Geri Bildirim
  • Beni tanıyanlar bilir, İstanbul'u çok severim. Belki orda yaşamadığımdandır fakat hep bir bağım var gibi hissederim.

    Neyse efendim Orhan Kemal'in hayatın içinden bir çok minik hikâyesinin bulunduğu bu kitapta da eski İstanbul'un kokusunu alıyorsunuz, troleybüslerin çın çın öten seslerini, çocukların şakımalarını duyuyorsunuz. Her sayfada başka bir karaktere bürünüp onunla yaşıyorsunuz olayları, kâh patronunuzun alacağı için ordan oraya koşuyorsunuz kâh dondurmacı olup tıp okuyan oğlunuzun gözünüzü bir damlayla iyi edeceğinizi hayalliyorsunuz.

    Öykülerden aldığım ortak unsursa içtenlik ve samimiyetti, Orhan Kemal, Türk insanını zenginiyle fakiriyle çok başarılı bir şekilde tasvir etmekle kalmamış bizi özlediğimiz sıcaklığa kavuşturmuştur.

    Pek değerli İbrahim (Sisifos) 'e bana bu eseri okumamdaki katkılarından ötürü de teşekkür ediyorum :)
  • Sâmiha Ayverdi, Sofi Huri, Nezihe Araz, Safiye Erol gibi isimleri kaçımız tanıyor diye sorsam eminim tanıyanlar olarak azınlıkta kalacağız. Ha bir de tanımak var, tanımak var. Kimimiz sadece ismini duymakla müşerref olmuşuzdur, kimimiz bir eserini dahi olsa okuma şerefine erişmişizdir. Daha şanslı olanlarımız ise pek çok eserini okumuş, hayatını ve fikirlerini irdeleme fırsatını yakalamış olanlardır.

    Hani hep deriz ya, okuduğumuz bir eser başka eserlere kapı aralar diye; kulağa ne kadar klişe de gelse hakkını veren bir sözdür. Bugüne kadar okuma şansını elde ettiğim pek çok kıymetli eseri bu şekilde keşfettim. Ciğerdelen de bu kategoriye dahil bir eser. Safiye Erol'un Ciğerdelen'ine ilk olarak Nihal Atsız'ın 'Ruh Adam' isimli eserinde rastlamıştım. O zamana dek varlığından haberdar bile değildim. Kitap alışveriş listemde alınmayı bekliyordu. Nihayetinde kitabı edindim fakat son sayfayı da kapattıktan sonra böylesine kaliteli bir eseri okumaktan kendimi uzun süre mahrum bırakmış olduğuma hayıflanmadan edemedim.

    Ciğerdelen'e geçmeden evvel, eserin mimarını az da olsa tanıtmak ihtiyacını hissediyorum. Safiye Erol, Edirne'de doğup yaşamının önemli bir bölümünü Almanya'da geçiren bir değer. Lise ve üniversiteyi Almanya'da okumuş, orada tanıştığı Hindistan mücahitlerinden bir gençle evlenmeye karar vermiştir. Hintli genç Safiye Erol'a “Evlenelim, memleketime gidelim; ülkemin bana, benim sana ihtiyacım var.” demiş, Safiye Erol da “Benim memleketime gidelim, orada onların bana, benim sana ihtiyacım var.” şeklinde karşılık vermiştir. Bu noktada dahi vatanının menfaatini şahsi menfaatinden önde tutmuş, eserinde de bunu her fırsatta vurgulamıştır. Bu hazin son üzerine Safiye Erol, Türkiye'ye dönerek hayatını bir başkasıyla birleştirmiş ve hiç çocuk sahibi olmadan 1964 yılında vefât etmiştir. Yaşadığı 62 yılın ardından bizlere kıymetli eserler bırakmıştır. Ciğerdelen de bu kıymetlerden biridir.

    Yazar, yapılan bir röportajda Ciğerdelen'den şu şekilde bahseder:
    {~ En çok sevdiğim de odur, Ciğerdelen.
    - Niçin en çok sevdiniz?
    Manalı bir gülümseyişle elini göğsüne götürerek…
    ~ Deldi… Deldi de ondan, diyor ve ilave ediyor:
    Bunu yazarken on iki kilo kaybettim. İki defa bayıldım. Bitirdikten sonra hasta yattım.
    - Niçin?
    ~ Feylosof Niezsche’nin bir sözü vardır: “Büyük eserler müelliflerinden intikam alırlar" der.}

    Kendisinin de deyimiyle derin, insanı etkileyen bir eserdir Ciğerdelen. Hem bir yer adı olarak hem de insanı derinden etkileyen olaylara binaen kullanılmıştır ciğerdelen kavramı. Çok seslidir, bir o kadar da anlam içerir. Genel mânâda Mimar Turhan ile Öğretmen Canzi'nin öyküsünü anlatsa da içinde pek çok hikâye barındırır. Eser Turhan'ın Canzi'ye duyduğu aşkın tarifiyle başlar ve sonrasında Canzi'nin kendi elleriyle yazdığı iki öyküyü Turhan'a okutmasıyla devam eder. Yani asıl öykü içinde iki alt öyküyle karşılaşır okuyucu. Bu öykülerde de Osmanlı devrinde sınır boylarında yaşayan serhadlerden ve onların yaşamlarından söz edilir. Anlatılan her öyküde aşk vardır fakat yüzeysel bir aşk değildir bu. Beşeri aşkta takılıp kalanların yanı sıra, beşeri aşkla başlayıp ilâhi aşka ulaşanlardan da dem vurulmuştur.

    Her fırsatta Doğu ve Batı olgularının çeşitli yönlerden karşılaştırıldığını görürüz. Yazar bir memleket sevdalısıdır ve Batı'nın fenni yönlerde üstünlüğünü inkâr etmemekle birlikte Doğu'nun sahip olduğu manevi zenginlikleri her daim okuyucuya hatırlatır. Gelenek ve görenekler, milli değerler, bizi biz yapan menkıbeler, divan şiirleri, deyişler, türküler eserde bir bir yerini almıştır. Özellikle Yedi Peçeli Sultan temsili beni fazlasıyla etkiledi. Son derece manidar bir anlatıydı. Anlatılan her bir öğe yazarın yaşamından da izler taşır. Kendisine anlatılarını yaşayıp yaşamadığı sorulduğunda; 'Ben bir eserimde bir aşk hicranını tarif ederken o hicranı bütün Şark kadınları namına yaşadım.' diyerek cevap vermiştir.

    Kimi şahıslar vardır, kendi ülkesi dışına çıkınca doğduğu yeri beğenmez olur. Gördüğü ülkenin olumlu unsurlarını sıralamaktan usanmaz. Kimi insanlar da vardır ki, kendi ülkesi dışında başka ülkeleri de görür fakat yabancı ülkelerin olumlu öğelerini inkâr etmemekle birlikte kendi memleketinin güzel değerlerinin, köklü kültürünün kıymetini asla yere düşürmez. Kültürüne, maddi-manevi değerlerine, insanına yabancılaşmayan, ülkesine faydalı olmayı sorumluluk edinmiş, Almanya'da iken bile adeta 'İlle de vatanım' demiş vefakâr yazar Safiye Erol ile bir an önce tanışıp hasbihal edin. Zira bizlere söyleyeceği, hatırlatacağı unuttuğumuz pek çok kıymet var. Keyifli okumalar dilerim.
  • Bizi tanımayan insanlar, kötü olduğumuzu düşündüğü için bize pislik yapıyor; tanıyanlar ise onlara kötülük yapmayacağımızı bildiği için. - Pucca
  • Koşmak değerli şey.

    https://www.youtube.com/watch?v=AOBs8dU4Pb8 Amok Koşucusu kitabıyla tamamen bağdaşan bir şarkı. Çünkü ruhsuz, ilgisiz ve donuk bir şekilde öylece oturmalarımızın sonucunda biz de bazen nereye gittiğimizi bilmeden "sen" zamirini yakıştıracağımız insanlara doğru koşarız. Şarkıda da dendiği gibi aslında her zaman orada olmamak için koşarız ama koştuğumuz her yer orası olur, yani tam bir mekan döngüsü içinde sıkışıp kalırız.

    Bizim için değeri fazla olan bazı insanlar sesimizi duyamazlar bazen fakat bu yine de onları yanımızda hissetmemizi engellemez. Koşacağız ki hayatlarımızın bir anlamı olsun. Koşacağız ki Amok Koşucusu'nun sıkıldığı o donuk ruh halinden çıkış gibi elimizde bir amacımız olsun. Çünkü Raif koşuyordu, Forrest koşuyordu, Dava'daki K. koşuyordu, Nicholai Hel koşuyordu, Kayra koşuyordu... Sırf onların fiziksel ya da beyinsel koşuları için de değil, kendimiz için koşacağız zaten. Sonunu düşünmeden ama. İnsanlar uyarmak için ismimizi bağırırken takmayacağız onları hem, gözümüz hedeflerimizden başka bir şeyi görmeyecek çünkü. Sonunda ne olur bilinmez... Ama koşma deneyiminin verdiği farkındalık hep bizde kalacak.

    Nereye nasıl gittiğimizden çok, neden gittiğimizin önemi olacak. Niceliklerden çok niteliklere önem vereceğiz. Fedakarlıklarımız olacak aynı bu kitaptaki doktor gibi. Tamir etmeye çalışacağız kırılan kalpleri. Bazen baştan beri bir araya gelmeyeceğini bildiğimiz kalpler çıkacak karşımıza. Mesleklerimiz de önemli olmayacak o anda çünkü herkes hayatının bir döneminde doktor olur. Geleceğimizi tedavi etmeye çalışırken şimdiki anımızdan fedakarlıklar yaparız çünkü. Koşmadan olacak şeyler değil bunlar. Belki yavaş koşacağız, detaylarda ve yaşanmışlıklarda arayacağız hayatı evet ama yine de sıkıldığımızın sıkıntısında olacağız.

    İşsizlik %13'lere yükselecek, yoksulluk sınırı 5000 liralara gelecek ve etrafımızdaki ülkelerde masumlar her daim ölecek. Peki bunların Amok Koşucusu'yla ne alakası olabilir? Bu kitaptaki doktorun yaşadığı bu kadar pişmanlık bu kadar yardım etme dürtüsü boşuna mı peki? Açın milyon katı tok var. Peki bizim Amok Koşucusu olmak için ne eksiğimiz var? Neden hala ruhsuz, ilgisiz ve donuk bir şekilde öylece oturuyoruz? Forrest'a yaptıkları gibi bize de birisinin koş demesini mi bekliyoruz? "Sen" zamirini kullanacağımız insanlar bazen bizim sevgilimiz, çocuğumuz, cumhurbaşkanımız, manavımız ya da hayvanımız olacak. Bu "sen" kelimesiyle etiketlendireceğimiz oluşumların hayatları için kendi hayatlarımızdan neleri paylaşacağımızı bilerek mi koşacağız acaba? Madem ki koşacağız, o başlangıçta duyduğumuz başlangıç sesinin de bir anlamı olsun. Belki bilmeyerek koşacağız bazı şeylere evet ama bilmemekten gelen bir öğrenme, tanıma duygusunun verdiği çekiciliğe koşacağız o zaman. Bizi, bizden daha iyi tanıyanlar olacak mutlaka. Bizim için fedakarlıklar yapanlar, bizimle kitaptaki gibi yüzlerce üç noktayla konuşup da gözümüzün içine baka baka sürekli bir şeyler anlatmaya çalışanlar... Bu gözlere koşacağız işte biz de. O gözlere sadece retina, iris, gözbebeği, tabaka ve kör nokta gibi fiziksel özellikleriyle değil de fedakarlıklarla, pişmanlıklarla, ders almalarla ve çığrından çıkmalarla bakacağız.

    Hepimiz bu hayatta Amok Koşucularıyız. En azından yüreğimizden gelip de bugüne kadar koşamadığımız şeylere karşı koşuyoruz işte. Biz de nereye gittiğimizi bilmiyoruz ama bu koşu süreci de bize zevk veriyor işte.

    Zweig da edebiyatıyla koşmaya devam ediyor. Şu an mezarda bilinmezlikler arasında olsa bile bir sadaka-i cariye misali edebiyatıyla bizleri büyütmeye devam ediyor. Bir gün alıyor Viyana Prater'de olağanüstü geceler yaşatıyor, bir gün alıyor Amok Koşucusu'yla beraber hayattaki manevi tamamlanamamışlıklara karşı koşmamızı söylüyor.

    Çünkü, koşmak güzel şey.
  • *Tezer Özlü..
    Neden yazılır?
    -Dünya acılı olduğu için.

    Özlü kendi kalabalığından kurtulup hayatını loş bir odada(!) Prağ'ın puslu, Berlin'in ıslak sokaklarında, kirli hostellerde ucuz pansiyonlarda devam etmiş ve bir Şubat gecesi kendi kalabalığını geride bırakıp aramızdan ayrılmıştı.

    O her kitapta gülümser bir açı ile bizi karşılardı. Ama Tezer'i tanıyanlar için bunun bir açı değil bir acıdan ibaret olduğunu bilmemek elde değil.

    Tezer, bu kitabında günlük, anı olarak yurtdışında gezdiği süre içinde yaşadığı dünyayı, aşklarını, mahrurluğunu, düşüşünü, yükselişini anlatmaktadır.
    Ben Tezer Özlü'yü bu kitabı ile tanıdım. Tanıdığım bu kadın şimdi hayatımın en güzel yerlerinde hâlâ yaşamakta. (Kitaplığımda, çantamda)

    Bu kitabın bir diğer serisi ise; 'Çocukluğumun Soğuk Geceleri'.
  • Stephen King'in Göz/Carrie adlı ilk kitabından sonra yazdığı Korku Ağı, yazarın en iyi eserlerinden bir diğeri olarak dikkat çekici bir çalışma. Ben 30 sene önce eski versiyonunu okumuştum. Burada yeni versiyonda hem kitabın girişinde bir hikâye var hem de kitabın son kısmında oldukça uzun bir başka hikâye var, ve ana hikâyenin devamı olarak görülebilir bu son öykü, zira yine aynı kasabada geçiyor. Ben okumadım ama kitaptaki bazı karakterlerin, meselâ Callahan'ın Kara Kule serisinde de görüldüğünü öğrendim.

    30 sene önce bir ergenken okuduğum kitaptan konuyu değil, ama bende yarattığı hissi hatırlıyorum. Bu bir vampir hikâyesiydi, korkunçtu, işte bunları hatırlıyordum. 30 sene sonra uzun versiyonuyla bir kez daha okurken konusuna dair hiç birşey hatırlamadım kitabın. Haklıydım, karakterler, olaylar hatırlanacak bir iz bırakacak gibi değil, ancak kitabın başından sonuna devam eden ve artık son 100 sayfada meselâ giderek artan uğursuz, karanlık ve ışığın yavaş yavaş yok edildiği bir atmosfer yaratmayı çok iyi başardığını söylemem gerek yazarın. Stephen King'in en sevdiğim anlatım özelliklerinden olan irkiltici, tuhaf kafa konuşmaları burada yok gibi, bu yönünü ikinci eserinde tam geliştirmemiş demek ki, oysa bu çıldırtıcı kafa sesleri eserlerine- özellikle ilk dönem eserlerine- ürkütücü bir hava veriyor genelde. Korku Ağı'nda korku ve hatta terör hissi Jerusalem kasabasına ağır ağır yayıldıkça bu hissin giderek kör edici bir kesiflikte kitabın her yanına, kasabadakine benzer bir şekilde yayıldığını hissediyoruz. Bir vampirin yani onun temsil ettiği bütün kötülüklerin kasaba sakinlerine bulaşmasıyla herkes teker teker vampire dönüşürken, onları durdurmaya çalışan bütün iyilerin hiç bir kitapta tanık olamayacağımız- mesela Taht Oyunları'ndaki gibi, beklenmedik, ani- şekillerde yok olmasıyla yazar bizi kötülükten, çürümüşlükten başka hiç birşeyin olmadığı bir dünyaya davet etmiş oluyor. Ancak bu kitap muhafazakar bir metin de sayılabilir. Kutsal metinlerde topluca yok edildiği söylenen şehirler ya da kasabalar gibi, Jerusalem (yani Kudüs) sakin ve güzel görünümün ardından kötülüğe hizmet eden ya da bunu farketmeden yaşayan sakinleriyle bir anlamda cezalandırılıyor. Alkol düşkünü din adamından sözde ahlâklı ama ruhunu vampire (şeytana) satmış insanlarına dek herkes kasabanın yok olmasında üzerine düşen görevi yerine getiriyor gibi. Bu insanlar kötülüğü durduracak güçten yoksunlar, bilgileri yok ya da zaten bizzat ona dahil durumdalar. Böylece kutsal metinlerde söylendiği gibi, cezalandırılmaları kaçınılmaz oluyor. Öyleki kötülüğü yok etmek için mücadele edenlerin nihai çözümleri de -spoiler geliyor:-)kasabayı kurtarmak olmuyor, ve ceza da yine örneğin Kur'an'da sık sık okuduğumuz gibi, ateş oluyor.

    Böylece Stephen King'in neden bu kadar karamsar, karanlık ve uğursuz bir atmosfer yaratmayı başardığını anlıyoruz: yazar günahkâr olduğumuz fikrini kurcalayarak bize sebebini bildiğimiz ya da bilmediğimiz günahların bedelini ödemekten kaçamayacağımızı ve konforlu hayatlarımızın bir bedeli olduğunu söylüyor. Söylediğim gibi; kitaptaki karakterler derinlikli olarak verilemediği için- çok küçük bir ihtimal, yazarın derdi de bu olmadığı için- aklımızdan çıksa da günah duygusu, cezalandırılma duygusu, ölümlü olduğumuz gerçeğinin, görece konforlu hayatlarımızın aslında her an dağılabileceği gerçeğinin kitabın atmosferine yedirilmesiyle oluşan bu his aklımızdan çıkmıyor. Bu arada, vampirler çok moda olduğu için kitabı okuyanlara günümüzdeki moda ve aşina rollerinin dışında, saf kötü, pis, uğursuz ve din dışı görünerek belki şaşırtıcı gelebilir; yine de vampir Barlow karakteri o son derece ilginç mektubuna rağmen yeterince derinlikli verilemediği için büyük bir etki yaratamıyor. Bu kitap Anne Rice'ın Vampirle Görüşme kitabının yanında sönük kalıyor ama atmosferi anlamında yine de vasatın çok üzerinde bana göre. Stephen King severlerin mutlaka okuması gereken eserlerden, yazarın en iyi eserlerinden birisi kesinlikle. Biz King okuyanlar- tabii onu en başarılı yani ilk dönem eserleriyle tanıyanlar zaten yarattığı karakterlerle değil, olay ve atmosfer yaratmadaki ustalığıyla seviyoruz onu. Korku Ağı, bu anlamda dört dörtlük bir eser olarak okunmayı hak ediyor...