• 398 syf.
    ·13 günde·5/10
    Bilim ile ilgili kitapları yeni okumaya başlayanlar ve lise öğrencileri için güzel bir genel kültür ve başlangıç kitabı. ANCAK; BBC kitaplarından olduğu için klasik BBC görüşü güçlü olarak hissediliyor. Yani tarihin oldukça taraflı bir yazımı. Bilim tarihi antik Yunandan başlayıp bir anda aydınlanma çağına geçiliyor. O arada, antik bilgileri alan, kullanan ve geliştiren İslam bilim insanları atlanıyor. Sadece sıfırı anlatırken, lütfedip bahsetmişler. 'Müslümanların gerilemesi ile Dünya neler kaybetti' adlı kitapla daha bütüncül bir okuma yapılabilir.
    Ayrıca bilimde de kadının adı yok. Bilim tarihinde az sayıda kadın bilim insanı var, ancak tüm kitapta benim fark ettiğim 3 isimden bahsedildi. Bunlardan biri olan, DNA hikayesini önceden bilmeseniz, oradaki hakkı yenen kahramanın kadın olduğunu bilemezsiniz, çünkü bahsedilmiyor. Peki, diyelim ki bilim tarihinde fazla kadın yoktu, günümüzde yazılan bu kitapta neden bu kadar az kadın yazar var? Kadın yazarlara verilen bölümler de doğum kontrolü ve dil gibi daha kadınsal (!) konular seçilmiş.
    Bir eleştirim de, böyle bir kitapta nasıl olur da alternatif akımdan bahsedilmez. Newton ile akrabalığı mı var acaba editörün? Ya da Tesla' ya özel bir kini?
    Gelelim kendimize çıkarabileceğimiz derslere: Tarihi yazan güçlü gruptan değilseniz, en az 3 kat çalışıp başarılı olmanız gerekir ki başarılarınız takdir edilsin. Ancak bu sorun, cahil kesimin dediği gibi 'COĞRAFYA KADERDİR' anlayışı yerine, kişiyi daha çok çalışmaya itmeli. Daha çok çalışmak zorunda olmak bir lanet değil, lütuftur. Daha iyi olmak zorunda olmak kişiyi daha aktif, dikkatli, başarılı yapar ve hayatını daha anlamlı kılar. Öyleyse kitabımız da bittiğine göre, haydi daha çok bilim üretmeye!
  • "Allah" dedi birden, "Dünyayı insan için var etti doğru, lakin insanı dünya için değil.Dünyaya sahip olmak için değil Allah'ın kudretine şahit olmak için geldik."
    .
    Yazar @1fatihduman şöyle diyor;
    Cânım kâri, görmek bir şeye hudut koymaktır belki. Ya görmeden yaşayanlar, bizim anladığımız gibi dünyayı anlamayanlar? Hem görmek için illa göz mü gerekir ki? Bence hayır. Bazıları bakmasa da görür, gözleri görmese de bilirler...Ve sizi büyülü bir yolculuğa çıkartıyor
    .
    Fotoğrafcı Ömer'in yolu bir gün Malatya' ya düşer ve yolları
    âmâ Ömer ile kesişir.
    Âmâ Ömer'in babasından kalan bir kitap vardır Ömer bu kitabı Âmâ Ömer için okumaya başlar.Okurken kendilerini bir boşluğun içinde bulurlar.Okuduklari kitap kibir in ağzından yazılmıştır bu durum onları dehşete düşürür. kibir konuşur mu demeyin konuşurmuş. Somuncu babanın kibir ile yaptığı mücadeleyi okurken sizde kendi payınıza düşen sorgulamayı yapıyor ve okudukça kibirinize ne kadar çok yenildiğinizi görüyorsunuz.
    Geçmiş ile gelecek, rüya ile gerçeğin harmanlandığı satırları okumak bana keyif versede hatalarımı da suratıma tokat gibi çarptı desem yeridir.
    .
    Nefs'lerimizin nasıl kurbanı olduğumuzu gözler önüne seren Fatih hoca bu kitabında da başarılı bir iş çıkarmış.Sizlere de okuyun derim bu eseri benden tavsiyedir
    .
    "Ama tek kaybettiğim yol yürüdüğüm yol değildi, ben gönlümün yolunu da kaybetmiştim. Bir şeylere hakkıyla inanmaktan ve inandığımı yaşamaktan uzaklaşalı çok olmuştu ve bir kez yolu şaşırınca o yola yeniden gitmek ve yeniden doğru yolu bulmak çok zordu."
    .
    "Gitmek, gelmek demekti bazı vakitler. Kendine gelmek.. Hem bütün yollar gitmek için değildi ki."
    .
    "İnsanın en büyük düşmanı kendisidir."
    .
    "Üzülme, Allah bazen vermek için alır."
    .
    "İnsanın en büyük düşmanı kendisidir."
    .
    Bu güzel eseri benim için çok değerli olan dostum @leylavekitaplari cücem ile okuduk iyi ki okuduk be kuzum
  • 323 syf.
    ·16 günde·8/10
    Bir konuda bariz hatalar yapılıyor okuyucular ve zaman zaman eleştirmenler tarafından, bir yazarı dünya hayatının merkezine oturtmak gibi ya da çözülmesi gereken bütün şifre oymuş gibi ele alarak. Bunu yapanlar muhtemelen farkında değiller -aksi durumda kendi içinde bir çelişki oluşur- ancak bu vahiy anlayışıdır. Yani bir Peygamberin söylediklerini bu şekilde kabul edebilirsiniz, ya da olaya böyle yaklaşabilirsiniz ancak bu durum dışında kalan olaylara böyle yaklaşamazsınız. Akla şu soru gelebilir, "Böyle kabul edilmesinin ne tür bir sakıncası olabilir?". Böyle kabul ederseniz olay baştan sona değişir çünkü bu anlayışta yazarın katkılarına değil, eksikliklerine odaklanırsınız. Ve muhtemelen yazarın ilk eksikliğiyle birlikte de onu tuzla buz edersiniz. Buna katkı sağlayacağını düşündüğüm bir örnek vereyim; dikkat etmişseniz Tanrıtanımazlar, bir dine saldırırken bu yöntemi kullanırlar örneğin o dinin öğretisinde toplumun yararına bin tane faydalı şey olsun; onunla ilgilenmezler onlar için bir tane olumsuz şey yeterlidir. Onların bu şekilde davranmaları iki açından ele alınabilir ancak şu anda o konuya girip bu rotadan ayrılmak istemiyorum.

    Bu girizgâh özelde bu kitap için genelde de tüm eserler için dikkat edilmesi gereken bir noktadır. Dostoyevski bir peygamber değil, insanlardan bir insan, bu dünya kafesinde fikir üreten insanlardan bir insan, hepsi bu. Şimdi bu çerçevede Dostoyevski ve kitap hakkındaki düşüncelerimi aktarmaya başlayabilirim.

    İşini iyi yapan bir eleştirmenden kaliteli bir kitap okuduğumu rahatlıkla söyleyebilirim. Yazarın gözünde Dostoyevski bir dâhi. İster istemez netice bu pozitif düşünceden nasibini alır. Ancak burada önemli olan nokta sonuca varırken dikte etme üslubunu kullanmadan bu noktaya varması. Durum böyle olunca siz istediğiniz noktada yazara müdahale edebilirsiniz. Örneğin 'burası bana uymadı' diyebilirsiniz, bu size kalmış bir şey. Kitabın olumsuz tarafı olarak şunu söyleyebilirim, kitabın başında genel bir hayat hikayesini özet şeklinde beklerdim ve sonrasında da bunların açılımına geçilebilirdi. Ancak bunu yapmadığı için Dostoyevski'nin hayatını bir bütün olarak düşününce zaman zaman kopukluklar yaşabilir okur. Yine ikinci bir olumsuzluk da bir konuyu bazen çok fazla dallandırıp budaklanması. Bu kitapta sadece yazarın hayatı üzerinde durulmuyor aynı zamanda önemli eserlerinin de ciddi birer incelemesine yer veriliyor. Eğer o kitapları okumuşsanız bir de bu yazarın penceresinden bakarak bunları tekrardan zihninizden geçirebilirsiniz tabii okumamışsanız, yazarın söyledikleri kitap incelemesi anlamında biraz havada kalabilir. Ancak biyografik olarak kendine yine de bir yer bulabilir bu incelemeler.


    Dostoyevski'ye gelince gerçekten karman çorman bir hayat ve şaşırtıcı eserler! Hayat hikayesini okuyunca beni en fazla şaşırtan böyle bir yapıdan nasıl oluyor da bu düşünceler böyle dizayna girebiliyor. Fikirlerin çıkması çok doğal çünkü hayat öğretir ve aynı zamanda yönlendirir ama şekillendirmeyi kişiye bırakır. İşte Dostoyevski'nin en büyük başarısını burada buluyorum yani hayattan gelen bu düşünceleri şekillendirmesinde. Yazar bu konuda Dostoyevski'nin katkısını şöyle ifade ediyor: "Biz kendimizi, artık doğamızın bir parçası olan ve artık istesek bile kaçamayacağımız bir gelenek­ler yığınıyla sarmalamış, düzenlemiş, sınırlandırmışız." işte ürünlerimiz de bu çerçevede ortaya çıkıyor ancak Dostoyevski insanı bunlardan sıyırıp, daha çıplak bir halde resmetmeye çalışmıştır. Bence de bu Dostoyevski'yi, Dostoyevski yapan özgünlüklerin en önemlisi budur.


    Baskıcı bir ailenin dışa kapalı olarak şekillendirdiği bir çocukluk, idam sehpasına kadar giden bir gençlik trajedisi, tahammül sınırlarını zorlayan sürgün, annesi ile başlayan babası ile devam sevdiklerinin/yakınlarının kayıpları, dürtünün sürüklediği aşk penceresindeki dansı, kumar ve cinsellik tutkusu, parasız burjuva sefilliği, hastalık ve bunun getirdiği bedeni zayıflık. İşte Dostoyevski'nin kısaca hayat özeti.


    Burada ayrıca özel olarak şunu söylemek istiyorum Anna'yı düşününce benim istediğim kadın buymuş işte dedim; idare eden kadın, pes etmeyen kadın, kapris yapmayan kadın, devlet gibi kadın ve bütün bunları yaparken salt bir fedakârlık değil kendi hayatının bir parçası olarak kabul ederek yapan kadın. Ve karşısındaki büyük yazar bütün iplerini ona veriyor, olay bu işte!


    Bunun dışında Dostoyevski farklı şekillerde ele alınıp değerlendiriliyor örneğin psikoloji açısından Dostoyevski bence bu ve buna benzer konuların pek bir değeri yok. “Dostoyevski bilinçdışının yeraltı dünyasına doktorlardan, hukukçulardan, suç uzmanlarından ve psikopatlardan daha derin bir şekilde sokulmuştur…” (Stefan Zweig: “Üç büyük usta) buna benzer yaklaşımların fazla büyütülecek bir tarafı yok, bu hayatın yönlendirmesi ile alakalı bir durum. Eğer etkileşimi az bir çocukluk geçirirseniz iç aleme fazla dalarsınız, korkusu bol olan bir çocukluk kişilerin davranışlarına fazlaca odaklanmanızı sağlar ve doğal olarak bu kısım gelişir. Önemli olan bir şeyin nereden çıktığı ya da nereye yansıtıldığı değil o şeyin ne olduğudur. Dostoyevski'nin bu mesajı iç gözlemle anlatması tamamen hayatın yönlendirmesinin sonucudur. Dolayısıyla bu ve buna benzer konular üzerinde pek durmak istemedim. Beni daha fazla ilgilendiren mesajın özü, bunu alabiliyorsam benim için olay bitmiştir.
  • yazmak, bir anlamda buluşmakmış. Aynı sıkıntıları,
    aynı endişeleri, aynı umutları paylaşanların buluşması, zaman-
    ları farklı olsa dahi...
    7


    Fakat guguklu saat misali, sunulan her fırsatta konuşmaya kalk-
    mak, bu devrin müzmin hastalıklarından biridir.
    15

    "Dilinizin sınırları, dünyanızın sınırlarıdır ... "
    Ludwig Wittgenstein
    18

    bir insanın
    anne karnından doğum sonrası 10 yaşına gelene kadar, beyninde
    ortalama olarak her saniye 1,8 milyon kadar yeni bağlantı kurul-
    duğu hesaplanmakta.
    19

    "Her bildiğini söyleme, her söylediğini bil ... "
    Clavdius
    24

    Herkesin bilim
    adamı, herkesin bilim felsefecisi, herkesin din alimi, herkesin futbol
    yorumcusu olduğu bir toplumda "gerçekten uzman aydın" bulma
    imkanımız gittikçe azalacaktır (azalıyor da).
    28

    "İki şey dünyaya hükmeder: Biri kılıç, diğeri düşünce ...
    Kılıç, önünde sonunda düşünceye yenilir."
    Napolyon
    31

    Fakat cinsel
    içerikli bu yayınların beynimize neler yaptığını bilsek, sanırım hem
    kendimiz hem de gelecek nesiller için alarm çanlarının ne kadar
    gürültülü çaldığını duyabilirdik.
    39

    "Yabancı bir lisanla ilgili hiçbir şey bilmeyen,
    kendi dili hakkında da hiçbir şey bilmez."
    Johann Wolfgang von Goethe
    41

    bir şeylerin "bilimsel temeli"ni araştırma alışkanlığımız olsaydı, bugün bulunduğumuz konum-
    dan çok daha farklı bir yerde olurduk, bu kesin ...
    44

    Yabancı bir lisanla eği-
    tim, Türkiye'ye bilinçli veya bilinçsiz olarak yapılan en büyük iha-
    netlerden biridir ve kanımca yıllardır bizi yerlerde sürükleyen en
    önemli etmenlerden biri olan Batı karşısındaki aşağılık komplek-
    simizin de en önde gelen nedenlerindendir.
    45

    Bu meyvelerin en acısı, mesleki jargon zorlamaları dışında, günlük
    hayatta sıkça karşımıza çıkan o "aşırma" lisandır. Hayreti belirt-
    mek için "w"li "wow" kullanılması ve güzelim "harika" kelimesi-
    ninse yerini "Süppeer!" ünlemine bırakması gibi unsurlar sıradan
    hale geldi. Artık asabı bozulduğunda "Modumda değilim" diyerek
    kendini ifade eden çocuklar, ödevlerini yaparken anne ve babala-
    rına "Halet-i ruhiye ne demek? Edebiyat kitabında geçiyor da ... "
    diye soruyorlar. Atatürk'ün "Gençliğe Hitabe"sinin ve "Nutuk"u-
    nun aslı, çoktan anlaşılmaz bir lakırdıya dönüştü bile. O yüzden
    "modernize" edilmedi mi zaten?
    50

    Kendi
    dallarını İngilizce kaynaklardan öğrenen bilim adamı adayları,
    ileride o kadar çalışmanın üstüne bir de öğrendikleri İngilizce te-
    rimlerin Türkçe karşılıklarını bulmak için ilave bir mesai harca-
    maya gönüllü olmuyorlar. İşte bu da kendiliğinden bugünkü garip
    "Türkilizce" bilimsel(!) dilin ortaya çıkmasında çok büyük etken-
    lerden bir tanesi!
    52

    Alev Alatlı'nın söylediği
    gibi "Dünyayı bilmeyen, onun maskarası olur".
    56

    "Akıllıca söylenen rahatlatıcı sözler,
    insanoğlunun bildiği en eski tedavi yöntemidir."
    Louis Nizer
    57

    "Ofisindeki çiçekleri ölmüş bir doktordan uzak durun!"
    Erma Bombeck
    60

    "Haysiyet, izzet-i nefis, gurur gibi kelimeleri-
    mizi attık bir kenara, hepsine birden onur dedik. Onur geldi ama biz
    haysiyetimizden olduk"
    63

    Halbuki milyonlarca yıllık yaşam planından edi-
    nilmiş bilgeliğin yanında günlük modaların ne kadar önemsiz oldu-
    ğunu bir fark edebilsek, mutluluk dediğimiz kelimenin anlamını çok
    daha iyi kavrayabileceğiz.
    75

    Jostein Gaarder "Sofie'nin Dünyası" adlı kitabında bu açmazı şöyle
    dillendiriyor: "İnsan beyni bizim anlayabileceğimiz kadar basit ol-
    saydı, onu anlayamayacak kadar aptal olmamız gerekirdi.''
    83

    Bazen sorular, cevaplardan daha çok şey anlatıyor insana ...
    83

    Sıradan olmamak için ha-
    yatında sıradan gördüğü her şeye sırtını dönen ve böylece yıllar
    boyu gözünün önündeki imkanlardan, hatta mucizelerden bihaber
    yaşayan insanları tanısanız, sıra dışı olmaya çalışırken kaçırdık-
    larınızı daha iyi anlayacaksınız, anlayacağız belki...
    87

    "Bir şeyi yaparken mutlu ve verimli olabiliyorsanız, o iş için dün-
    yaya gelmiş olma ihtimaliniz yüksektir"
    87

    Bu dünyadaki her insan gibi "benzersiz"
    olduğumuzu bize pek kimseler hatırlatmadığı için, şu sonsuz ola-
    sılıklar evrenini birkaç başarı formülüne indirgeyen hazırlop pa-
    ketler yüzünden, ekserimiz mutsuz ve sıkıntılı bir hayatın içinde
    bulur kendini. Heveslerimiz de böyledir, ne olduğumuzu bilmeden
    ne olacağımızı hayal etmeye başlamış buluruz kendimizi...
    88

    Biyolojik olarak en fazla 150 kişilik bir çev-
    reyle baş edebilecek bir zihinle, bazen bütün ülkede, bazen bütün
    dünyada tanınan, bilinen biri olma arasındaki zıtlığı yenebilecek
    bir zihin bulabilmeniz, işte bu nedenle çok zordur
    89

    Mesela sırf yüksek puan al-
    dığı için üniversite tercihlerinde tıp fakültesi gibi bölümler oku-
    yan ve tüm ömrünü hiç sevmediği, mizacına hiç uygun olmayan
    bir meslekle geçiren nice insanımız var. Sırf yüksek puan alabile-
    cek kadar çalışkan ve hızlı işlem kapasitesine sahip oldukları için
    adeta ömür boyu cezalandırılan nice insan ...
    90

    İş garantisini veya diğerlerinin gözündeki prestiji öncelerken mutlu-
    luğu ikinci planda bırakmak, ne büyük bedeldir!
    90

    Üretim çarkı içinde "iş bulma"nın hayatın tek amacı haline gel-
    diği karanlık bir dünyayı anlatan ahmakça bir film izliyor gibiyiz.
    91

    Sanayi Devrimi'nin neticesinde şekillenen ve
    insanları devasa üretim-tüketim makinasına birer dişli olarak
    yetiştirmek üzere kurgulanmış, adına "eğitim" dediğimiz çarkın
    en anlamsız ve zamanın gereksinimleriyle uyumsuz sürecini ya-
    şamaya devam ediyoruz. Herkes üniversite profesörü olacakmış
    gibi yönlendiriliyor.
    91

    İnsanlar adedince çeşitlilik arz etmesi gereken tabii insan yaşa-
    mına bu eğitimde yer yok. Bu daracık seçeneklere sığamayanlar,
    başarısız olarak damgalanıyor. Kendini alabildiğine törpüleyip bu
    seçeneklerden sağ salim çıkabilenler ise geride kalan kısımlarıyla
    kendilerine ve topluma faydalı olmaya çalışıyor. İşte günümüzün
    "çözümsüz" elitlerinin üretim bandı kabaca böyle işliyor ...
    89

    Osmanlı sultanlarının Enderun mektebinin kapısına yazdırdığı
    "Burada hiçbir balık uçmaya, hiçbir kuş yüzmeye zorlanmaz" yazısını
    biz ne zaman eğitim kurumlarımızın girişlerine yazacağız acaba?
    90

    "Sonsuzluğun karşısında dağlar, bulutlar kadar geçicidir."
    Robert Green Ingersoll
    91

    Tafsilatlı bir market alışverişinden sonra buzdolabımıza doldur-
    duğu'
    muz ürünlerin bir kısmı tüketilerek, gittikçe artan bir kısmı
    ise "bozularak" hayatımızdan çıkıyor. Yeni bir market alışverişi
    ile her şeye sıfırdan başlayabiliyor, taze ürünlerle "hiçbir şey ol-
    mamış gibi" hayatımıza devam edebiliyoruz.
    91

    Bayram SMS'leri ile eski arkadaşlarımızla bağlantımızı sürdür-
    sek de bunun gerçek bir bağlantı olmadığının hepimiz farkındayız.
    92

    Tükettikleri kadar
    değil, tasarruf ettikleri kadar insan olunacağına inanmış insanlar
    gördüm ben.
    92

    Bir düşünsenize, bugün yahut 50 yıl sonra hayata gözlerimizi ka-
    padığımızda, gerçekten bizim olan ne kalacak geriye?
    Keşke "bir hoş seda" diyebilsek ...
    93

    "Basitlik, gelişmişliğin son noktasıdır."
    Leonardo da Vinci
    99

    Etrafımızdaki verilerin çokluğu
    bizde "bilgili olma" yanılsamasını geçici bir süre de olsa başarıyla
    yaratıp, her birimizi biraz daha ukalalaştırırken zihnimizin yor-
    gunluğunu gözümüzden başarıyla gizliyor.
    99

    "Öğrenmemi engelleyen tek şey, eğitimimdi..."
    Albert Einstein
    113

    Güneş tutulmasının tam saatini ve dünya üzerin-
    deki izleme noktalarını son derece dakik bir şekilde hesap edebile-
    cek kadar gelişmiş astronomi ilmine sahipken acaba İslam coğrafyası
    neden "bayram günlerinin tarihi" ve "Ramazan ayının başlangıcı"
    konusunda hala anlaşamaz?
    126

    insanı diğer canlılardan ayıran en önemli özellik ise benim görü-
    şüme göre "sınırlarını aşabilme" yeteneğidir
    133

    Bilimsel bilgideki boşluklarda Allah'ı arayanlar, bilgileri arttıkça
    inançlarından olurlar.
    134

    İslam inancına sahip olan bir insan için, maddi nedenleri bilinse
    de bilinmese de bu evrende olan biten her şey, Allah'ın yaratıcılı-
    ğına, muhtelif isimlerine ve sıfatlarına dolaysız delillerdir. Meka-
    nizmayı öğrenmek, bizzat Allah'ın emrettiği gibi, O'nun sanatını
    daha doğrudan deneyimleyebilme tecrübesidir, hepsi o kadar ...
    Bilimsel bilgideki boşluklarda Allah'ı arayanlar, bilgileri arttıkça
    inançlarından olurlar.
    134

    Peki, dünyamızda kaç "tür" canlı yaşıyor acaba? 2009 yılında ya-
    pılan kapsamlı bir çalışmaya15 ait bilgilere bakacak olursak, yak-
    laşık olarak 310 bin bitki, 100 bin kadar mantar, 1 milyon 400
    binden fazla hayvan (bunların 1 milyondan fazlası böcek, 65 bin
    kadarı omurgalı) türü tanımlanmış durumdadır.
    136

    Şimdi bu tartışmalardaki temel mantık hatalarından bazılarına ya-
    kından bakalım: Öncelikle tür dediğimiz kavram, doğada gerçek
    bir karşılığı olmayan, salt insan icadı bir kavramdır. İnsanın kate-
    gorik düşünüş biçimine bağlı olarak çevresindeki canlı dünyayı sı-
    nıflandırma alışkanlığının bir sonucudur. Ayrıca sanıldığı gibi tür
    kavramı ve tür tanımlamaları o kadar sabit ve keskin kenarlı ta-
    nımlar değildir. Birçok canlı örneğinin hangi türe dahil edileceği
    konusunda ciddi ihtilaflar yaşanmakta ve birçok canlının filoge-
    netik (soyoluş) ağaçları veya başka bir deyişle, ait oldukları takso-
    nomik sınıflar, gözden geçirilmekte ve değişmektedir. Birçok kez
    çıplak gözle ayırt edebileceğiniz herhangi bir farkı olmayan hay-
    vanların (özellikle bazı böceklerin) farklı türler olduklarına hük-
    metmeniz gerekebilir. Çünkü görünüşteki benzerlik ve farklılık-
    lar yanıltıcı olabilir. Kısacası taksonomi ve tür tanımlama, oldukça
    kaygan zeminli ve belirsiz bir uğraştır.
    Bir başka husus ise taksonomi fikrinin, yani canlıların sınıflan-
    dırılması sürecinin, büyük oranda canlıların "akrabalıkları" üze-
    rine kurulu olduğudur. Yani taksonomi verileri, tür tanımları ve
    hayvanların sınıflandırma bilgileri üzerinden tartışmaya başla-
    dığınız zaman, otomatik olarak evrimsel akrabalık fikri üzerinde
    tartışıyorsunuz demektir. Bu noktanın çoğu kez gözden kaçması,
    özellikle evrim aleyhinde kanıtlar getirmeye çalışanların sonuç-
    suz döngüler içinde kalmalarına neden olabilmektedir. Yaratılışın
    ateşli savunucuları, çoğu kez "Türler asla birbirine dönüşmez" der-
    ken, insan icadı taksonomik bir sınıflandırma birimini adeta kut-
    sallaştırma yanılgısına düşmektedirler.
    Hatırda tutulması gereken en önemli hata ise "Ya o ya bu" şek-
    linde ortaya çıkan ikili mantığa dayalı hatalardır. Canlılar alemi
    hiçbir zaman bizim sınırlandırıcı ikili mantığımıza göre işlemez.
    Davranışlardan hayvan gruplarının özelliklerine kadar baktığı-
    nız her yerde, bol miktarda ara geçişler içeren, sınıflandırmayı
    son derece zorlaştıran "gri" unsurlar çıkar karşımıza. Hal böyley-
    ken, yani canlılar bizim ikili mantığımıza hiç mi hiç uymazken, on-
    ları "Ya şöyledir ya da böyle!" mantığıyla tartışmanın bizi gerçeğe
    ulaştırmayacağı açıktır.
    Tabii amaç gerçeğe ulaşmak değil de sadece kavga ve tartışma ise
    bunların da hiçbir önemi yoktur.
    137


    "Cevap, sorunun açtığı pencereden görünür ... "
    Ali Suad
    139


    Evrim ve İslam inancı üzerine yaptığım konuşmalar, yazdığım ya-
    zılar re katıldığım televizyon programları sonrasında çoğu olumlu
    olmak üzere birçok tepki alıyorum. Geri dönüşlerin önemli bir kıs-
    mında bazı temel kafa karışıklıklarını yansıtan itirazlar var. Ge-
    nel bir cevap olsun diye onlardan önemli bulduklarımın bazılarını
    burada sizlerle paylaşacağım. Elbette buradaki soru ve cevaplar
    yüzyılları aşkın bir zamandır içinde bulunduğumuz bu düşünce
    cenderesini kırmaya yetmeyecek fakat bana faydası olduğunu dü-
    şündüğüm bir akıl yürütme zincirinin, bu konuda gelen sorulara
    verdiğim cevaplarla daha kolay anlaşılabileceğini ve izlenebilece-
    ğini düşünüyorum. Şimdi sizi, internet üzerinden bana ulaştırılan
    bazı sorular ve onlara vermeye çalıştığım cevaplarla baş başa bı-
    rakayım:
    • Evrimi mi, yaratıhşı mı savunuyorsunuz?
    Benim dünyam bu iki seçenekten ibaret değil ve bunlar birbirinin
    zıddı, birbirini dışlayan şeyler değil. Yani soru, özü itibariyle ha-
    talı. Ama Allah'ın her şeyi belli bir oluş ve sürece bağlı olarak ya-
    ratmayı murat ettiğini çok iyi biliyorum. Hayatınızda bir tek bitki
    diktiyseniz, bir kez bir bebeğin büyümesini izlediyseniz, siz de Sün-
    netullah'ın bu kısmını yakinen gözlemlemişsiniz demektir. Unut-
    mayınız, sizi de (eğer inanıyorsanız) Allah yaratmıştır ama dokuz
    aylık bir gebelik sürecinde şekillenmenizi beklemek zorundaydınız.
    Bu bekleme, sizin ait olduğunuz maddi alemin bir kuralıdır ve Ya-
    radan'ı bağlamaz.
    • Evrimin olmadığı tek bir proteinden bile anlaşılır ...
    Tek bir proteinden, "hiçbir şeyin rastgele olamayacağı" anlaşılır, o
    da insafı olana! Aynı şey bir kar tanesinden, bir damla sudan, ge-
    lip geçen bulutların şeklinden de anlaşılır. Eğer istenirse ... Ama
    bir proteine bakarak canlıların "nasıl yaratıldığı" anlaşılmaz. İşte
    orada biraz "bilim" bilmek lazım ...
    • Evrime dair ne tip kanıtlar var? Nasıl bu kadar eminsi-
    niz?
    Emin değilim. Bakınca tek gördüğüm şey bu olduğu için aklıma
    sebepler dairesinde "başka" bir açıklama gelmiyor. Canlıların bir
    şekilde akraba olduklarını görebiliyorum. Ama bunun Darwin'in
    dediği gibi olduğunu da hiç zannetmiyorum. İşin içinde bambaşka
    süreçler var ve bilimsel olarak daha bu mevzuu anlamanın başında
    olduğumuzu düşünüyorum. Ayrıca Müslüman bilim adamlarının
    bu konularda söyleyecek çok sözleri olduğunu da düşünüyorum.
    Yeter ki bu anlamsız reddiye psikolojisini üzerimizden bir atalım ...
    • Evrim teorisi doğru ise neden ara geçiş fosilleri yok? Yani
    bu sorudan bıkmış olabilirsiniz ama gerçekten de ara form·
    ların olmaması ve bunun açıklanmaması beni şaşırtıyor.
    Canlılar arasında çok çeşitlilik ve benzerlik var fakat ne·
    den çok bariz farklar arasında türler yok, bunu anlayamı·
    yorum. Mesela şu, şu türden türedi gibi bir bilgi var mı?
    Canlıların bulunduğu ortam ve şartlara göre değişimini an·
    layabiliyorum fakat canlıların türden türe geçişi arasında
    kopukluk olduğunu düşünüyorum. Birebir türden türe ge·
    çiş olduğuna inanmıyorum. Mesela at ile eşeğin birleşimin·
    den katır oluyor ama katır neslini devam ettiremiyor.
    Hayır, bu tip sorulardan henüz bıkmadım, zira her seferinde masa
    başı anti-evrim anlayışının bana da ne kadar zaman kaybettirdiğini
    aklıma getiriyor bu itiraz ... Klasik olacak belki ama ara form bul-
    mak isteyen sadece "Google"a baksa yeter. Mesela Wikipedia'da
    şöyle bir madde var: Ara Geçiş Fosillerin Listesi.16 Buradaki hay-
    vanlar bugün soyları tükenmiş ve bildiğimiz tüm canlıların özel-
    liklerini kısmen taşıyan ama günümüzde benzerleri olmayan can-
    lılar. Ara form dendiğine "sakat ve yarım" uzuvlar içeren canlıların
    anlaşılması, evrim biyolojisinin bilinmemesinden kaynaklanan bir
    yanlış bakış açısıdır. Eksik ve sakat bir hayvan, fosil bırakacak ka-
    dar zaten yaygınlaşamaz, yaşamını sürdürüp üreyemezdi. Dolayı-
    sıyla, bulunan hayvanların tamamı "mükemmel" canlılardı, yani ya-
    şadıkları ortamlara milyonlarca yıl boyunca hayatta kalabilecek
    şekilde uyum sağlama yeteneği olan (kendilerine öyle yetenekler
    bahşedilmiş) hayvanlardı. Fakat elimizi insafımıza koyup da mü-
    zede gezerken "tüylü dinozor" diye bir canlı gördüğümüzde "Ne
    oluyor?" diye soramıyorsak, bir sorun var demektir.
    Microraptor gui'ye17 bakalım ... Milyarlarca yıllık bir canlılık sü-
    reci ... Yaşayan canlıların %99.5 kadarının soyu tükenmiş ... Kalan
    canlı türlerinin sayısı bugün milyonlarla ifade ediliyor. İnsan bu
    "tür"lerden sadece biri... Burada düşünenler için ibretler yok mu-
    dur? Her şeyden daha önemlisi, "evrim" ile sorunu olan birinin,
    elinde daha iyi bir açıklama yahut fikir olmalı ... Yoksa sorun ne-
    rede? "Hepsi yaratıldı" demek, hiçbir şey dememektir. Her zerreye
    hakim olan bir Allah kavramına inanılıyorsa, zaten esen her rüz-
    gardan titreşen her bir moleküle kadar her şey her an yaratılmak-
    tadır. Varsa, biyolojik evrim de bundan ayrı değildir ...
    Anne karnında safha safha gelişen insan, "yaratılmıyor" mu
    yani?
    Yaşadığımız sorun aslında materyalist dünya görüşü ile inancımız
    arasında. Ve biz "evrimi" bir yana ittiğimiz, onun üzerinde aklet-
    meyi bıraktığımız için Allah muhtemelen bu muhteşem tefekkür
    vesilesini bizim elimizden alarak, bizden daha çalışkan olanların
    eline verdi. "Onlar" da bu verilerle istedikleri gibi oynuyorlar, bize
    uzaktan seyretmek düşüyor. Evrimin "kendi kendine oluş" mesele-
    siyle ilgili sorun yaşamayı elbette anlıyorum. Bilimsel olarak nasıl
    olduğuna dair fikrimiz olan herhangi bir şeyden, "kendi kendine"
    ve "rastgele" oluyor anlamını çıkartmak eblehliktir. Böyle bir olu-
    şun "rastgele mi, yoksa amaçlı mı" olduğu, bilimin tespit edebile-
    ceği bir şey değildir. "Anne karnındaki embriyo genetik kodlarla
    kendi kendine oluşuyor" saptamasına küsüp embriyolojiyi boşla-
    mıyor, kadın-doğum hekimlerine güvenmeye devam ediyorsak,
    canlılığın bu dünyadaki yaratılışı meselesine de farklı muamele
    etmemiz anlamsız.
    Bu mesele hepimizin belli bir zihinsel seviyeyi aşması için gerekli.
    "Şöyledir" veya "böyledir" deme kolaycılığından ve Allah'ın kitabı
    adına bilmişlik taslayanlardan özellikle uzak durarak, Allah'ın
    "kevni" ayetlerinden bihaber insanların bilime dair mevzularla il-
    gili masa başı fetvalarına sırtımızı dönerek, kainattaki en büyük
    gizem üzerinde düşündüğümüzün bilinciyle, derinlemesine düşün-
    meye değer. Üzerinde tefekkür edilen şeyin, milyarlarca yıl süren
    ve halen devam eden, eşref-i mahlukata bu alemi hazırlayan ve
    büyük kısmı gayb perdesi altında gizli kalmaya mahkum bir des-
    tan olduğunu unutmamalı. İmtihan büyük ve halen devam ediyor ...
    • Allah'ın yaratmak için evrime mi ihtiyacı var? İnsanı yok·
    tan var edemez mi?
    Allah'ın yaratmak için hiçbir nedene ve hammaddeye ihtiyacı yok-
    tur. Fakat buna rağmen Kur'an-ı Kerim'de insanın yaratılışından
    bahsederken "çamurdan", "sudan" ve "bitki gibi yerden bitirmek-
    ten" bahsedilir. Bunların tamamı hem "hammadde"lerdir hem de
    "dünyevi hammaddeler"dir. Bu maddeler aynı zamanda (modern
    biyolojinin de bildirdiği gibi, insan da dahil) "tüm" canlıların or-
    tak maddesel temelidir.
    Yine, Allah her bir anı yeniden yaratır ve icat eder. Fakat bu dün-
    yadaki tüm yaratımları bir sebepler perdesi ardına gizlediğinden
    de sıklıkla bahseder. Her şeyi "Hak ve hikmete uygun" bir biçimde
    yarattığının garantisini vererek, kendi koyduğu fizik kanunlarıyla
    bu evrendeki yaratma (halk) sürecini -kısmen- anlaşılabilir süreç-
    lere bağlar. Kainatta olan her şey, adına fizik dediğimiz bir neden-
    ler silsilesine bağlıdır. Bu nedenlerin büyük bir çoğunluğunu he-
    nüz anlamaktan uzağız, ancak çok küçük bir kısmını biliyoruz ve
    çoğunu belki de hiç bilemeyeceğiz. Fakat buradaki her şey, fiziksel
    olarak "bilinebilir" temellere dayanır. Bunu bizzat Allah, Kur'an-ı
    Kerim'deki yaratılış ayetlerinde ifade eder (6 günde yaratma, ça-
    murdan halk etme vs.). Demek ki Allah, kendisinin böyle bir şeye
    ihtiyacı olmamasına rağmen, bize bir şeyler anlatmayı murat ediyor.
    Sorun şu: O'nu (c.c) sağlam bir kafayla dinleyebiliyor muyuz?
    • insanın yaratılması için Allah neden milyarlarca yıl bek-
    lemek zorunda olsun? Bu dediğiniz her şeye kadir bir Ya-
    ratıcı inancına aykırı değil mi?
    Sorunuzu değiştirip şöyle sorayım: "Allah neden bir kediyi (yahut
    tek hücreli bakteriyi) yaratmak için milyarlarca yıl beklemek zo-
    runda olsun?" Eğer sadece bu "çevirme" işlemi soruyu yeterince
    saçmalaştırmadıysa, ilave açıklamalarım da olacak:
    Bu evrendeki her şey gibi zaman da bir yaratıktır, yaratılmıştır.
    Allah'ın bize bildirdiği üzere, Allah zamandan ve mekandan mü-
    nezzehtir, onlarla kayıtlı değildir. Şu satırı okurken geçirdiğiniz
    birkaç saniye, sizin anne karnında geçirdiğiniz dokuz ay veya şim-
    diye kadar yaşadığınız ömür ne ise, milyarlarca yıllık yaratılış sü-
    reci de "zamandan münezzeh bir Yaratıcı için" aynı mesabededir,
    yani bir "hiç" hükmündedir.
    Kur'an-ı Kerim' de "kün fe yekun (Ol der ve o da olur)" ifadesinde
    "Hemen olur" gibi bir mana yoktur. Bu kainatta "oluş", yani "yara-
    tılış", bir sürece bağlanmış, fizik kanunlarına tabi kılınmıştır. Bu
    süreç, sadece zamana bağlı biz yaratıkları bağlar; zamanı yara-
    tan için böyle bir "bekleme" zorunluluğundan bahsetmek abestir.
    Kur'an-ı Kerim'de defaatle bahsedilen bu "zamansızlık" ve "zama-
    nın göreceliği" kavramını fizikçiler yüz yılı aşkın süredir bilirler ama bugünün Müslümanları ne hikmetse bunu bir türlü anlaya-
    mıyorlar. Bilgiden uzak kalmak bize nelere mal oluyor, görebili-
    yor musunuz?
    • İnsanı yaratan Allah'tır ve Kur'an'da nasıl yaratıldığı açıkça
    yazılmıştır. İnsanın çamurdan yaratıldığım ve ruh üflene-
    rek dünyaya gönderildiğini biliyoruz. Siz hala insansılar-
    dan, maymunlardan bahsediyor, bunu da Kur'an'la tevil et-
    meye çalışıyorsunuz. Neyin peşindesiniz?
    İslam inancına göre insanı ve her şeyi, hatta şu andaki her bir oluşu
    yaratan Allah'tır. Eğer sadece insanı yarattığını düşünüyorsanız,
    dinimiz farklı olmalı. Allah, Kur'an-ı Kerim'de "İnsan, henüz adı anıl-
    maya değer bir şey değilken üzerinden çok uzun bir zaman geçmedi
    mi?" (İnsan, 1) diyor. Eğer okursanız, insan diye bir "varlığın", he-
    nüz adına "insan" denemez durumdayken üzerinden çokça vakit
    geçmiş olduğunu rahatlıkla anlayabilirsiniz. Çamurdan/balçıktan/
    sudan yaratılış ayetleri insanın yaratılışına ilişkin "açık" olarak
    hiçbir şey anlatmaz. Zira Kur'an, bir biyoloji kitabı değildir. Eğer
    dediğiniz gibi "açık ve aşikar" bir anlatım olsaydı, Allah'ın -haşa-
    bir heykeltıraş olduğunu (Hicr 26), nefes alıp verdiğini (üflemek;
    Hicr 29), iki eli olduğunu (Sa'd 75) ve daha birçok "tuhaf" şeyi an-
    lamamız gerekirdi. Kur'an'ı okurken lütfen biraz daha dikkat ...
    Sorunun son kısmına gelince, hakikat dışında hiçbir şeyin peşinde
    değilim, bunu herkese de tavsiye ederim.
    • Milyarlarca yıldır hiç değişiklik göstermemiş canlıların
    fosillerine ne diyeceksiniz? Evrime en büyük darbe bizzat
    karşınızda duruyor.
    Bu ilginç itiraz, son birkaç yıldır dillerde gezer ve kusura bakma-
    yın ama bu, sevmediğiniz bir adamın başkaları tarafından yapıl-
    mış bir heykeline çekiçle vurarak "Onun fikirlerini çürütüyorum"
    demeye benziyor. Evrim kuramlarının "Milyarlarca yıldır değiş·
    meyen hiçbir canlı yoktur" dediğini yahut "Her canlı değişerek
    başka bir tür olacaktır" dediğini nereden duydunuz? Bunu hangi
    evrim biyolojisi kitabından okudunuz? Evrim biyolojisinin böyle
    bir dayatması yoktur.
    Genel geçer evrim anlayışında, canlılarda meydana gelen değişik-
    likler, ortama uyum sağlamalarını ve üremelerini kolaylaştırıyorsa,
    o canlılar daha çok hayatta kalır ve kuramsal olarak milyonlarca
    yıl boyunca biriken bu değişimler, bir noktadan sonra farklı bir
    türün ortaya çıkmasına vesile olabilir (bunu görebilen hiç kimse
    yoktur şimdiye kadar). Fakat bir canlı türü, mesela bir akrep türü,
    yaşadığı ortamlarda gayet başarılı bir şekilde hayatta kalabilecek
    teçhizata sahipse meydana gelen değişimler onu etkilemez, biyo-
    lojik olarak başarılı olduğu için soyunu sürdürmeye devam eder.
    Kaldı ki "Milyarlarca yıldır değişmemiş" dediğiniz canlıların bir-
    çoğunu eğer genetik ve moleküler açıdan inceleyebilirseniz, eski
    kalıntılarla bugünkü örnekleri arasındaki farkları daha açık bir
    biçimde görebilirsiniz.
    Günümüzde yaşayan binlerce çekirge yahut yumuşakça türünden
    öyleleri vardır ki dışarıdan bunların "farklı canlılar" olduğunu ayırt
    etmeniz mümkün değildir fakat bunlar aslında insan ve goril gibi
    farklı türlerdir, birbirleriyle çiftleşemezler ve genetik yapıları te-
    melden farklıdır. İşte bu yüzden, sırf görünüşlerine bakarak "Mil-
    yarlarca yıldır değişmemiş canlı buldum" demek, biyolojik açıdan
    çoğu zaman safsatadan öteye gitmez.
    Yine tekrarlayayım; tüm bilimsel, özellikle de biyolojik açıklama-
    lar gibi Evrim Kuramı'nda da elbette büyük boşluklar vardır. Fakat
    Evrim Kuramı, henüz hakkıyla göremediğimiz bir gerçeğin meka-
    nizmasını açıklamaya çalışır: Canlılar "aynı" hammaddeden, aynı
    programla yapılmıştır. Bu gerçeği -ne kadar gözünüzü kapatsanız
    da- bir gün siz de görmek ve "nedenine" kafa yormak zorunda ka-
    lacaksınız. Tabii eğer "anlamak" gibi bir niyetiniz var ise ...
    • Evrimle (yani bilimle) inancı bağdaştırmaya çalışmak ta-
    mamen zaman kaybı. İkisi farklı şeylerdir. Harcadığınız
    vakte yazık.
    Tamamen "size öyle geliyor". Siz bu işle vakit harcamazsınız, olur
    biter. İslam'da "din bilgisi" ve "dünya bilgisi" diye bir ayrım yok-
    tur. İster bilim adamı ister ilahiyatçı olsun, tüm inananlar "Allah'ın
    ayetleri" üzerinde bir şekilde çalışır. Bu da din ve bilimi "aynı ger-
    çekliğin" paydaşları yapar. Din ve bilimi ayıran şizofreni, Batı ve
    Kilise kaynaklıdır ve şahsen benim, bu ruh hastalığıyla herhangi
    bir bağlantım yoktur.
    • Neden sadece evrimi konuşuyoruz? Diğer teorilerden ne-
    den bahsedilmiyor?
    Müsaadenizle, sorunuza bir soruyla karşılık vereyim: Canlılar dün-
    yasına şöyle bir bakınca (ama gerçekten bakınca, masa başında
    veya İnternet önünde otururken değil) başka ne tür bir alternatif
    görüyorsunuz? Bilim adamlarının dediklerini bir kenara bırakın,
    etrafınıza ve canlılara kendi gözünüzle baktınız mı hiç? Bakabi-
    lirseniz, "akrabalık" dışında hiçbir şey göremeyeceksiniz. Eğer ta-
    biata inceleyip de bunun dışında bir şey görebilen varsa buyurun,
    ömür boyu o görüşü savunmaya hazırım.
    Burada, "Hepsini Allah yarattı" argümanı son derece kolaycılığa
    kaçmaktır, sizi de beni de Allah yarattı ama milyonlarca insan
    neslinin gelip geçmesini, anne ve babamızın tanışmasını, o sperm
    ve yumurtanın birleşmesini ve dokuz aylık bir hamilelik sürecini
    beklememiz gerekti. Bu dünyada, bizzat Allah'ın koyduğu kanun-
    lar gereği, hiçbir şey "pat" diye olmuyor. Sebepler arkasına gizle-
    niyor. Gizleniyor ki iman edenle etmeyen ayrılsın ...
    Özetle: Dünyayı anlamadan onun hakkında konuşmasak çok daha
    iyi olur. Bir ara evrime alternatif olarak "akıllı tasarım" mevzu-
    unu hepimiz çok sevdik. Neydi bu? "Canlılar alemindeki bazı şey-
    ler daha basit bileşenlerine indirgenemez, dolayısıyla 'indirgene-
    mez karmaşıklığa' sahiplerdir. Böylece ancak akıllı bir tasarımcı
    tarafından tasarlanmış olabilirler" şeklinde özetlenebilecek bir id-
    dia idi. Bunu sevdik ama argümanın hemen peşinden gelen sorunu
    çok azımız gördük: Bir şey "indirgenemez karmaşıklık" özelliği
    göstermiyorsa, "akılsızca" mı tasarlanmıştır? Yahut kendi kendine
    mi olmuştur? İslam inancında bu kainatta kendi kendine olan her-
    hangi bir şeye yer var mıdır? Elbette yoktur! Dolayısıyla, akıllı ta-
    sarımı kabul ettiğiniz anda, onun zıt anlamlısı olan "akılsız var
    oluşu" da kabul etmeniz gerekir. Ben böyle saçma bir şeyi kabul
    edemem. Dolayısıyla, en azından bir Müslüman için, akıllı tasarım
    bir safsatadan ibarettir. Zira İslam inancına göre bu kainatın her
    bir atomu, kuarkı ve her bir zerresi, ancak "akıllı ve amaçlı bir ya-
    ratımla" var olabilir.
    • Evrimle ilgili görüşleriniz İslam'a ne gibi bir katkı sağlı-
    yor? Bence İslam'a güç verme açısından tam bir fiyasko.
    İslam'a güç kazandırılmaz, İslam hakikat ise bütün güç onundur.
    Derdimiz, aklımıza ve idrakimize güç vermek olmalı. O zaman her
    şeyimiz güçlenir. Bugün zayıf olan İslam değil, Müslümanlardır. Bi-
    lim ve bilgi ile bağlantısını tekrar kurmadan da bu zafiyetten asla
    kurtulamayacaklardır.
    • Madem bütün canlılar evrim geçirdi, bugün neden evrim
    göremiyoruz?
    Evrim, eğer jeolojik kayıtların doğru olduğunu kabul ediyorsak,
    milyarlarca yıldır devam eden bir süreçtir. Çok yavaş ilerlemekte-
    dir ve birkaç yıllık hayatımızda gözlenebilir bir olay değildir. Can-
    lılar bugün de çarpıcı bir hızda değişir ama "bir canlının bir başka
    canlıya dönüşmesi" anlamında anlaşılan makro evrim, eğer var ol-
    duysa bile, insanlığın bugüne kadar olan toplam macerasıyla bile
    izlenebilir bir süreç değildir.
    Tekrarlayalım: Bir "evrim" vardır. Fakat bu evrim (gerçek yara-
    tılış öyküsü), Darwin'in Evrim Kuramı'na tıpatıp uymak zorunda
    değildir. Hala nasıl olduğunu bilmiyoruz. İlk hücrenin nasıl ortaya
    çıktığına dair hiçbir açıklamamız yok. Dolayısıyla, bilimin bu ko-
    nuda söyleyebilecek çok fazla bir sözü yok. Ama aynı şey "kütle-çe-
    kim" meselesi için de geçerlidir. Halen boşluktaki cisimlerin birbi-
    rini "neden" çektiğini bilmiyoruz. Ama böyle bir çekim var ve bunu
    görebiliyoruz. Nedenini, nasılını bilmememiz, onu reddetmemizi
    gerektirmiyor. Dolayısıyla, "canlıların birbirine bu kadar benze-
    diği bir dünyada, sırf mekanizması bilinmiyor diye ortak yaratı-
    lışı inkar etmek" akılla bağdaşır bir durum değildir.
    • Evrime dair Kur'an'dan nasıl bir kanıt gösterebiliyorsu-
    nuz?
    Bilimle ilgili mevzulara Kur'an'dan kanıt aranmaz. Bu yaklaşım,
    yöntem olarak tam bir felakettir. Kur'an-ı Kerim, ana mesajı itiba-
    riyle insana her zaman dünya üzerindeki yaratılmışları örnek ve-
    rir. Bunların "yaratılış ayetleri (kevni ayetler)" olarak zikredilmesi
    boşuna değildir. Allah, Kur'an'da, etrafımızdaki canlı ve cansız ya-
    ratıklara (kuş, arı, inek, incir, zeytin, dağlar, yerler, gökler vs.) sü-
    rekli olarak dikkatimizi çeker ve "dünya hakkında bir şeyler öğ-
    renmeye" yönlendirir. Eğer siz, Kur'an'ın açık bir emri olan "ilim
    yapmayı ve dünya hakkında bilgi toplamayı" bırakıp bu tip bilgi-
    leri Kur'an'da ararsanız, Kur'an'ın temel mesajına taban tabana zıt
    bir iş yapmış olursunuz. Kur'an bize cennetin ve Rıza-yı İlahi'nin
    yolunu gösterir, bilimsel konularda kopya vermez. İnsanlar ara-
    sındaki yarış ise hakça bir yarıştır ve Allah hiçbir kuluna (ateist
    de olsa, bilmem ne de olsa) farklı ve adaletsiz muamele etmez. En
    azından İslam'a göre bu böyledir.
    • Ateist ve maddeci bilim adamlarının kuramlarını neden
    böyle içtenlikle savunuyorsunuz? Bu nasıl Müslümanlık?
    Şöyle: Siz hiç son 300 yıldır, tabiatı gezip de "Allah bu canlıları na-
    sıl yaratmış" diye bakınan yahut moleküler biyoloji laboratuvar-
    larında yaratılışın sırlarını merak eden bir Müslüman bilim ada-
    mıyla tanıştınız mı, ismini duydunuz mu? Son 10-15 yılda sayıları
    tek tük artsa da, İslam inancına sahip bilim adamlarından böyle
    "zor" mevzularla ilgili neredeyse hiçbir katkı göremezsiniz. O za·
    man biz kimin çalışmalarını ve bulgularını konuşacağız?
    Ampulü, bilgisayarı, kozmolojik bilgileri, kuantum fiziğini ve diğer
    birçok bilgiyi ekseri "ateist" bilim adamları yahut mucitler icat et·
    miş olmasına rağmen bunları itirazsız kullanıyorsunuz. İş evrime
    gelince, nedense Darwin ve diğer evrim biyologlarının materya-
    listliği aklımıza geliveriyor. Onlar maddeye bu kadar ehemmiyet
    verip araştırmasalardı, haliniz nice olurdu farkında mısınız? Al-
    lah adildir. Çalışana karşılığını verir. Batıl itkilerle de olsa Batı
    dünyası, madde üzerindeki çalışmalarının karşılığını aldı ve al-
    maya devam ediyor.
    İslam dünyası ise kendisine bizzat emredilen "ilim" konusunu başka
    medeniyetlere terk ettiği için bugün ziyadesiyle tokadını yiyor. Biz
    kendi halimizi değiştirmedikçe Allah da bizim durumumuzu de-
    ğiştirmeyecektir ve bize bunu peşinen söylemektedir (Ra'd, 11).
    Ateist ve inançsız bilim adamlarının çalışmalarından rahatsızsa-
    nız buyurun üniversiteler, okullar, laboratuvarlar emrinizde, he-
    men başlayın. Yoksa susalım, zira ayıp oluyor ...
    • Canlıların birbiriyle olan benzerlikleri ve ortak yönleri ol-
    ması çok doğal. Zira bu, hepsinin tek elden çıktığını, aynı
    yaratıcının eseri olduğu belgeler. Tıpkı Mercedes marka
    tüm otomobillerin aynı üretici, mühendis, tasarımcı tez-
    gahından çıkması gibi. Evrime delil olamaz.
    Bininci kez söyleyeyim: Yıldızlar ve gezegenler de aynı yapıda ve
    maddedendir, onlar da mı müstakil olarak ve "pat diye" yaratıl-
    mış? Gezegenlerin, yıldızların birbirinden nasıl oluştuğunu görü-
    yorsunuz, bu Allah'ın kudretine gölge düşürür mü? Canlılar ara-
    sında bu kadar benzerlik varken olası bir akrabalığı hangi kanıta
    dayalı olarak reddediyorsunuz? Size 8000 farklı çekirge türünün
    ayrı ayrı yaratıldığını düşündüren "kanıt" nedir? Bana ve evrime
    kanıt sormadan önce kendinize soruyor musunuz "Kanıtım ne?"
    diye? Kur'an demeyin, zira orada öyle bir şey yok.
    • İslam kaynaklarında bütün canlıların ayrı ayrı yaratıldığı
    açıkça belirtiliyor. Siz neye dayanarak hem Müslüman hem
    de evrimciyim diyorsunuz?
    Öncelikle "Evrimciyim" diye bir şey söylediğim vaki değildir, bu
    benim mesleğim değil. Ayrıca evrimci diye bir şey de yok, evrim
    biyoloğu falan var belki.
    İkinci olarak, canlıların ayrı yaratıldığı nerede belirtiliyor? Kur'an-ı
    Kerim'de bu yönde hükümler olması bir yana, tam aksi yönde ("Bü-
    tün" canlıların sudan yaratılması, hepimizin "tek bir" nefisten ya-
    ratılması, bitki gibi yerden bitirme, bir damla sudan yaratma vs.
    gibi ifadelerle) birçok beyanat bulunur. Lütfen, Kur'an'ı "ezberle-
    tilmiş dublajlarla" seslendirmeyi bırakın ve açıp okuyun. Çünkü o,
    size de inmiş bir uyarıdır ...
    • Müslümanların 'yaratılışa ve canlıların oluşumuna dair
    bir kuramı yok' demişsiniz. Kur'an'da her şey yazıyor, açıp
    okuduğunuzda göremiyor musunuz? Müslümanların başka
    kurama ihtiyaçları var mı?
    Kur'an'da ne yazıyor? Yaratılışa dair, dışarıdaki gözlemlerinizle
    örtüşebilen nasıl bir ilham alıyorsunuz? Evrenin oluşumu, yıldız-
    ların teşekkülü, kalbimizin atışı, depremlerin mekanizması, ku-
    antum fiziği gibi konularda Kur'an'dan ne öğrenebiliyorsunuz? Ba-
    tılı bilim adamları bir şeyleri keşfettikten sonra "Bu gerçek, 1400
    yıldan beri Kur'an'da var zaten!" diye tembellik yapmak dışında,
    Kur'an'dan nasıl bir bilgi elde edebiliyorduk şimdiye kadar?
    Kur'an bir bilim ve teknoloji kitabı değildir. Elbette "hayat ve ha-
    kikat" kitabı olması açısından gerçeklere birçok atıf bulunur ve
    bulunacaktır ama Kur'an'ın temel işi fizik, kimya, biyoloji konu-
    larında "tüyo vermek" değildir. Kur'an, insanın insan olması için
    inmiş bir rehberdir ve bu rehberin her yerinde de "akıl" ve "araş-
    tırma" önerilir. Ama biz her nasılsa Kur'an'a bakarak bunu göre-
    meyecek kadar körleşmişiz ...
    • (İslam'la evrimin ters düşmediğini savunmak) jön-İslam-
    cılıktır; hatta o da değil, yeni bir din yaratma çabasıdır.
    Şimdiye kadar çamur atmaya çalışmışlar, becerememişler,
    "Biz en iyisi mayasını bozalım" durumudur, bilinçli ya da
    değil ... Din sahibinindir, koruyacak olan da O'dur.
    Burada sadece şu ayeti söyler ve çekilirim: "Ne zaman onlara: 'Al-
    lah'm indirdik/erine uyun' denilse, onlar: 'Hay1r, biz, atalanmızı üzerinde
    bulduğumuz şeye (geleneğe) uyanz' derler. (Peki) Ya atalarmm akit
    bir şeye ermez ve doğru yolu da bulamamış idiyseler?" (Bakara, 170)
    Bu ayetin sadece müşrikler için bir şeyler söylediğini düşünen-
    lerdenseniz, müthiş bir yanılgı içinde olduğunuzu söylemeliyim.
    Aman dikkat!




    "lnsan, hayreti ölçüsünde bilgedir ... "
    Mehmet Salah
    152

    İki başlı bebekler doğduğu zaman hayret ediyoruz, normal bir in-
    sanın dünyaya gelmesi çok sıradanmış gibi...
    Bungee-jumping gibi uç sporları yapanlara hayret ediyoruz, ta-
    vanda yürüyen sinek basit bir iş yapıyormuş gibi...
    Belgesellerdeki hayvanlara hayret ediyoruz, sanki sokaklardaki
    kediler ve köpekler çok sıradanmış gibi. ..
    Bilgisayar dünyasındaki gelişmelere hayret ediyoruz, hepsinin çık-
    tığı yer olan beynimiz çok basitmiş gibi...
    Kocaman gökdelenlerin inşasına hayret ediyoruz, asırlık çınarlar
    çok sıradanmış gibi...
    Bir ressamın benzetmesine hayretler ediyoruz, doğadaki asılları
    çok basitmiş gibi. ..
    Çiçekli ağaçların güzelliğine hayret ediyoruz, ezip geçtiğimiz di-
    kenler çirkinmiş gibi ...
    Ölüme hayret ediyoruz, yaşamak çok sıradan bir "hak"mış gibi...
    153

    Nefes aldığının farkında olan insan, o nefesin boş laflarla tüke-
    tilemeyecek kadar kıymetli olduğunun farkına daha kolay varır.
    155

    "Her şeyi ezbere bilmek, bilmek demek değildir."
    Montaigne
    162

    Falanca mankenin son sevgilisini, en son parfümleri, en son tekno-
    lojik ürünleri vs. takip etmeyi kendimize esas iş edinirken Bertrand
    Russell, Mevlana, Dede Korkut gibi akil insanların haklı serzeniş-
    lerini anlama gayretini "diğerlerine" bırakıyoruz.
    164

    Kendini bilen insan "parayla satın alınabilecek kadar değersiz" şey-
    lerin peşinde ömrünü tüketemez. Kendini bilen insan ...
    165

    "lnsan zihni, yeni bir fikre bedenin
    yabancı bir proteine davrandığı gibi
    davranır, onu reddeder. .. "
    Peter Medawar
    168

    "Bilmediğini bilmek en iyisidir.
    Bilmeyip de bildiğini sanmak tehlikeli bir hastalıktır."
    Lao-Tzu
    226

    Ne çare ki insanoğlunun tarihi, tarihin hemen her döneminde, elin-
    deki bilgiyi "nihai" zannetme yanılgısına düşmesinden kaynakla-
    nan büyük hatalar zincirinden ibaret gibi görünüyor ...
    275


    "Birçok şey gibi maalesef kitaplar da artık kısa vadeli birer tüketim
    maddesi haline geldi, getirildi. Ne yapalım? Popüler kültür bizi buna
    zorluyor, modern çağ böyle istiyor! Ne istiyor? 'Kitaplar kapanır
    kapanmaz içindekiler unutulsun' istiyor."
    Cemil Meriç
    279
  • ve İslam inancı üzerine yaptığım konuşmalar, yazdığım ya-
    zılar re katıldığım televizyon programları sonrasında çoğu olumlu
    olmak üzere birçok tepki alıyorum. Geri dönüşlerin önemli bir kıs-
    mında bazı temel kafa karışıklıklarını yansıtan itirazlar var. Ge-
    nel bir cevap olsun diye onlardan önemli bulduklarımın bazılarını
    burada sizlerle paylaşacağım. Elbette buradaki soru ve cevaplar
    yüzyılları aşkın bir zamandır içinde bulunduğumuz bu düşünce
    cenderesini kırmaya yetmeyecek fakat bana faydası olduğunu dü-
    şündüğüm bir akıl yürütme zincirinin, bu konuda gelen sorulara
    verdiğim cevaplarla daha kolay anlaşılabileceğini ve izlenebilece-
    ğini düşünüyorum. Şimdi sizi, internet üzerinden bana ulaştırılan
    bazı sorular ve onlara vermeye çalıştığım cevaplarla baş başa bı-
    rakayım:
    • Evrimi mi, yaratıhşı mı savunuyorsunuz?
    Benim dünyam bu iki seçenekten ibaret değil ve bunlar birbirinin
    zıddı, birbirini dışlayan şeyler değil. Yani soru, özü itibariyle ha-
    talı. Ama Allah'ın her şeyi belli bir oluş ve sürece bağlı olarak ya-
    ratmayı murat ettiğini çok iyi biliyorum. Hayatınızda bir tek bitki
    diktiyseniz, bir kez bir bebeğin büyümesini izlediyseniz, siz de Sün-
    netullah'ın bu kısmını yakinen gözlemlemişsiniz demektir. Unut-
    mayınız, sizi de (eğer inanıyorsanız) Allah yaratmıştır ama dokuz
    aylık bir gebelik sürecinde şekillenmenizi beklemek zorundaydınız.
    Bu bekleme, sizin ait olduğunuz maddi alemin bir kuralıdır ve Ya-
    radan'ı bağlamaz.
    • Evrimin olmadığı tek bir proteinden bile anlaşılır ...
    Tek bir proteinden, "hiçbir şeyin rastgele olamayacağı" anlaşılır, o
    da insafı olana! Aynı şey bir kar tanesinden, bir damla sudan, ge-
    lip geçen bulutların şeklinden de anlaşılır. Eğer istenirse ... Ama
    bir proteine bakarak canlıların "nasıl yaratıldığı" anlaşılmaz. İşte
    orada biraz "bilim" bilmek lazım ...
    • Evrime dair ne tip kanıtlar var? Nasıl bu kadar eminsi-
    niz?
    Emin değilim. Bakınca tek gördüğüm şey bu olduğu için aklıma
    sebepler dairesinde "başka" bir açıklama gelmiyor. Canlıların bir
    şekilde akraba olduklarını görebiliyorum. Ama bunun Darwin'in
    dediği gibi olduğunu da hiç zannetmiyorum. İşin içinde bambaşka
    süreçler var ve bilimsel olarak daha bu mevzuu anlamanın başında
    olduğumuzu düşünüyorum. Ayrıca Müslüman bilim adamlarının
    bu konularda söyleyecek çok sözleri olduğunu da düşünüyorum.
    Yeter ki bu anlamsız reddiye psikolojisini üzerimizden bir atalım ...
    • Evrim teorisi doğru ise neden ara geçiş fosilleri yok? Yani
    bu sorudan bıkmış olabilirsiniz ama gerçekten de ara form·
    ların olmaması ve bunun açıklanmaması beni şaşırtıyor.
    Canlılar arasında çok çeşitlilik ve benzerlik var fakat ne·
    den çok bariz farklar arasında türler yok, bunu anlayamı·
    yorum. Mesela şu, şu türden türedi gibi bir bilgi var mı?
    Canlıların bulunduğu ortam ve şartlara göre değişimini an·
    layabiliyorum fakat canlıların türden türe geçişi arasında
    kopukluk olduğunu düşünüyorum. Birebir türden türe ge·
    çiş olduğuna inanmıyorum. Mesela at ile eşeğin birleşimin·
    den katır oluyor ama katır neslini devam ettiremiyor.
    Hayır, bu tip sorulardan henüz bıkmadım, zira her seferinde masa
    başı anti-evrim anlayışının bana da ne kadar zaman kaybettirdiğini
    aklıma getiriyor bu itiraz ... Klasik olacak belki ama ara form bul-
    mak isteyen sadece "Google"a baksa yeter. Mesela Wikipedia'da
    şöyle bir madde var: Ara Geçiş Fosillerin Listesi.16 Buradaki hay-
    vanlar bugün soyları tükenmiş ve bildiğimiz tüm canlıların özel-
    liklerini kısmen taşıyan ama günümüzde benzerleri olmayan can-
    lılar. Ara form dendiğine "sakat ve yarım" uzuvlar içeren canlıların
    anlaşılması, evrim biyolojisinin bilinmemesinden kaynaklanan bir
    yanlış bakış açısıdır. Eksik ve sakat bir hayvan, fosil bırakacak ka-
    dar zaten yaygınlaşamaz, yaşamını sürdürüp üreyemezdi. Dolayı-
    sıyla, bulunan hayvanların tamamı "mükemmel" canlılardı, yani ya-
    şadıkları ortamlara milyonlarca yıl boyunca hayatta kalabilecek
    şekilde uyum sağlama yeteneği olan (kendilerine öyle yetenekler
    bahşedilmiş) hayvanlardı. Fakat elimizi insafımıza koyup da mü-
    zede gezerken "tüylü dinozor" diye bir canlı gördüğümüzde "Ne
    oluyor?" diye soramıyorsak, bir sorun var demektir.
    Microraptor gui'ye17 bakalım ... Milyarlarca yıllık bir canlılık sü-
    reci ... Yaşayan canlıların %99.5 kadarının soyu tükenmiş ... Kalan
    canlı türlerinin sayısı bugün milyonlarla ifade ediliyor. İnsan bu
    "tür"lerden sadece biri... Burada düşünenler için ibretler yok mu-
    dur? Her şeyden daha önemlisi, "evrim" ile sorunu olan birinin,
    elinde daha iyi bir açıklama yahut fikir olmalı ... Yoksa sorun ne-
    rede? "Hepsi yaratıldı" demek, hiçbir şey dememektir. Her zerreye
    hakim olan bir Allah kavramına inanılıyorsa, zaten esen her rüz-
    gardan titreşen her bir moleküle kadar her şey her an yaratılmak-
    tadır. Varsa, biyolojik evrim de bundan ayrı değildir ...
    Anne karnında safha safha gelişen insan, "yaratılmıyor" mu
    yani?
    Yaşadığımız sorun aslında materyalist dünya görüşü ile inancımız
    arasında. Ve biz "evrimi" bir yana ittiğimiz, onun üzerinde aklet-
    meyi bıraktığımız için Allah muhtemelen bu muhteşem tefekkür
    vesilesini bizim elimizden alarak, bizden daha çalışkan olanların
    eline verdi. "Onlar" da bu verilerle istedikleri gibi oynuyorlar, bize
    uzaktan seyretmek düşüyor. Evrimin "kendi kendine oluş" mesele-
    siyle ilgili sorun yaşamayı elbette anlıyorum. Bilimsel olarak nasıl
    olduğuna dair fikrimiz olan herhangi bir şeyden, "kendi kendine"
    ve "rastgele" oluyor anlamını çıkartmak eblehliktir. Böyle bir olu-
    şun "rastgele mi, yoksa amaçlı mı" olduğu, bilimin tespit edebile-
    ceği bir şey değildir. "Anne karnındaki embriyo genetik kodlarla
    kendi kendine oluşuyor" saptamasına küsüp embriyolojiyi boşla-
    mıyor, kadın-doğum hekimlerine güvenmeye devam ediyorsak,
    canlılığın bu dünyadaki yaratılışı meselesine de farklı muamele
    etmemiz anlamsız.
    Bu mesele hepimizin belli bir zihinsel seviyeyi aşması için gerekli.
    "Şöyledir" veya "böyledir" deme kolaycılığından ve Allah'ın kitabı
    adına bilmişlik taslayanlardan özellikle uzak durarak, Allah'ın
    "kevni" ayetlerinden bihaber insanların bilime dair mevzularla il-
    gili masa başı fetvalarına sırtımızı dönerek, kainattaki en büyük
    gizem üzerinde düşündüğümüzün bilinciyle, derinlemesine düşün-
    meye değer. Üzerinde tefekkür edilen şeyin, milyarlarca yıl süren
    ve halen devam eden, eşref-i mahlukata bu alemi hazırlayan ve
    büyük kısmı gayb perdesi altında gizli kalmaya mahkum bir des-
    tan olduğunu unutmamalı. İmtihan büyük ve halen devam ediyor ...
    • Allah'ın yaratmak için evrime mi ihtiyacı var? İnsanı yok·
    tan var edemez mi?
    Allah'ın yaratmak için hiçbir nedene ve hammaddeye ihtiyacı yok-
    tur. Fakat buna rağmen Kur'an-ı Kerim'de insanın yaratılışından
    bahsederken "çamurdan", "sudan" ve "bitki gibi yerden bitirmek-
    ten" bahsedilir. Bunların tamamı hem "hammadde"lerdir hem de
    "dünyevi hammaddeler"dir. Bu maddeler aynı zamanda (modern
    biyolojinin de bildirdiği gibi, insan da dahil) "tüm" canlıların or-
    tak maddesel temelidir.
    Yine, Allah her bir anı yeniden yaratır ve icat eder. Fakat bu dün-
    yadaki tüm yaratımları bir sebepler perdesi ardına gizlediğinden
    de sıklıkla bahseder. Her şeyi "Hak ve hikmete uygun" bir biçimde
    yarattığının garantisini vererek, kendi koyduğu fizik kanunlarıyla
    bu evrendeki yaratma (halk) sürecini -kısmen- anlaşılabilir süreç-
    lere bağlar. Kainatta olan her şey, adına fizik dediğimiz bir neden-
    ler silsilesine bağlıdır. Bu nedenlerin büyük bir çoğunluğunu he-
    nüz anlamaktan uzağız, ancak çok küçük bir kısmını biliyoruz ve
    çoğunu belki de hiç bilemeyeceğiz. Fakat buradaki her şey, fiziksel
    olarak "bilinebilir" temellere dayanır. Bunu bizzat Allah, Kur'an-ı
    Kerim'deki yaratılış ayetlerinde ifade eder (6 günde yaratma, ça-
    murdan halk etme vs.). Demek ki Allah, kendisinin böyle bir şeye
    ihtiyacı olmamasına rağmen, bize bir şeyler anlatmayı murat ediyor.
    Sorun şu: O'nu (c.c) sağlam bir kafayla dinleyebiliyor muyuz?
    • insanın yaratılması için Allah neden milyarlarca yıl bek-
    lemek zorunda olsun? Bu dediğiniz her şeye kadir bir Ya-
    ratıcı inancına aykırı değil mi?
    Sorunuzu değiştirip şöyle sorayım: "Allah neden bir kediyi (yahut
    tek hücreli bakteriyi) yaratmak için milyarlarca yıl beklemek zo-
    runda olsun?" Eğer sadece bu "çevirme" işlemi soruyu yeterince
    saçmalaştırmadıysa, ilave açıklamalarım da olacak:
    Bu evrendeki her şey gibi zaman da bir yaratıktır, yaratılmıştır.
    Allah'ın bize bildirdiği üzere, Allah zamandan ve mekandan mü-
    nezzehtir, onlarla kayıtlı değildir. Şu satırı okurken geçirdiğiniz
    birkaç saniye, sizin anne karnında geçirdiğiniz dokuz ay veya şim-
    diye kadar yaşadığınız ömür ne ise, milyarlarca yıllık yaratılış sü-
    reci de "zamandan münezzeh bir Yaratıcı için" aynı mesabededir,
    yani bir "hiç" hükmündedir.
    Kur'an-ı Kerim' de "kün fe yekun (Ol der ve o da olur)" ifadesinde
    "Hemen olur" gibi bir mana yoktur. Bu kainatta "oluş", yani "yara-
    tılış", bir sürece bağlanmış, fizik kanunlarına tabi kılınmıştır. Bu
    süreç, sadece zamana bağlı biz yaratıkları bağlar; zamanı yara-
    tan için böyle bir "bekleme" zorunluluğundan bahsetmek abestir.
    Kur'an-ı Kerim'de defaatle bahsedilen bu "zamansızlık" ve "zama-
    nın göreceliği" kavramını fizikçiler yüz yılı aşkın süredir bilirler ama bugünün Müslümanları ne hikmetse bunu bir türlü anlaya-
    mıyorlar. Bilgiden uzak kalmak bize nelere mal oluyor, görebili-
    yor musunuz?
    • İnsanı yaratan Allah'tır ve Kur'an'da nasıl yaratıldığı açıkça
    yazılmıştır. İnsanın çamurdan yaratıldığım ve ruh üflene-
    rek dünyaya gönderildiğini biliyoruz. Siz hala insansılar-
    dan, maymunlardan bahsediyor, bunu da Kur'an'la tevil et-
    meye çalışıyorsunuz. Neyin peşindesiniz?
    İslam inancına göre insanı ve her şeyi, hatta şu andaki her bir oluşu
    yaratan Allah'tır. Eğer sadece insanı yarattığını düşünüyorsanız,
    dinimiz farklı olmalı. Allah, Kur'an-ı Kerim'de "İnsan, henüz adı anıl-
    maya değer bir şey değilken üzerinden çok uzun bir zaman geçmedi
    mi?" (İnsan, 1) diyor. Eğer okursanız, insan diye bir "varlığın", he-
    nüz adına "insan" denemez durumdayken üzerinden çokça vakit
    geçmiş olduğunu rahatlıkla anlayabilirsiniz. Çamurdan/balçıktan/
    sudan yaratılış ayetleri insanın yaratılışına ilişkin "açık" olarak
    hiçbir şey anlatmaz. Zira Kur'an, bir biyoloji kitabı değildir. Eğer
    dediğiniz gibi "açık ve aşikar" bir anlatım olsaydı, Allah'ın -haşa-
    bir heykeltıraş olduğunu (Hicr 26), nefes alıp verdiğini (üflemek;
    Hicr 29), iki eli olduğunu (Sa'd 75) ve daha birçok "tuhaf" şeyi an-
    lamamız gerekirdi. Kur'an'ı okurken lütfen biraz daha dikkat ...
    Sorunun son kısmına gelince, hakikat dışında hiçbir şeyin peşinde
    değilim, bunu herkese de tavsiye ederim.
    • Milyarlarca yıldır hiç değişiklik göstermemiş canlıların
    fosillerine ne diyeceksiniz? Evrime en büyük darbe bizzat
    karşınızda duruyor.
    Bu ilginç itiraz, son birkaç yıldır dillerde gezer ve kusura bakma-
    yın ama bu, sevmediğiniz bir adamın başkaları tarafından yapıl-
    mış bir heykeline çekiçle vurarak "Onun fikirlerini çürütüyorum"
    demeye benziyor. Evrim kuramlarının "Milyarlarca yıldır değiş·
    meyen hiçbir canlı yoktur" dediğini yahut "Her canlı değişerek
    başka bir tür olacaktır" dediğini nereden duydunuz? Bunu hangi
    evrim biyolojisi kitabından okudunuz? Evrim biyolojisinin böyle
    bir dayatması yoktur.
    Genel geçer evrim anlayışında, canlılarda meydana gelen değişik-
    likler, ortama uyum sağlamalarını ve üremelerini kolaylaştırıyorsa,
    o canlılar daha çok hayatta kalır ve kuramsal olarak milyonlarca
    yıl boyunca biriken bu değişimler, bir noktadan sonra farklı bir
    türün ortaya çıkmasına vesile olabilir (bunu görebilen hiç kimse
    yoktur şimdiye kadar). Fakat bir canlı türü, mesela bir akrep türü,
    yaşadığı ortamlarda gayet başarılı bir şekilde hayatta kalabilecek
    teçhizata sahipse meydana gelen değişimler onu etkilemez, biyo-
    lojik olarak başarılı olduğu için soyunu sürdürmeye devam eder.
    Kaldı ki "Milyarlarca yıldır değişmemiş" dediğiniz canlıların bir-
    çoğunu eğer genetik ve moleküler açıdan inceleyebilirseniz, eski
    kalıntılarla bugünkü örnekleri arasındaki farkları daha açık bir
    biçimde görebilirsiniz.
    Günümüzde yaşayan binlerce çekirge yahut yumuşakça türünden
    öyleleri vardır ki dışarıdan bunların "farklı canlılar" olduğunu ayırt
    etmeniz mümkün değildir fakat bunlar aslında insan ve goril gibi
    farklı türlerdir, birbirleriyle çiftleşemezler ve genetik yapıları te-
    melden farklıdır. İşte bu yüzden, sırf görünüşlerine bakarak "Mil-
    yarlarca yıldır değişmemiş canlı buldum" demek, biyolojik açıdan
    çoğu zaman safsatadan öteye gitmez.
    Yine tekrarlayayım; tüm bilimsel, özellikle de biyolojik açıklama-
    lar gibi Evrim Kuramı'nda da elbette büyük boşluklar vardır. Fakat
    Evrim Kuramı, henüz hakkıyla göremediğimiz bir gerçeğin meka-
    nizmasını açıklamaya çalışır: Canlılar "aynı" hammaddeden, aynı
    programla yapılmıştır. Bu gerçeği -ne kadar gözünüzü kapatsanız
    da- bir gün siz de görmek ve "nedenine" kafa yormak zorunda ka-
    lacaksınız. Tabii eğer "anlamak" gibi bir niyetiniz var ise ...
    • Evrimle (yani bilimle) inancı bağdaştırmaya çalışmak ta-
    mamen zaman kaybı. İkisi farklı şeylerdir. Harcadığınız
    vakte yazık.
    Tamamen "size öyle geliyor". Siz bu işle vakit harcamazsınız, olur
    biter. İslam'da "din bilgisi" ve "dünya bilgisi" diye bir ayrım yok-
    tur. İster bilim adamı ister ilahiyatçı olsun, tüm inananlar "Allah'ın
    ayetleri" üzerinde bir şekilde çalışır. Bu da din ve bilimi "aynı ger-
    çekliğin" paydaşları yapar. Din ve bilimi ayıran şizofreni, Batı ve
    Kilise kaynaklıdır ve şahsen benim, bu ruh hastalığıyla herhangi
    bir bağlantım yoktur.
    • Neden sadece evrimi konuşuyoruz? Diğer teorilerden ne-
    den bahsedilmiyor?
    Müsaadenizle, sorunuza bir soruyla karşılık vereyim: Canlılar dün-
    yasına şöyle bir bakınca (ama gerçekten bakınca, masa başında
    veya İnternet önünde otururken değil) başka ne tür bir alternatif
    görüyorsunuz? Bilim adamlarının dediklerini bir kenara bırakın,
    etrafınıza ve canlılara kendi gözünüzle baktınız mı hiç? Bakabi-
    lirseniz, "akrabalık" dışında hiçbir şey göremeyeceksiniz. Eğer ta-
    biata inceleyip de bunun dışında bir şey görebilen varsa buyurun,
    ömür boyu o görüşü savunmaya hazırım.
    Burada, "Hepsini Allah yarattı" argümanı son derece kolaycılığa
    kaçmaktır, sizi de beni de Allah yarattı ama milyonlarca insan
    neslinin gelip geçmesini, anne ve babamızın tanışmasını, o sperm
    ve yumurtanın birleşmesini ve dokuz aylık bir hamilelik sürecini
    beklememiz gerekti. Bu dünyada, bizzat Allah'ın koyduğu kanun-
    lar gereği, hiçbir şey "pat" diye olmuyor. Sebepler arkasına gizle-
    niyor. Gizleniyor ki iman edenle etmeyen ayrılsın ...
    Özetle: Dünyayı anlamadan onun hakkında konuşmasak çok daha
    iyi olur. Bir ara evrime alternatif olarak "akıllı tasarım" mevzu-
    unu hepimiz çok sevdik. Neydi bu? "Canlılar alemindeki bazı şey-
    ler daha basit bileşenlerine indirgenemez, dolayısıyla 'indirgene-
    mez karmaşıklığa' sahiplerdir. Böylece ancak akıllı bir tasarımcı
    tarafından tasarlanmış olabilirler" şeklinde özetlenebilecek bir id-
    dia idi. Bunu sevdik ama argümanın hemen peşinden gelen sorunu
    çok azımız gördük: Bir şey "indirgenemez karmaşıklık" özelliği
    göstermiyorsa, "akılsızca" mı tasarlanmıştır? Yahut kendi kendine
    mi olmuştur? İslam inancında bu kainatta kendi kendine olan her-
    hangi bir şeye yer var mıdır? Elbette yoktur! Dolayısıyla, akıllı ta-
    sarımı kabul ettiğiniz anda, onun zıt anlamlısı olan "akılsız var
    oluşu" da kabul etmeniz gerekir. Ben böyle saçma bir şeyi kabul
    edemem. Dolayısıyla, en azından bir Müslüman için, akıllı tasarım
    bir safsatadan ibarettir. Zira İslam inancına göre bu kainatın her
    bir atomu, kuarkı ve her bir zerresi, ancak "akıllı ve amaçlı bir ya-
    ratımla" var olabilir.
    • Evrimle ilgili görüşleriniz İslam'a ne gibi bir katkı sağlı-
    yor? Bence İslam'a güç verme açısından tam bir fiyasko.
    İslam'a güç kazandırılmaz, İslam hakikat ise bütün güç onundur.
    Derdimiz, aklımıza ve idrakimize güç vermek olmalı. O zaman her
    şeyimiz güçlenir. Bugün zayıf olan İslam değil, Müslümanlardır. Bi-
    lim ve bilgi ile bağlantısını tekrar kurmadan da bu zafiyetten asla
    kurtulamayacaklardır.
    • Madem bütün canlılar evrim geçirdi, bugün neden evrim
    göremiyoruz?
    Evrim, eğer jeolojik kayıtların doğru olduğunu kabul ediyorsak,
    milyarlarca yıldır devam eden bir süreçtir. Çok yavaş ilerlemekte-
    dir ve birkaç yıllık hayatımızda gözlenebilir bir olay değildir. Can-
    lılar bugün de çarpıcı bir hızda değişir ama "bir canlının bir başka
    canlıya dönüşmesi" anlamında anlaşılan makro evrim, eğer var ol-
    duysa bile, insanlığın bugüne kadar olan toplam macerasıyla bile
    izlenebilir bir süreç değildir.
    Tekrarlayalım: Bir "evrim" vardır. Fakat bu evrim (gerçek yara-
    tılış öyküsü), Darwin'in Evrim Kuramı'na tıpatıp uymak zorunda
    değildir. Hala nasıl olduğunu bilmiyoruz. İlk hücrenin nasıl ortaya
    çıktığına dair hiçbir açıklamamız yok. Dolayısıyla, bilimin bu ko-
    nuda söyleyebilecek çok fazla bir sözü yok. Ama aynı şey "kütle-çe-
    kim" meselesi için de geçerlidir. Halen boşluktaki cisimlerin birbi-
    rini "neden" çektiğini bilmiyoruz. Ama böyle bir çekim var ve bunu
    görebiliyoruz. Nedenini, nasılını bilmememiz, onu reddetmemizi
    gerektirmiyor. Dolayısıyla, "canlıların birbirine bu kadar benze-
    diği bir dünyada, sırf mekanizması bilinmiyor diye ortak yaratı-
    lışı inkar etmek" akılla bağdaşır bir durum değildir.
    • Evrime dair Kur'an'dan nasıl bir kanıt gösterebiliyorsu-
    nuz?
    Bilimle ilgili mevzulara Kur'an'dan kanıt aranmaz. Bu yaklaşım,
    yöntem olarak tam bir felakettir. Kur'an-ı Kerim, ana mesajı itiba-
    riyle insana her zaman dünya üzerindeki yaratılmışları örnek ve-
    rir. Bunların "yaratılış ayetleri (kevni ayetler)" olarak zikredilmesi
    boşuna değildir. Allah, Kur'an'da, etrafımızdaki canlı ve cansız ya-
    ratıklara (kuş, arı, inek, incir, zeytin, dağlar, yerler, gökler vs.) sü-
    rekli olarak dikkatimizi çeker ve "dünya hakkında bir şeyler öğ-
    renmeye" yönlendirir. Eğer siz, Kur'an'ın açık bir emri olan "ilim
    yapmayı ve dünya hakkında bilgi toplamayı" bırakıp bu tip bilgi-
    leri Kur'an'da ararsanız, Kur'an'ın temel mesajına taban tabana zıt
    bir iş yapmış olursunuz. Kur'an bize cennetin ve Rıza-yı İlahi'nin
    yolunu gösterir, bilimsel konularda kopya vermez. İnsanlar ara-
    sındaki yarış ise hakça bir yarıştır ve Allah hiçbir kuluna (ateist
    de olsa, bilmem ne de olsa) farklı ve adaletsiz muamele etmez. En
    azından İslam'a göre bu böyledir.
    • Ateist ve maddeci bilim adamlarının kuramlarını neden
    böyle içtenlikle savunuyorsunuz? Bu nasıl Müslümanlık?
    Şöyle: Siz hiç son 300 yıldır, tabiatı gezip de "Allah bu canlıları na-
    sıl yaratmış" diye bakınan yahut moleküler biyoloji laboratuvar-
    larında yaratılışın sırlarını merak eden bir Müslüman bilim ada-
    mıyla tanıştınız mı, ismini duydunuz mu? Son 10-15 yılda sayıları
    tek tük artsa da, İslam inancına sahip bilim adamlarından böyle
    "zor" mevzularla ilgili neredeyse hiçbir katkı göremezsiniz. O za·
    man biz kimin çalışmalarını ve bulgularını konuşacağız?
    Ampulü, bilgisayarı, kozmolojik bilgileri, kuantum fiziğini ve diğer
    birçok bilgiyi ekseri "ateist" bilim adamları yahut mucitler icat et·
    miş olmasına rağmen bunları itirazsız kullanıyorsunuz. İş evrime
    gelince, nedense Darwin ve diğer evrim biyologlarının materya-
    listliği aklımıza geliveriyor. Onlar maddeye bu kadar ehemmiyet
    verip araştırmasalardı, haliniz nice olurdu farkında mısınız? Al-
    lah adildir. Çalışana karşılığını verir. Batıl itkilerle de olsa Batı
    dünyası, madde üzerindeki çalışmalarının karşılığını aldı ve al-
    maya devam ediyor.
    İslam dünyası ise kendisine bizzat emredilen "ilim" konusunu başka
    medeniyetlere terk ettiği için bugün ziyadesiyle tokadını yiyor. Biz
    kendi halimizi değiştirmedikçe Allah da bizim durumumuzu de-
    ğiştirmeyecektir ve bize bunu peşinen söylemektedir (Ra'd, 11).
    Ateist ve inançsız bilim adamlarının çalışmalarından rahatsızsa-
    nız buyurun üniversiteler, okullar, laboratuvarlar emrinizde, he-
    men başlayın. Yoksa susalım, zira ayıp oluyor ...
    • Canlıların birbiriyle olan benzerlikleri ve ortak yönleri ol-
    ması çok doğal. Zira bu, hepsinin tek elden çıktığını, aynı
    yaratıcının eseri olduğu belgeler. Tıpkı Mercedes marka
    tüm otomobillerin aynı üretici, mühendis, tasarımcı tez-
    gahından çıkması gibi. Evrime delil olamaz.
    Bininci kez söyleyeyim: Yıldızlar ve gezegenler de aynı yapıda ve
    maddedendir, onlar da mı müstakil olarak ve "pat diye" yaratıl-
    mış? Gezegenlerin, yıldızların birbirinden nasıl oluştuğunu görü-
    yorsunuz, bu Allah'ın kudretine gölge düşürür mü? Canlılar ara-
    sında bu kadar benzerlik varken olası bir akrabalığı hangi kanıta
    dayalı olarak reddediyorsunuz? Size 8000 farklı çekirge türünün
    ayrı ayrı yaratıldığını düşündüren "kanıt" nedir? Bana ve evrime
    kanıt sormadan önce kendinize soruyor musunuz "Kanıtım ne?"
    diye? Kur'an demeyin, zira orada öyle bir şey yok.
    • İslam kaynaklarında bütün canlıların ayrı ayrı yaratıldığı
    açıkça belirtiliyor. Siz neye dayanarak hem Müslüman hem
    de evrimciyim diyorsunuz?
    Öncelikle "Evrimciyim" diye bir şey söylediğim vaki değildir, bu
    benim mesleğim değil. Ayrıca evrimci diye bir şey de yok, evrim
    biyoloğu falan var belki.
    İkinci olarak, canlıların ayrı yaratıldığı nerede belirtiliyor? Kur'an-ı
    Kerim'de bu yönde hükümler olması bir yana, tam aksi yönde ("Bü-
    tün" canlıların sudan yaratılması, hepimizin "tek bir" nefisten ya-
    ratılması, bitki gibi yerden bitirme, bir damla sudan yaratma vs.
    gibi ifadelerle) birçok beyanat bulunur. Lütfen, Kur'an'ı "ezberle-
    tilmiş dublajlarla" seslendirmeyi bırakın ve açıp okuyun. Çünkü o,
    size de inmiş bir uyarıdır ...
    • Müslümanların 'yaratılışa ve canlıların oluşumuna dair
    bir kuramı yok' demişsiniz. Kur'an'da her şey yazıyor, açıp
    okuduğunuzda göremiyor musunuz? Müslümanların başka
    kurama ihtiyaçları var mı?
    Kur'an'da ne yazıyor? Yaratılışa dair, dışarıdaki gözlemlerinizle
    örtüşebilen nasıl bir ilham alıyorsunuz? Evrenin oluşumu, yıldız-
    ların teşekkülü, kalbimizin atışı, depremlerin mekanizması, ku-
    antum fiziği gibi konularda Kur'an'dan ne öğrenebiliyorsunuz? Ba-
    tılı bilim adamları bir şeyleri keşfettikten sonra "Bu gerçek, 1400
    yıldan beri Kur'an'da var zaten!" diye tembellik yapmak dışında,
    Kur'an'dan nasıl bir bilgi elde edebiliyorduk şimdiye kadar?
    Kur'an bir bilim ve teknoloji kitabı değildir. Elbette "hayat ve ha-
    kikat" kitabı olması açısından gerçeklere birçok atıf bulunur ve
    bulunacaktır ama Kur'an'ın temel işi fizik, kimya, biyoloji konu-
    larında "tüyo vermek" değildir. Kur'an, insanın insan olması için
    inmiş bir rehberdir ve bu rehberin her yerinde de "akıl" ve "araş-
    tırma" önerilir. Ama biz her nasılsa Kur'an'a bakarak bunu göre-
    meyecek kadar körleşmişiz ...
    • (İslam'la evrimin ters düşmediğini savunmak) jön-İslam-
    cılıktır; hatta o da değil, yeni bir din yaratma çabasıdır.
    Şimdiye kadar çamur atmaya çalışmışlar, becerememişler,
    "Biz en iyisi mayasını bozalım" durumudur, bilinçli ya da
    değil ... Din sahibinindir, koruyacak olan da O'dur.
    Burada sadece şu ayeti söyler ve çekilirim: "Ne zaman onlara: 'Al-
    lah'm indirdik/erine uyun' denilse, onlar: 'Hay1r, biz, atalanmızı üzerinde
    bulduğumuz şeye (geleneğe) uyanz' derler. (Peki) Ya atalarmm akit
    bir şeye ermez ve doğru yolu da bulamamış idiyseler?" (Bakara, 170)
    Bu ayetin sadece müşrikler için bir şeyler söylediğini düşünen-
    lerdenseniz, müthiş bir yanılgı içinde olduğunuzu söylemeliyim.
    Aman dikkat!
  • 80 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Merhabalar, Eylül ayının son kitabını da an itibariyle bitirmiş bulunmaktayım.

    Uzun zaman olmuştu London okumayalı, çok ama çok iyi geldi. Pandeminin içindeyken, bu salgını ve kayıplarımızı yaşarken, pandemiyi anlatan bir eseri okumak çok farklıydı benim için.

    Henüz bir salgının içinde olmasak bu kitabı okurken bu derece etkilenmezdim, sadece fantastik bir kurgu deyip geçerdim herhalde.

    Ama işin içinde olununca, salgının acı gerçekleriyle karşılaşılınca hiçte fantastik olmuyor maalesef.

    Bu kısa ama öz hikaye de, yaşadığınız dünyadan ve çevrenizden en önemlisi de kendinizden bir şeyler bulabilirsiniz. Çarpıcı ve sürükleyici...Kurgu gibi değil, gerçek.

    Salgının başlaması, insan ırkının neredeyse tamamının yeryüzünden silinmesi ve London’un tanımıyla oluşan “yeni dünya” kavramını muhteşem bir hikayeyle okuyoruz.

    Kızıl Veba, yazıldığı tarihten bir yüzyıl sonra, şu dönemde okunmayı hakeden modern edebiyatın ilk postapokaliptik eserlerinden biri.

    Mutlaka okuyun, okutun.
    Hoşçakalın, sevgiyle ve kitaplarla kalın.
  • 79 syf.
    ·1 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Merhaba, sayın ilginç konuları seven okurlar. Arşivleri kurcalarken “Bilim Araştırma Grubu” adlı kitaplara denk geldim. Netten araştırdım. Altın madeni bulduğumu düşünüyorum. Çok ilginç konuları yazmışlar. Altın madeninin linkini bırakacaktım ama link kırılmış. Nete “Bilim Araştırma Grubu” kitapları yazarsanız çıkacaktır. Bugün onlardan bir tanesi olan “Duru Görü” kitabını incelemeye çalışacağım. İncelemeye başlıyorum.

    Kitabın dili anlaşılırdı. Kitap akıcıydı. Kitabın konusu, kilometrelerce ötesini görebilen, geleceği görebilen, duvarların arkasını, bir insanın iç organlarının durumunu ve birçok sıra dışı yeteneği olan insanların yeteneklerinin incelenmesiydi. Kulağa biraz garip geldiğinin farkındayım. Cidden garip. Bir o kadar da ilginç diye düşünüyorum. Yani salt görme yeteneğinin oldukça farklı ve imkânsıza yakın bir versiyonundan bahsediyorlar. Duvarın arkasını görmek? İlginç değil mi? Devam ediyorum.

    Kitap örneklerle ilerliyor. Kitabı okumadan önce bu tip konulara biraz aşinaysanız, belli bir alt yapınız varsa çok daha iyi anlayacağınızı düşünüyorum. Bu sebepten bazı kavramları ve açıklamaları anlamakta zorlandım. Örneğin kitabın bir yerinde telepati kartlarıyla ilgili bir örnek veriyor. Telepati kartlarını daha önceden bilmiyorsanız örneği anlamak çokta kolay olmuyor. Bir de kitap arşivini pdf olarak edindiğim için kitapta verilen kaynak notlarına ulaşmak biraz karışık oldu. Sanıyordum ki sıralama şeklinde kitapları yayınlamışlar. Kaynak veriyor mesela kitap 19 diyor. Kitap 19 hangisi? Konu yazmış ama tam bulamıyorsun. Orası bir eksi oldu benim için.

    Kitaptaki bazı örneklerden isim vermeden bahsedeceğim. Derinlemesine olmayacak. Genel itibariyle özetlemeye çalıştığım için olayı bir iki cümle ile ifade etsem zihninizde canlanacaktır. Kitapta kayıp insanları, eşyaları bulan, uzaklardaki olayları yanındaymış gibi anlatan, dünya haritasındaki herhangi bir koordinattan o konumu çıplak bir şekilde binalara, ağaçlara kadar vs tarif eden, hatta Jüpiter’in yüzeyini tarif edebilen, kapalı zarfların içerisinde neler yazdığını söyleyebilen, kitap elinde olmadığı halde okuyabilen birçok olağanüstü insan ve olaydan bahsediyor.

    Bir de ilginç olarak kitapta gördüğü rüyaların ileride gerçekleştiğini deneyimleyenlerin de psişik olabileceğinden bahsediyor. Bu bazen bana oluyor. Bir rüya görüyorum. İleride bu gerçekleşiyor. Ama bu dejavu değil kesinlikle. Örneğin ben daha üniversiteyi kazanmadan gittiğim bilgisayar laboratuvarını, oturduğum bilgisayar masasını, dersin hocasını rüyamda görmüştüm. Daha önce aynı olayı yaşamadım. Çünkü ilk defa o derste o hocayı görüyordum. Okul yeni açılmıştı zaten. Rüyayı kontrol edemiyorum. Yani uyurken geleceği görmeye konsantre olamıyorum. Kontrol etmeyi öğrenmek gerek. Buna da “Lucid Rüya” deniyor. Hiç kurcaladığım bir konu değil. Ama kitapta rüya sayesinde geleceği görenlere “psişik” diyorlar. Bir Psişik aday adayı olarak hepinize selam olsun diyerek devam ediyorum :D

    Şimdi size meşhur Piri reis haritasının gizeminden bahsedeceğim. Kitabı okurken aklıma gelmişti. Sizin de kafanızı kurcalasın diye buraya bırakıyorum :D

    Daha önce, Tanrıların Arabaları kitabını incelerken de buna değinmiştim. #45707040 incelemesi de bu. Oradaki örneği olduğu gibi alıyorum.

    “Piri Reis’in bu haritası 1929 yılında Topkapı Sarayı’nda tesadüfen bulundu. Harita tam değildi. 1 parçası bulunmuştu. Piri Reis’in 1513 yılında çizdiği Afrika, Amerika ve Güney Kutbu’nu gösteren haritanın o dönemde çizilmiş olması yazara imkânsız gelmektedir. Bunun sebeplerinden bir tanesi Güney Kutbu’nun 1912 yılında Robert Falcon Scott tarafından ya da Scott’un başka bir rakibi olan Norveçli kâşif Roald Amundsen tarafından 14 Aralık 1911 yılında keşfedilmiş olmasından önce çizilebilir? Piri Reis’in haritası kıtanın buz altında kalmış sahil kesimlerini de gösteriyordur. Ancak kıta üzerindeki buzullar haritanın çizilmesinden tam 6 bin yıl önce erimiştir. Bilim adamlarının bu konu için 2 tane açıklaması var. Piri Reis ya bu haritayı gemi ile gezerek çizmiş ya da o dönem var olan haritalardan yararlanmıştır. Gezerek çizmiş mantıklı görünse o dönemde gemi ile tüm dünyayı gezmek var olan gemi teknolojisi ile imkansızdır. Piri Reis’in öteki haritalardan yararlanmış olması da zordur. Çünkü o haritaların çoğu yanlış çizilmiştir. Piri Reis’in o dönem çizdiği harita günümüz teknolojisi ile uydudan bakılıp gözlenmiş ve bire bir aynısı olduğu görülmüştür. Hatasız olarak bu haritanın çizilmiş olması ancak uzay çalışmalarıyla sağlanabilir. Hala Piri Reis’in bu haritayı nasıl çizdiği çözülememiştir.
    Yararlandığım kaynakları:
    https://www.sabah.com.tr/...eisin-harita-sirri/6
    https://www.dunyabulteni.net/...en-adam-h238850.html
    http://www.acikbilim.com/...rktika-macerasi.html
    https://www.youtube.com/watch?v=tUry2aMFUWw
    Piri Reis haritası:
    https://evrimagaci.org/...eis-ve-haritasi-1928

    Yukarıda değindiğim açıklamalara ek olarak ya Piri Reis’in Duru - Görü yeteneği varsa demek istiyorum. Yani o dönemde, teknolojinin durumu ortadayken o haritayı çizmesi için çok uğraşması gerekiyor. Kimisi imkansız bile demiştir. Ya Piri Reis olduğu yerden haritayı çizmişse? Bunu yapabilir mi? Yukarıda bahsettiğim Jüpiter’in yüzeyini oturduğu yerden gören adam gerçekten yaptıysa Piri Reis neden yapmış olmasın?

    Bir de izlediğim bir videodaki falcı örneğine kısacık değineyim. Kadın falcılık yaparken doğuştan gelen bir “Duru – Görü” yeteneğinden bahsediyor. Buna kalp gözü açık ya da üçüncü gözü açık da deniyormuş.

    İlgili Video: https://www.youtube.com/watch?v=wsJ41yRDqNo

    Örnekleri detaylıca araştıramadım. Çünkü hangi örneği yazsam kaynak olarak bu kitap çıktı. Duru görü ile ilgili tek Türkçe kaynak ve çalışma bu sanırım. Sayfalarda hep bu kitap var. Yabancı kaynaklara bakmadım. Bir gün kurcalarsam ve bir şeyler bulursam incelemeyi güncellerim. Kitaptaki eksiklerden biri de detaylı olarak bu duru – görü nasıl yapılıyor anlatmıyor. Bir yerde sadece oldukça dingin ve sakin bir zihin, bol pratik gerekir türünden bir şeyler diyor. O kadar yani. Detay yok. Büyük çoğunluk örneklerle ilerliyor. Özetle böyle yetenekleri olan insanlar var mıdır bilemiyorum ama kitap kesinlikle ilgisi olanlar tarafından okunmalı. İlginç örnekler barındırıyor. İncelemeyi sonuna kadar okuyanlara teşekkür ederim. İyi okumalar dilerim.