kişi nasıl insanın iyi veya güzel olduğuna inanır? Hatta onu yaratan ile ilgili tüm hikayelere hayranlık ve/veya şükran duyabilir? Büyükbaş hayvanları düşünelim. Doğdukları andan ölecekleri ana kadar bir zincirle binlercesini arasında veya hareketsiz dar bir alanda tek başına fabrikanın birinde varoluşunu tamamlıyor. Hareket yok. Özgürlük yok. Birliktelik yok. Yaşamın kendisi yok, ama varoluş var. Doğalarında olan özelliklerden dolayı sadece bizler tarafından kullanılma şansları var. Bir de tavuk fabrikaları var Orada bir gün gözlem yapın sadece. Milyonlarcası küçücük bir alan tıkılmış durumda yaşıyorlar. Yetişkinler makinalara taşınıyorlar. Çalışanlardan bir tanesi önüne gelen her tavuğun boynunu koparıyor. Bu bir iş. İş! İş... İnanabiliyor musunuz? Sonra tüyleri yolunuyor. Derileri kesiliyor ve soframıza tavuk geliyor. Son olarak evcil yırtıcı kedilerden bahsetmek istiyorum. Bir çitayı ya da aslanı evcilleştirilmek için neler yapmış olabiliriz acaba? Bir düşünün derim. Bitkiler alemine hiç girmeyeceğim. Onların canlı olduğunu bilen ya da düşünmüş olan insanların varlığından bile emin değilim. Kendi aramızdakiler ise tam bir absürt komedi. Engizisyon mahkemeleri, cadı avları, dini savaşlar, para savaşları, hırsızlıklar, yalanlar, ihanetler bla bla bla böyle sonsuza kadar gider. Uzun lafın kısası, yapabileceğimiz en iyi hareket kendi soyumuzu yok etmek olur. Ama bencillik yine kazanacaktır maalesef. Katliam yapasım var, ama yapamıyorum...

    https://i.hizliresim.com/pnpyXz.jpg
    https://i.hizliresim.com/0zov1D.jpg

    Anarşist lobisinden sevgilerle,
    https://i.hizliresim.com/nl3zll.jpg

    Kitabın bana yazdırdıkları bu kadardı. Düşündürdükleri ise ... İncelemenin kitap ile Arthur amcamın hakkındaki yorumumla bitireceğim. Bir de alıntı yazacağım. Görüş, dilek ve şikayetleriniz için yorum bırakabilir veya mesaj atabilirsiniz. Şaka maka okudunuz ha. Helal olsun! İnş sevmişsinizdir. :)

    1-) Arthur amcam, kitapta insanı ve davranışlarını çok iyi bir şekilde incelemiş. Madalyonun iki yüzü olayını zirveye taşımış. Karanlık ile aydınlık yüzleri sırt sırta iken, onları yan yan getirip birbirilerine karıştırmış. Bu karıştırma yoluyla ikisinin birlikteliğini, ayrı ayrı işleyişi ve birbirlerine olan etkilerini çok ince bir şekilde göstermiş. Zıt kavramların yakınlığı ve varlığı sayesinde anlayışı da kolaylaştırıyor. Bence olağanüstü sayılabilecek başarılı bir anlatımdı.

    2-) Felsefenin en büyük sorununun da ortadan kaldırmış. Kitapta geçen her düşünce ve/veya yorumu günlük hayatta kullanabilirsiniz. Günlük hayatımızda insanın dahil olduğu her durum ve/veya direkt insan yorumlama konusunda kullanabilirsiniz. Buna kendimiz de dahildir. Olağan düşünme süreçlerimize ve yorumlama şeklimizin iyileşmesine yardımcı olabilecek çok düşünce var. Tam olarak bu sebeple herkesin okumasını isterdim. En azından kendi ülkemdeki herkesin. Veya sadece bu sitedeki insanların. Belki sadece çevremdekilerin. Ya da sadece en yakınımın. Hayır, hayır! Sadece bir kişi bile olsa okusun isterim. Elimde olsa ya da M.E.B. başkanı olsaydım eğer; lise 1'den üniveriste bitene kadar her yıl en az bir kez olmak üzere her öğrenciye okumayı zorunlu kılardım. Çünkü okuduğum en sade ve basit, ama en dolu kitaptı.

    "Burada yazdıklarımı dikkatlice okuyanlar, benim etiğinin bütünlüğünü ve sonucunu görebilecekleri. Her ne kadar, bazıları fikirlerini yadsınamayacak dahi olsalar, onlar da zamanla haklı olduğumu anlayacaklardır. Çünkü hakikat, doğa ile özdeştir. Hakikat doğayı, doğa da hakikati gösterir. İnsanların benim fikirlerimi yadsımak için kendi kendilerine savaş vermeleri manasızdır. Bu sessiz protesto ilelebet sonuçsuz kalacaktır."

    Çok güzel dememiş mi? Sırf bu alıntı bile onu, insanlar arasında yüce bir noktaya taşır. Seviyorum seni Arthur amcacım.

    İSTEK: Buraya kadar okuyanlara öncelikle teşekkür ederim. Sizden absürt bir isteğim olacak. Bu incelemedeki her şeyin, benim sanrım olduğunu düşünün. Sonra size başkaları tarafından öğretilmiş veya size benimsetilmiş her şeyin, insanlığın sanrısı olduğunu düşünün. Son olarak da sizin düşündüğünüz ve keşfettiğiniz her gerçekliğin, sizin sanrınız olduğunu düşünün. Çıkan sonuçla da ne yaparsanız yapın. Ben gidip bir sigara yakacağım. Hadi eyvallah!
  • 1-a priori bilgi
    2-a posteriori bilgi

    İki kavram, düşünmenin koşulları, ‘düşünen ben’in düşünme üzerindeki hakkı.
    Birincisi önsel bilgi demek, beş duygu organıyla idrak edilemeyen ve deneylenemeyen.
    İkincisi tam karşıtı, beş duygu ile idrak edilmiş ve deneylenmiş bilgi.

    Bu ayrım Platon tarafından yapılmış ve öncesinde kavramsallaştırılmamış olsa da doğa filozofları tarafından ‘anlam arayışında’ süzgeç olmuşlardır.

    Peki benim anlatmak istediğim ne?

    İlk Aristo tarafından kullanılmaya başlanmış ve İslam ile yoğrulan doğu toplumlarında ‘hikmet’ olarak karşılık bulmuş ‘metafizik’ kavramından bahsetmek istiyorum.

    ‘Varlığın kendinde ilk nedeni nedir?’ sorusuna mukabil ortaya çıkan bu kavram, doğa filozoflarının da üstünde çok fazla durdukları evrenin ‘töz’ü, biz de ‘öz’ü, İbn-i Sina’da ‘cevher’i olarak karşılık bulmuş ve dönemin büyük kafaları tarafından ateş,su,toprak,hava şeklinde ‘tek’ bir ‘ilk neden’ bulunmaya gayret gösterilmiş.

    Çağlar çağları aşmış, unutulan Yunan felsefesi İbn-i Sina ve Farabi ve İbn-i Rüşd gibi büyük zatlar tarafından Doğu toplumunda gündeme getirilmiş. Batı’nın felsefeden payını alması ise 1400’lere kadar gecikmiştir.

    Bu zaman zarfı içerisinde ‘metafizik’ kavramı Aristo’nun kullandığı anlamda kullanılmaktan uzaklaşmış ve ontolojik özelliğini yitirip, teolojik bir hale bürünmüştür.

    Varlığın konusu olan metazifik zamanla din bilimin konusu olmuştur.

    Rönesans ile Batı’da şahlanan sanat ve felsefe, kilise karşısında Reform hareketinin öncüsü olmuş ve ‘metafizik’ kavramı teolojik zannıyla kilise ile birlikte çöpe atılmıştır.

    Ağır eleştirilere maruz kaldığı bu dönemde metafiziği elinden tutup kaldıran onurlu bir adam Immanuel Kant.

    Düşüncenin ve düşünmenin çıkar gözetmeyen saf temsilcisi.

    Neden böyle söylüyorum.

    İçimde saygı uyandıran iki şey vardır; üstümdeki yıldızlı gök ve içimdeki ahlak yasası…

    Diyen bir adamın metafizik tanımı akıllara durgunluk veriyor.

    1-sentetik a priori
    2-analitik a priori
    3-sentetik a posteriori
    4-analitik a posteriori

    İşte bunu söyledi Kant.
    Bu ne demek?
    Sentetik, ‘doğru ya da yanlış olabilecek olan önerme’ demek.
    Analitik ise ‘doğru olan önerme’ demek .
    Kant’ın ‘analitik a posteriori’ ile ilgilenmemesi gayet doğal. Çünkü idrak edilen ve deneylenen doğrunun ‘doğrulanmaya’ çalışılması bir boş gayedir.
    ‘Sentetik a posteriori’ önermeler ise kendi içerisinde çelişiktir. Hem idrak edilmiş hem de deneylenmiş olanın ‘doğru ya da yanlış olabilirliği’ kalmamıştır.
    ‘Analitik a priori’ önermelerde yine konu dışı edilmek zorunda kalıyor, doğru olanın, önsel bir bilgi olarak sunulması boş payelere sebep oluyor.
    Kant’ın üzerinde durduğu ‘sentetik a priori’ önermeler. Yani önsel ve olabilir olan.
    Yani metafizik.
    ‘Allah vardır.’ Önermesi bir sentetik a priori bilgidir. İdrak edilemeyen ve deneylenemeyenin, olabilir oluşuyla kabul edilmesi.
    Bundan Kadir arkadaşıma bahsettiğimde yıllar önce söylediği bir cümleyi çok heyecanlı bir şekilde tekrardan dile getirdi;
    ‘Biz bunu zaten söyledik Yusuf, hatırla; ’Bana olmayan bir şey söyleyebilir misin?’
    İşte bu cümle düşüncenin ve doğru bilginin yolunu açıyor. Metazifik(yanlış algılandığı şekliyle din ve tanrı), bu zamana kadar ilimin ve bilimin önünü tıkayan bir düşünce sistemi olarak dile getiriliyordu. Oysaki Kant ile birlikte bunun böyle olmadığı ve metazifiğin ilim ve bilimin önünü açtığı ortaya konulmuş oldu.
    Bu düşünceler içerisinde geçen bir süreç sonucunda sentetik a priori(metafizik) önermeler bulmaya çalışırken
    Aklıma şu cümle geldi.
    ‘İnsan sentetik a priori bir bilgidir, yani metafiziktir.’
    Doğumuyla beraber ne olacağı kestirilemeyen ve deneylenemeyen bir canlı insan.
    Mahiyeti belli olmayan bu canlı, düşünme nimetiyle, bir kuyuya düşüyor.
    Metafiziği idrake çalışan bir metazifik canlı kuyusuna…
    Bu nasıl bir karanlık?
    Keşke sadece bir düşünce olsaydım diyebilirim, ve fakat ne yazık ki yaşamak zorunda olan bir bedenim var, düşündükleri sonucunda yaşamı etkilenen bir canlıyım ve düşüncelerim her hücremde canlı bir şekilde yaşam sürdürüyor.
    ‘Düşündüklerimden öte’ ‘düşünen ben’in yaşamı söz konusu ve daha doğru bir yaşam sürmenin peşine düşmek gerekmekte. Yoksa aklını yitirmiş ve insanların gözünde bir deli hükmüne maruz kalmış olarak yaşanılacaktır.
    Bu sonu gelmez düşünce deryasında derinlere daldıkça samimiyet gömleğini sırtına çekip ‘doğal ve olduğu gibi yaşamak’ benim gözümde tavsiye edilecek bir mertebe değildir, saygı duyulması ve bir an önce atlatılması gereken bir merhaledir.
    ‘Ferdiyetinden ve ruhaniyetinden bi-haber gezinen, kendisiyle meşgul olmaktan aciz bu insan güruhu bize şöyle sesleniyor.
    Ben güneş altında sıcak kuma uzanmış kıçını yalayan bir köpek kadar doğalım.’(NFK)
    Filozofların belki iç dünyalarında değil ve fakat dış dünyalarında böyle bir izlenim uyandırdıkları gözüme çarpıyor.
    Şimdi Necip Fazıl ‘O ve Ben’ isimli eserden bir alıntı yapmak istiyorum.
    ‘Bir gün denizde, bir kayanın üstüne çıkmış, güneşleniyorum. Allah’ın Sevgilisine dair, gözyaşından harflerle yazdığım başlangıç yazısının tesiri içindeyim…
    Kulağımda ani bir tehlike vızıltısı:
    -Sen Peygamberini o kadar seviyorsun ama,O’nun Yolu seni ebedi cehenneme götürecektir.
    Bu ahmaküstü ahmak, iğrençüstü iğrenç tehlike vızıltısına onu kovmaya bile tenezzül etmeksizin sırtımı çevirdim. Hayret! Yine o, yine o, yine o…! Böyle sesler, ruhumuzun esrarlı yapısı içinde,nereden kopup ve hangi merdivenlerden çıkıp karşımıza dikiliyor?
    Şiddetle kovdum. Yine geldi.
    Nihayet ben de onu karşılayıp, cevabımı, ağzımdan kelime kelime dökülürcesine kafasına çarptım:
    -Peygamberimin Yolu ebedi cehennem olsa bile ben ondan ayrılmam! Anladın mı? Var mı başka bir diyeceğin…
    ….
    İstanbul’a gelince kendilerine(Arvasi) anlattığımda gülümsediler:
    -Çok güzel, dediler; güzel cevap vermişsin! Yalnız küçük bir eksiğin var… Cevabının içine(muhal farz) tabirini sıkıştırmalıydın…
    Yine, basitlik içindeki haşmete hayran oldum. Öyle ya, o yolun cehenneme çıkması muhaldir. Dava, bu muhali başa alarak yola bağlılık göstermekte; ve inadın değil, hakikatin sebatını belirtmekte…’Muhal Farz öyle bir can kurtarandır ki İslam tefekküründe, vakıaları ille de zıd cephelerinden de kurcalamak sevdasındaki aklın tutunma halkası gibi bir şey....
    -Muhal Farz, Allah olmasaydı…
    Diye başlar ve daireyi emniyetle dönüp mutlak varlık noktasında karar kılabilirsiniz.
    Elime, şüphe celladına karşı kullanılacak alete ait, en güzel usül ölçüsü geçmişti.

    İşte bu!
    Düşünceden öte, düşünen bene kıymet veren ve bir şahsiyet inşa etmenin, vasat ve kalitesiz bir doğallıktan, olduğu gibi olmaktan bizi kaçındıran, yaşamı ayakta tutmakla birlikte, ona sanatsal bir ahenk katan fikir.
    Kant’ın sentetik an priori’si olabilir olanın ön kabulüydü. Dipsiz kuyudaki dibi bulmak çabası.
    Sonsuz saygı duyulası ve fakat düşünen ben’i yitirmekle son bulan hazin yaşamlar.
    Oysa Necip Fazıl’ın ‘Muhal Farz’ı var.
    Yani ‘olmayacak olanın ön kabulü’.
    Düşünen ben’i ayakta tutan ve bununla birlikte düşünceninde önünü tıkamayan bir usül.