Sadri Alışık
Mesele güzel insan olmak, güzel düşünmek, güzel bakmak. Ömür dediğin bir vardır, bir yoktur. Hayat dediğin budur. Gerisi boştur...

Antik Mısır Tanrısı
Antik Mısır Tanrısı Aton (Aten, Zentuk) ve Aton Dini Hazırlayan: Akhenaton "Aton, uludur, birdir, tektir.
O'ndan başkası yoktur.
Bir tanedir,
O'dur her varlığı yaratan
Bir ruhtur Aton, görünmeyen bir ruh.
Ta başlangıçta vardı Aton,
Tek varlıktı o.
Hiçbir şey yokken o vardı.
Her şeyi o yarattı
Ezelden beri süregelen varlığı,
Ebediyete kadar sürecek,
Gizlidir Aton, kimse görmemiştir onu.
İnsanlara ve yarattıklarına sır kalır her zaman." Akhenaton [1] Aten ya da Aton ya da Zentuk, 4. Amenhotep (Akhenaton, Akhenaten, 4.Amenofis) tarafından ortaya çıkarılan [2] dinî inanışın tek ve yarı-soyut tanrısıdır. Tıpkı günümüzde büyük kitlelere ulaşmış olan kutsal kitaplı dinlerde olduğu gibi tek yaratıcı olarak kabûl edilmiştir. [3] Firavunlar arasında en az bilgiye sahip olunan gizemli Akhenaton, çeşitli Mısır tapınaklarını kapatarak, belirsiz ve sûretsiz Tanrı Aton için tapınaklar yapmıştır. [4] Firavunların saltanatı, 3000 yıldan fazla sürdü ve bu arada otuz hükümdar sülalesi birbirini izledi. M.Ö. 1364 yılına gelindiğinde, 18'inci sülaleden Ameophis IV (Akheneton) tahta çıktı. Bu sırada Mısırlılar, başta Amon (Güneş Tanrısı) olmak üzere birçok tanrıya tapıyorlardı. [5] Akhenaton, babası gibi bir asker değil, her şeyden önce bir düşünürdü. Zamanının büyük bölümünü Amarna'da, karısı Nefertiti ile birlikte yeni bir dinin "gerçeklerini" bulmaya çalışarak geçiriyordu. [6] Yusuf Peygamber'den yaklaşık 300 yıl sonra Mısır'ın tahtına oturacak olan Akhenaton, tahta çıkışından beş yıl sonra kendisi 41 yaşındayken Mısır'ın çok tanrılı inanç sistemini temelinden yıkacak icraatlarda bulunmaya başladı. [7] Moneist (tek tanrılı) bir temeli olan ve yaratıcı ilah Aton'un dışında tüm tanrıları reddeden yeni bir dini kurdu [11] Halkına, ilâh'ın tek ve bir olduğunu, isminin de ATON olduğunu ilân etti. Adını, Aton'un hizmetkârı anlamına gelen AKH-EN-ATON şeklinde değiştirdi. [7] Bu dönüşüm, kısmen güncel muhâlefetin etkisinden ve özellikle Amon rahiplerinin girişimleriyle ayaklanan alt sınıfların baskısından kaçma amacını taşıyor olabilir. Yeni başkent, Teb'in 500 kilometre kuzeyindedir ve daha önce hiçbir Tanrı ya da Tanrıça'ya adanmamış bâkir topraklardan kurulmuştur. Aton'un Ufku anlamını taşıyan "Akh-et-Aton" şehri, Amon rahiplerine karşı girişilen mücâdelenin merkezî rolünü üstlenecektir. [8] Yeni başkente taşınılır taşınılmaz; Teb, başkent niteliğini kaybetmiştir. Akhenaton, mücâdelesinde bir adım dâhî geri adım atmayarak, Aton dışındaki Mısır ilâhlarının isimlerini âbidelerin üzerinden sildirmeye girişir ki, babası Amen-hotep'in de bu politikalardan kaçamadığı gözükür. [6] Teb, Uzun süre sonra bu dönemde ilk kez önemini yitirmiştir. Çünkü Akhenaton, aynı zamanda Amon'un şehrinden de nefret etmekte, onu Tağut'un / kâfirliğin sembolü olarak görmektedir. [9] Akhenaton, Mısır'ın geleneksel dinini kaldırıp yerine Aton olarak bilinen bir tek güneş tanrısına tapınmayı getirdiği için "Sapkın Firavun" olarak bilinir. Odanın çevresine dört koruyucu tılsım (sihirli tuğla) yerleştirilmiştir ve bunların birinde de firavunun adı yazılıdır. Odanın kuzey duvarındaki bir nişte, kapaklı dört küp Akhenaton'un küçük eşi Kiye'nın iç organlarının saklanması için konulmuş; ama üzerlerindeki yazılar silinmiştir. Mezarın döşemesi üzerinde bulunan kil mühür izlerinde Akhenaton'un halefi Tutankhamon'un (M.Ö. 1333-1323) adı yazılıdır. [10] Akhenaton, tahta geçtiğinde râhip sınıfının gücünün krallıktan fazla olduğunu ve yönetimi ellerinde tuttuklarını fark etmiş ve bundan kurtulmak istemişti. Bir başka kaynağa göre ise Firavun, bir güneş râhibi olan amcasının etkisindeydi. [11] Başkenti Teb'den, şimdiki adıyla el-Amarna'ya taşıdı. [12]. Amarna'ya "Aton'un Ufku" anlamına gelen "Akn-et-Aton" adı verildi, sonra "Amon'un Büyük Râhipliği" makamını kaldırdı. [11] Akhenaton'un tek bir tanrıya inanması, halkını tedirgin etmişti. Özellikle Akhenaton'un düşmanları, onun eski firavunlar kadar güçlü olmayı amaçladığına ve artık büyük ölçüde râhiplerin eline geçmiş olan dinsel gücü yeniden kazanmaya çalıştığına inanıyorlardı. Onlara göre tek bir tanrıya tapmak çok, yanlıştı. [6] Teb'de bir isyân çıktı; ama ordu, bastırdı. Akhenaton, kararlıydı. Yeni dinin esaslarını belirledi ve mistik şiirler yazdırdı. İnancının temelinde yalana karsı gelerek gerçeğe ulaşma düstûru vardı ve Tek Tanrı'ya olan sevgi, derin duygularla anlatılıyordu; mezar taşlarında "Ey. Biricik Allah, senden başkası (ve senden başka bir ilâh) yoktur." yazıları bulunmuştur. [11] Kralın eylemlerinin meşrûiyeti, mitoslarla desteklenmiştir. Anlatılardan çıkardığımız ölçüde; Aton kültü, henüz Akhenaton'un doğuşundan önce, ailesi tarafından tertip edilen bir ritüelle gerçekleşmiştir. Babası, Akhenaton henüz doğmadan yaptırmış olduğu sun'î bir göl içinde, altın ile yaldızlanmış bir kayığı dolaştırmış, bu kayığın ismine de Teye, "Aton" ismini vermişti. Spekülasyonu biraz daha ileriye götürecek olursak, anne ve babanın, Amon-Re rahiplerinin nüfuzundaki güçlenmeden rahatsızlık duyarak, iktidârı "kendilerinin mutlak hâkimiyetine" dönüştürebilme gayretlerinden dolayı oğullarını genç yaşta güçlü bir eğitime tabi tuttukları söylenebilir. [8] Firavunların halka benimsettirdiği resmî din, eski ve geleneksel olan her şeye katıksız bir bağlılığı zorunlu kılıyordu. Oysa Akhenaton, resmî dini benimsemiyordu. Tarihçi Ernst Gombrich, şöyle yazıyor:
"Eski geleneğin kutsadığı bir çok alışkanlığı kaldırıp, halkının, garip bir biçimde betimlenmiş sayısız tanrısına saygı göstermek istemedi. Onun için tek bir yüce tanrı vardı, o da Aton'du. Aton'a taptı ve onu güneş biçiminde imgeleştirtti. Öteki tanrıların râhiplerinin etkisinden korunmak için, sarayını bugünkü El-Amarna'ya taşıdı" [13] Putperestlikle mücâdelesinde çok kararlı olan Akhenaton, Karnak'taki Amon tapınağını kapattı. Yerine GEMATON (Aton'u bulduk) adında başka bir mâbed inşâ ettirdi. Akhenaton'un kendisinin iman ettiği ve halkının da iman etmesini istediği ilâh, yalnızca Mısır halkının ilâhı değil, bütün insanlığın ilâhıydı. Bütün evrenin yaratıcısıydı Güneş'i ve Ay'ı da O yaratmıştı. [11] İlâh'ın Bir, isminin ise Aton olduğunu halkına ilan etti. Tapınaklardaki bütün putların kırılmasını, duvarlardaki tanrı (!) isimlerinin kazınmasını emretti. Ameophis (İmparatorluk tanrısı Amus razı olsun) olan adını Akheneton (- İslamiyet'teki Abdullah adı gibi - Aton'un hadîmi, yâni hizmetkârı) olarak değiştirdi. Akheneton'un inandığı ve halkının da inanmasını istediği İlah, kendi ifâdesine göre, yalnız Mısırlıların değil, bütün insanların, bütün kainatın Yaratıcı'sıydı. Güneş'i, Ay'ı, yıldızları yaratan "O" idi. Akhenaton, bir şiirinde Rabbine şöyle sesleniyordu: “Aton. Gündüz gibi ışıklı Aton.
Gözlerimiz sana bakıyor. Seni görüyor sana karşı.
Sen, benim kalbimdesin.
Fakat [onlar,] seni tanımak istemiyorlar.
Sadece ben, senin kulun Akhenaton, Seni tanıyorum.
Onlara araştırma gücü ver!
Senin gücün, senin planın, sonsuzdur.
Dünya Sana ait ve Senin.
Çünkü onu Sen yarattın.” Bir başka şiirinde de şöyle der: “Senin nûrunla bütün yollar açılır.
Balığın suda zıplaması, Sen'dendir.
Senin nûrun, rûhların kalbine nüfûz eder.” Halkın, krallara ulûhiyet verme fikrini de yıkmak isteyen Akhenaton, dînî törenlere tüm halkının gözü önünde eşi ve çocuklarıyla birlikte katıldı. [11] Kraliçe Nefertiti, o dönemin en güçlü kadınlarından biriydi. Kocası Akhenaton'la aynı eşit haklara sahipti. Bazı kararları kocasının yerine verebiliyordu. Bir kraliçenin firavunla aynı yetkiye sahip olması da Mısır'da alışılmış bir durum değildi. Bundan halk ve din adamları, rahatsızdı. Çok tanrılı dinden Tek tanrılı dine geçişte eşine verdiği destek yüzünden düşmanları artmıştı. Akhenaton, bu dini reformu başaramamıştı; ama yine de Akhenaton, dünyanın ilk tek tanrılı dine inanan insanı olarak anılır. [14] Şurası bir gerçektir ki, bir firavunun bir anda tüm tanrıları - özellikle de Amon'u - reddedip Aton'u yüceltmesi, Mısır için gerçekten gerek gündelik hayatta, gerek siyâsî açıdan büyük bir şok olmuştur. Bu, aynı zamanda cesaretli bir harekettir. Çünkü Akhenaton, inancını kabul ettirirken o dönemde büyük güç sahibi Amon rahiplerini boyun eğdirebilmiştir. [9] Ancak Akhenaton, tüm diğer tanrılara gösterdiği tepkiyi Thot'tan esirgemiş gözükmektedir. Bu, kısmen Hermopolis'te kurulan yeni başkentinin ulaştığı başarı sonrasında "şehrin koruyucu tanrısına duyduğu" minnet borcunun ürünü olabilir. Akhenaton'un sarayından çıkan heykellerden bir tanesinde Thoth, "şebek" tasviriyle gösterilmekte, bu figürün hemen önünde bulunan bir yazıcı ise koruyucu Tanrısı'ndan aldığı güçle kaydetmektedir. Akhenaton, bilgeliğin ve her türlü kültürel verinin yaratıcı Tanrısı'nı reddetmeyi göze alamamış olmalıdır. Tam aksine düzülen övgü sözleriyle kutsallığı kabul edilen Thoth'a: "sırlara vâkıf" pâyesi verilmesi sürdürülmüştür. [15] Zamanın kaynakları, Aton dinini getirdikleri için ilâhların (!) onlara ceza verip erkek çocuğu vermediğini firavunun da ilâhları simgeleyen putları yıktırıp hepsinin yerine Aton kültürünü getirdiğini belirtirler. Yani ilâhların (!) verdiği cezaya isyân eden firavun, onların varlıklarını da reddediyor. Sonuçta Nefertiti'ye verilen cezâ, onu çok derin bir üzüntüye ve mutsuzluğa sevk etmiştir. [14] Güneş Tanrı Aton'a tek tanrı olarak tapılmasını devlet dini yapmaya uğraşan, bu uğurda başkenti ve kendi adını bile değiştiren (Amenhotep adı Güneş Tanrı'nın hizmetkârı anlamına gelen Akhenaton'a dönüşmüştür) bu firavun, sanatçıları gerçekçiliğe yöneltti. İnsanları oldukları gibi, yürürken, oynarken, konuşurken yani kısaca doğal halleriyle göstermelerini istedi. Bu dönemde geleneksel fantastik Mısır sanatı, daha gerçekçi ürünler vermeye başladı. Edebiyatta hiciv ve mizâh gelişti. Hatta şiirlerde açık-saçıklık dönemi başladı. Adını bilmediğimiz Mısırlı kadın şairler, son derece kışkırtıcı şiirler yazdı. [16] Akhenaton'a ilk karşı çıkanlar Mısır'ın çok kudretli bir tabakası olan râhiplerdi demiştik. Ancak Akhenaton, onların ve o güne kadar firavunların yaşadığı Teb şehrinden ayrılarak kendisine Amorna (El-Amarna) şehrini kurdu. Ölünceye kadar da burada yaşadı. [11] Akhenaton, büyü ve sihri yasakladı. Ölümden sonra da tek hâkimin Aton olduğuna inanıldı. Yeni dine inanan, Aton'un büyüklüğü ve tebliğine iman eden kişi, öte dünyada da mutlu olacaktı. Buna rağmen. Akhenaton, tanrı oğulluğu sıfatını dareddetmedi ve yüzyıllar sonraki Hz. İsa'yı anımsatan bir tür peygamberlik yaklaşımı içindeydi. Ama önemli bir yön daha vardı, kişi Tanrı'ya asla bir ihtiyâcını karşılamak için hitap etmezdi. Aksine, doğanın güzelliğine ve Yaratıcı'nın iyiliğine heyecân ve aşk duyan biri olmalıydı. Gökten akan ve yaşamın kaynağı olan Nûr'a tapılırdı. Eşit olarak yayılan aydınlık, adalet kavramını simgelerdi ve bu Nûr, Gerçeklik Ülkesi'ne bağlıydı, burada da Anadolu Tasavvufu'nun bâzı çizgileri ister istemez akla geliyor. Bir yazıtta söyle denir; "Ey yaşamın başlangıcı olan Aton, yeryüzünü güzellikle doldurursun, ışığın yarattığın her şeyi aydınlatır ve her şey senin aşkının bağlarıyla bağlanır, her göz kendi üstünde seni görür, Ey Sen ki, tek ilahsın ve hiçbir benzerin yoktur, sen dünyayı kalbinin istediği gibi yarattın." Anlaşılıyor ki; Akhenaton,Tek tanrı düşüncesinin simgesi olarak güneşi ve ışınlarını seçmişti. Tapılan bir heykel ya da put yoktu. Bu yeni din, yuvarlak kırmızı bir güneş ve ondan çıkarak yere inen ve uçlarında el şekilleri bulunan ışınlar olarak simgelendi. [11] Aton'un da sembolü, - tıpkı Ra gibi - güneş kursuydu. [17] Ancak Teb'in önde gelenleri, O'nun bu dini tebliğ etmesine müsaade etmediler. Akhenaton ve ahâlisi, Teb şehrinden uzaklaşarak Tell El-Amarna'ya yerleştiler. Burada "Akh-en-Aton" adında yeni ve modern bir şehir inşa ettiler. IV. Amenofis; yani "Amon'un Hoşnutluğu" anlamına gelen adını, Akh-en-aton yani "Aton'a Boyun Eğen" olarak değiştirdi. Amon, çok tanrılı Mısır dininde en büyük toteme verilen isimdi. Aton ise, Amenofis'e göre "göklerin ve yerin yaratıcısı" idi, ki bu sıfatla Allah'ı kast etmiş olması kuvvetle muhtemeldir. [13] Aton, İbranilerin Adon (Adonay) dediği tanrıyla da aynıdır. Adon, daha sonra İbrânîler tarafından "Öyle Olsun" anlamına gelen "Amen" kelimesine dönüştürülmüştür. Kelime kökü olarak Sümer'in Mutlak tanrısı Anu'dan türediği düşünülür. [4] Bu tanrının somut bir betimlemesi yoktu. Duvarlarla çevrili, üstü açık bir tapınakta tapınılırdı. [2] Sanatkârlara tâlimat vererek, eserlerinde gerçekçi bir yaklaşım izlemelerini emretti. Böylece abartılı resimler ve kabartmalar yapılamayacaktı. Her şey, sade ve olduğu gibi resmedilecekti. [11] Resmi Tanrı'nın yalnızca ismi değil, sembolik yapısı da değişir, şahin başının yerine güneş diski konumlanır. Bu bir tarafa, eski inanışların aksine Akhenaton, Aton adına put yapılmasını yasaklar. Yani herhangi bir yerde Aton'a ait bir heykel gözükmemekte, buna karşın "büyüğünden küçüğüne" çeşitli derecelerde yer alan memurların, Kral'dan aldıkları güçle, başta Amon olmak üzere eski Tanrıların isim ve putları üzerinde önüne geçilmez bir yıkım eylemi uyguladıkları saptanmaktadır. Dokuz senenin sonunda Amon rahiplerinin elindeki tüm nüfuz ve maddi birikim yok olmuştur. Elbette henüz 13 yaşında iktidara gelen bir hükümdarın böylesi bir kararlılık göstermesi şaşırtıcıdır. Bununla birlikte, böylesine büyük bir sorumluluğun arkasında ne kadar iyi eğitilmiş olursa olsun 13 yaşında bir çocuğun bulunduğunu düşünmek, aynı oranda yanıltıcıdır. Kendisini tüm tebasının "babası ve annesi" olarak tanımlayan Kral, yeni Tanrı'nın dişil niteliğine daha önce görülmedik düzeyde önem vermiştir. [8]
Akhenaton devrimi, Mısır'ın seçkin dininin, iç savaşlar ve dış istilalardan sonraki en önemli yıpranış durağını simgelemektedir. Amon-Ra dini iktidarına karşı tepkili bir halkın, saraya sızmak suretiyle gerçekleştirdiği bir komplo şeklinde tasarlanabilecek bir devrim, elbette eninde sonunda spekülasyondur. Ancak şu bir gerçektir ki, olan bitenden hoşnut olmayan kesimin başında, Mısır inanç sistematiğinin gördüğü zararı saptayan ve alt sınıfların yağmasının doruğunu hisseden din adamları sınıfı gelecektir. Amon-Ra iktidarının, halk içindeki konumlanması ve gösterilen tepki, bizi kaçınılmaz biçimde, sınıf savaşımının önemli bir dönemecine götürür. Çok sayıda tasvirin doğruladığı ölçüde, Akhenaton devrimi, halk ile kraliyet ailesi arasındaki kaynaşmayı vurgulamaktaydı. Eskinin birleşmez parçaları, sınıf gerçeği, yöneten ve yönetilen odakları, Aton'un öncülüğünde eşsiz bir hoşgörü ile bir araya gelmişti. Bu kesin propagantif nitelikli yorumlar, halkın içinden çıkmasına karşın, iktidara geldiğinde hala halk için düşünebilmeyi ve halk içindeki ideallerini yaşatmayı başaran bir kadının soyut-gerçekdışı tablosunu bir tarafa bırakmamızı zorunlu kılar. Tarihsel deliller, Akhenaton'un toplumdaki huzursuzluklara, paralı askerlerle müdahale ettiğini gösterir. [8] Aton, her işinin ucunda bir el olan bir Güneş olarak çizilirdi. [2] Diğer tanrıların aksine, tek tanrı Aton'un insânî tasviri yoktur. Bu da semâvî dinler ile paralellik gösterir. [9] Ama uzun soluklu bir inanış olmamıştır. [2] Amon Rahipleri, ülkenin içinde bulunduğu bir ekonomik krizden de faydalanarak Akhenaton'un gücünü elinden almak istediler. Düzenlenen bir komplo ile Akhenaton, zehirlenerek öldürüldü. Ondan sonra gelen firavunlar da hep rahiplerin etkisi altında kaldılar. [13] Tarihte ilk soyut tek tanrı inanışını yerleştirmeye çalışan Akhenaton'un ölümünden (M.Ö. 1352) sonra, Amon rahipleri yeniden etkinlik sağlayarak, bu inanışı yok ettiler ve Mısır'ı eski inanışına döndürdüler. [3] Akhenaton "sapkın firavun" olarak ilan edilmiş ve bu inanış Tutankhamon tarafından ortadan kaldırılmıştır. Eski tanrılara geri dönülmüştür. Ayrıca Akhenaton ve Aten hakkındaki tüm belgeleri yakılmış, Aten tapınakları yıkılmış ve Amarna şehri talan edilmiştir. [2] Akhenaton'un ölümü sonrası, Aton inancı da son bulmuştur. İktidar boşluğunu fırsat bilen Amon rahipleri, Smenkhare ve Ay'ın ölümünden sonra çocuk yaştaki Tutankhaton ve karısı Ankhesenpaaton'u tahta çıkarmışlardır. Burada çok ilginç bir olayla karşılaşıyoruz. Aton döneminde doğmuş olan bu kişinin adları, sırf "lanetli tanrı'nın adını taşıdığı ve halka kötü bir izlenim bıraktığı için Amon rahipleri tarafından değiştirilmiş ve Tutankhaton / Tutankhamon adını almış, Ankhesenpaaton ise Ankhesenamon adını almıştır. [9] Akhenaton'un ölümünün ardından kral olan Smenkhare'nin kısa sürede ölmesinin ardından, olasılıkla Amon rahiplerinin desteğiyle başa geçen Tutankhamon, "Restorasyon Fermanı'nı yayınlamıştır. Bu fermana göre, Aton yasaklanmasa bile, tarihin derinliklerinde yok olup gitmeye mahkum edilmiştir. Kralın yeni naipliği Aya isminde, eski kralın danışmanlarından birisi tarafından üstlenilir. Tutankhamon'un ölümü de, Akhen-aton gibi, kuşkuludur. Genç yaştaki ölümünün, tam da Amon karşı devriminin gereklerinin ardından gelişi dikkat çekicidir. Bu bir tarafa, Firavun'un mezarının Teb'deki Kral mezarlarının dışında, gizlenme amacıyla kazılmış olması, tarihsel sürecin doğal işlemediğini göstermektedir. Ancak tarihsel gerçeklerden çok, popüler kültürün ilgisini çeken, gizemli öykülerdir ve 20. yüzyılın hemen başında Eski Mısır'a duyulan korku, Tutankhamon aracılığıyla ete kemiğe bürünmüştür. Bu 20. yüzyılın korku endüstrisinin en önemli başvuru kaynaklarından birisi olarak gözükmektedir Firavun. 1923 yılında Tutankhamon'un mezarının Lord Carnarvon ve ekibi tarafından açılışının ardından yaşananlar çok sayıda spekülasyonun konusu olmuştur. Henüz başlangıçta, Tutankhamon'un cenaze salonunu giriş kapısının üzerindeki yazı, tüyleri diken diken eder niteliktedir: "Burada dinlenen firavunu ebediyeti içinde rahatsız edecek kişiye ölüm kanatlarıyla dokunacaktır." [8] Akhenaton'dan sonra başa asker kökenli firavunlar geçti. Bunlar eski geleneksel çok tanrılı dini yeniden yaygınlaştırdılar ve eskiye dönüş için önemli bir çaba harcadılar. Yaklaşık bir yüzyıl sonra da Mısır tarihinin en uzun süre hükümdarlık yapacak firavunu 2. Ramses başa geçti. Hz. Musa gelene kadar da batılın hükmü Mısır'da sürdü. Ramses, birçok tarihçiye göre İsrailoğulları'na eziyet eden ve Hz. Musa ile mücadele eden firavundu. [13] Akhenaton, kendisi ve ailesi için yaptırdığı mezarda yapılan bütün incelemeler herhangi bir mumyalama işleminin gerçekleşmediğini göstermektedir. Onun ölümünden sonra, güçlü ruhban sınıfı eski çok tanrılı dinlerini canlandırdılar ve kendilerinden alınan iktidar gücünü geri kazandılar. Çok geçmeden eski tanrıların yeni heykellerini yaptırarak tapınaklara yerleştirdiler. Başkent yeniden Teb'e nakledildi ve bu şekilde bir muvahhidin çabaları yok oldu gitti. [11] Ancak Mısır'da indirilen tevhid bayrağı, yaklaşık bir asır sonra gelecek güçlü bir el tarafından yeniden dalgalandırılacaktı. Bu, Hz. Musa'nın eliydi. [7] Teoloji ve Aton Dini Felsefesi Aton teolojisinin özü, Aton'a hitaben yazılmış ve günümüze dek korunan ilahilerde yer almaktadır. Aton, hayatın kaynağı olarak nitelenirken, güzelliğin, ihtişamın, parlaklığın ve büyüklüğün özü ona atfedilmektedir. Aton'un çekip gitmesi ve dinlenmesi anlamına gelen batım anından sonra ise, dünya tehlikelerle, aslanlar, yılanlar ve hırsızlıklarla tehdit altındadır. Ancak hepsinden önemlisi Aton'un yaşam veren gücü, bir Mısırlı'yı ayakta tutan geçim kaynaklarına sunduğu destektir:
"Bütün davarlar otlarla yaşar.
Bütün ağaçlar ve nebatlar gelişir.
Bütün kuşlar sazlıklarda kanat çırpar/Kanatlarını seni takdis için açarlar.
BÜtün koyunlar ayak üstü oynar.
Kanatlı her şey uçar/Ve hepsi, senin aydınlığın sayesinde yaşar. "
Aton, yalnızca insanın yaşamsal öğelerinin değil, bizzat insan yaşamının da yaratıcısıdır. Kadının içindeki yavruyu, yani insanı yaratan Aton, çocuğa anne karnında dahi, göz kulak olan varlıktır. Aton çok uzakta, yaptıklarının çoğu insanın anlayışına kapalı bir şekilde yaşar.
"Ey biricik ilah ki, kuvvetine bir kimse malik değil.
Sen bu arzı istediğine göre yarattın.
Ve sen yalnızdın/İnsanlar; büyük, küçük bütün davarlar.
Yeryüzündeki herşey ki
Ayakları üzerinde yürür
Ve yüksekle olan herşey ki
Kanatlarıyla uçar.
Suriye ve Nubiye memleketlerinde
Mısır diyarında
Herkese layık olduğu yeri seçersin
Bütün ihtiyaçları verirsin."
Aton, yalnızca milletlerin değil, tüm yaşamın kaynağı Nil'in de yaratıcısıdır. Nil ki halkı diri tutandır ve onu yeraltında yaratan Aton'dur. Kabile Tanrılarından sıyrılan ve evrensel bir Tanrı tasavvurundaki bu ilk nokta Aton'a adanmış şiirde açık bir şekilde gözükmektedir. O, tüm milletleri yaratıcısı olarak, onlara hayat veren olarak değerlidir. Mevsimleri de yaratan Aton'un diğer Tanrılar karşısındaki üstünlüğü de çeşitli vesilelerle açıklanmaktadır.
Belki de Zerdüşt'ten çok daha önce, Tanrı'la doğrudan diyalog yöntemi gözükür. Akhen-aton, kendisini Tanrı'nın oğlu olarak nitelerken ondan birtakım dileklerde bulunmakta, başarı için onun rızasını dilemektedir.
"Oğlun Akhen-aton'un koru
Sen ona, tedbirinle ve kudretinle akıl verdin
Cihan senin elindedir, yarattığından beri"
İlerleyen bölümlerde ise bu yakarış, çok daha açık bir şekilde gözükmektedir:
"Sen bunları oğlun için
Senden gelen oğlun için
Doğruluk içinde yaşayan hükümdar için/Ömrü uzun olsun Akhen-aton için
Onun sevgili kral kızı karısı, İki yurdum kraliçesi Nefertiti için yarattın
Ve bunlar refah içinde devam eden bir ömür sürüyor."
Akhenaton'un iç siyasetteki kararlılığı dış siyasetteki baskılarla sarsıldı. Barışçıl bir öğretiye sahip olan bu Firavun zamanında Mısır, Asya topraklarını kaybetti. Doğu'nun kralları iç siyasetteki hareketliliği ve rahiplerin hoşnutsuzluğundan beslenen iç huzursuzluğu kendilerine destek bilerek Mısır ülkesine seferler düzenledi. Ordudaki güçsüzlüğün ve dış istilalara karşı başarısızlığın kökeninde, saltık olarak Kral'ın barışsever politikalarını görmek hatalıdır. Özellikle, bir din devriminin gerektirdiği maddi masrafların Kral'ın orduya yönelik harcamalarını kısıtladığı gerçektir. Yeni bir din, yeni bir başkent, yeni yükümlülükler ve dini organizasyonun baştan aşağıya yenilenmesi. Akhenaton, tüm dünyanın ağzını sulandıran askeri güçsüzlüğünün üzerine gidemeyecek kadar meşgul gözükmektedir.
Karanlık bir komplonun sonucunda güçlü bir devrim girişiminin sona erişi, kaçınılmazcasına eskinin ani geri dönüşünü doğurdu. Sonraki Firavun, Amon'a iade-i itibar yapan Tutankhamon zamanında Teb'e geriye dönüldü ve Amon rahibi ile ilişkiler düzeldi. Akhen-aton'un ölümü çok sayıda edebi metni destekleyen spekülasyonlara açıktır. Kral'ın genç yaşta ölüşü, kendine naib olarak belirlediği damadı Smenhkara'nın çok kısa bir zaman içinde devrilişi ve yerine Tutankh-Amon'un gelişinin ardından Amon rahiplerine nüfuzlarının geriye verilişi, spekülatif tarihçiler için olduğu kadar, edebiyatçılar açısından da önemli fırsatlar içermekteydi. Böylesi bir edebi metine yakışır trajedi ise, Amon rahiplerinin eski Kral'a "o cani" lakabını uygun görerek, mumyasını horlamaları oldu. Kral, mezarından çıkarılarak, annesinin mezarına fırlatıldı. 1907 yılında, burada bulunan Akhenaton'un ayaklarının dibinde, bir tablet bulundu.
"Senin ağzından gelen tatlı nefesi kokluyorum
Senin güzelliğini her gün görüyorum
Bütün hazzım, şimal rüzgarıyla da gelen senin tatlı sesini işitmek" [8] Eski Mısır'a yaşlı bir adam gençlerin bulunduğu bir yere gelince gençler oturdukları yerden kalkmak zorundaydılar. Erkekler sünnet oluyorlardı. Domuz eti yemek günahtı. Tapınağa girmeden önce el ve ayaklarla yüz belirli bir ritüele uygun olarak yıkanıyor, yani abdest alınıyordu. Cinsel ilişkiden sonra da mutlaka yıkanmak lüzumu vardı (gusül abdesti). Mısırlıların ahiret hakkındaki bu inanışlarının tevhid inancıyla ve hak dinle bir paralellik gösterdiğini fark etmemek mümkün değildir. Sadece ölümden sonraki hayata inanç bile eski Mısır medeniyetine de hak dinin ve tebliğin ulaşmış olduğunu fakat bu dinin sonradan bozulmaya uğradığını, tek tanrı inancının da bu bozulmayla birlikte çok tanrı inancına döndüğünü ispatlar niteliktedir. Nitekim dönem dönem insanları Allah'ın birliğine ve O'na kul olmaya çağıran uyarıcıların eski Mısır'a da gönderildiği bilinmektedir. Bunlardan biri, hayatı Kuran'da detaylıca anlatılan Hz. Yusuf'tur. Hz. Yusuf'un tarihi, İsrailoğulları'nın Mısır'a gelmeleri ve burada yerleşik düzene geçmelerinin başlangıcını teşkil etmesi açısından da son derece önemlidir. [13] Hz. Yusuf'un Akheneton'dan önce Mısır'da yaşadığını biliyoruz. Demek ki Akheneton'un ortaya çıkmasını, Hz. Adem'den beri süregelen ve Hz. İbrahim'le devam eden ve son peygamber Hz. Muhammed'e (sav) kadar uzanan Allah'ın vahyettiği Hak Dine bağlamak uygun olacaktır. [

O’NUN İÇİN OLMAK

Yazmak,Bir kusursuzluğu anlamak,eşsiz bir nizamı akla sığdırmak ve uçsuz bir degerler manzumesinin başladığı anı,ölümü somutlaştırmak icin seçkin kelimelerle susmaktır...

Susmak için düşünmek sart.Düşünmek için varolmak,varolmak için sığınmak,sığınmak için susmak şart!..

Düşünmenin varolmaktan başka gerekçesi var mıdır?Yahut varolmanın düşünmekten özge yeterliliği…

Düşünen insan, kalbi ve aklı izdivaç halinde bulur, sonra yaşamsal ayrılıklarını keşfeder, ortak bir zorunluluk ve olası, haz veren bir keyfiyette olgun bir halde hemkarar olur... Bir ömür kendinde ve dünyada ve dahi ukba da ufuklarca gezinir durur…Şayet akıl, kalbin gecmişini irdeler de mesnetsiz bir arayış icine girerse,uyumsuz noktalarda hoşgörünün tabiatını zedelerse ruh ayinesinde gizli fakat vahim bir huzursuzluk baslar… Kalp,rahat etsin diye akla benzemek ister, onun gibi girdapsız görmek, kanaatin ellerine tutunarak gerceğin uçsuz mahsenine ışıksız inmek ister. Nafiledir cümle esaret, aklın hükmünü eksiltmez, abad eder...

Varolmak temelinde kulluğun idrakina varmak ve ne icin olduğunun bilgisine vakıf olmaktır...

Kuts-i bir Hadis’de Rahman kullarının biadından söz açar ve Der ki:

‘’Ey kulum!..Ben senin içinim, sen kimin içinsin?’’

Bu seslenişle aklı kalbe hükümdar eder Mevla, kalbi akla mürteca... Kalp ümit makamıdır artık, ne derse Hu’dan yana,Aşk’a ziyadır..

On’un için olmak: Ben’den sızan cerahati senle yıkamaktır.

’Sen; Ben’den ezeli bir dua yarattın Allah’ım, Ebedi varlığımı sakla’ demektir .

Fakrini dünyanın sabahlarına değişmeyen bir gidiştir bu... Ne olduğunu en çok hisseden insanın Seyru Suluk’u...İnsanlıktan İnsan-ı Kamil’e.Mahlukattan Zübde i Alem sıfatına… Hayatın lutuflarindan Allah’ın isimlerine sığınmaktir... Kuddüs’sun Sen, nefsimden bile korursun beni... Vehhapsın Ey! Ruhumdan sebat yaratan... Settarsın… En büyük fenalığı etsemde kendime, bütün çirkinlikleri örtecek olansın...

Varolmak sığınmanın hakkını vermektir. Bir çaresizlik anında, dünya küçülmüşken, dar kapılar önünde diz üstü çökmüşken, göze nakış gibi yaşlar dizilmişken, ağlamanın hakkını vermektir...

Hangi sala sesi benliğin hücrelerini hüzmelerin merhametine terkeder.. Sığınmak dediğimiz eşref üzereyken, zerreleşip mana içinde Aşk-ı Hüda ile sonsuzluk içer.

Şimdi varlığınızın derinliklerini hissedin, Mevla’ya sığının ve biraz susup iç sedanıza kulak verin.. Neler titretir,neler özletir sonsuzun nezdinde kimbilir…

Bir hikaye de benden
BİR GECE YARISI
Ben bile bilmezken derdimi nasıl anlatabilirdim ki? Yolun sonuna bakarken sızlayan yüreğimi saracak bir gazete bile bulamamak kaderim miydi, yoksa benim beceriksizliğim mi? Onu anlamaya çalışıyordum. Başım önümde ellerim cebimde “yürüyorum arkama bakmadan.” Sahi kimindi bu dize. “Bir hayal görüyorum gözlerimin karanlığa saplanan son noktasında.” Soğuk ciğerlerimi sökmeye çalışıyor sanki. Aldığım nefes buz olarak giriyor, çıkan kristalleşip yere düşüyor. Ya da hissedemediğim soğuğun etkisinden bana öyle geliyor.
Başımı kaldırıp bakıyorum karanlığın son noktasına. Ne gözlerine mil çekilmiş bir ama gibi bakan evler var, ne gökyüzünü kapatan kül rengi bulutlar. Pırıl pırıl yıldızlı bir gece ve onun da tam yarısı. Sessizce gün değişmek üzere tarihler bir sayı ileri gidecek. Herkes yeni bir gün diye ömür sayacaktı.
Bir türlü aklıma sığdıramamıştım bu zaman denen kavramı. Kimi güneş takvimi kullanıyordu kimi ay takvimi. Hayvan takvimi ya da dünyanı n her yerinde farklı farklı ölçümler. Peki, doğrusu hangisiydi? Veya zaman neydi? Sonuçta ömrümüzü onunla ölçüyorduk. Ay takvimine göre 90 yıl yaşayan biri güneş takviminde 87 yıl oluyor. Diğerlerinde durum ne bilmiyorum ama eminim farklı rakamlara ulaşacağız.
Bir de şunu düşünmek lazım ölümden sonra ne fark eder hangi takvimde kaç yıl yaşadığı? Buna dayanarak 20 yaşında ölen biri ile 100 yaşında ölen birinin farkı var mıdır? Allah kahretsin yine beyin gitti. Bırak oğlum felsefeyi kendine bak sen. Bir bak haline soğuğuyla nam yapmış coğrafyanın ıssız bozkırında bir yol kenarında yürüyorsun. Hatta yürümeye çalışıyorsun.
Sahi ne işim var benim burada? Ya da ne yapıyorum şu anda? Arkamdan gelen sese döndüm. Bir heyecandı bir aracın geliyor olması. Ama hafi rüzgâr tümseklerden aldığı ince ince karları çukurlara doldurmakla meşguldü. Açık havada rüzgârın uğuldaması da bir garip yani. Sağıma soluma dönünce de karanlığın son noktasından başka bir şey göremiyordum. Tekrar başımı öne eğip yürümeye devam ettim. Kaldırımsız şose yolun devamı soğuktan yanmış düşüncelerimdi sanki. İnleyen düşünceler. Gülümsedim.
Bir yüz beliriyor aklımda iri gözlü asık yüzlü bir kadın. Belki de o gülümsüyordu da ben öyle algılamıştım. Sonra kulağımda bağırtılar duydum kadın bağırıyordu. Öfkeliydi, hem de bana bağırıyordu. Hakaretler. Kimdi bu annem miydi? Karım mı? Ya da benim üzerimde hak iddia eden başka biri mi? benimse aklımda onun boğazını bir bıçakla kestiğim an gözlerimin önündeydi. Ya da kendimi o seyrederken ödül verircesine bir ipin ucunda sallandırmak. Belki de böyle bir ölüm benim ödülüm olacaktı.
Sahi ben niye yaşıyordum. Zamanın ne olduğunu bilmeyen biriysem, bir kadından bile işittiğim hakaretlere cevap veremiyorsam ne gereğim vardı hayat denen rüyanın ortasında. Hatta buranın neresi olduğunu bile bilmiyordum. Hani öfkelendiğimde saatlerce yürüdüğümü bilirdim de bilmediğim yerlere hiç gidememiştim.
Kahretsin ben buraya yaya gelmemiştim. Arabam altı kilometre kadar geride kalmıştı. Tepeden yolun sağındaki köye doğru yürüyordum. Bu ocak gecesinin ayazını arabada geçiremeyeceğimi bildiğimden başımı sokacak bir dam bulmak için. Başımdaki sis dağılıncaya kadar sürecektim de araba artık arızalandı mı, yakıtı mı bitti bilmiyorum yarı yolda bırakmış ve çalıştırmaya uğraşınca aküyü de bitirmiştim. Son hatırladığım öfkeyle çarptığım evimin kapısıydı. Başımdaki sis dağılmaya başlamıştı. Şimdi gerçek bir ölümle başbaşaydım. Soğuk sadece hakaret etmiyor ciğerimi de sökmeye çalışıyordu. O kadınla mücadele etmek soğukla mücadele etmekten daha mı zordu?
Sahi ben niye yaşıyordum?
29-08-2017
Uğur UKUT

Recep Ali Topçu-Hayatı Anlamak ve Anlamlandırmak
Hayat bize bahşedilen en büyük nimet, en değerli emanet ve şerefle bitirilmesi gereken en büyük değerdir. Hayatımız su gibi akıp gidiyor. Annemizden doğduğumuz andan itibaren hızla dünya hayatımızın sonu olan ölüme koşuyoruz. Her gün bize 24 altın hediye edilir ve bu hediyelerin toplamı ömrümüzü oluşturur.Her gün hayat inşaatımıza konmuş bir tuğladır. Çocukluk, yaşlılık gibi enerjinin yetmediği dönemler çıkarılırsa, güçlü ve sağlıklı yaşam çok daha kısa bir zaman aralığıdır. İnsanın, ölümü tatmayan canlının olmadığını da dikkate alırsak, o çok kısa ömre çok şey sığdırma eğilimini de anlayışla karşılamamız gerekir. Dolayısıyla bu değerimizi doğru anlamalı, anlamlandırmalı ve ona vermemiz gereken gerçek değerinin ve sorumluluğumuzun farkında olmalıyız.

Her birimiz hayatın acemileriyiz, pek çok acemi insanlık hallerimiz var, hayatın provası yok.

Bazen bu telaşenin içerisinde pek çok güzel değerleri fark edemiyoruz. Keşkeleri biriktiriyor, sırtımızdaki heybede ağırlık yapıyoruz. Görselliğin arttığı, teknolojinin ve detayların arttığı günümüzde durup düşünmeye, sakinleşme, hayatı anlamaya, anlamlandırmaya pek vaktimiz olmuyor. Hayat dediğin geçip gidiyor, yaş dediğin durmuyor yerinde ve hayat bitiyor. Beklemiyor her şey tam olsun, duraklamaları oynatmıyor, bitti mi bitiyor.

Hayat, kemale erme yolculuğudur, serüvenidir. Hepimizin daha iyi bir versiyonumuzu geliştirmemiz için bir süreçtir. “İki gününü eşit olan ziyandadır” anlayışına sahibiz. Yol yorgunluğuna düşmeden bu süreci tamamlamak görevimiz..

Hepimiz yolcuyuz…

Bir gencimiz hayatı daha iyi tanıyabilmek ve anlamayabilmek için sırt çantasını alarak dünyayı dolaşmaya karar veriyor. Bu genç, gezdiği ülkelerden birinde ünlü bir bilgeyi ziyarete gider. Gezgin genç, bilgenin yaşadığı evde, tüm duvarların kitaplarla kaplı olduğunu gördü. Fakat evi dikkatle gözden geçirdikten sonra, yerde bir kilim, duvar dibinde yatak olarak kullanılan bir sedir, ortada ise bir masa ve sandalyeden başka evde hiçbir eşyanın olmadığını gördü ve merakla sorar:
“Neden hiç eşyanız yok? Koltuklarınız, kanepeleriniz, büfeleriniz, Onlar nerede?”
Bilge, bu soruya karşılık olarak kendi bir soru sorar gezgin gence;
“Senin de yalnızca, sırtında taşıdığın küçük bir çantan var, yavrum” dedi. “Peki, senin eşyaların nerede?”
Gezgin genç, kendini savunurcasına yanıtlar bu soruyu:
“Ama görüyorsunuz, Ben yolcuyum.” Ünlü bilge, hak verircesine güldü: “Ben de öyle, yavrum” dedi. “Ben de öyle.”

Hayat doğum ile ölüm arasındaki sokağın ismidir. Hepimiz doğduğumuz andan itibaren bu hayat yolunda, insanlık macerasında, imtihan yurdunda, büyük buluşmaya, ebedi hayata yol alan yolcularız.

Peki hayat denen şey nedir? Hayatı nasıl doğru olarak anlayabiliriz? Nasıl anlamlandırabiliriz? Nasıl çırak, kalfa aşamalarını geçip usta seviyesinde bir yaşam yolculuğunu sürdürebiliriz?

Hayat bir savaş mıdır, bir rekabet alanımıdır, bir kavga mıdır? Bu kargaşa içerisinde sükunet içerisinde yol alabilmek midir? Yoksa herkesin saygı/sevgi içerisinde doğaya uyarak, doğal olarak yaşanması ve vakti gelince de terk-i dünya eylenmesi gereken bir durak mıdır?

Hayata nereden bakıyoruz? Cama bakan camdaki kiri gördüğü gibi hayata hep cama bakar gibi bakıp olumsuzlukları mı görüyoruz? Toptancılık yapıp hayatın tamamını kötü mü görüyoruz acaba? Hiç mutlu olacağımız, kıymetini bileceğimiz, şükredeceğimiz bir şey yok mu bizim hayatımızda?

Nereye gidiyoruz? Gideceğimiz yere yol hazırlığı olarak neler yapmalıyız? Dünyada olduğumuz halde dünyaya teslim olmadan nasıl yaşayabiliriz?

Bir işadamı olarak hedefimiz nedir? Bu hedefimiz içinde toplumsal fayda ve hayır işleri ne kadar yer alıyor? Yaptığımız işin cüzdanımızı kabarttığı ölçüde vicdanımızı, ruhumuzu ve gönlümüzü de rahatlatabiliyor mu? Mutlu edebiliyor mu bizi? Hisse senetlerimizin değerini, paramızın, fabrikalarımızın, karlarımızın miktarını artırmak bizi mutlu edecek mi? Yoksa maddi değerler yanında, hissi senetlerimizin artırılmasına, karşılıksız yaptığımız hayır işlerine, topluma dokunduğumuz sosyal sorumluluk projelerine ne kadar yer vermeliyiz hayatımızda? İş adamı olarak “Zenginler Listesi, İlk 500 ler, ilk 1000’ler” yanında “Gönlü Zenginler Listesi” ne girebilmeyi de önemseyebiliyor muyuz?

Hayatın içerisine, ilişkilerimize, ürünlerimize, hizmetlerimize “bir tutam sevgi” ve “elimizin lezzetini” katabiliyor muyuz?Hayatın ancak sevgi katınca, sevdiklerimizin yanında ve paylaşınca güzel olacağının erdemine varabildik mi acaba? Hayatı tatlandırma gayreti ile dilimize gül mü koyuyoruz mu, yoksa hiç önemsemeyip egomuzun yönlendirdiği şekilde zehirli oklar mı saçıyoruz etrafımıza?

Sevdiklerimiz olmaz ise, dostlarımız bulunmaz ise hayatın ne anlamı kalır ki? Hayatımıza hayat katanlar olmaz ise ne anlamı kalacak hayatın? Demek ki, dostlarımızın, hayatımıza hayat katanların, ölümün kıymetini bileceğimiz ki hayatımız daha değerli hale gelsin.

Bu soruların her birisi; hayatın üzerinde detaylıca durulması ve hayatı anlamak/ anlamlandırmak için üzerinde çalışılmasını ve iyi mesai yapılmasını hak ettiğini gösteriyor. Doğru sorular, doğruya yönelmenin, çözümün anahtarıdır. Doğru sorular sorarak zihnimizi olumluya programlayabilir, samimi niyetimizi ortaya koyarak, daha mutlu ve huzurlu olmanın kapılarını aralayabiliriz.

Hayata 360 derece bütünleşik bakmak ne güzeldir. Hayata bütün olarak bakmayınca onu anlayamıyoruz. Sadece iş, sadece sosyal hayat, sadece dünya gözüyle baktığımızda onu kavramamız mümkün gözükmüyor. Çünkü hayatı peynir dilimler gibi parçalara ayırmak mümkün değildir. O ancak bütün olduğunda bir değer ifade etmektedir. Ezelden ruhlar aleminden gelip, kabir alemine ve ebediyete uzanan uzun yolculuğa, hayata 360 derece bakmak, onu daha iyi anlamamıza yardımcı oluyor. Aksi takdirde yarım kalıyor, resmi bütün olarak göremiyoruz.Sanki buzlu camdan, nemli gözlük camından bakıyor gibi baktığımızı net göremiyoruz.

Hayat aslında kitaplar gibi, kapaklarına, yüzeyine, cildine bakıp bazen aldanabiliyoruz. Asıl değerini, onu okumaya başlayınca anlıyoruz. Etiketine olmaması gereken değerleri işaretliyoruz. Her birimizin olaylara, hayata yapıştırdığı etiketler birbirinen çok farklı.. Birimize sıradan gelen bir şey bir diğerimizi bitişin habercisi olabiliyor.

Bir düşünürün dediği gibi de “Hayat aslında bir halının dokunuşu gibidir. Desen bellidir gerçekte ama sen göremezsin tamamını. Her an bu deseni oluşturmak için yeni bir ilmek atarsın hayata ve ilmek ilmek dokursun yaşamını. Ömür tamama erdiğinde de halının tamamı dokunmuş olur. İşte o an ortaya çıkmış olur bütün desen, doğrusuyla, hatalarıyla”

Bazılarıda hayat, bir fincan kahve gibidir derler. Bazen acı, bazen tatlı olur. Önemli olan kahvenin tadı değil, onu kiminle birlikte içtiğinizdir derler. Bazende hayatın özü olan kahveye ulaşmak isterken fincanda takılır kalırız. Fincanın güzelliği bizi aldatır. Kahveyi unuttuğumuz gibi bazende dünyaya takılıp ebedi hayatı unuturuz. “Kısa bir ömürde, az bir lezzet için ebedi, daimi hayatını ve saadet-i ebediyesini berbat etmek ehl-i aklın karı değil.”Dünya malı gökkuşağı gibidir, uzaktan güzel gözükür ama, kimseye yar olmaz.

Başkalarıda deniz gibidir hayat der, bazen dalgalanır, bazen durulur. Kimi durmadan yüzer, kimi yorulur, kimilerini uzaklara götürür, kimilerini bir yerde bırakır, kimileri kara vurur…Kimileri menzile ulaşır, kimileri yolda, takılır kalır…

Hayat, diğer bakışla da çatlak bardaktaki suya benzer. İçsen de tükenir, içmesende. Bu yüzden hayattan tat almaya bakmalıyız, çünkü yaşasak da bitecek yaşamasak da..Dolayısıyla zamanımızın her anını güzel ve faydalı anlar ve anılarla geçirmek dakikaları, günleri, hayatı daha anlamlı hale getirecektir.

Dolayısıyla hayatın çaylakları, acemileri olarak hayatı anlamakta, anlamlandırmakta pek çok hatalar yapıyoruz. Pek çok zaman keşkeler, “bugünkü aklım olsaydı” birikip duruyor hayatımızda.

Dolayısıyla hayatı ustaca anlayabilmiş, anlamlandırabilmiş, yaşayabilmiş hayatlara bakıp hayatımıza yeniden bir çeki düzen vermek, onu yeniden inşa etmek durumundayız. Topraklarımızda, kültürümüzde bunu becerebilmiş o kadar çok gönül mimarımız, ecdadımız var ki…Yeter ki samimi arayışımızı sürdürelim. Mehmet Gündem beyin dediği gibi “Ümitsizlik yok, yola giren er-geç yürümesini öğrenir. Yeter ki insanın hakikati arayışı bitmesin.”

Hayat, ölüm düşüncesiyle anlam kazanır. Dünya, ahirete bitişiktir. Ölüm, çoğumuzun düşünmek bile istemediği ve pek çok nedenle unutmayı seçtiği bir gerçek. Ne var ki, ölümle yaşamak, sanılanın aksine sadece ahreti değil hayatı da anlamlı kılıyor. Dünya hayatımızın merkezine ahreti, hakkı ve hakikatleri yerleştirmek, maddi bağlardan ve bağımlılıklardan kurtulmak önemli. İnancımıza göre asıl hayat ölümle başlıyor.

İnsan dünyaya hak ettiği kadar değer verse, lâyık olduğu kadar onu sevse, mana ve mahiyetini bilse, ne sahip olduklarına bu kadar sevinir, ne kaybettiklerine böyle üzülür. Dünyanın hiçbir halini kendisine dert etmez. Nimetlerini şükürle karşılar, külfetlerine sabırla tahammül eder.

Uzun yaşamanın sırrı gönüllerde yaşamaktır. Bu iş maddi imkan, para-pul, şan-şöhret ile mümkün değildir. Gönüllerde yaşayanların çoğu dünya zengini ve şöhret sahibi değildir. Ama dikkat edilirse, dünyaya sığmayan kralların isimleri bile unutulmuş, kalplerde taht kuranlar ise yaşıyor ve yaşamaya devam edecekler. Dünyamızın geçiciliğini kavrayıp, ruhunu inançlara yükseltip, gönlünü faziletlerle donatanlar ne güzel insanlardır.

Dünyayı anlama ve yorumlama şeklimiz hayatımızın inşa şeklini belirler. Kişilerin mutlu olması hayatlarını anlamlandırmaları ile mümkündür. Hayata değerini ancak onu iyi anlar ve anlamlandırabilirsek verebiliriz. Önemli olan çok yaşamak değil anlamlı yaşamaktır. Sağlıklı yaşlanmak ve bilgeliğe yol almak, geride güzel şeyler bırakabilmektir. Ve ömrümüzün son demlerinde bile hayata gülümseyebilmektir.

Hayatın anlamı; anlamlı yaşamaktır. Hayatın ulvi bir gayesi olmalıdır. Her ne olursa olsun bizim ona vereceğimiz anlam ile anlamlanır hayat. Bizim ona vuracağımız etikete göre değerlenir veya değersizleşir. İnsanın olduğu hiçbir şey tek boyutlu olmuyor. Hayatı bütün boyutlarıyla anlamaya ve anlamlandırmaya çalışmalıyız.

Değerlerimizle yaşayalım, değerlerimizi yaşatalım. Hayatı kendi değerlerimize göre yaşamazsak, başkalarının beklentilerine göre yaşarız ve yaşadığımız gibi inanmaya başlarız. O hayata da “benim hayatım” diyemeyiz. Kendimizi yeniden doğuracak olan biziz, öğrenerek, yaşayarak, anlatarak. Yaşamak bir deneyim sürecidir.

Aslıda bir ölçüde yaşam ellerimizde, yoğrulup şekillendirilmek için bizi, sizi bekliyor. Bırakın geçmişi, dünü, kırgınlıkları, üzüntüleri, mutsuzlukları, yanlışları… Dün geçti gitti canca gazim bu gün yeni bir şeyler söylemek lazım demiyor mu gönül mimarı Hz. Mevlana(ks). Haydi, şu andan itibaren başlayalım. Bugün bundan sonraki hayatımızın aslında ilk günü. Bu günü ne kadar hoş geçirirsek umulur ki bundan sonraki günlerimiz de o şekilde hoş geçecektir. Güne doğmakla Yaradanımız tarafından bize hediye edilen her günkü 24 altınımızı hoş şekilde, gönül kırmadan, sevgi dolu olarak kullanalım. Hayat zincirimizin her günkü halkasını düzgün bir şekilde tamamlamış olalım.

Hayatımızda sevgiye, muhabbete, ilgiye, ilgilenmeye daha çok yer verelim. Pozitif enerjimizi, pozitif bakışımızı hiç eksik etmeyelim. Şikayeti bir kenara bırakalım. Değiştirebileceğim küçük şeylerden başlayarak harekete geçelim. Değiştiremeyeceğim konular üzerinde çok da durmayalım. Enerjimizi değiştirebileceklerimize tahsis edelim. “Allah’ım bana değiştirebileceklerimi değiştirme konusunda güç, değiştiremeyeceklerimi kabullenme konusunda sabır ve her ikisini birbirinden ayırabilecek akıl ve şuur ver” şeklindeki duayı sık sık hatırlayalım. Hayatımızın bir parçası haline getirelim ve içselleştirelim. Kadere rıza göstermeyi, tenkit etmemeyi ve ilahi icraatı sorgulamamayı öğrenelim.

Kalp kırmadan, gönül incitmeden, fani dünyadan hoş bir seda bırakarak Hakka yürümek ne kadar gerekli ve ne kadar mutluluk vericidir. Tüm dünya varlığı bir damla gözyaşına değmez. Gönül kırmak Allah’ı gücendirir. Yoktur onu yapacak usta. Mazlumu inciten Hakk’ı incitmiş olur. Dünyada yürekleri sızlatmadan, gönülleri mahzun etmeden yol alalım, yürüyelim. Hayatımızı yeniden, yeni değerler üzerine inşa edelim. Gelin hep birlikte, paylaşarak, kolaylaştırarak, kardeşçe yaşamayı, birbirimizi bütünlemeyi öğrenerek yaşayalım hayatı. Bilelim hayatımıza hayat katanların kadrini kıymetini. İki kapılı bir handa gidiyorken gündüz gece bir iz de biz bırakalım arkamızda…

Hayatınız güzelliklerle, umutlarla, ümitlerle hayat ve anlam bulsun. Su gibi duru, su gibi coşkulu ve su gibi aziz olunuz…

okuduktan sonra hafiflemenizi sağlayacak 27 psikolojik gerçek

1. birini gerçekten tanımanız 3-4 yıl sürer. evlenmeden önce bu kadar süre tanışan çiftlerin boşanma ihtimali daha azdır.

2. uyumadan önce zihnimizin %90’ı, başımıza gelecek olan şeyleri hayal etmeye başlar.

3. çocuklarımızla yaptığımız konuşmalar, onların iç sesi haline gelir.

4. aktif olarak 7 yılı aşan bir arkadaşlık, büyük ihtimalle ömür boyu sürecektir.

5. sizin bir türlü aklınızdan çıkaramadığınız o kişi de, muhtemelen sık sık sizi düşünüyor.

6. çevrenizdeki birinin başkaları hakkında konuşurkenki tavırlarına dikkat edin. çünkü sizin hakkınızda başkalarına konuşurken de aynı tavırları geçerli olacaktır.

7. japonlara göre üç farklı yüzümüz var. ilk yüzümüz, dünyaya gösterdiğimiz. ikinci yüzümüz, sadece yakın dostlarımıza ve ailemize gösterdiğimiz. üçüncü yüzümüz, kimseye göstermediğimiz. hangisinin gerçek ve hakiki yüzümüz olduğunu, sanırım anladınız.

8. her şeyin sizi rahatsız ettiği o ruh hali, muhtemelen birini özlediğinizi gösterir.

9. gece geç saate kadar uyanık kalanlar, erkenden kalkanlara oranla psikopat olmaya daha yatkındır.

10. birinin sizinle konuşmak istediğini merak ediyorsanız kollarınızı kavuşturun. o da aynısını yapıyorsa, istiyordur.

11. araştırmalara göre birden fazla yastıkla uyuyan insanlar genellikle yalnız ve depresiftir.

12. günde 5 ila 10 farklı şarkı dinlemek hafızayı ve bağışıklık sistemini güçlendirir ve depresyon riskini %80 azaltır.

13. bir tartışmayı kazanmanın en güçlü yolu, konuyla alakalı sorular sormaktır. böylelikle karşımızdakinin düşüncelerindeki mantık hataları daha rahat ortaya çıkar.

14. 6-8 ay içinde beynimiz, canımızı acıtmış birini tamamen affetmiş olur.

15. başkalarına bağlı olmayı reddeden insanlar, en çok hayal kırıklıklarını yaşamış olanlardır.

16. hayatınıza dair en iyi tavsiyeleri aldığınız insanlar, genellikle hayatında en çok sorun olan insanlardır.

17. fazla düşünmek zihnimizin negatif senaryolar üretmesine ya da acı dolu anıları hatırlamasını sağlar.

18. sık sık küfreden insanlar, genellikle duygusal açıdan daha güçlü ve daha zeki olurlar.

19. zeki insanlar genellikle çatışmalardan uzak dururlar. bu da çoğu şeyi fark etmelerini ama sessiz kalmalarını açıklar.

20. sosyal açıdan utangaç ve içine kapanık insanlar, arkadaşlarına daha düşkündürler. ilişkilerde de daha sadıktırlar.

21. basit şeylere kolayca sinirlenebilen insanlar, bilinçaltlarında sevilmeye ihtiyaç duyar.

22. biri artık “değiştiğinizi” ifade ediyorsa, %95 ihtimalle onun istediği gibi davranmayı bırakmışsınızdır.

23. psikolojiye göre iki eski sevgili ayrıldıktan sonra arkadaş kalabiliyorsa, ya halen aşıktırlar, ya da hiç olmamışlardır.

24. unutmayın: aldatanlar, sürekli aldatılacağını düşünür. yalancılar, herkesin yalan söylediğini düşünür.

25. kadınlar erkeğin görünüşünden çok, kokusuna önem verirler.

26. köpekler insanların mutsuzluğunu hissedebilir. bunu gidermek için de onlara sokulurlar.

27. birinin kıymetini anlamanın en iyi yolu, onsuz bir hayatı hayal etmektir.

(alıntıdır)

Sükut, bir alıntı ekledi.
17 Nis 07:45 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

El-Fatır,35/37
"Size düşünmek isteyen herkesin düşünebileceği kadar uzun bir ömür vermedik mi?Üstelik size bir uyarıcı da gelmişti".

Riyazü's Salihin 1.Cilt, İmam Nevevi (Sayfa 134)Riyazü's Salihin 1.Cilt, İmam Nevevi (Sayfa 134)

Söz öldü
Kelimeler anlamsızlaştı
Ahlak bir nostalji
Dilde bir matem
Hayat koyu bir renk
Erdemlilik yaşlandı
Kitaplar tozlar arasında kayıp
Düşünmek yorucu bir hal aldı
Ömür ise uzun ama
yokuş aşağı bir yol

-Bay_X

feylesof:, Oblomov'u inceledi.
 10 Nis 18:03 · Kitabı okudu

NEDİR BU OBLOMOVLUK?

Not: Romanın hikayesi hakkında bilgiler içermektedir.
*
Dobrolyubov özetlemiş;
'' Bu kitapta önemli olan
Oblomov değil, Oblomovluktur. ''
*
Oblomov; dostu Ştolts'a ''Düşün bir kere'' diyordu.
'' Bir tek solgun, üzgün bir çehre görmeyeceksin; hiçbir derdin olmayacak, ne Danıştay davaları, ne borsa, ne şirket, ne rapor, ne bakan, ne rütbe, ne terfi.... Bütün konuşmalar candan olacak. Evden taşınma derdin olmayacak.... Yalnız bu nelere değmez! Bir de buna hayat değil diyorsun. ''
Ştolts; ''Değil kardeşim, '' dedi.
Ve biraz düşünüp bu hayata bir isim aradı;
- Bu bir çeşit Oblomovluk'tur.''
*
İş Bankası yayınlarında Sabahattin Eyüpoğlu ve Erol Güney çevirisinde ön sözde yazıldığı gibi, ''Toplumsal bir kaderin Oblomov'u içine düşürdüğü bu kaçınılmaz uyuşmayı rasgele bir tembellikle karıştırmamak gerekir. ''
*
Oblomov, çiftlik sahibi bir ailenin soylu çocuğu olarak dünyaya gelir.
19. yüzyıl ortaları Rusya'dayız.
Yepyeni bir dünyanın içine doğru sürüklenen bir Doğu dünyası....
Oblomov yarım kalan bir insandır. Teşebbüs eden ve netice alamayan bir Doğulu..
Hani bir söz vardı; ''Doğuya doğru giden bir geminin içinde Batıya doğru koşuyoruz'' ,.diye.
Oblomov rıhtımda hareketsiz kalan adamdır.
Doğduğu köyün masalsı hayatıyla büyülenmiş, ve geleceğe doğru attığı adım havada kalmıştır.
*
''Oblomov evinin temiz pak, döşeli olmasını istiyordu; ama bütün bunların, Tanrı bilir nasıl, hiç farkına varılmadan olup bitmesi gerekti.''
*
''Oblomov, 'Ah yarabbi! Ne budala insanlar var! Evleniyorlar. '' diye içini çekti ve sırt üstü yattı.''
*
'' - Ah yarabbi, hayat bir türlü yakamı bırakmıyor, nereye gitsem peşimde! ''
*
Ah Oblomov!
'' - Zavallı dostum, batmışsın sen, boğazına kadar batmışsın, batağa gidiyorsun. '' demişti henüz 29. sayfada Ştolts; 607. sayfada ise kelimeler bir isyan ıslığı gibi, bir acıklı küfür gibi çıkıyordu artık : ''Senin işin bitmiş Oblomov!''
*
Onun tertemiz bir ruhu, okyanuslar kadar derin bir sezgi yeteneği, hayatı genişliğine kavrayacak kuvvetli bir dimağı vardı oysaki.
O heyecanını yitirmiş, ümidini çaldırmıştı; hayata tutunan elleri çözülmüştü...
Hiçir şey düşünmek istemiyordu.
Hiçbir şey.
Dünyaya ait herhangi bir mesele onun gözünde çözümlenemez bir problem gibi ağır ve karışıktı.
Hiçbir şey düşünmek istemiyordu.
Hiçbir şey...
Yatmak, uyumak, derin uykulara dalmak....
Ve bu kadarcık bir yaşamanın içinde bütün ihtiyaçlarının kendisi dışında ve kendisine fark ettirilmeden görülmesini istiyordu...
*
Oblomovluk o dönemde meşhur olan hayalet figürü gibi dolaşıyor roman boyunca.
Palto'daki hayalet gibi....
Marks'ın sözünü ettiği hayalet gibi....
*
Bir aşk, onun yüreğini tutuşturur gibi olur..
Lakin yerinde sayan bir adam gibi mesafesiz koşturduğunu anlar Oblomov.
Yatağına uzanır. Uyumak, uyumak, uyumak ister.
*
Uyuyan Doğu'dur. Bütün bir zenginliği, gizemi, derinliğiyle Doğu.
*
Kapitalistleşen bir dünyada kaybolmaya yüz tutan küçük bir derebeyi mirasyedisi olmuştur Oblomov.
Dostu Ştolts sorar:
'' - Pekala, farz et ki biri sana üç yüz bin ruble daha verdi, ne yapardın?
- Bankaya koyar, faiziyle geçinirdim.
- Banka fazla faiz vermiyor; niçin bir şirkete, mesela bizim şirkete koymazdın?
- Yo, Andrey, beni kafese koyamazsın.
- Neden bana da mı güvenin yok?
- Sana var tabii, ama her şey olabilir: Şirketiniz iflas eder, beş parasız kalırım. Banka daha sağlam. ''
*
Burjuva değil, işçi değil, köylü değildir Oblomov. Memuriyete girmiş, çıkmıştır. Memur değildir. Bürokrat değildir.
Kimdir bu Oblomov?
'' - Peki ya sen nesin?
Oblomov sustu.
- Kendini toplumun hangi sınıfına koyuyorsun?
- Zahar'a sor. ( Zahar Oblomov'un uşağıdır.)
...
Ştolts; ''Kimdir şurada yatan'' dedi.
- Amma da tuhaf. Bizim efendi işte, İlya İlyiç. ''
*
''Efendi''dir o.
Gitmediği bir köyü, ilgilenmediği bir toprağı, o toprakta çalışan tanımadığı köylüleri vardır.
Efendidir o.
Çoraplarını bile uşağına giydiren bir efendi.
Artı değer üretmeyen, çalışmadan yaşamanın düşünü kuran bir efendi.
Temiz ruhlu, iyi niyetli, dürüst, samimi, saf bir efendi ama...
Züğürt Ağa filminde Şener Şen'in canlandırdığı her şeyini yitirmiş güzel toprak ağası gibidir o.
Kentili de olamamıştır.
Doğunun adı Oblomov'dur.
Çoraplarını kendi giymeyen bir Doğu ve iş, proje, üretim peşinde koşan bir Batı.
Kim ''efendi'' olmuştur sonunda?
*
Ön sözde denildiği gibi; ''Büyük Petro'dan beri Rusya'da devam eden büyük Rusya- Avrupa kavgasında, Gonçarov hiç gözünü kırpmadan Avrupa'nın tarafını tutuyor. ''
*
Oblomov kendi doğduğu coğrafyanın bile gelişiminden habersiz bir kuytuda sıkışıp kalmıştır.
Ştolts şunları Oblomov'a bile söylemeye gerek duymaz:
''Oblomovka'nın artık ıssız karanlıklardan kurtulduğunu, onun da yavaş yavaş gün ışığına çıktığını sana söylemeye gerek yok. Dört yıl sonra bir istasyon olacağını, köylülerin tren yolunda çalışacağını, buğdayın artık ırmağa kadar trenle taşınacağını... Okullar açılacağını, eğitimin yayılacağını sana ne diye söylemeli?.. Hayır, yeni mutluluğun fecri seni telaşa düşürür, karanlığa alışmış gözlerini rahatsız eder. ''
*
Oblomov'un ilkgençlik zamanlarında sahip olduğu hayalleri; o büyük ve gelişmiş Rusya hayalini, peşini bıraktığı bu hayalleri; annesi Rus, babası Alman karakter, Oblomov'un çocukluk ve okul arkadaşı Andreyin Ştolts sahiplenmiştir. O Oblomov kadar derin ruh, geniş dimağ sahibi değildir; ama başladığı işi tamamlayan, çalışkan, üretken, neticelendiren bir adamdır.
Ve Oblomov'un kendi adını verdiği çoçuğuna sahip çıkacaktır.
Bir nesil sonra başka olacaktır her şey:
'' Andreyini senin gidemeyeceğin yere götüreceğim... Onunla beraber gençlik hülyalarımızı gerçekleştireceğim.''
*
Bu romanı sadece bir ay gibi kısa zamanda yazan Gonçarov, ümidini Oblomov'un oğluna teslim ederken; Oblomov'a kısa bir ömür biçer ve onu bütün iyiniyeti ve temiz ruhuyla roman arasında hepimize nefis bir soluk aldıran dost bir elin diktiği tatlı leylak kokusu içinde bir taşın altında dinlendirir.
*
''Gece leylak ve tomurcuk kokuyor'' ...

Oku, Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu'yu inceledi.
29 Mar 00:12 · Kitabı okudu · Beğendi · 8/10 puan

Kitabın sürükleyiciliği, karakterlerin psikolojik tahlilleri ve Zweig'in başarılı kaleminden daha önce gereğince söz edilmiş. Bu yüzden eklenebilecek birkaç çıkarımdan bahsetmek istiyorum. Ana karakterlerden kadının sevdiğine, adamın her doğum gününde gönderdiği "beyaz gül" metaforu ile beyaz gülün anlamı olan masumiyet ve sırlar örtüşüyor. Kadının öldüğünü anlamış olduğumuz adamın doğum gününde ise adama gelen mektup, güllerin yerini alarak artık gizlerin ve masumiyetin sona erdiğini gösteriyor bize. Çocuğun ölümü ile kadını hayatta tutan aşk da yavaş yavaş ölmeye başlıyor. Eğer aşkın ölümü söz konusu olmasaydı, kadın bu mektubu aşık olduğu adama gönderme cesaretini gösteremeyecekti. Adamla empati kurulunca ise bu tutkulu aşkın bu kadar yakınında bir ömür geçirse de farkında olamadığı için hissettiklerini düşünmek karmakarışık bir ruh haline sürükleyecektir insanı belki de...