• Felsefe sanıldığının aksine Antik Yunan'da doğmadı. Felsefe asıl içeriğiyle günümüzde Kuveyt civarında yaşayan keldaniler tarafından, evet tarafından keşfedilmiştir. Keşfedilmiştir çünkü felsefe insanın düşünmeye başladığı şüphe duyduğu her an vardı. Sistematigini keldaniler ismini ise Antik Yunanlı düşünürler koymuştur. Keldani ismi ise Etimolojik olarak (occultism) okültten gelmektedir. Okült, gizem, din ve bilim dışında gelişen olayları araştıran ve bu konular üzerinde "akıl yürüten" bir öğreti idi.
  • Bilim fiziksel dünyanın yasalarını
    kavramakta harikalar yaratmıştır; ama şimdiye kadar, kendi
    doğamızı, yıldızların ve elektronların doğasına kıyasla çok
    daha az anlamış bulunuyoruz.
  • [Konstrüktivizme bağlı olarak]
    Kant'ın düşüncesinde ortaya çıkan ikinci önemli unsur, zaman ve mekân ile alâkalıdır. Zaman ve mekân, insan zihninin dışında mevcut olmayıp insan zihninin iki formu olarak belirlenince, bu belirleme insan aklına zaman ve mekânın gerçek sahibi ve hâkimi olma konumunu vermiş oluyordu.
    Yine [konstrüktivizme bağlı olarak] Kant'ın düşüncesinde ortaya çıkan üçüncü önemli unsur, ahlâkî otonomi olarak ifade edilebilir. Bu fikre göre insan kendi hayatını yani kararlarını, aklın kendisine verdiği imkân olan ahlâk kanununa dayalı olarak kurabilir. Bunun için insanın sadece pratik aklın talebi olan, kategorik emre tabi/i olması gerekli ve yeterlidir. Kategorik emir, kısaca 'öyle davran ki, herkes senin gibi davranabilsin' veya kendin için istemediğini başkası için de isteme' şeklinde ifade edilebilir.
    19. yy.'a gelindiğinde Kant'ın felsefesinde insanın aklıyla, hem bilimleri, hem ahlâkı, hem de sanatı kurduğunu; bunu yaparken kendi dışında başka herhangi bir kaynağa ihtiyaç duymadığı düşüncesi tam bir sistem olarak dile gelir. Kant sistemi, artık Batı dünyasında akıl sahibi bir varlık olarak insanın kendi kendine yeterli bir varlık olduğu, kendi dışında başka bir otoriteye ihtiyacı olmadığının tam ifadesidir. İnsan aklının sadece bilim, ahlâk ve sanatı değil, onların konuları olan nesneleri de icad ve inşa ettiği; bir nesneyi bilmenin, onu icad ve inşa etmenin daha farklı bir ifadesi olduğu düşüncesi, modern Batı'nın iddialarının nasıl bir meydan okuma hâline geldiğini de göstermektedir. İnsan'ın, sadece aklının kurduğu nesneleri yani fenomenleri bilebileceğini kabul etmek demek insanın aklıyla Tanrı'yı bilemeyeceği demektir. Çünkü insanın aklının kurduğu şey, Tanrı olamaz; akıl sadece kendi kurduğu, inşa ettiği bilebildiğine göre Tanrı akıl tarafından bilinemez. Kısaca Tanrı, bilginin konusu değil, imanın konusudur; o da kabaca, insanın mutluluğu ile alakalı olarak düşünülebilir.
  • 224 syf.
    ·7 günde
    “Ursula K. Le Guin alışveriş listesi yazsa okurum.” diye bir yorum görmüştüm. Kesinlikle katıldığım bir yorum bu. Birbirlerinden bağımsız konuları birbiriyle harmanlayarak, son derece etkili bir üslupla yazan çok başarılı bir yazar benim gözümde Le Guin. Gerçeklik nerede başlar, nerede biter? Rüyalar belki de asıl gerçekliktir? Le Guin bize bunları sorgulatıyor, gerçeklikle oynuyor ve kafamızı karıştırıyor. Ama kitaptaki ana karakter Orr kadar değil tabii. O aslında dünyada bir değişikliğe sebep olmak istemeyen, tek istediği bütünün bir parçası olarak gerçekliğe olabildiğince az etkide bulunmak olan gönülsüz bir kahraman. Bir yanda da onun bu durumunu kullanan idealist bilimadamı. Kısacası bu kitapta felsefe de var psikanaliz de, bilim-kurgu da var distopya da, çaresizlik de var umut da, hatta uzaylılar bile var. Mülksüzler ve Yerdeniz Serisi gibi başyapıtlarının yanında belki bir tık arka sırada kalsa da bence mutlaka okunmalı. Rüyanın Öte Yakası bu sene okuduğum en güzel kitap.
  • "Binlerce yıl önce, birisi ateş yakmasını keşfetti. Herhalde insan kardeşlerine ateş yakmayı öğretti diye, o ateşte yakmışlardır onu. İnsanların korktuğu bir şeytanla iş birliği yapan kötü biri olarak görülmüştür. Ama ondan sonra, insanların ısınmak için, yemeklerini pişirmek için, mağaralarını aydınlatmak için bir ateşi olmuştur. O adam onlara, akıllarına gelmeyen bir hediye bırakmış, karanlığı yeryüzünden kaldırmıştır. Yüzyıllar geçmiş, derken biri tekerleği icat etmiştir. Herhalde o da insan kardeşlerine öğrettiği tekerleğin çarkında parça parça edilmiştir. Yasak şeylerle uğraşan bir küstah olarak görülmüştür. Ama ondan sonra, insanlar artık ufukları aşarak yolculuk edebilmeye başlamışlardır. Bu adam onlara akıllarına gelmeyen bir hediye bırakmış, dünyanın yollarını açmıştır.
    O adam, o boyun eğmeyen ilk adam, insanoğlunun başlangıçtan bugüne kadar yarattığı her büyük efsanenin ilk bölümünde, karşımızdadır. Promete zincirlerle bağlanmış, yırtıcı kuşlara peşkeş çekilmiştir, çünkü Tanrıların ateşini çalmıştır. Adem acı çekmeye mahkûm edilmiştir, çünkü bilgi ağacının meyvesini yemiştir. Efsane ne olursa olsun, insanlığın belleğinin gölgeleri içinde, bu güzelliğin bir tek kişiyle başladığı, o kişinin de cesaretinin bedelini ödediği bilinir.
    Yüzyıllar boyunca ortaya çıkan bazı adamlar, yepyeni yollara doğru ilk adımları atmışlar, bunu yaparken de kendi vizyonlarından başka bir silaha sahip olmamışlardır. Amaçlar farklıdır, ama hepsinin bir ortak noktası vardır. Atılan adım ilk adımdır, yol yeni bir yoldur, vizyon kimseden ödünç alınmış değildir, ve bu kişilere tepki olarak da her zaman nefret yöneltilmiştir. Büyük yaratıcılar... Düşünürler, sanatçılar, bilim adamları, mucitler... Hep çağlarının insanlarına karşı tek başlarına durmuşlardır. Yeni çıkan her büyük fikre karşı gelinmiştir. Her yeni büyük icat kınanmış, lanetlenmiştir. Motor saçma bir şey olarak karşılanmış, uçak imkânsız diye düşünülmüştür. Otomatik tezgâh kötü bir icat sayılmıştır. Anestezi günah sayılmıştır. Ama ödünç almadıkları vizyonlara sahip olan insanlar yine de yollarına devam etmişlerdir. Mücadele etmiş, acı çekmiş, bedel ödemişlerdir. Ama sonunda kazanmışlardır.
    Hiçbir yaratıcı, kardeşlerine hizmet etmek düşüncesiyle harekete geçmiş değildir, çünkü kardeşleri, onun sunduğu hediyeyi reddetmişlerdir ve o hediye, bu kişinin güçlükle sürdürdüğü mücadele dolu hayatı mahvetmiştir. Bu kişinin tek gerçeği, kendi amacı olmuştur. Kendi gerçeği, onu kendi usulünde yapabilmesi, başarabilmesi. Bir senfoni, bir kitap, bir motor, bir felsefe, bir uçak ya da bir bina... Odur onun hayattaki amacı. Hayatı da odur. Yarattığı şeyi duyanlar, okuyanlar, işleyenler, inananlar, ona binip uçanlar ya da içinde yaşayanlar değildir onun için önemli olan. Mesele yaratılan şeydedir, onu kullananlarda değil. Yaratılan şeydir önemli olan; ondan yarar sağlayanlar değil. Yaratılan şey, o kişinin gerçeğine biçim vermiştir. O da kendi gerçeğini her şeyden ve herkesten üstün tutmuştur.
    O kişinin vizyonu, gücü ve cesareti, kendi ruhundan gelmektedir. Ama bir insanın ruhu, kendi benliğidir. Bilinci dediğimiz kimliğidir. Düşünmesi, hissetmesi, yargılaması, eyleme geçmesi, hep ego'nun fonksiyonlarıdır.
    Yaratıcılar benliksiz değildir. Güçlerinin bütün sırrı budur. O gücün kendine yeterli olması, kendiliğinden motive olup harekete geçmesi, kendi kendini yaratması bundandır. Bir ilk amaç, bir enerji, bir hayat gücü, bir başlatıcı. Yaratıcılar hiçbir şeye ve hiç kimseye hizmet etmemişlerdir. Kendileri için yaşamışlardır.
    Ve insanlığın şeref tacı olan şeyleri ancak kendileri için yaşamakla başarmışlardır. Başarının yapısı, doğası böyledir.
    İnsan ancak kendi zihniyle var olabilir. Dünyaya silahsız gelir. Tek silahı, kendi beynidir. Hayvanlar yiyeceklerini fiziksel güçleriyle bulurlar. İnsanın pençeleri, sivri tırnakları, boynuzları, büyük kas gücü yoktur. Yiyeceğini ya toprağa ekmek, ya da avlamak zorundadır. Ekebilmek için bir düşünce sürecine ihtiyacı vardır. Avlamak için silahlara, dolayısıyla silah yapmaya ihtiyacı vardır ki o da bir düşünce sürecidir. Bu en basit gereklilikten en yüce dinsel soyutluğa kadar, tekerlekten gökdelene kadar, neysek ve neye sahipsek hepsi insanın bir tek niteliğinden doğmaktadır... O da mantıklı bir zihnin fonksiyonudur.
    Ama zihin, bireyin sahip olduğu bir şeydir.
    Kolektif beyin diye bir şey yoktur. Kolektif düşünce diye bir şey de yoktur. Bir grup insanın vardığı anlaşma, ya bir uzlaşma, ödün verme sürecidir, ya da birçok bireysel düşüncelerin bir ortalamasıdır. İkincil önem taşıyan bir şeydir. Birincil eylem... Yani mantık yürütme süreci... Bir tek kişinin tek başına yapması gereken bir şeydir. Yemekleri bir sürü insana paylaştırabiliriz. Ama kolektif bir midede sindiremeyiz. Hiç kimse kendi ciğerlerini, başkasının yerine solumak için kullanamaz. Hiç kimse kendi beynini, başka birinin yerine düşünmek için de kullanamaz. Vücudun ve ruhun bütün işlevleri bireysel ve özeldir. Paylaşılamazlar ve devredilemezler.
    Başka insanların düşüncelerini biz miras yoluyla alırız. Tekerlek de miras kalmıştır bize. Onu alır, araba yaparız. Derken araba değişir, otomobil olur. Otomobil de uçak olur. Ama bu sürecin tümü yer alırken, bizim diğer kimselerden aldığımız tek şey, onların düşüncelerinin ortaya koyduğu son üründür. Eylem gücü, bu son ürünü alıp malzeme olarak kullanan, oradan bir sonraki adımı ortaya çıkaran yaratıcı güçtür. Bu yaratıcı güç ne verilebilir, ne de alınabilir. Paylaşılamaz ve ödünç verilemez. Bir tek kişiye, bir bireye aittir. Yaratılan şey, yaratanın mülküdür. İnsanlar birbirlerinden öğrenirler. Ama öğrenmenin tümü aslında yalnızca malzeme değiş tokuşudur. Hiç kimse bir başkasına düşünme kapasitesini veremez. Oysa o kapasite, bizim sağ kalmak için tek gücümüzdür.
    Bu dünyada hiçbir şey insana hazır verilmiş değildir. İhtiyacı olan her şeyi üretmesi gerekmektedir. İnsan burada kendini temel bir seçimle karşı karşıya bulur. Ancak iki yoldan birini seçerek sağ kalabileceğini görür. Ya kendi zihninin bağımsız çalışmalarıyla, ya da başkalarının zihninden beslenen bir asalak olarak. Yaratıcı başlatır. Asalak ödünç alır. Yaratıcı doğa karşısında kendi başına dikilir. Asalak doğa karşısında hep bir aracıyı kullanır.
    Yaratıcının derdi doğayı fethetmektir. Asalağın derdi ise insanları fethetmektir.
    Yaratıcı, kendi işi için yaşar. Başka insanlara ihtiyacı yoktur. En önemli amacı, kendi içindedir. Asalak elden düşme yaşar. Başkalarına ihtiyacı vardır. Başkaları onun baş amacı haline gelir.
    Yaratıcının temel ihtiyacı, bağımsızlıktır. Mantık yürüten zihin, herhangi bir türlü zorlama altında çalışamaz. Kısıtlanamaz, feda edilemez, başka amaç ve düşüncelere boyun eğemez. Gerek işlerlikte, gerekse amaçta, tam bir bağımsızlık ister. Bir yaratıcı için, insanlarla olan ilişkilerin tümü ikinci plandadır.
    Elden düşmecinin temel ihtiyacı, beslenebilmek için diğer insanlarla olan bağlarını sağlamlaştırmaktır. İlişkileri birinci sıraya koyar. İnsanoğlunun başkalarına hizmet etmek için var olduğunu söyler. Kendini feda etmekten, hizmet ve yardım etmekten söz eder.
    Bu düşünce, insanın başkaları için yaşamasını, başkalarını kendinden ön plana almasını gerektiren bir doktrindir.
    Hiç kimse başkaları için yaşayamaz. Vücudunu paylaşamadığı gibi, ruhunu da paylaşamaz. Ama elden düşmeci, yardım etmeyi bir sömürü silahı olarak kullanmakta, insanoğlunun ahlâki ilkelerini değiştirmektedir. İnsanlara yaratıcıyı mahvetmenin bütün yolları öğretilmektedir. Bağımlılığın bir sevap olduğu öğretilmektedir insanlara.
    Başkaları için yaşamaya kalkan kişi, bir bağımlıdır. Amaçları açısından bir asalaktır, hizmet ettiği kimseleri de asalak haline getirir. Bu ilişkiden doğabilecek tek şey, birlikte yozlaşmaktır. Kavram olarak imkânsız bir şeydir bu. Gerçek hayatta buna en yakın olan şey, başkalarına hizmet etmek için yaşayan kişidir ki o da köledir. Eğer fiziksel kölelik bile iğrenç bir kavram gibi gözüküyorsa, ruhsal kölelik bundan ne kadar daha iğrenç bir kavram olmalıdır! Savaşta ele geçirilen bir kölenin kendine göre bir gururu vardır. Karşı koymuştur ve içinde bulunduğu durumu kötü bir şey olarak görmektedir. Ama kendini kendi isteğiyle köle haline getiren, bunu sevgi uğruna yaptığını söyleyen adam, yaratıkların en aşağılığıdır. İnsanlığın onurunu düşürmekte, sevgi kavramını küçültmektedir. Ama hizmet, hayır ve yardım doktrininin altında yatan budur.
    İnsanlara en yüce sevabın, başarmak değil, vermek olduğu öğretilmiştir. Oysa insan yaratılmamış bir şeyi veremez. Yaratma, dağıtımdan önce gelmek zorundadır, yoksa dağıtılacak bir şey bulunamaz. Yaratıcının ihtiyaçları, ilerde yararlanacak herkesin ihtiyacından önce gelmek zorundadır. Oysa bize, kendi üretmediği hediyeleri dağıtan adamı, o hediyeleri mümkün kılandan daha çok takdir etmek öğretilmiştir. Bir yardım, bir hayır olayını överiz. Bir başarı karşısında, omuz silkip geçeriz.
    İnsanlara ilk görevlerinin, başkalarının çektiği acıları dindirmek olduğu öğretilmiştir. Ama acı çekmek bir hastalıktır. İnsanın karşısına böyle bir durum çıkarsa, rahatlatmaya, yardım etmeye çalışır. Bunu en yüce sevap haline getirmek, acıları hayatın en önemli parçası haline getirmek demektir. Kişi sevapkâr olabilmek için başkalarının acı çektiğini görmek ister duruma düşmektedir. İşte hayırseverliğin yapısı budur. Yaratıcı hastalıkla ilgilenmez, hayatla ilgilenir. Buna rağmen yaratıcıların çalışmaları sayesine hastalıklar birer birer ortadan kalkmıştır. İnsanın vücuduna ve ruhuna ait hastalıkların önüne geçilmiş, bu sayede acı çekilmesi de, hayırseverlerin ve yardımseverlerin yapamayacağı kadar önlenmiştir.
    İnsana başkalarıyla aynı görüşte olmanın da bir sevap olduğu öğretilmiştir. Oysa yaratıcı, farklı görüşteki adamdır. İnsanlara akıntıyla birlikte yüzmenin iyi olduğu söylenir. Yaratıcı ise akıntıya karşı yüzen adamdır. İnsanlara bir arada durmanın bir sevap olduğu öğretilir. Ama yaratıcı tek başına duran adamdır.
    İnsanlara 'ego'nun kötülük demek olduğu öğretilir. Sevabın ideali, benliksizliktir. Oysa yaratıcı, salt anlamda bencil kişidir. Benliksiz kişi, düşünmeyen, hissetmeyen, yargılamayan, eyleme geçmeyen kişidir. Bunların hepsi benliğin fonksiyonlarıdır. Bu noktadaki tersine dönüş en korkuncudur. Konu çarpıtılmış, insana başka seçenek bırakılmamış, özgürlüğü yok edilmiştir. İyilik ve kötülük kutupları açısından, iki kavram sunulmuştur ona. Biri bencillik, öbürü de hayırseverliktir. Bencilliğin anlamı, başkalarını kendisi için feda etmek olarak tarif edilmiştir. Hayırseverlik ise, kendini başkaları için feda etmektir, denilmiştir. Bu durumda insan her iki halde de diğer insanlara bağlanmış, kendisine iki acıdan birini çekmesi söylenmiştir. Ya başkalarının uğruna kendisi acı çekecektir, ya da kendisi uğruna başkalarına acı çektirecektir. Sonunda insanoğlunun kendi acılarından zevk alması gerektiği de söylenince, tuzak iyice kapatılmıştır. İnsan artık mazoşizmi kendi ideali olarak kabul etmek zoruna kalmıştır, çünkü bunun karşısında ancak sadizm vardır. İnsanoğluna oynanan en sahtekârca oyun bu olmuştur. Bağımlılık ve acı çekme, bu yolla hayatın temelleri haline getirilmiştir.
    Seçenekler kendini feda etmekle tahakküm etmek arasında değildir. Seçenekler bağımsızlıkla bağımlılık arasındadır. Yaratıcının kuralı ya da elden düşmecinin kuralıdır. Bu temel bir sorundur. Bir ölüm kalım sorunudur. Yaratıcının kuralı, insanlığın var olmasını sağlayan mantıklı zihnin ihtiyaçları üzerine kurulmuştur. Elden düşmecinin kuralıysa, sağ kalmayı beceremeyecek insanların ihtiyaçlarına dayalıdır. İnsanın bağımsız ego'sundan doğan her şey iyidir. İnsanın insana bağımlılığından doğan her şey kötüdür.
    Bencil kişi, salt anlamda bakıldığında başkalarını feda eden kişi değildir. Başkalarını herhangi bir şekilde kullanma ihtiyacının üstüne çıkmış kişidir. Onun işlerliği, diğer insanların kanalıyla değildir. Birincil anlamda onlarla ilgilenmemektedir. Amacı da, düşüncesi de, arzuları da, enerjisinin kaynağı da, hep onların dışındadır. Bir başka kişi için var olmakta değildir, kimseden de kendisi için var olmasını istememektedir. İnsanlar arasında oluşabilecek tek kardeşlik, tek karşılıklı saygı bu yolla olabilir.
    Dereceler ve yetenekler değişebilir, ama ana ilke her zaman aynıdır. Kişinin bağımsızlığının, inisiyatifinin ve işine duyduğu kişisel sevginin derecesi, onun bir çalışan olarak istidadını ve işinin değerini saptar. Bağımsızlık İnsani sevapların ve insanlık değerlerinin tek ölçüsüdür. İnsanın değeri kendinden gelir, başkaları için neler yapıp neler yapmadığından değil. Kişisel gururun yerini alabilecek hiçbir şey yoktur. Bağımsızlıktan başka da bir kişisel gurur standardı yoktur.
    Doğru dürüst ilişkilerde, hiç kimsenin hiç kimseye feda edilmesi söz konusu değildir. Mimarın müşterilere ihtiyacı vardır, ama kendi çalışmalarında onların isteklerine boyun eğmez. Onların da mimara ihtiyacı vardır, ama evi ona sipariş etmeleri, sırf ona para vermek için değildir. İnsanlar yaptıkları işleri, özgür ortak rızayla, ortak ve karşılıklı çıkarları doğrultusunda değiş tokuş ederler, bunu ancak kişisel çıkarları birbirine uyuyorsa, her ikisi de bu değiş tokuşu istiyorsa yaparlar. İstemiyorlarsa, birbirleriyle iş yapmak zorunda değildirler. Gidip başkalarını ararlar. Eşitler arasında ancak bu tür ilişki olabilir. Bunun dışındaki ilişkiler, efendi-köle ilişkisidir, kurban-cellat ilişkisidir.
    İnsanları yönetenler bencil değildir. Onlar hiçbir şey yaratmazlar. Varlıklarını ancak başkaları kanalıyla sürdürürler. Onların amacı, yönettikleri kişilerde, onların köleleştirilmesinde yatar. Dilenci kadar bağımlıdırlar onlar da. Sosyal hizmet uzmanı kadar, haydut kadar bağımlıdırlar. Bağımlılığın türünün önemi yoktur.
    Ama insanlara bu elden düşmecileri... Zorbaları, imparatorları, diktatörleri... Bencilliğin temsilcisi saymaları öğretilmiştir. Bu sahtekârlıkla birlikte insanların ego'yu öldürmesi sağlanmıştır. Hem kendilerinde, hem de başkalarında. Bu sahtekârlığın amacı, aslında yaratıcıları yok etmektir. Ya da zincire vurmaktır. O da aynı şeydir.
    Tarihin başlangıcından bu yana, iki hasım her zaman karşı karşıyadır. Biri yaratıcı, diğeri de elden düşmecidir. İlk yaratıcı tekerleği icat ettiği anda, ilk elden düşmeci buna tepki göstermiştir. O da hayırseverliği icat etmiştir.
    Yaratıcı, sürekli olarak inkâr edilmesine, saldırılar görmesine, eziyetlere uğramasına, sömürülmesine rağmen yoluna devam etmiş, bütün insanlığı da kendi enerjisiyle peşinden ilerletmiştir. Elden düşmecinin bu sürece engeller çıkarmaktan başka katkısı yoktur. Bu kapışmanın bir başka adı daha vardır... Burada birey, kolektife, topluluğa karşıdır.
    Kolektifin, yani bir ırkın, bir sınıfın, bir devletin 'ortak çıkarı', insanları baskı altına alan her türlü zorbalık rejiminin altında yatan şeydir. Tarihteki her dehşet verici olay, bir hayır uğruna yapılmış görünür. Bencil hareketlerin hiçbiri, hayırseverin döktüğü kanla ölçülebilecek bir zarar vermiş midir? Bunun suçu insanoğlunun iki yüzlülüğünde mi yatmaktadır, yoksa ilkenin yapısında mı? En korkunç kasaplar, genellikle en samimi, en içten inanmış olanlardır. Giyotinle ya da idam mangasıyla, kusursuz bir topluma ulaşacaklarına gerçekten inanmışlardır. Hiç kimse onların öldürme hakkını sorgulamamıştır, çünkü besbelli hayırsever bir amaç uğruna öldürüyorlardır. İnsanların başka insanlar uğruna feda edilmesi doğal kabul edilmiştir. Aktörler değişmekte, ama trajedinin akışı aynı kalmaktadır. Bir hümanist çıkar, insanlara ne kadar sevgi duyduğunu söyleyerek yola koyulur, sonunda bir kan denizine varır. İnsanlar bir şeyin iyi olabilmesi için bencillikten uzak olması gerektiğine inandığı sürece, bu böyle devam etmektedir ve edecektir. Bu durum, hayırseverin eylemine izin vermekte, kurbanları da buna dayanmak zorunda bırakmaktadır. Kolektivist hareketin liderleri kendileri için hiçbir şey istememektedirler. Ama bir de ortadaki sonuçlara bakın.
    Bir insanın diğer bir insana yapabileceği tek iyi şey, o kişiyle doğru dürüst bir ilişki kurabilmesi için tek yol... elini çekmektir!
    Şimdi bir de bireycilik ilkesi üzerine kurulmuş bir toplumun sonuçlarına bakalım. Burası. Bizim ülkemiz. İnsanlık tarihinde en soylu ülke. En büyük başarıların, en büyük refahın, en büyük özgürlüklerin ülkesi. Bu ülke benlikten yoksun hizmete dayalı olarak kurulmamıştır. Feda etmeye, razı olmaya ya da herhangi bir hayır ilkesine dayalı olarak kurulmamıştır. Bireyin mutluluğu arama hakkı üzerine kurulmuştur. Kendi mutluluğunu. Başkasının değil. Özel, kişisel ve bencil, bir amaç. Ama sonuçlara bakın. Kendi vicdanınıza bakın.
    Bu eski bir çatışmadır. İnsanlar gerçeğe çok yaklaşmışlar, fakat her seferinde olay tersine dönmüş, şu ya da bu uygarlığın sonu gelmiştir. Uygarlık, özel hayat toplumuna doğru ilerlemektir. Vahşinin tüm hayatı halka açıktır, aşiretinin kuralları tarafından yönetilir. Uygarlık insanı insanlardan kurtarma sürecidir.
    Bugün, bizim günümüzde kolektivizm, elden düşmecinin, ikinci derecedeki adamın, o eski canavarın kuramı, tasmasını koparmış, başıboş koşturmaktadır."
    Ayn Rand
    Plato Film Yayınları - 3. Baskı: 2003 - Çeviri: Belkıs Çorakçı Dişbudak. [s. 769-776, Howard Roark'un Savunması]
  • A. Aslan
    A. Aslan Bir Bilim Adamının Romanı: Mustafa İnan'ı inceledi.
    269 syf.
    ·3 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Elimde olsa başta lise ve lisans öğrencileri olmak üzere herkesin bu kitabı okumasını isterdim. Eminim bu kitabı okuyan birçok arkadaşın bilime ve düşünceye olan sevgisi artacak hatta birçoğu bilim insanı olabilmek hayaliyle tutuşacak. Ki bilim; sanat ve felsefe ile birlikte insanlığın en yüce uğraşlarındandır. Sanat yaratımı, felsefe sorgulamı perçinler. Bilim ise yaratmak ve sorgulamanın kesişmesinden yükselir. Sorgulamadan yaratmak beyhude olduğu gibi yaratmadan sorgulamak da imkânsızdır. Oğuz Atay'ın Prof.Dr.Mustafa İnan'ı anlattığı bu kitabı herkese rahatlıkla önerebileceğim nadir eserlerdendir.
  • 240 syf.
    ·2 günde
    Arka kapak yazısının da dediği gibi bu kitap “Bir manifesto niteliğinde ‘durum analizi’ sayılabilecek” bir eser.
    Üç bölümden oluşan bu eserin
    (I. Aklın İlüzyonu, II. Karıncanın Aşkı, III. Yeni Dünyalar) ilk sayfalarından itibaren Öztürkmen’in bilimperestlere yani pozitifizimi dinleştiren, aklı ilahlaştıranlara eleştirilerini görüyoruz. Yazar, bilimin her zaman yanılgı payının var olduğunu ve bilimperestliğin bilime ters olduğunu anlatmak istiyor:

    “Biz bilimin ‘gerçeklik iddiasını’ seviyoruz, ‘yanılgısını’ da... ama, ‘mutlaklık iddiasına’ her zaman karşı geleceğiz. Çünkü bilimin kendisi de itiraf ediyor ki, her zaman yanılabilir... Mutlak hakikati bulmanın yolu, mutlak hakikatin varlığına inanmaktan geçiyor...”(s.19)

    Yazar, bilimin kesinlik ve doğruluk iddiasının, 17. yüzyılda Descartes ve Newton’la başlayıp, daha sonra Saint-Simon ve Auguste Comte devrinin bir ilüzyonu haline geldiğini söylüyor. Ama bu illüzyonunun temellerinin kuantum fiziği, görelilik teorisi gibi formüller dizisi ve Max Planck, Niels Bohr, Max Born, Louis de Broglie, Warner Heisenberg, Erwin Schrödinger gibi fizikçilerin buluşları ile yine bilim tarafından sarsılmış olduğunu yazıyor.

    Özellikle Heisenberg ve Schrödinger’in önemli yorum ve katkılarıyla , kuantum teorisinin daha da önem kazandığını
    “Kuantum fiziği bir devrimdi; bilimde karşı bir devrim.” (S.27)
    bilim tarihinde gördüğümüz gibi bu eserde de görüyoruz.
    Yazarın dediği gibi bu; pozitivizme, determinizme, nedensellik ilkesine ve daha bir çok -izm’e karşı bir devrim niteliğindeydi. Bu sadece fen biliminin konusu değil, sosyal bilimlerin de konusuydu. Çünkü insanlık bilim yoluyla, bilim uğruna kaçtığı hatta yalanladığı metafizik imgelerle burada karşılaştı.
    “Zaten bilimsel araştırmaların bizi en son götüreceği yer de fizik ötesi olgular değil mi?” (S.17) diye soruyor yazar.

    Ve alıntılarla fikrine destekler sunuyor:

    “Claude Bernard’ın da dediği gibi, ‘Deneysel bilim, artık fizik-ötesi tefekküre geçiş sınırına gelmiştir.’” (S.36)

    “Fritijof Capra diyor ki: “Yirminci yüzyıl fiziği, bize bilimde hiçbir mutlak doğru olmadığını; bütün kavram ve teorilerimizin sınırlı ve tahmini olduğunu çok kesin bir şekilde göstermiştir.”(s.56)

    Yani yazar aslında batı bilim dünyasının 20. yüzyılın başından beri aklın ve pozitif bilimsel düşüncenin ötesinde de bir bilgi alanı olduğunu kabul ettiğini söylüyor ve (kendi tabiriyle) çağın 100 yıl gerisinde kalan Türkiye’nin aydın geçinen entelektüellerinin(!) bunu hala kabul etmemesini eleştiriyor, konu üzerine fikirlerini sunup önerilerde bulunuyor.

    “Mutlaklık ve kesinliğin bir inanç konusu olduğu, bilimsel bilgilerin ise, sınırlı bir paradigma olarak kalacağı ve kesin olmayacağı, artık Türk bilim çevrelerince de anlaşılması gerekiyor.” (S.105)

    Yazar tüm bunları sadece fizik ile değil moleküler biyoloji (bir bölümde genom projesine epey yer verilmiş) genetik, biyokimya gibi diğer bilim dallarından örneklerle; felsefe, psikoloji, sosyoloji hatta siyaset gibi sosyal bilimler kapsamında inceliyor. Tüm bunlar ile de önyargıları kırmaya, bilimperstlikten, fanatizmden kaçındırmaya çalışıyor. Okuyucuyu düşünmeye, araştırmaya sevk ediyor. Ve soruyor:

    “Hürriyeti önce ruhumuzda arayacağız, sonra kafamızda. Gerçekten hür ve bağımsız düşünebiliyor muyuz? Önyargılardan, klişe sloganlardan, kalıpçı şemalardan, pratik zekanın zorladığı konformist eğilimlerden azade miyiz?”(s.149)

    Not: Kitabın terminolojik bir dili var yani salim bir kafa, geniş zaman istiyor.
    Not2: Kitabın fena bir eksiği var: kaynakça. Dipnotlarla devamlı desteklenmiş ama daha geniş bir kaynakçayı sizin de gözleriniz arayabilir.
    Benden söylemesi...