• 128 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Sinan Küfeoğlu: 7 yıldır Finlandiya'dayım 70 tane Türk heyeti gördüm. Her sene geliyorlar ama bir şey almıyorlar. Yaptıkları tek şey bol bol yemek yemek, fotoğraf çekip eve dönmek.
    (Cambridge'te akademisyen)

    “Küçük bir kuzey ülkesini eğitimde zirveye taşıyan temel ilkeler ve uygulamalar”dan bahseden bu kitap, bir matematik öğretmeni olan Pasi Sahlberg'in kendi eğitim sistemleri hakkında kısmen nesnel kısmen de öznel satırlarla bilgi vermeye çalışıyor.

    Öğretmenim diyen kişilerin kesinlikle okuması gereken bir kitap. Çünkü dünya üzerinde Şangay, Japonya, Finlandiya gibi ülkelerin sürekli ilk sıralarda yer aldığı PISA'da Türkiye, yıllardır son sıralara yakın yerlerde geziniyor. Üstelik PISA, kendi dilinde okuduğunu anlama, fen ve matematik okur-yazarlığı üzerinden sınavlar yapıyor. Kendi dilimizde okuduğumuzu anlamada bile 40 ve üzeri sıralardayız. Üstelik bütün dünya ülkeleri de katılmıyor bu uygulamaya.

    Peki Finlandiya, adını bir sistem yaptıracak kadar ne mi yaptı? Uzun süreli, öngörülü, kararlı bir DEVLET projesiyle gelişim kaçınılmazdı. Finlandiya da Japonya gibi 60'ların 70'lerin başlarından beri uyguladıkları sisteme sadık kalarak bugün bu sadakatin meyvesini topluyor.

    "Finlandiya’daki okullarda verilen eğitimin temel felsefesinin ögelerini şöyle sıraladım: Öğrenme sürecini her bir öğrenciye uyacak şekilde kişiselleştirmek, çok yönlü öğretim metotlarına başvurarak karmaşık bilgi ve becerileri muhtelif biçimlerde öğretmek ve uygun yöntemler ile öğrenim destekleri olduğu sürece herkesin her şeyi öğrenebileceğini kabul etmek.”

    -...herkesin her şeyi öğrenebileceğini kabul etmek..."
    İnsanların ta en baştan uygulamaya çalıştıkları felsefe bu: Herkes için eğitim, hakkaniyet.

    Kitabın da özünü yaratan Finlandiya'nın bu sağlam sistemi, asla bir mucizeye dayanmıyor. Nedir peki bu sistemin ilkeleri?

    “1.Sağlam bir öğrenme deneyimi için düzenli teneffüs ve fiziksel aktivite kritik önemdedir.

    -Teneffüs nedir ya da tatiller niçin vardır? Kişiler, zihinlerini ve bedenlerini dinlendirsin diye vardır. Bu sistemde teneffüs, bizimkine yakın bir seviyede. Ders 45 dk teneffüs 15 dk. Fakat teneffüs hakkı tamamen ciddi bir biçimde öğrenciye verilmiş durumda. 'Oğlum atlama, zıplama, kaçma, düşme!' diyen öğretmenler yok. Bu yüzden sorumluluk alan bireylere teneffüsün bittiğini bildiren zil de yok.

    2. Eğitim alanında yapılacak kapsamlı değişiklikler için küçük veri, büyük veriye kıyasla genelde çok daha etkili bir araçtır.

    -Büyük veri, istatistik... Küçük veri ise öğretmenin anlık gözlem yoluyla edindiği bilgilerdir. İstatistiklerin uygulamada yetersiz kalacağını savunan bir sistem var. Ve bu savunma sayesinde de bölgeselleştirilmiş programlar mevcut. Her okul kendi müfredatını hazırlayıp uygulamaktan sorumlu. Çünkü bir okulun ihtiyacını ancak o okulda yaşayan öğretmenler, öğrenciler, veliler daha iyi bilir.

    'Küçük veriyle yönetmezseniz büyük veri tarafından yönetilirsiniz.' der Sahlberg.

    3. Eğitim kazanımlarını daha nitelikli kılmanın yolu hakkaniyeti sağlamaktan geçer.

    -Ah... Hakkaniyet ne güzel bir kelime... Lakin hayatımızın çoğu alanında uygulamakta müthiş bir zorluk çektiğimiz doğrusu da mevcut. Bunu eğitimde kaçınılmaz bir madde olarak görüyor Kuzeyliler. Bir karikatür anımsadım. Sınav: ağaca tırmanmak. Sınava girecekler: maymun, fil, zürafa, horoz... Hakkaniyet bunun neresinde? İşte, bunun farkında olarak bu hakkaniyeti sağlamak isteyen kişiler, bugün dünyanın 1 numarası.

    'Finlandiya’da bir okul hakkaniyete ve zorluklar karşısında esneklik kültürüne ne ölçüde sahipse o derece iyi bir okul sayılıyor. - Bir eğitim sisteminde hakkaniyet tesis edilmediğinde, öğrencilerin bilişsel ve kişisel potansiyellerini bütünüyle değerlendiremezsiniz.'

    4.Finlandiya eğitim sistemine dair uydurma bilgiler ve şehir efsaneleri, daha iyi bir eğitim sistemi kurma yolunda verilen çabaları akamete uğratabilir.”

    -Bu sağlam sistemin altında yatan mucizevi sebepler yok. Efsanelere inanmamız gerektiğini söyleyen Sahlberg, Finlandiya'nın tek yaptığı şey sözüne sadık kalıp istikrarlı biçimde kararlarını uygulamaya koymak. Üstelik bunu yaparken de sistemi olabildiğince esnek tutmaya çalışıyor. Yani eyaletler hatta okullar, kendi müfredatlarından sorumlu. Herkeste bir sorumluluk hissi var. Beyaz Zambaklar Ülkesinde bahsedildiği gibi, bu ülkede gerçekten bir kenetlenmişlik var. Kenetlenmek için savaşmaya gerek olmadığını, illaki ölmemiz gerekmediğini gösteren güzel bir ülke. Üstelik coğrafi şartları göz önüne alındığında oldukça soğuk ve güneye sıkışmış bir ülke. Ya eşsiz güzellikteki Anadolu? Sanırım rahatlık yoruyor insanı. Atalet veriyor konfordan olma korkusu.

    Ve bunu da ekleyip bitirmek istiyorum: Finlandiya'da en popüler meslek, öğretmenlik. Kendi uyguladıkları standartlaştırılmış bir sınavdan sonra (bizdeki AYT-TYT gibi) bir de öğretmenliği tercih eden kişilere ayrı bir sınav uygulanıyor. Bu sınavda da daha çok kişinin iletişim becerisi, kişilik özellikleri gibi kıstaslar göz önüne alınıyor. Yani Finlandiya'da en yüksek puanı da almış olsanız öğretmen olmak için iyi bir iletişim gücünüzün olması gerekir. Yüksek puanlarla yıllarca öğretmenlik fakültelerine gidemeyen kişiler var.

    Bizde nasıl dersiniz? :) En düşük puanlar bir yana, başka bölümlerden mezun olup kısa bir pedagojik formasyon eğitiminden sonra öğretmen olduğunu iddia eden ya da daha doğrusu öğretmen olduğuna inandırılan yüz binlerce kişi var. Üstelik çoğu da işsiz...
  • Uyaranlara tekrar tekrar maruz kalmanın neticeleri, yakın canlı ve cansız çevreyle ilişkilerinde organizmaya yararlıdır.Organizmanın güvenli olan nesne ve habitatları güvensizlerden ayırt etmesini bunlar sağlar ve sosyal bağların en ilkel temelidirler.Dolayısıyla, psikolojik ve sosyal istikrarın ana kaynakları olan sosyal örgütlenme ve birleşmeye temel oluştururlar.
  • Prof. Dr. M. Bilgin Saydam, psikomitolojide yaşayan, yaşanan ve yaşatan öyküler olarak tanımlanan mitlerin birbirleri arasında yaşanan geçiş sürecindeki boşluğun kahramanlar yaratan bir boşluk olduğunu söyledi. Saydam,

    “Annenin aslan oğlu okuyup büyük adam olacak ve annesini kurtaracak, İbrahim Tatlıses İstanbul’a gidecek ve annesini kurtaracak örneğinden yola çıkarsak burada bir mit değişimi yaşanıyor. Buradaki mit değişimi de İbrahim Tatlıses’i kahraman yapıyor. Çünkü bir kahraman olarak annesini kurtarıyor. Mit değişimlerinde yaşanan boşluk çok ciddi bir risk barındırıyor. Orada kahraman olmak mümkün”

    dedi.

    ‘Hayata, insana ve psikoterapiye dair her şey’ konu başlığıyla gerçekleştirilen kursta psikomitoloji hakkında yürüttüğü çalışmalardan elde ettiği deneyimlerini aktaran Dr. M. Bilgin Saydam, konuşmasına mitlerin insan ruhunun yaratıcı eylemlerle yaptığı sıçramaları, nesiller boyunca değişmeden yansıtarak; insan bilincinin gelişim öyküsünü ve korku, kaygı, umut, coşku gibi yaşantıları aynaladığını ifade ederek başladı.

    Mitlerin yaşayan, yaşanan ve yaşatan, tarih ve mekan içindeki duruşumuzu, pozisyonumuzu belirleyen öyküler olduğunu vurgulayan Saydam,

    “Annenin aslan oğlu okuyup büyük adam olacak ve annesini kurtaracak, İbrahim Tatlıses İstanbul’a gidecek ve annesini kurtaracak örneğinden yola çıkarsak ezik bir anne simgesiyle onun mahsun haliyle bağlantılı kendisini kurtarma, annesinin ezilmesine neden olan kurgunun ortadan kaldırması olarak tanımlanan bir mit. İbrahim Tatlıses’in hem filmlerinde hem de gerçek hayatta her gittiği yerde bir kahraman olarak karşılanıyor. Çünkü bir kahraman olarak annesini kurtarıyor. Günlük hayatta bizlerde okuyacağız, büyük adam olup bizi hor görenler tarafından bile alkışlanacağız. Ailemiz, arkadaşlarımız ve bizi hor gören insanlara karşı muzaffer konumda olacağız. Bir gün öleceğiz ama başarılı olup eserlerimizle ilkel olarak da çocuklarımızla alkışlanacağız. Bunu bir mitten diğer mite geçerken yapacağız. Çünkü mit değişimlerinde yaşanan boşluk çok ciddi bir risk barındırıyor. Orada kahraman olmak mümkün”

    dedi.

    Gerek birey ve gerekse toplumsal olarak insanı anlamanın mitleri anlamaktan geçtiğinin altını çizen Saydam,

    “Psikomitolojinin materyali, insanın ve insanlığın öyküsü, daha kesin bir ifadeyle, insan zihninin ve onun öznesi olan bilincin oluşum ve gelişim sürecidir. İnsan varoluşunun doğa-kültür gerilimindeki açılım ve şekillenmesini, bıraktığı metamorfik izleri, yani bireysel ve ortak mitleri irdeleyerek araştırır. İnsan kendisini öykülendirerek şekillendiren bir varlıktır. En geniş anlamıyla psikomitoloji, insana ait bireysel ya da ortak tüm öyküleri kapsar ve hepsine evrensel bir gerçeklik atfeder. Yöreselde evrenseli, tekilde tümeli yakalama kaygısı içinde evrenin yaratılışını ve insanlık tarihini, insan-kahramanın bilinçdışı-bilinç, madde ve mana, doğa ve tin, dişil ilke ve eril ilke ikili sistemlerinin çekim alanlarındaki eylemleri olarak görür ve yorumlar”

    diye konuştu.

    Yaşanılan gündelik yaşamı bireyin kaybedildiği geçici yaşamlar, ‘fani dünya’ olarak nitelendiren Saydam, mitlerin dünyasını ise değişmeyen, ‘baki dünya’ olarak tanımladı. Toplumsal mitlerin sürekli yaşayan, yaşatan ve yaşanan öykülerden oluştuğunu, bireysel mitlerin ise yaşanılan dünyayla ilişkimizde kendimizi nasıl konumlandırdığımızı belirlediğini ifade ettiği konuşmasını şöyle sürdürdü:

    “Yaşamsal dünyayla ilişkimizi kendimizi nasıl konumlandırdığımız belirliyor. Hepimiz bir miti yaşıyoruz. Bir mitle yola çıkıp, yaşarken sürekli farklı mitleri yaşayıp, kendi tarihimizi oluşturuyoruz. Yaşanılan mitin gerçekliğinden şüphe duyarak yeni bir mit yaşamaya başlıyoruz. Böylece kendi tarihimizi yazıyoruz. Kendimize ait olmadığını hissettiğimiz tüm mitlerde hapisiz. Çevreyle ilişki içinde, kendi gerçekliğimizi yaşayacağımız özgün bir mit, bilinmezden bizi koruyor. Sosyo-kültürel açıdan da desteklenen bir mitse ciddi bir rahatlık getiriyor.”

    8 yıldır her ayın son haftası düzenlenen kursların bir sonraki konuğu ise Marmara Eğitim ve Araştırma Hastanesi Psikiyatri Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Mehmet Zihni Sungur olacak. Sungur, bilişsel davranışçı tedavi konusunda yürüttüğü çalışmalardan elde ettiği deneyimini paylaşacak.