Yorgo Seferis
I.

Nesi var bu adamın?
Bütün bir öğle sonu (dün, önceki gün, bugün)
öyle kaldı gözlerini bir aleve dikerek.
Akşam üzeri bana çarptı merdivenden inerken.
Şöyle dedi bana:
“Beden ölür, su bulanır, ruh
kararsız kalır
ve unutur yel, hep unutur
ama değişmez alev.”
Sonra ekledi:
“Biliyor musunuz, belki de öteki dünyaya göçmüş olan bir kadın
seviyorum ben; ama bundan değil böylesine terkedilmiş halim,
bir aleve tutunmaya çalışıyorum
çünkü değişmiyor alev.”
Sonra yaşam öyküsünü anlattı bana.

II. Çocuk

Büyümeye başladığım sırada, aklımdan çıkmazdı ağaçlar,
neden gülüyorsunuz? Yoksa küçük çocuklara
acımasız davranan ilkbahar mı geldi aklınıza?
Çok sevdim yeşil yaprakları;
Biraz okuma öğrendiğim sıranın üzerindeki kurutma kağıdı da yeşil
olduğu için öğrendim
Çıkmazdı aklımdan ağaç kökleri, gelip bedenime sarılırlardı kışın sıcağında,
başka düş görmezdim ben çocukken;
işte böyle tanıdım ben kendi gövdemi.

III. Yeniyetme

Yazın, yabancı bir ses şarkı söyledi kulaklarımda, on altı yaşımda,
deniz kıyısındaydım, anımsarım, kırmızı ağlar ve kumsalda sanki bir
iskelet gibi unutulmuş bir sandal arasında,
o sese yaklaşmak istedim kulağımı kuma dayayıp
yitti ses
ama bir akanyıldız
sanki ilk kez bir akanyıldız görüyordum
ve denizin tuzu dudaklarımda,
ağaçların kökleri gelmedi artık, o akşam.
Bir yolculuk açıp kapattı sayfalarını içimde ertesi gün
bir resimli kitap gibi;
deniz kıyısına gitmeyi düşündüm her akşam
önce deniz kıyısını öğrenmeyi ve sonra açılmayı denize;
üçüncü gün bir kıza aşık oldum bir tepede
bir beyaz evi vardı küçücük bir kilise gibi ıssızda
pencerede yaşlı bir ana, gözünde örgüsüne eğilmiş gözlükler, hep sessiz,
bir saksıda fesleğen, bir saksıda karanfil
adı; Vasso, Froso ya da Bilo’ydu galiba
böylece unuttum denizi.
Bir Pazartesi günü Ekim ayında
kırık bir testi buldum beyaz evin önünde
Vasso -böyle diyelim kısaca- göründü, üzerinde siyah bir entari,
nedenini sorunca:
“Öldü, dedi, kara horoz kesmediğimiz için ölmüş temel atılırken,
böyle diyor doktor… Nerede bulacağız kara horozu buralarda…
yalnızca beyaz ve piliçler bile yolunmuş satılır pazarda…”
Acının ve ölümün düşünmemiştim böyle olacağını
uzaklaştım oradan ve denize döndüm.
Gece, “Aya Nikola”nın güvertesinde
ağlayan çok yaşlı bir zeytin ağacı gördüm düşümde.

IV. Delikanlı

Bir yıl dolaştım Odiseas kaptanla
mutluydum
güzel havalarda deniz kızının yanına kurulurdum geminin puruvasında
kırlangıç balıklarına bakarak şarkı söylerdim al dudaklarına
bir köşeye sinerdim ambarda beni ısıtan geminin köpeğiyle birlikte
fırtınalı havalarda.
Bir yıl geçince minareleri gördüm bir sabah.
“Bu Ayasofya’dır, dedi lostromo,
seni kadınara götüreceğim bu akşam.”
İşte böyle tanıdım çoraptan başka bir şey giymeyen kadınları,
hani şu seçmelik kadınları, evet, onları.
Tuhaf bir yerdi
bir bahçe, içinde iki ceviz ağacı, bir sarmaşık, bir kuyu,
ve çepeçevre üzeri kırık cam döşenmiş duvar
ve “Hayatımın akışında” diye şarkı söyleyen su harkı.
O zaman gördüm işte ilk kez o ünlü okla
delinmiş yüreği kömürle duvara çizili.
Asmanın sararmış yapraklarını gördüm
yerlerde
pis çamurda taşlara yapışmış.
Gemiye dönmek için davrandım.
Ama yakamdan tutup lostromo kuyuya attı beni;
ılık su ve teni saran bunca yaşam…
Sonra, dalgın dalgın sağ memesiyle oynayan kız:
“Rodosluyum, dedi, nişanladılar beni yüz para için on üçümde”
ve “Hayatımın aşkına” diye şarkı söyleyen bir su harkı.
O serin öğle sonu gördüğüm kırık testi geldi aklıma
“Bu da ölecek bir gün, diye düşündüm,
nasıl ölecek acaba?”
Bir tek şunu söyledim kıza:
“Dikkat et, hırpalama onu, yaşamın ona bağlı…”
Akşam yanaşamadım deniz kızının yanına. Utandım.

V. Adam

Birçok yeni yer gördüm o zamandan bu yana; yeri göğe kavuşturan yeşil ovaları, karşı konulmaz nem içinde toprağı karıştıran insanı; çınarları, çamları; pörsümüş görünümlü gölleri ve seslerini yitirdikleri için ölümsüzleşen kuğuları -çözüp açar bu sahne dekorlarını gönüllü yoldaşım; bu gezgin tiyatrocu, dudaklarını parçalayan uzun deniz kabuğu borusunu öttürerek ve kurabildiğim her şeyi Eriha’nın borusundakine benzer bir tiz çığlıkla yıkarak. Birçok insanın hayranlıkla seyrettiği bir eski resim gördüm, basık tavanlı bir salonda. Lazarus’un dirilişini betimleyen bir resim. Ne İsa’yı, ne de Lazarus’u anımsıyorum. Anımsadığım bir köşede, sanki kokusunu alırmışcasına mucizeye bakan bir yüzde betimlenen tiksinti yalnızca. Başından sarkan kocaman bir bezin ucuyla korumaya çalışıyordu solunum yollarını. Fazla bir şey beklememek gerektiğini öğretti bana bu “Rönesans” efendisi kıyametin Yargı Günü’nden…
Bize değerli, yeneceksiniz boyun eğdiğiniz zaman
Boyun eğdik ve külü bulduk
Bize derlerdi, yeneceksiniz sevdiğiniz zaman
Sevdik ve külü bulduk
Bize derlerdi, yeneceksiniz yaşamınızı bırakınca
Bıraktık yaşamımızı ve külü bulduk.

Külü bulduk. Artık elimizde hiçbir şeyin kalmadığı şu anda, çıkar yol yok bize yaşamı yeniden bulmaktan başka. Sanırım, bunca kağıda, bunca duyguya, bunca tartışmaya ve bunca öğrenime karşın yaşamı yeniden bulacak insan, sizin, benim gibi biri olacak, belleği biraz daha güçlü yalnızca. Bizim için güç, verdiklerimizi anımsıyoruz hâlâ. O, her verişinde kazandıklarını anımsayacak yalnızca. Ne anımsayabilir bir yalım? Söner, eğer anımsarsa gerektiğinden biraz azını. Söner, eğer anımsarsa gerektiğinden biraz fazlasını. Ah bir öğretebilse bize, yanarken, doğru anımsamayı! Ben bittim; hiç olmazsa bir başkası başlasa benim bittiğim yerden! Gün olur, amacıma ermişim, her şey yerindeymiş, topluca şarkı söylemeye hazırmış gibi bir duyguya kapılırım. Makine çalışmaya hazır. Onu devinim durumunda bile düşünebilirim hatta, canlı, inanılmaz bir yenilikte. Bir şey dah var! Küçük bir engel, bir kum tanesi, gittikçe küçülen ama hiç yok olmayan. Ne demeli, ne yapmalı, bilmiyorum. Orkestranın çarkları arasında sıkışmış ve kendisi yok oluncaya kadar onun sesine engel olan bir gözyaşı damlası gibi gelir bana bu engel. Ve geriye kalan bütün yaşamın ruhumdaki bu damlayı yok etmeye yetmeyeceği gibi dayanılmaz bir duygu var içimde. Ve beni diri diri yakacak olsalar, enson teslim olanın bu inatçı an olacağı hiç çıkmaz aklımdan.

Kim yardım edebilir? Birinde, daha gemideyken, bir temmuz öğlesinde tek başıma buldum kendimi bir adada, bitkin güneşin altında. Güzel bir meltem tatlı düşünceler getiriyordu aklıma; derken, ince ve diri ceylan vücudunun çizgilerini belli eden saydam bir entari giymiş bir genç kadınla onun gözlerinin içine bakan sessiz bir adam gelip oturdular biraz ötemde. Anlamıyordum konuştukları dili. Kadın, Jim diyordu adama. Hiçbir ağırlık yoktu ama sözlerinde ve gözlerini körleştirmişti kımıltısız ve birbirine karışmış bakışları. Hep onları düşünürüm: Çünkü bir tek onlarda rastlamadım ömrüm boyunca herkeste gördüğüm o yırtıcı, o ürkek bakışa. Bu, onları kurt sürüsüne ya da kuzu sürüsüne sokan bakışı. Adanın, o dışına çıkar çıkmaz unutulan, o hep rastlantıyla keşfedilen küçük kiliselerden birinde tekrar gördüm onları aynı gün. Hep aynı mesafeyi korudular yürürken, birbirlerine yaklaşıp öpüştüler sonra. Buğulu bir görüntü oldu kadın, kayboldu, zaten ufacıktı. Biliyorlar mıydı acaba dünyanın ağırlığından kurtulmuş olduklarını?

Gitmeyelim artık. Denize eğilmiş bir çam biliyorum. Öğleyin, yaşamımız gibi ölçülü bir gölge sunar yorgun gövdeye ve akşamleyin, tuhaf bir şarkı tutturur rüzgâr pürenlerin arasından geçerken, yeniden deri ve dudak olmaya başlar başlamaz ölümü yürürlükten kaldıran ruhlar gibi. Bu ağacın altında sabahlamıştım bir zamanlar. taşocağından yeni yonyulmuşcasına yepyeniydim şafakta.

Ah, bari böyle yaşayabilmeli insan! Önemli değil.

Londra, 5 Haziran 1932

Kim Olduğu Bilinmeyen Bir Adamın Anı Defterinden
Bir sabah, tam işime gitmek üzereyken, hem ahçım hem çamaşırcım olan, hem de evimi yöneten Agrafena içeri girdi; benimle konuşmaya başlayınca, biraz şaşırdım doğrusu.
Şimdiye dek sesi sedası çıkmayan, öylesine bir kocakarıydı. Altı yıl boyunca her gün, hangi yemeği yapacağıyla ilgili bir iki sözden başka, hemen hemen tek sözcük bile konuşmamıştık. Daha doğrusu ben ondan hemen hiçbir şey işitmemiştim.
Birdenbire dili çözüldü:
- İşte efendim, size bir şey söylemeye geldim; siz o odacığı kiraya verseniz.
- Hangi odacığı?
- Hani şu, mutfağın yanındakini.. hangisi olacak!
- Niçin?
- Niçin mi? Kiracılar otursun diye.. niçin olacak!
- Kim kiralar o odayı?
- Kim mi kiralar! Kiracı kiralar.. kim olacak!
- Ama anacığım, oraya karyola bile sığmaz; öyle dar ki! Orada kim oturabilir?
- Ne diye otursun! Yalnızca yatacak yer olsun yeter; pencerenin içinde de oturur.
- Hangi pencere?
- Hangisi olacak, sanki bilmiyorsunuz! İşte, sofadaki. Orada oturur, dikiş diker ya da başka bir iş yapar. Belki de sandalyede oturur. Bir sandalyesi var; masası da var; her şeyi de var.
- Kimmiş o?
- Görmüş geçirmiş, iyi bir adam. Yemeğini ben pişireceğim. Kendisinden oda ve yemek parası olarak ayda yalnızca üç gümüş ruble alacağım.
Uzun uzun kafa yorduktan sonra yaşlı bir adamın, mutfağa kiracı girmek ve orada çöplenmek için Agrafena'yı her nasılsa kandırmış olduğunu anladım. Agrafena'nın aklına koyduğu bir şey kesinlikle yapılmalıydı, yoksa bir türlü beni rahat bırakmazdı. Hoşuna gitmeyen durumlarda hemen düşünmeye, derin bir üzünce dalmaya başlar; bu durum da iki üç hafta sürerdi. Bir süre yemek bozulur, çamaşırlar eksilir, döşemeler temizlenmezdi. Kısacası hoşa gitmeyen pek çok şey olurdu. Bu sessiz kadının kendi başına karar veremediğine, kendi düşünceleri üzerinde duramadığına, kişisel bir düşüncesi olmadığına çoktan beri dikkat ediyordum. Ama o kuş beyninde, düşünceye ya da girişime benzer herhangi bir şey bir kez belirmeye başladı mı, bunun uygulanmasına engel olmak, onu bir bakıma öldürmek demekti. Kendi rahatıma pek düşkün olduğum için, sözü uzatmadan hemen razı oldum.
- Hiç olmazsa bir belgesi, bir kimliği ya da buna benzer başka bir şeyi var mı?
- Olmaz olur mu hiç, elbette var. İyi, güngörmüş bir adam; üç ruble ödemeye söz bile verdi.
Ertesi gün, benim alçakgönüllü bekar dairemde yeni bir kiracı belirdi; buna hiç canım sıkılmadı, içimden hoşnut bile oldum. Ben sanki tam bir yalnızyaşar (münzevi) gibi, tek başıma otururum. Hemen hiç tanıdığım yoktur; dışarıya da pek az çıkarım. On yıl bir yabanıl horoz gibi oturduktan sonra elbette yalnızlığa alışılır. Böyle bir yalnızlık içinde, Agrafena ile birlikte, hep aynı bekar odasında, on on beş yıl, belki de daha çok yaşamak, doğrusu pek tatsız bir yaşam! Bunun içindir ki, bu durumda böyle çok sessiz bir adamın belirmesi, bana Tanrı'nın bir iyiliği oldu.
Agrafena yalan söylememişti: Kiracı gerçekten güngörmüş bir adamdı. Kimlik cüzdanından eski bir asker olduğu anlaşılıyordu, ama ben kimliğini yoklamadan bile, onun yüzüne ilk bakışımda bunu anladım. Bu kolayca anlaşılır. Astafiy İvanoviç, yani kiracım, benzerleri arasında en iyilerindendi. Birlikte güzel güzel yaşamaya başladık. Bu durumun en hoş yanı, Astafiy İvanoviç'in arada sırada özel yaşamından öyküler anlatmasıydı. Günlük yaşamımın bu sıkıcı akışında, böyle bir can yoldaşı benim için tam bir hazineydi. Bir kez bana şöyle bir öykü anlattı. Bu, benim üzerimde büyük bir etki bıraktı. Bu öyküyü, şöyle bir olay dolayısıyla anlatmıştı:
Bir gün evde tek başıma kalmıştım. Astafiy ile Agrafena işleri için dışarı çıkmışlardı. Birdenbire, sofaya birisinin girdiğini duydum; tahminime göre bu bir yabancıydı; kapıyı açtım. Gerçekten sofada, soğuk havaya ve güz mevsimine karşın, sırtında yalnızca bir ceketi olan, kısa boylu bir adam duruyordu.
- Ne istiyorsun?
- Memur Aleksandrof'u; burada mı oturur?
- Yok kardeşim, burada öyle biri yok; güle güle.
Ziyaretçi biraz sakınarak kapıya doğru çekildi:
- Nasıl olur, kapıcı burada olduğunu söyledi, dedi.
- Git kardeşim, haydi git, çek arabanı.
Ertesi gün öğleden sonra, Astafiy İvanoviç onardığı ceketimi üzerimde prova ederken, sofaya yine biri girdi. Hemen kapıyı araladım.
Dünkü adam, gözlerimin önünde, redingotumu soğukkanlılıkla askıdan çıkarıp koltuğunun altına aldı, hemen evden çıkıp koşmaya başladı. Bütün bunlar olup biterken, Agrafena şaşkınlıktan ağzı açık, öylece bakakaldı, redingotumu kurtarmak için hiçbir şey yapamadı. Astafiy İvanoviç, hırsızın peşinden koştu, on dakika sonra soluk soluğa eli boş döndü. Adam kaçıp kurtulmuştu.
- Eh tutamadık, Astafiy İvanoviç. İyi ki kaput bize kaldı, bu da iyi. Yoksa hırsız bizi tümüyle şapa oturtacaktı!
Astafiy İvanoviç öyle afallamıştı ki, ben ona bakarken hırsızlığı bile unuttum. Bir türlü kendine gelemiyordu. Her dakika elinden işini bırakıyor, olayı yeniden anlatmaya başlıyordu. Her şeyin nasıl olup bittiğini, kendisinin nasıl durduğunu, gözlerinin önünde, iki adım ötede redingotun nasıl çalındığını, işin ne sonuca vardığını, nasıl olup da herifi tutamadığını anlatıyordu. Sonra yine işine başlıyor; yine bırakıyordu. Sonunda kapıcıya gidip konuyu anlattığını, evinde böyle şeylerin oluşuna nasıl göz yumduğunu söyleyerek ona çıkıştığını gördüm. Sonra yine yukarı dönerek Agrafena ile çekişmeye başladı. Yeniden işinin başına oturdu. Her şeyin nasıl olup bittiğini bir kez daha anlattı. "O şurada duruyordu, ben de orada. Herif gözlerimizin önünde, bizden iki adım ötede, redingotu çengelden alıverdi!" diye kendi kendisine mırıldanmaya başladı. Kısacası, Astafiy İvanoviç, elinden iş gelen, ama aynı zamanda pek homurdanan, söylenen bir adamdı.
Akşam kendisine bir çay bardağı uzattım. Canım sıkılıyordu, redingot olayını yeniden alevlendirmek için:
- Bizi de, dedim, enayi yerine koydular, Astafiy İvaniç.
Öykü öyle çok yineleniyor, Astafiy İvaniç de öyle yana yakıla anlatıyordu ki, olay bana gülünç gelmeye başladı.
- Doğru efendim, bizi enayi yerine koydular! Redingot kendimin olmadığı halde çok üzüldüm, kan tepeme çıktı. Bana göre dünyada hırsızdan daha iğrenç yaratık bulunmaz. Başkası neyse ne, ama bu senin emeğini, ona döktüğün teri, zamanı çalıyor. Ne iğrenç şey, tüü! Söz söyleyemiyorum, kanım tepeme çıkıyor. Siz efendim, eşyanıza niçin acımıyorsunuz?
- Evet, hakkınız var Astafiy İvanoviç; insanın eşyası çalınmaktansa yansın daha iyi. İnsanın gücüne gidiyor.
- Elbette gider. Ama gene de her hırsız bir olmaz. Bir zamanlar benim başımdan da böyle bir olay geçmişti; bir namuslu hırsıza raslamıştım.
- Namuslu mu? Hırsızın da namuslusu olur mu, Astafiy İvanoviç?
- Olur ya... Hakkınız var! Hırsız da namuslu olur mu hiç, evet böyle bir şey olamaz. Yalnızca şunu demek istiyorum ki, adam namuslu olmasına karşın çaldı; yalnızca acınacak bir adamdı o.
- Nasıl oldu bu, Astafiy İvanoviç?
- Oldu işte... İki yıl önce böyle bir şey oldu. O zaman, hemen hemen bir yıl işsiz kaldım; bir işe girmek üzereyken düşkün bir adamla tanıştım. Sıradan bir meyhanede karşılaştık. Sarhoş, sefil, asalak herifin biri, daha önce bir yerde çalışmış ama sarhoşluğu yüzünden işinden çıkarmışlar. Dedik ya işte, hayırsızın biri! Üst baş hak getire! Kimi zaman kaputunun altında bir gömleği olup olmadığını bile düşünürsün; eline ne geçerse içkiye verir. Kavgacı da değil; sessiz sedasız, şöyle sevimli, iyi bir adam.. bir şey istemez, ezilir büzülür; o zaman anlarsın ki zavallı içmek istiyor; ona içki sunarsın. Onunla işte böylece anlaştık, yani o bana bağlandı... Benim için hepsi bir. Nasıl da bir adam ya! Köpek gibi bağlanır, nereye gidersem gideyim, peşimden koşardı; oysa yalnızca bir kez görüşmüştük. Kurnazdı; buna diyecek yok! İlk önce geceyi yanımda geçirmek için yalvardı, eh bıraktım, kimliği düzenli; kötü bir adam da değil... Ertesi gün yine geceyi geçirmek için yalvardı, üçüncü gün yine geldi, bütün gün pencere içinde oturdu; yine geceyi geçirmek için kaldı. Eh, artık bunu başıma sardım diye düşündüm; hem içki ver, hem yemek ver, hem de geceleri burada kalsın; işte yoksul adamın sırtına bir yük daha. Daha önce de bana olduğu gibi bir memura yamanmış, ona bağlanmıştı; hep birlikte içiyorlardı; ama o, işi büsbütün ayyaşlığa vurarak gümledi gitti! Bunun adı Emelyan idi, yani Emelyan İliç. Bu adamı ne yapayım diye düşündüm, düşündüm. Onu kovmak hem ayıp, hem de günah! Tanrım, nasıl da zavallı, yıkılmış bir adamdı; öyle sessiz ki, ağzı var dili yok; hiçbir şey sormadan oturur, yalnızca bir köpek gibi gözümün içine bakar. Sarhoşluk bir adamı ancak böyle bozabilir. Kendi kendime, bir fırsat bulup da şunları ona nasıl söyleyeceğimi düşünüyorum: "Çek arabanı buradan Emelyanuşka. Senin burada yapacağın bir iş yok. Yanlış bir yere düştün, neredeyse kendim bile yiyecek bir şey bulamayacağım, seni benim paramla nasıl geçindiririm?" Ona bunları söylersem ne yapar diye oturup düşündüm. Sözlerimi işitince bana nasıl bakacağını, hiç söz söylemeden uzun zaman oturacağını, sonra da birden pencereden kalkıp kırmızı kareli yırtık bohçasını alacağını (artık içinde ne olduğunu Tanrı bilir), çıplaklığını örtsün, deliklerini elalem görmesin, hem de sıcak tutsun diye kaputunu nasıl düzelteceğini (adamcağız çok incelikli ve duyguluydu) şöyle bir göz önüne getirdim! Sonra kapıyı açıp gözyaşı içinde merdiveni nasıl çıkacağını düşündüm. Yıkılacak; yazık değil mi ya bu adama?.. Acıdım doğrusu, acıdım ama benim durumumu biliyorsunuz. Dur Emelyanuşka, bende uzun zaman şölene konamayacaksın; bir süre sonra taşınacağım, bir daha beni bulamayacaksın. İşte efendim, böylece taşındık.
Taşınırken Aleksandr Filipoviç, (benim o zamanki efendim, Tanrı rahmet eylesin, öldü) "Senden çok hoşnut kaldık Astafiy, köyden geldiğimizde seni unutmayacağız, yine alacağız," diye söz verdi. Ben onun yanında odacıydım. İyi adamdı doğrusu, ama daha o yıl öldü. Onu gömdükten sonra eşyalarımı aldım, birazcık param vardı, artık dinlenmeye çekilmeyi düşündüm. Yaşlı bir kadının yanına taşındım, bir köşeciğe sığındım. Aslında onun yalnızca bir boş odacığı vardı. Bir zamanlar dadılık etmiş olan kadın şimdi emekli aylığı alarak kendi başına oturuyordu. "Şimdilik hoşça kal dostum Emelyanuşka, beni artık bulamayacaksın." Ama beyefendi, düşünün bir... Akşamleyin eve döner dönmez (bir tanıdığı görmeye gitmiştim) ilk önce Emelya'yı görmeyeyim mi? Sandığımın üzerinde oturuyor, kareli bohça da yanında, kaputunu giymiş, beni bekliyor. Can sıkıntısından kurtulmak için yaşlı kadından aldığı bir dua kitabını baş aşağı tutuyor. Beni yine bulmuştu. Kollarım yanıma düştü, eh ne yapalım, dedim, çaresiz, ilk kez niçin kovmamıştım? Hemencecik: "Kimlik cüzdanını getirdin mi Emelya?" diye sordum.
Ondan sonra, efendim, oturup düşünmeye başladım: Bu serseri adam benim için büyük bir engel oluşturur mu? Sonra şu sonuca vardım: Bu engel bana pahalıya oturmayacak. Yiyeceği yemeği düşündüm. Eh, sabahleyin bir parça ekmek, boğazdan iyi aşsın diye biraz da soğan alırım. Öğleyin yine soğan ekmek; akşamleyin de yine soğanla kvas ve ekmek, ekmeği isterse. Lahana çorbası olursa, boğazımıza dek doyarız. Ben aslında çok yemem, onun gibi içen adamsa, bilindiği gibi hiç yemez, onun için biraz votka ve şarap yeter. İçki parasının beni yıkıma uğratacağını düşündüm. Ama bir anda aklıma başka bir şey geldi, bu düşünce kafama iyiden iyiye yerleşti: Emelya gitseydi, ben yaşamım boyunca mutsuz olurdum diye düşündüm. O zaman, artık ona iyilik eden bir baba olmaya karar verdim. Onu yok olmaktan kurtarmalıydım, içkiden vazgeçirmeliydim! Dur bakalım diye düşündüm: Peki Emelya, kal, ama artık dikkat et, ne diyorsam dinle!
Kendi kendime dedim ki: Şimdi onu bir işe alıştırmalıyım, ama birden değil; ilk önce biraz gezsin. Bu sırada da, ey Emelya, ben senin ne işe yarayacağını bulur çıkarırım. Çünkü efendim, her iş için, insanda beceri aranır. Ona yavaşça dikkat etmeye başladım. Bezgin bir adam olduğunu görüyordum. İlk önce efendim, tatlı sözler söylemeye başladım. "Emelyan İliç, sen kendine biraz bakamaz mısın, kendini düzeltemez misin? Gezip tozduğun yetişir! Epeyce sürttün. Bak ne kadar yırtık pırtık dolaşıyorsun, doğrusunu söylemek gerekirse, palton olsa olsa kalburluk edebilir. Çok kötü! Onurunu koruma zamanı çoktan geldi."
Emelyanuşkam oturuyor, başını eğip dinliyor. Ne yaparsın efendim! Artık öyle duruma geldi ki dili bile ayyaş oldu, akıllıca bir sözcük bile söyleyemeyecek duruma geldi. Ona hıyardan söz açsan, fasulyeden söz ediyorsun sanıyor. Beni uzun uzun dinliyor, sonra da iç çekiyor.
"Emelyan İliç, neden iç çekiyorsun?" diye soruyorum.
"Bir şey yok Astafiy İvanoviç, rahatsız olmayın. Bugün Astafiy İvanoviç, iki kadın sokakta dövüştüler, biri ötekinin bir sepet böğürtlenini bilmeyerek döktü."
"Eee, bunda ne var?"
"Öteki de, bilerek onun böğürtlen sepetini döktü, ayağıyla da çiğneyip ezdi bile."
"Peki sonra ne oldu Emelyan İliç?"
"Hiç, Astafiy İvanoviç, yalnızca bunu söyleyecektim."
"Hiç mi? Lâf olsun diye mi? Eh yani Emelya Emelyanuşka! Sen, aklını da içmişsin!.."
"Gorohovoy'da Sadovoy'un çevresinde bir bey yere para düşürdü. Bir köylü görüp benim dedi, başkası da gördü, hayır benim, ben senden önce gördüm, dedi..."
"Sonra, Emelyan İliç?..."
"Köylüler dövüştüler, Astafiy İvanoviç. Polis geldi, parayı yerden aldı, sahibine verdi. İki köylüye de, hapse atacağını söyleyerek gözdağı verdi."
"Eee, ne var bunda? İbret verici ne var, Emelyanuşka?"
"Hayır, bir şey yok. İnsanlar güldü, Astafiy İvanoviç."
"Eh, Emelyanuşka! İnsanlar da ne demek. Sen aklını bir mangıra satmışsın. Emelyan İliç, biliyor musun, sana bir şey söyleyeceğim?"
"Ne var. Astafiy İvanoviç?"
"Herhangi bir iş bul, gerçekten bul. Yüzüncü kez söylüyorum, kendine acı."
"Nasıl iş bulayım, Astafiy İvanoviç? Ne iş bulacağımı bilemiyorum, beni kimse işe almaz ki, Astafiy İvanoviç."
"Seni sarhoş bir adam olduğun için işten kovdular, Emelya!"
"Bugün küfeci Vlas'ı karakoldan çağırdılar, Astafiy İvanoviç."
"Niçin çağırdılar, Emelyanuşka?"
"Niçin olduğunu bilmiyorum Astafiy İvanoviç. Sanırım bir nedeni var ki çağırdılar..."
İkimiz de bittik Emelyanuşka, diye düşünüyorum! Günahlarımız için Tanrı bizi cezalandırıyor. İyi de efendim, böyle bir adamla ne yapılabilir, siz söyleyin!
Ama herif çok kurnazdı! Beni dinler, dinler, kızdığımı anlayınca canı sıkılır, kaputunu alır çıkar! Bütün gün dolaştıktan sonra akşama sarhoş döner. Ona kim içirir, nerden para bulur, bunu ancak Tanrı bilir, bunda benim suçum yok!..
"Hayır diyorum, Emelyan İliç, artık dayanamazsın, içtiğin yeter, işitiyor musun, yeter! Bir daha sarhoş dönersen, geceyi merdivende geçirirsin, içeri almam seni!"
Beni dinledikten sonra, Emelya bir gün oturdu, bir gün daha oturdu; üçüncü gün sıvıştı. Bekledim, bekledim, gelmedi! Doğrusunu söylemek gerekirse, korktum, acıdım da. Zavallı şimdi nereye gitti? Başına bir şey gelecek, hey Tanrım, Tanrım! Gece oldu. Yine gelmedi. Sabahleyin sofaya çıkıp baktığım zaman orada uyuduğunu gördüm. Başını eşiğe dayamış, kapı aralığında yatıyor; soğuktan iyice kaskatı kesilmiş.
"Emelya ne yapıyorsun? Tanrı iyiliğini versin! Nereye gittin?"
"İşte siz Astafiy İvanoviç, bana demin kızdınız; beni sofada bırakmaya karar verdiniz, bunun için Astafiy İvanoviç içeri girmeyi göz alamadım, burada yattım..."
Hem kızdım, hem de içim sızladı.
"Sen Emelyanuşka, başka bir uğraş seçemez miydin? Kapı eşiğinde nöbet tutmak sanki bir iş mi?"
"Astafiy İvanoviç, başka hangi uğraşı seçebilirim?
"Sen," diyordum, "ey mahvolmuş adam (öyle kızmıştım ki) keşke terzilik sanatı öğrenseydin. Paltona bak! Sanki delik deşik olduğu yetmiyormuş gibi, bir de kalkıp onunla merdiveni süpürüyorsun! Bir iğne alsan da delikleri namusunla diksen olmaz mı? Seni gidi fıçı!"
Derken efendim, bir iğne aldı; ben ona bunu alay olsun diye söylemiştim, ama o korktu. Paltosunu çıkardı, ipliği iğneye geçirmeye koyuldu. Ona bakıyorum, eh, doğal olarak gözleri karardı, elleri titredi, işte bu kadar! Uğraşıyor, uğraşıyor bir türlü ipliği geçiremiyordu; gözlerini kırpıştırıyor, ipliğin ucunu tükürükle ıslatıyor, eliyle büküyor, ama başaramıyordu! Elindekini atarak bana baktı.
"Eh Emelya, bana onur bağışladın! Başkalarının önünde olsaydı, kafanı ezerdim. Yo, ben sana, senin gibi saf bir adama, bunu alay etmek, utandırmak için söyledim. Git artık, Tanrı yardımcın olsun! Gel otur, böyle kötü bir şey yapma; merdivenlerde yatma ve beni utandırma!"
"Peki ne yapayım, Astafiy İvaniç? Her zaman sarhoş olduğumu, hiçbir işe yaramadığımı ben kendim de biliyorum. Ancak siz koru.. koru.. koruyucumu da boşuna kızdırıyorum."
Bu anda, birdenbire morarmış dudakları titredi, bir gözyaşı damlası solgun yanağından kayarak karışık sakallı çenesine yuvarlandı, titredi. Birdenbire benim Emelyam gözyaşlarına boğuldu... Aman Tanrım, sanki yüreğimi hançerlediler.
"Amma da duygulu adammışsın, hiç bilmezdim bunu," diye düşündüm, "artık seni büsbütün kendi başına bırakacağım; gürültüye gidersen de ben ne yapayım!"
Evet efendim, anlatacak daha birçok şey var! Bütün bu konu, öyle boş ve öyle anlamsız ki, sözünü etmeye değmez... Yani siz efendim, onun için iki kırık metelik bile vermezsiniz; ama ben bu olan şeylerin hiç olmamış olması için neler vermezdim! Benim, efendim, bir pantolonum vardı, kahrolsun, iyi güzel bir pantolon; mavi kareli.. onu buraya gelen bir çiftlik sahibi ısmarlamıştı, ama sonra dar geldiği için almadı, işte böylece elimde kaldı. Değerli bir şey olduğunu düşündüm. Bit pazarında belki beş ruble verirler; vermezlerse Petersburglu beyler için iki pantolon yaparım; bir yelek kuyruğu için parça bile kalır. Bu bizim gibi yoksul bir adam için, bilirsiniz çok iyidir. O zaman Emelyanuşka'da ciddi, üzüntülü durumlar görülmeye başladı. Baktım, bir gün içmedi, ertesi gün yine içmedi, üçüncü gün ispirtolu hiçbir şey ağzına koymadı, baykuşa döndü. Acıklı bir tavır alıyor; üzgün üzgün oturuyor. Herifin ya parası yok ya da doğru yolu tutmuş, kendi kendine pes demiş, aklını başına almış diye düşünüyorum.
İşte efendim, iş böyle oldu. Büyük bir bayram günüydü. Akşam duasına gittim. Dönünce Emelya'yı pencerede sarhoş buldum; fitil gibiydi ve sallanıyordu. Yaa, demek öyle azizim, diye düşündüm. Bir şey almak için sandığıma koştum. Baktım, pantolon yok... Oraya bakıyorum, buraya bakıyorum, yok, yok! Her yeri alt üst edip de bulamayınca, sanki yüreğim parçalandı! Yaşlı kadına koştum; önce onu sıkıştırdım; doğrusu günahına da girdim. Ortada kanıt olmasına karşın Emelya'dan hiç kuşkulanmadım. Herif, sarhoş, oturuyordu.Yaşlı kadın dedi ki: "Hayır. Tanrı aşkına, ben pantolonu ne yapacağım, yoksa giyecek miyim? Benim etekliği de demin bir erkek çaldı... İşte yani, bilmiyorum, haberim yok." Buraya kimin gelip gittiğini sordum: "Hiç kimse gelmedi efendim," dedi, "ben hep buradaydım, Emelyan İliç çıktı, sonra yine döndü; işte orada oturuyor. Ona sorun."
"Emelya, benim yeni pantolon belki sana gerekmiştir, onu sen mi aldın? Bir çiftlik sahibi için dikmiştim... anımsıyor musun?"
"Hayır," dedi, "Astafiy İvaniç, vallahi ben almadım."
Gördünüz mü başıma gelenleri! Yine aramaya başladım, aradım, taradım yok! Emelya ise oturup sallanıyor. Sonunda sandığın üstüne, onun karşısına çömelerek kendisini şöyle bir gözden geçirdim... Eyvah!.. diye düşündüm, yüreğim ateş kesilmiş, kan beynime vurmuştu. Birdenbire Emelya da bana baktı.
"Hayır," dedi, "Astafiy İvaniç, sizin pantolonu, şey... Siz belki onu arakladığımı düşünüyorsunuz; ama ben almadım."
"Öyleyse Emelyan İliç, ayaklanıp gitti mi dersin?"
"Hayır, Astafiy İvaniç, hiç görmedim, belki de öyle."
"-Demek ki Emelyan İliç, pantolon kendiliğinden kayboldu."
"Belki de kendiliğinden kaybolmuştur, Astafiy İvaniç."
Onu dinledikten sonra, kalkıp pencereye yaklaştım, lambayı yaktım, işime başladım. Altımızda oturan memurun yeleğini onarıyor, bir yandan da göğsüm yanıp sızlıyordu. Hani bütün gardrobu sobada yakmak daha kolay gelirdi. Emelyan, yüreğimin öfkeyle dolduğunu anladı; çünkü efendim, bir adam kötülük yapmışsa, yıkımı, bir kuşun fırtınayı sezdiği gibi önceden sezer.
"Biliyor musunuz, Astafiy İvaniç," diye Emelyanuşka söz başladı (sesi titriyordu); "bugün sağlık memuru Antip Prohoroviç, geçen gün ölen arabacının karısıyla evlenmiş..."
Ona baktım, hem de öfkeyle baktım. Emelyan anladı. Kalktığını, karyolaya yaklaştığını, orada bir şeyler aramaya başladığını gördüm. Bekledim, uzun zaman oyalandı, kendi kendine söylendi: "Yok, yok, nereye kayboldu bu kerata!" Ne yapacak diye bekledim. Emelyan çömelerek karyolanın altına sokuldu. Ben dayanamadım.
"Emelyan İliç," dedim, "niçin çömelerek sürünüyorsunuz?"
"Astafiy İvaniç, ben, hiçbir şey... Belki araştırırsak bulunur."
"- Hımm," dedim, "Emelyan İliç, dinle!"
"Ne var Astafiy İvaniç?"
"Sen," dedim, "bir hırsız, bir dolandırıcı gibi, benim iyiliklerime, ekmeğime, tuzuma karşılık onu çalmadın mı?" Yani efendim adam önümde, diz üstü sürünmeye başladığı zaman içim burkuldu.
"Hayır... Astafiy İvaniç..."
Sonra olduğu gibi karyolanın altında kaldı. Uzun zaman yattı, sonra çıktı. Adamcağızın bir patiska gibi bembeyaz kesildiğini gördüm. Kalkarak benim yanıma, pencereye oturdu, böylece on dakika bekledi.
"Hayır, Astafiy İvaniç," dedi, sonra birden bire kalktı, ölü gibi sarararak bana yaklaştı:
"Hayır," dedi, "Astafiy İvaniç, sizin pantolonu, şey, almadım..." Baştan ayağa ürperdi, titreyen parmağıyla göğsüne vurdu; sesi de, efendim, öylesine titriyordu ki, korktum, pencereye yapıştım.
"Öyleyse, Emelyan İliç, suçsuz yere sizi aptalca kırdımsa beni bağışlayın. Pantolona gelince, ne yapalım, varsın kaybolsun; biz onsuz ölecek değiliz ya! Tanrı'ya şükür, ellerimiz var; bir şey çalmaya gidecek değiliz. Başka bir zavallıdan da bir şey dilenmeyeceğiz; kendi ekmeğimizi kazanırız..."
Emelyan beni dinledi; bekledi, bekledi, sonra bir de baktım, oturdu. Böylece bütün akşam kımıldamadan durdu; ben yatmaya gittim, Emelya hep aynı yerde oturdu. Sabahleyin baktım, kaputun içine kıvrılmış, döşemede yatıyor; öyle düşkünleşti ki, yatağa bile yatmıyor. İşte efendim, o zamandan beri onu sevmez oldum, yani ilk günlerde ona karşı kin duydum. Sanki, beni oğlum soymuş ve kanlı bir davranışta bulunmuş gibiydi. Ah Emelya, Emelya, diye düşündüm. Emelya da, efendim, iki hafta durmadan içti. Yani tümüyle sersemleşti, ayyaş oldu. Sabahleyin çıkıp geceleyin geç dönüyordu; iki hafta ağzından tek söz çıkmadı. Sanırım üzüntü onu boğuyordu. Ya da kendi kendisini yiyip bitiriyordu. Sonra içmeye ara verdi; belki de varını yoğunu içkiye vermişti. Yine pencereye oturdu. Üç gün oturup ağzını açmadığını anımsıyorum; bir de baktım, adamcağız ağlıyor. Yani, efendim, gerçekten ağlıyor, hem de nasıl; iki gözü iki çeşme, gözyaşlarının nasıl döküldüğünü kendisi de anlamıyor. Ne var ki efendim, bir adamın, hem de Emelya gibi yaşlı bir adamın, üzüntü ve acı içinde ağladığını görmek insanın gücüne gidiyor doğrusu.
"-Emelya, ne oluyorsun?" dedim.
Birdenbire tepeden tırnağa ürperdi, sarsıldı. Ben, o olaydan beri, onunla ilk kez konuşmaya başladım.
"Tanrı aşkına Emelya, ne çıkar, her şey kaybolsun. Niçin böyle baykuş gibi oturuyorsun?" dedim; ona acımıştım.
"Evet Astafiy İvaniç, ben hiçbir şey... Bir iş bulmak istiyorum. Astafiy İvaniç."
"Nasıl bir iş, Emelyan İliç?"
"Şöyle Astafiy İvaniç, herhangi bir iş. Belki eskisi gibi bir memurluk bulurum; demin Feodosi İvaniç'e ricaya gittim. Ben, Astafiy İvaniç, memurluk bulursam, size hepsini geri veririm. Bütün harcamalarınızı faiziyle öderim."
"Yeter Emelya, yeter; işte bir halttır ettim! Artık, kahrolsun, eskisi gibi yaşayalım!"
"Hayır Astafiy İvaniç, siz, belki şey... Ben sizin pantolonu almadım..."
"Eh, nasıl istersen; Tanrı yardımcın olsun, Emelyanuşka!
"Hayır, Astafiy İvaniç, ben artık sizde kalamam, kusuruma bakmazsınız artık, Astafiy İvaniç."
"Tanrı yardımcın olsun Emelya İliç, seni aşağılayan kim, evden kovan kim.. yoksa ben mi?"
"Hayır, benim için artık sizde oturmak ayıp olur... En iyisi ben gideyim..."
Adamcağız kızdı, hep aynı şeyi yineleyip duruyor. Ona bakıyorum paltosunu omuzlarına çekiyor.
"Sen böyle nereye gidiyorsun, Emelya İliç? Sen hiç söz dinlemez misin? Nereye gideceksin?"
"Hayır, beni bağışlayın Astafiy İvaniç, beni alıkoymayın, (hem de ağlayacak gibi bir tavır alıyor) suçtan uzaklaşacağım, Astafiy İvaniç. Siz artık değiştiniz."
"Nasıl değiştim. Değişmedim! Sen küçük, akılsız bir çocuk gibi tek başına ölüp gideceksin, Emelyan İliç."
"Hayır Astafiy İvaniç, siz artık çıkarken, sandığınızı kilitliyorsunuz, ben de Astafiy İvaniç, bunu görünce ağlıyorum... Hayır, en iyisi siz beni bırakın, Astafiy İvaniç, birlikte yaşadığımız sürece size yaptığım kötülükleri bağışlayın!"
Ne yapalım efendim? Adamcağız gitti. Bütün gün onu düşündüm, gelecek diye bekledim, yok. Ertesi gün yok; daha ertesi gün, yine yok. Korktum, dert içimi yakıyor, yemiyor, içmiyor, uyumuyorum. Adamcağız beni iyice üzüntüye soktu. Dördüncü gün onu aramaya çıktım, bütün meyhanelere baktım, sordum; yok! Emelyanuşka kaybolmuştu. "Hâlâ yaşıyor musun?" diye kendi kendime söylendim; "belki bir duvar dibinde körkütük serildin, şimdi orada çürük bir kütük gibi yatıyorsundur." Yarı canlı yarı ölü bir durumda eve döndüm. Ertesi gün yine aramaya karar verdim. Niçin buna göz yumdum, niçin bu aptal adamın gitmesine razı oldum diye kendi kendime ileniyordum. Tam beşinci gün, güneş doğarken, bir de baktım kapı gıcırdadı (bayram günüydü), Emelyan'ın içeri girdiğini gördüm. Morarmış, saçları kir içinde, sanki sokakta yatmıştı. İğne ipliğe dönmüştü. Paltosunu çıkardı, sandığın üstüne oturarak bana baktı. Çok sevindim, ama içim eskisinden çok sızladı. İşte efendim, böyle oldu. Benim buna benzer bir suçum olsaydı, bir köpek gibi ölmeyi göze alır, dönüp geri gelmezdim. Oysa Emelya gelmiş. Elbette böyle bir adamı, böyle bir durumda görmek can sıkıcı bir şeydir. Onu beslemeye, okşamaya, avutmaya başladım. "Eh," dedim, "Emelyanuşka, geldiğine sevindim. Biraz geç kalsaydın seni aramak için yine meyhanelere koşacaktım. Yemek yedin mi?"
"Yedim, Astafiy İvaniç."
"Doğru söyle, yedin mi? Kardeşim, dünden biraz lahana çorbası kalmış; hem sade suya değil, etli. İşte soğan ekmek de var. Ye, sağlığın için yararlı olur."
Ona yemek verdim; o zaman, belki üç gündür bir şey yememiş olduğunu anladım, öyle bir iştahı vardı ki... Demek acıktığı için bana geldi. Ona, dostuma bakarak yumuşadım. Sonra da bir şarapçıya koşmayı düşündüm. Onu avundurmak için şarap getirmeli ve konuyu bitirmeli. Artık Elemyanuşka'ya kızmıyordum! Şarap getirdim. "İşte," dedim "Emelyan İliç, bayram dolayısıyla içelim; içmek ister misin? İyi bir şarap."
Elini uzattı, hırsla uzattı, aldı, sonra durdu; biraz bekledi, tutup ağzına götürürken şarabın elinden döküldüğünü gördüm. Evet, elleri titriyor ve şarap çalkalanıp dökülüyordu. Kadehi hırsla ağzına kadar götürdü, ama hemen masaya koydu.
"Ne var Emelyanuşka?"
"Hayır; ben şey... Astafiy İvaniç..."
"Biraz içmez misin?"
"Ben Astafiy İvaniç, ben... Artık içmeyeceğim, Astafiy İvaniç."
"Nasıl, hiç içmeyecek misin? Yoksa, yalnızca bugün mü içmiyorsun?"
Sustu. Baktım gözlerini önüne eğdi, ellerine dayadı.
"Ne oluyorsun, hastalandın mı Emelyan?"
"Evet, biraz rahatsızım, Astafiy İvaniç."
Tutup onu karyolaya yatırdım. Baktım, gerçekten kötü. Başı ateş içinde, nöbet geldi, titriyor; bütün gün yanında durdum, geceye doğru daha da kötüledi. Ona içirmek için kvasa yağ ve soğan karıştırdım, biraz da ekmek ekledim. "Al biraz türi iç, belki iyileşirsin!" Başını salladı.
"Hayır, bugün artık yemeyeceğim, Astafiy İvaniç," dedi.
Ona çay hazırladım, bundan daha iyi bir şey olmazdı, yaşlı kadını iyice yordum. Ama iyileşmiyordu. Üçüncü sabah doktora gittim. Yakınımızda Kastopravov adında tanıdık bir doktor oturuyordu. Ben daha Bosamiyagin ailesinin yanında çalışırken tanışmıştım; beni iyileştirmişti. Doktor geldi; "Bakın," dedi, "İş kötü, beni boş yere çağırmışsınız, isterseniz ona bir toz verebilirim." Böylece beşinci gün geldi çattı.
Benim önümde efendim, yatıyor, sönüyordu. İşimi elime alıp pencere yanına geçiyordum. Kocakarı sobayı yakıyordu. Hepimiz susuyorduk. Efendim, yüreğim onun için, o umarsız için adeta kanıyordu; sanki kendi oğlumu gömüyordum. Biliyorum ki, Emelya şimdi bana bakıyor. Bunu sabahleyin görmüştüm, adamcağız kendini zor tutuyor. Bir şey söylemek istiyor, evet, ama cesaret edemiyor. Sonunda ona baktım, zavallının üzüntü dolu gözlerini benden ayırmadığını, ama kendisine baktığımı gördüğü an gözlerini indirdiğini anladım.
"Astafiy İvaniç!"
"Ne var, Emelyanuşka?"
"Eğer, örneğin benim paltom bitpazarına götürülürse, ona çok para verirler mi, Astafiy İvaniç?"
"Eh," dedim, "belli olmaz, çok mu verirler, az mı? Belki de üç ruble verirler, Emelyan İliç."
Oraya götürülmüş olsaydı hiçbir şey vermezlerdi, dahası, böyle berbat bir şeyin satılmasına gülerlerdi.
Ama zavallıyı bildiğim için, onu, Tanrı'nın bu saf kulunu avutmak için, bunu söylemedim.
"Ben de aslında üç gümüş ruble vereceklerini tahmin etmiştim. Çuhadan yapılmıştır, Astafiy İvaniç. Çuhadan olduktan sonra, nasıl olur da üç ruble etmez?"
"Bilmiyorum Emelyan İliç," dedim, "götürmek istersen, üç rubleden başlamalısın."
Emelya biraz sustu; sora yine seslendi:
"Astafiy İvaniç!"
"Ne var, Emelyanuşka?"
"Ben öldükten sora paltomu satın, benimle birlikte gömmeyin. Ben böyle de yatarım; o değerli bir şeydir; belki size yarar."
O anda yüreğim anlaşılmaz bir duyguyla burkuldu. Adamcağızın ölümden önce gelen bir kaygıya tutulduğunu görüyordum. Yine sustuk. Böylece bir saat geçti. Ona bir daha göz attım, hep bana bakıyordu. Gözlerimle karşılaşınca yine gözlerini indirdi.
"Biraz su içmek istemez misin, Emelyan İliç?"
"Verin, Tanrı yardımcınız olsun, Astafiy İvaniç."
Ona su verdim, içti:
"Teşekkür ederim, Astafiy İvaniç," dedi.
"Başka bir şey istemez misin, Emelyanuşka?"
"Hayır, Astafiy İvaniç; bir şey istemiyorum. Ben şey..."
"Ne var?"
"Şey..."
"Ne şeyi Emelyanuşka?"
"Pantolon... şey... O zaman sizin pantolonu ben almıştım... Astafiy İvaniç..."
"Zararı yok, Tanrı seni bağışlar Emelyanuşka, zavallı talihsiz adam! Rahat öl..." Benim de efendim, soluğum kesildi, gözlerim yaşardı, bir an için ona arkamı döndüm.
"Astafiy İvaniç..."
Baktım, Emelya bana bir şey söylemek istiyor; doğruluyor, çabalıyor, dudaklarını kımıldatıyor... Birdenbire yüzü kızardı, bana baktı... Yeniden sarardı, sarardı. Bir saniyede bütün gücünü yitirdi, başı arkaya düştü, son kez iç çekti, ruhunu Tanrı'ya teslim etti ..

Namuslu Hırsız , Dostoyevski

Bu aralar oralet içer oldum.Çay biraz anlamını yitiriyor gibi belki seni unutuyorum yavaş yavaş aslında unutmak değil de hatırlamamaya başlıyorum daha izahlı oluyor gibi kendime,gerçi sen gittiğinden beri unutmama eylemi mi yoksa hatırım da mı durma eylemi içerisindesiniz ona bir türlü karar veremedim.Çünkü unuttum desem,hatırımdasın.Hatırlısın sen,gelsen hiç bir şey kaybetmemiş gibi ertesi günden devam ederim yaşamaya yada ertesi gün yerine yarın mı olur sen bir gel de karar veririm iki kasım günün adını koymaya,gerçi ben sen'li saçlara sahip isimler düşünüyordum .

HOŞGELDİN

Çizebilseydim,
Bahar olacaktı yüzün...
Yazabilsem,
En uzunu şiirlerin...
Olmadı, beceremedim...
Adını duvarlara yazacak çağım da
Çoktan geçti benim.
Yasak sevdamın
Gözaltı tarafı...
Çaresiz,
Seni yüreğimde erittim.
Ama yine de
HOŞ GELDİN
ESKİYEN YÜZÜMÜN YENİ GÜLÜMSEYİŞİ,
Hoş geldin!

Seni olmadığın zamanlarda da sevmiştim
Olmadığın baharlarda da...
Ama hiç bu kadar telaşlanmamıştık.
Beklememişiz üstelik birbirimizi...
Birlikte ıslandığımız yağmurlarımız yok...
Ne kavgalarımızın adı bir olmuş,
Ne "dost" diye baktığımız yüzler...
Ayrı ayrı akmış göz yaşlarımız.
Senin yüzün ağlamaktan yorulmuş...
Ama yine de
HOŞ GELDİN
ESKİYEN YÜZÜMÜN YENİ GÜLÜMSEYİŞİ,
Hoş geldin!

Bir, yüzün vardı görmediğim,
Bir, sesin...
Hiç duymadığım...
Kokunu çiçeklerle tanımlayamazdım.
Dokunmadım, bilemezdim
Ellerinin beyazlığını.
Hangi şarkının neresinde,
Hangi şiirin en sevdalı sözünde
Çıkacaktın, bilemezdim.
Dilimin ucundaydın hep,
İşte; şimdi düşüverdin!
HOŞ GELDİN
ESKİYEN YÜZÜMÜN YENİ GÜLÜMSEYİŞİ,
Hoş geldin!

Unuttum, bana ne vakit gelmiştin,
Saklayacaktım seni.
Yüzün gözümde kalacaktı.
Bilmeyecektin böylesine sevildiğini.
Uykusuz gecelerimde büyüyecek,
Sensiz sabahlara uyandığımı duymayacaktın...
Olmayacaktın sıradan...
Eskitmeyecektim sevdamı...
Yoksa yine mi beceremedim?
Ama yine de hoş geldin,
HOŞ GELDİN
ESKİYEN YÜZÜMÜN YENİ GÜLÜMSEYİŞİ,
Hoş geldin!

Ben, bir bu dağları eskitemedim,
Bir de sana düşmüş yüreğimi...
Gittiğim yolları hiç hesaba katma!
Düşünü görmediğim uykular zaten haram.
Gökyüzünü boyayacak zaman da kalmadı...
Haydi sar kolarını...
"Ayrılık" diyeceğim,
Dilim varmıyor...
Daha yeni söylemiştim;
HOŞ GELDİN
ESKİYEN YÜZÜMÜN YENİ GÜLÜMSEYİŞİ,
Hoş geldin!

Tayfun Talipoğlu

Tuco Herrera, Sivas Acısı'ı inceledi.
 15 Nis 13:17 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

ALEV GEÇİRMEYEN TULUMLARINIZI GİYİN, KASKINIZI DA KAPIN GELİN ..

Pek sevgili kabak kemaneler , gevşeyen gönül yaylarıyla yazın gelişine mütakip ağustos böceği moduna geçen site sakinleri ve asgari ücretle çalışan karınca aromalı şekerpareler .. Herke"ş"e merhabalar .. Pazar günü çalışan kol börekleri.. Sanmayın ki sizi unuttum .. Size de geçmiş ola .. Size de MERHABA !!

Biliyorsunuz bir etkinlik düzenledik .. Fikir babası biziz lakin ortalıklarda yokuz .. Laptopım CORT bayrağını çekince , Miyagi- san' a evriliverdik çıt çıt çıt tabletlerde yazacaz diye .. Hal böyle olunca ancak yazabildim bu incelemeyi .. Aslında Aziz "BABA" nın hiç bilinmeyen daha önce okuyup geçtiğim kitaplarına inceleme yazmaktı amacım .. Bilmeyenler alsın okusunlar diye .. Hikayelerini burda inceleme yaz yaz bitiremem .. Ne ben , ne de siz .. Bugün bu incelemeyi yazmama sebebiyet veren 4 kişi ve 4 inceleme var aramızda.. (Esasen dün yazacaktım bu incelemeyi ama çok içince black out la refüjden yuvarlanmışız .. YOLDAN ÇIKMIŞIZ sizin anlayacağınız ve bir kısmın pek sevdiği tabir ile .. Sabah HOŞAFİZE Birlikler kıvamında uyandım .. Dedim yazayım artık .. ) Pek tabii diğer arkadaşlar da yazdılar cizdiler .. Onlara da sonsuz teşekkürler ..Kim mi bu arkadaşlar ..

Semih ve Aziz Nesinlik olaylara katık olan incelemesi #28860057 =))

Rahime arkadaşım ve beni kıskandıran incelemesi #28861076 .. cidden bu ne güzel bir incelemedir yahu!!!

veee bu incelememe sebebiyet veren Necip Gerboğa .. incelemeye diyecek laf bulamıyorum .. muhakkak okuyun .. yazacağım incelemenin esas hamuru , hammaddesi o inceleme .. #28874079

sabah gözümü açar açmaz şu yazdıklarıma tabiri caizse NOS olup , motorlara güç veren , 100 hp yi 1500 hp ye cıkaran Erhan ve az önce 7. ye okuduğum kısa bir bio yu ekranlara taşıyan muazzam lezzet.. #28899150 />


Arkadaşım Aziz Nesin ' i bir kenara bırakalım .. Ben size apayrı insanlardan , apayrı olaylardan bahsedeceğim şimdi .. Ama önce şu linki bir aç ..Bir bak ..

https://tr.pinterest.com/...59193154429/?lp=true

Peter Gabriel bu amcamızın adı .. Progressive Rock denince dünyada kilometre taşıdır ..Tartışılmaz otoritedir!! Sayısız ödülü var , oscar sahibi falan .. Genesis diye bir grup kurdu ki zamanında deden dinlemiştir , BİZİM FELEĞİMİZİ ŞAŞIRTTI dinlediğimiz zamanlarda.. Çocukluğumuzun , Barış Mançolarla , memlekete elektro gitarı getiren , şimdi illallah dediğimiz elektro sazın mucidi Erkin (BABA!) Koraylarla , İlhan İremlerle beraber kahramanı ..Plakları , cdleri , albümleri , kaçak ve korsan basımlar harici 250- 300 MİLYON sattı.. Sanırım bu rakam size birşeyler anlatır.. (HAA!! BU RAKAM SAFİ GENESIS' İN SATIŞLARINA AİT.. KENDİ PROJELERİNİN DEĞİL.. VAR GEL SEN HESAP ET GERİSİNİ SAYIN CEVİZKABUĞU!! ) ..

Evet şimdi başlayabiliriz .. ALEV GEÇİRMEYEN TULUMLARINIZI GİYİN, KASKINIZI DA TAKIN ..İLERDE İHTİYACINIZ OLACAK..

Paris' te yağmurlu bir gün ..Peter amcamız da sanırım yürüyerek bir yerlere gidiyor ..Sokakta hikayemizin esas kahramanı oturmuş yere ..Çıkarıyor ceketinin içinden 3 telli curasını .. Peter emmimiz şaşıp kalıyor ..Adam alışmış tabii elektro gitara .. 5 telli gitardan ,12 - 14 telli perdesiz(?!?!) picalo bass a kadar herşeyi yemiş yutmuş insanlar bunlar ..Çalıştığı , çaldığı, dünyayı turladığı insanların hepsi birer virtüöz .. Diyor ki ,

"Bu mudur senin çaldığın ?"
"Evet" diyor bizimki..

Başlıyor çalmaya ..Eee Peter Gabriel bu!! Boru değil!! Millet bunu gördükçe kalabalık toplanıyor falan .. Bizimki çalıyor o mest oluyor ..İçine düşecek curanın ..Seneler sonra memlekete döndüğünde oğluna da sık sık anlatıyor başından geçen bu hadiseyi .. "Orda bir adamla tanıştım .. Çok önemsiyorlardı onu .. Ben çaldım, o küçüldükçe küçüldü ..Öööyle bakakaldı" diye..Gel zaman git zaman ,seneler sonra memlekete döndüğünde tahta valizin içinden küçük bir fotoğraf çıkıyor.. Peter Gabriel ' in fotoğrafı ..Babası çalarken ona hayranlıkla bakan Peter Gabriel ' ın.. Oğlan deliye dönüyor tabii.. Koşuyor babasının yanına , "Bu mudur senin bahsettiğin adam ?" "Evet" , diyor bizimki gene ..

Şimdi gelin Tunceli ' ye gidelim .. Yeter Paris' in MODERİN havası .. Az memleket havası da elzem .. Hem bizim ESAS OĞLANI da tanıtayım size ..Az karman çorman gidiyoruz ama başka türlüsü pek mümkün değil ..Bizimki Tunceli ' de doğuyor .. İş güç zaten oralarda yalan o yıllarda.. Çıkıyor gurbete .. Ver elini Adana..Orda bir ağanın kızına kaptırıyor gönlünü .. Kaçıyorlar sonrasında tabii.. Bir fabrikaya giriyor Kayseri ' de .. Sendikal haklar bugün yok , o zamanlarda DAHA da yok ..Fabrika greve gidince koyuyorlar bunu kapının önüne.. O sıra İnce Memed ile namı diğer Yaşar Kemal ile tanışıyorlar .. İnce Memed tutuyor elinden , getiriyor İstanbul'a onu .. 9 yaşından beri cura çalan bu adam ne yapsın ? Ekmeği taştan çıkaracak ama iş yok ..Curasını alıyor eline ..Öyle ünlü oluyor ki , anlatılmaz.. Gecekondusunu ziyaret edenlerden bir kaç kişi sayayım size .. Tuncel Kurtiz , aşıkların piri Aşık Mahsuni, Neşet Ertaş , çirkin kral Yılmaz Güney , Behice Boran .. Bir de çocukları oluyor bu arada bu gariban çiftin.. Armut dibine düşer derler yaa .. Çocuk bu deyimin sözlük karşılığı.. Japon Ne Yapmış kitabına yaptığım kritikte (#24632620 ŞİMDİ AÇMA BAK KAFANI KIRIP BEYNİNİN PEKMEZİNİ AKITIRIM YERE!! =)) ) bahsettiğim cidden ÇOOOOOK efsane bir Milli Eğitim Bakanımız var .. Atası şimdi japon denizlerinin kıyısını aşındırdığı Kushimoto' da yatıyor .. Onun oğlu da muazzam bir şair ..Alnının akıyla , bileğinin hakkıyla kazandığı halde babası , "Ben bir bakanım.. Seni yurt dışına gönderirsem TORPİL YAPTI derler.." diyerek yurtdışına eğitime kasıtlı olarak gönderilmeyen ; biriktirdiği paraları kendi yerine yurtdışına gönderilen arkadaşına yollayan (ki o gönderilen şahıs sonradan beyin cerrahisinde NET EFSANE haline gelen "ORDİNARYUS" PROF. Gazi Yaşargil' dir! ) şu dizelerin sahibi şairimiz..

"Hayatta ben en çok babamı sevdim
Karaçalılar gibi yardan bitme bir çocuk
Çarpık bacaklarıyla -ha düştü, ha düşecek-
Nasıl koşarsa ardından bir devin
O çapkın babamı ben öyle sevdim"

( neyse hadi gizemi bu seferlik bozayım ) - CAN YÜCEL -

İşte bu muhteşem insan diyor ki bizimkine , " Ya arkadaş sen bu çocuğu konservatuara göndersene!" Uzun lafın kısası çocukta kazanıyor sınavı.. Masrafları Can Yücel karşılıyor .. Ama evde çalışmanın imkanı yok .. Baktı olacak gibi değil balet oluyor bölüm değiştirip ..Her açıdan yetenek yani senin anlayacağın .. Bu çocuğun ismi Mazlum !! Babasının ismi de NESİMİ.. Nesimi Çimen! Şu sözlerin sahibi Nesimi Çimen !!

Canım kurban olsun senin yoluna
Adı güzel kendi güzel Muhammet
Söylenirsin cümle alem dilinde

Adı güzel kendi güzel Muhammet
Adı güzel kendi güzel Mustafa

Terazinin bir ucunda Haydar oturur
Yanısıra cümle ümmet yetirir
Elinde de yeşil alem getirir

Adı güzel kendi güzel Muhammet
Adı güzel kendi güzel Mustafa

SEN BİR PEYGAMBERSİN ŞEKSİZ GÜMANSIZ
SANA İNANMAYAN DİNSİZ İMANSIZ
TESLİM ABDAL NEYLER DÜNYAYI SENSİZ

Adı güzel kendi güzel Muhammet
Adı güzel kendi güzel Mustafa
-----------------------------------------

İşte bu sözlerin sahibi Nesimi Çimen' i allahsızlar kitapsızlar diyerek Sivas' ta CAYIR CAYIR YAKTILAR !! Yani benim şu dakika itibari ile aklıma hiçbir şey gelmiyor .. Aslında geliyor da , çok sert , hiç alışık olmadığınız bir yüzüm çıkacak ortaya ..Yine Nesimi ' ye bırakayım sözü o yüzden..

"Aç kulaklarını dinle sözümü
Yalan söz gerçeğe tuzak değil,
İnsan hakkını hak bilen kişi,
Özünde nur doğar yalan ateşi
Kamili taşlamak CAHİLİN İŞİ,
CAHİLDEN KÖTÜLÜK HİÇ UZAK DEĞİL...”

Şuraya kadar kaç güzel isim okuduk değil mi? Aslında yakılmak yok edilmek istenen işte budur !! Senelerce cehaleti baştacı edenlerle mücadele edenlerdir yakılmak istenenler ..OLGULARDIR .. TAVIRLARDIR.. DURUŞLARDIR..Çoğunuz bilmez de ben anlatayım işin aslını bir de burdan dinleyin .. Aziz Nesin bu ! Öksürük şurubu değil BJK ÇARŞI gurubu gibi adam .. Herkese karşı ..Hal böyleyken oraya gittiğinde de alevi kesimi HAŞLIYOR .. Tenkit ettiği pek çok noktayı açıklıyor .. Napıyorlar peki ? AYAKTA ALKIŞLANIYOR AVUÇLARI PATLAYINCAYA KADAR !!! Yani bir o kundakçılara bakın , bir bu kesime bakın , bir de Aziz Nesin ' e bakın .. Haketti desen, - ki insan yakmak nedir - bir kabahat yok .. Öbür tarafa baksan insan mı bunlar desen bir alakası yok .. KATRAN GİBİ, ZİFT GİBİ BİR GÜRUH .. Sakın yanlış anlaşılmasın ..Yezidiler mi idi tam bilmiyorum ateşe , şeytana tapanlar .. Yani bunu ateşe tapan insan da yapmaz .. Bu nasıl bir nefrettir .. Bu ne insanlıktan çıkmışlıktır.. Akıl alır gibi değil ..

Son olarak ince KIL kadar bir ŞİİR kitabı bu ..Hafif olmaya hafif ama eline aldığında ezici tonajı hissettiriyor.. Kimi yerde elini kolunu , kimi yerde beynini yakıyor adamın .. Aziz Nesin başarılı bir şair midir ? Ya da şair midir ? Hatta ve hatta yazar mıdır ? Umrumda değil .. Düşüncelerdir beni bağlayan .. Anlatım biçimi değil.. Uyak kafiye falan .. Benim kafam almaz bunları .. Bilmediğim şey hakkında da yorum yapamam zaten .. İşte gitti oraları karıştırdı diyenler için de şuraya bir link bırakıyorum .. Onları da vicdanları ile BAŞBAŞA bırakıyorum ..

NESİMİLER , MUMCULAR , NESİNLER , SAYLANLAR , HABLEMİTOĞULLARI gibi pek çok isim .. Yolunuz bizim yolumuz .. Hepinize "UĞURLAR OLSUN!"

https://www.youtube.com/...L5o1dmGI&t=1103s

Makale
Dün akşam ağırladım hüzün dolu hüzünü,
Görmek nasip olur mu ey sevdiğim yüzünü.

Dün akşam efkar dolu hüzünlü, kederliydim,
Senden uzakta yârim, daima çileliydim.

Ve dün akşam ağlarken göz yaşımda sen vardın,
Dolu dizgin gönlüme unutulmaz tek yardın.

Unuttum mu sanırsın o kara gözlerini?
Kulağa küpe ettim o tatlı sözlerini.

Zaten unutmak kolay değil ey kara gözlüm,
Tatlı dillim velasıl gönlüme yara gözlüm.

Duydum ki olmaz diye haber ahval etmişsin,
Demek beni bırakıp yaban ele gitmişsin.

Ne diyordum sevdiğim? dün akşamı anmıştım,
Ben o kara gözleri bir tek benim sanmıştım.

Hadi artık sende git zaten vakit geç oldu,
Seni son kez görüşüm gönlüme ilaç oldu.

Git yolun açık olsun ALLAH’a emanet ol.
Mademki gidiyorsun elbet gidenindir yol.

Yine akşam oluyor hüzünlü vakit, vakti,
Yine hüzün doluyum gözümden kan yaş aktı.

Ama düşünme beni aklın kalmasın bende,
Ta ezelden eski bir emanetim var sende.

Emanet ki yüreğim, emanet deli gönlüm,
Dikkat et sakın solma ey benim nazlı gülüm.

Elveda demeden mi çekip te gidiyorsun,
Seni böyle seveni bertaraf ediyorsun.

Ey kara gözlü yârim şimdi bitti mi her şey?
Ayrılığı körükler en ufak sebeptir ney.

Şu yalancı dünyanın sahte düzeni buymuş,
Muhterem feryadını Hak’tan gayrı kim duymuş.

Evet şimdi vedanın son demi son celsesi,
Yüreğime vurulmuş ayrılık kelepçesi.

Ara gönlüm kendine huzur verecek BİR’i
Senin dünyadan payın ayrılıklar seferi.

Akşam hüznü kapımda el pençe divan durur,
Buyur ettiğim vakit yüreğime oturur.

Hani nerde Muhterem seni çok sevenlerin,
Doğduğunda kundaktı seni saran kefenin.

Rabbim’e hamdolsun ki bu cezalar O’ndan ödül,
O’ndan gelen her çile bana sunulmuş bir gül.

Muhterem Taş 2

Sevecek hiç mi bir şeyi olmaz insanın,
Hiç mi kimsesi olmaz?
Çok yorgunum inan,
İnsanlara sevginin ne olduğunu anlatmaktan.
Uyumakla geçmeyecek üstelik.
Bu yorgunluk içimde ne varsa yutan,
Beni ayakta uyutan bu yorgunluk,
Aklımda ve kalbimde açtığın,
Koca bir delikten başka bir şey değil.
En güzel hediye de bu ayrıca,
Senden kalan.
Unuttum her şeyi bak.
Senin kim olduğunu,
Ve seni neden sevdiğime varana dek.
Ben kimim demek değil ayrıca,
Her şeyi unutmak.
Sen kimsin demek asıl.
Sahi "sen kimsin" diyerek ulaştım işte,
Daha yaşarken,
Ölmek, ölmek elbet de bu, bu ölmek,
Ki bu ölmek, öyle bir ölmek ki,
Parça parça, yavaş yavaş,
Kimsenin geçmediği bir sokakta ölmek gibi.

Ahmet Ekinci

Onur Değer, bir alıntı ekledi.
01 Nis 21:08 · 10/10 puan

Bulut Bilmez Göğünü
yol bitse de, bitmiyor ayaklarımda sızı
yalnız sana gelmeye ayarlanmış pusulam
uykum nice dağları eritiyor kendinde
göklere can veriyor sende rengim ışığım
ey benim kehkeşanım,ey benim billur sılam
kalbimin bağlarını kuruttu sarmaşığım
geçmişimi tiryâki aynalarda unuttum
yanıldım her çaldığım kapının kenarında
sana gelmek, varmak mı zehir kusan kıyıya
bir dağa tırmanırken atılmak bir kuyuya
yoksa bir pervanenin kırılıp düşmesi mi
sana gelirken, yollar kanatıyor sesimi

toprağı bilmez çiçek, bulut bilmez göğünü
geceye sızan güneş içimden doğar benim
soluk bir intihârın esrârıyla kapanan
gökyüzü yağmurları ruhuma yağar benim
uzaklaşır tenimden malihulya rüzgârı
konduğu her çiçekten hüzün devşiren arı
benim kirpiklerimde büyütür peteğini
kanatları kırılır benim acılarımla
yalnızlık tutuşturur dağların eteğini

ey bahar, neden yine kıpkırmızı ellerin
köklerine ölüm mü damlatıldı güllerin
benim şu kahır yüklü göğsümde döner dünya
yeniden doğmak için anne arayan zaman
kâh yıpranmış bir evin duvarlarında leke
kâh yaklaşan gün için gördüğüm kanlı rüya

gündönümünde biter son şarkısı mevsimin
namluların ucundan dökülür gözlerimiz
kederli bir örtünün desenlerinde alev
dilsiz semazenlerin küle gömer elini
nasıl yaktın buzları kutbunda mihrâcenin
nasıl diktin ömrüme bu sevda heykelini
şimdi damarlarımda,şimdi derinde alev
yokluğunu yazıyor dolunayda ecenin

isteyerek söyleyebilseydim kırmızıyı
yıkılmazdı tarihin burcunda düşlerimiz
kaçınılmaz bir kılıç keserdi kaktüsleri
hürriyet bahçesinde uçardı kuşlarımız
semender fedâ eder ateşe dudağını
bebek bilirdi göğü anlatan kundağını

ben sende her ân gündüz olmalıyım; geceyim
sen bende esrârengiz bir tanyeri gibisin
ben senin ufuklarda çözdüğün bilmeceyim
sen benim her hücremin ölümsüz sahibisin
güneş sende doğmalı, sende batmalı akşam
sende yürümeliyim samanyolunu sessiz
o parlayan yüzünde günü tutmalı akşam
karanlığı koymalı saçlarında nefessiz

bak bana,yürü bana,koş bana,sarıl bana
ister yakıp kavuran sahralardan geçelim
isterse her akrebin ağısını içelim
yüz defa bulansan da, bin defa durul bana
kirpiklerin bu güne kapanınca, gülümse
yarın hatırladığın rüyalarda ben varım
gözünü açtığında yeniden vurul bana

dağların ruhu neden titremez bilir misin
tilkiler sinesinde yuvalanır dağların
lâmbalar anlayamaz görüneni, öteden
öteler hiç görmedi lâmbaların yüzünü
ben hangi mecnunuyum o eskiyen çağların
hangi dünyada buldum hayatımın özünü

bir gün yakalar seni acılar doludizgin
kâbuslarında bile sevdan olur bu gezgin
bir gün sarar ruhunu yokluğumun kefeni
benden uzaklaşmadan asla bilmezsin beni
uçurtmalar dokunur gamzelerine senin
koparılan kanadın feryadını kim duyar
ne gelir ki elinden kırılan pencerenin
hangi avcı, vurduğu kekliğin gözlerinde
yıkılan bir âlemin ıstırâbıyla yandı
hangi âşık anarken bir çiçeğin adını
benim gibi titreyip uykusundan uyandı

bir gün bir mızrak olup kalbime girse zaman
ayrılığım boşansa gökten, sevdama inat
akşam fırtınalarda kaybolsa ayaklarım
sabah cinnet geçiren bir volkanda erisem
bir gün iliklerimde alevlense kâinat
dönmemek üzre sessiz bir vâdiye yürüsem
bir gün yok olsa tenim her köşesinde arzın
arar mı bakışların varlığımı bu yerde
sorar mısın: yıldızım,ayım, güneşim nerde
yaşamak nasıl şeymiş bu acâyip adamla
gözlerinden sızar mı yokluğum damla damla
ömür dediğin urgan inceldikçe incelir
alırsın cevabını bir melekten, gün gelir...

Yağmur, Nurullah Genç (Sayfa 114)Yağmur, Nurullah Genç (Sayfa 114)