Elif ECVET, Bilim ve Tarih'i inceledi.
22 May 10:33 · Kitabı okudu · 3 günde · 8/10 puan

Türkiyede ki bir alan olarak bilim tarihinin var olmak ve varlığını sürdürmek için sarf edilen çaba genel olarak anlatılmış. Salih Zeki Bey'in çalışmalarıyla başlatılan bilim tarihimiz onun Fen Adamları eseri ilk ve önemli yapıtlar arasında gösteriliyor.Bu alanda dünya bilim tarihinde de adını duyurmuş Aydın Sayılı'nin bilim tarihine kürsü oluşturma çalışmaları, çabası, devamında öğrenci yetiştirmesinden bahsedilmiş. Tarihte Türklerin bilim çalışmalarının ve bilimsel bir geçmişinin bilim tarihi oluşturacak kadar olmadığını söyleyenlere inat( azımsanmayacak kadar fazla) varlığını sürdürmek için bu alanda çalışmalara devam edenlerin ve desteklenmeleri gerektiği vurgulanıyor. Bilimsel çalışmalar olmadan bilim tarihi olmaz evet ama tarihi oluşturmak ve yazmak bizim elimizde. Bilim ilerlemek adına tek çıkar yolumuz.

Selman Ç., bir alıntı ekledi.
20 May 12:52 · Kitabı okudu

Bu gece mazinin o muhteşem şarkıcılarının isimlerini duyunca, itiraf etmeliyim ki, bizim çok daha ferah zamanlarda yaşadığımızı düşündüm. O günler, mübalağa etmeden söylüyorum, ferah zamanlar olarak tanımlanabilir. Artık hatırlanamayacak kadar uzakta da olsalar, umulur ki en azından bu tür buluşmalarda hala onlardan gururla ve muhabbetle bahsedelim, bu dünyanın şöhretlerinin ölmesine kolay kolay izin vermeyeceği ölülerin ve gidenlerin hatırasını kalplerimizde sevgiyle analım.

...bu tarz toplantılarda her zaman bu hüzünlü düşünceler aklımıza gelir: mazinin, gençliğin, değişimin ve bu gece burada yokluklarını hissettiğimiz artık aramızda olmayan yüzlerin düşünceleri. Hayat yolumuz bu tür birçok hüzünlü hatıra ile tarumar olur ve sürekli bu hatıralara saplanıp kalsak yaşayanların arasında devam edecek cesareti bulamazdık. Hepimizin yorucu gayretler gerektiren yaşayan vazifeleri ve yaşayan muhabbetleri var.

Ölüler, James Joyce (Sayfa 49 - Palto Yayınevi)Ölüler, James Joyce (Sayfa 49 - Palto Yayınevi)
Şükran dayanan, bir alıntı ekledi.
11 May 14:07 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Beyim diyor, bizim yolumuz, köprümüz, çeşmemiz yok; kitaplığı ne yapacağız? Anlatıyorum ona: Eğer kitaplığınız olursa yolunuz, çeşmeniz, köprünüz de olur.

Eşekli Kütüphaneci, Fakir Baykurt (Sayfa 47 - Literatür Yayınları)Eşekli Kütüphaneci, Fakir Baykurt (Sayfa 47 - Literatür Yayınları)

DEDEMİN SAATİ
Tek katlı ve bahçelerinde her tür ağacın bulunduğu o güzel mahallemizde çocuk olmak dünyanın en mutlu olayıydı. Sabah kuş cıvıltıları ile uyanır annemin hazırladığı yer sofrasında ki kahvaltımıza oturur sanki babam değil de ben işe geç kalacakmışım gibi acele ile kahvaltımı yapardım. Bardağımda ki sütü içerken mutlaka üzerime dökerdim çünkü en sona onu bırakır ve çabucak içip dışarı çıkmaya uğraşırdım. Dedem ise her gün başımı okşayarak bana yavaş olmamı söylerdi. Mıstık ve sokak kaçmıyordu ya. Ama ben yine de acele eder bir an önce mahallede ki arkadaşlarımın arasına karışmak isterdim.

Henüz okula gitmiyordum. Kardeşim yoktu. Annem ve babam benim onlara verilmiş bir armağan olduğumu söyler ve üzerime titrerlerdi. Ama en çok dedem o bembeyaz sakalı ile bastonunu yanına koyup benim boyumun hizasına kadar eğilip gözlerimin içine baktığında sanki dünyanın bütün yeşillerini onun o güzel ve derin bakan gözlerinde görürdüm. O öyle bir andı ki çocuk kalbime ılık ılık bir şeylerin aktığını hisseder ve onu can kulağı ile dinlemeye çalışırdım. Babaannem öldükten sonra sanki sakalı daha da beyazlamıştı. Mıstık bana inanmazdı beyaz daha çok nasıl beyazlanır derdi ama ben bilirdim beyazlamıştı işte. Dedemin en çok hoşuma giden yönü ise sanki her an biri gelecekmiş gibi cebine zincir ile bağlı olan saatini çıkarıp çıkarıp uzun uzun bakması olurdu. Çocuk aklımla ona neden bu saate bu kadar sık baktığını sorardım. O ise yüzünde geniş gülümsemesi ile bana saate bakınca gençlik yıllarının ne çabuk geçtiğini söyler ve yaşlılığında ise saatinin kendisi ile inatlaştığını yinelerdi. Bu cümlenin ne anlama geldiğini o yaşlarda anlamasam da önemli olduğunu hissederdim. Çocukluk işte.

O yaz dedemin her akşam mahallede ki çocuklar ile beraber bana da aldığı şekerler için akşam ezanını beklemek daha da keyif vermeye başlamıştı. Hepimiz bilirdik ki dedem cebinde bir avuçtan fazla akide şekeri ile yanımıza gelecek ve hepimizin başını okşayarak ellerimize birer tane o canım akide şekerlerinden verecekti. Mahallede ki bütün çocuklar dedemi çok severdi. Onun yüzü hep güler ve insanlara karşı hep yardımsever davranırdı. Köpek ve kedilere bir insan gibi davranmamızı öğütler onlarında tıpkı bizim gibi canının yandığını bıkmadan anlatırdı. Yaz akşamları evimizin bahçesinde mahallenin tüm çocuklarını toplar ve sabırla bize dünyada ki tüm kötülükleri yenecek olan sevgiden bahsederdi. İnsan vatanını, bayrağını sevmeliydi. Onlara sahip çıkmanın söz ile değil ilim yolunda ilerleme ile olacağını küçücük kalplerimize nakış nakış işlerdi.

Dedem çok şey bilirdi o kadar ki yıldızlardan okyanuslara kadar her konuda anlatacağı masalları vardı. Bizlere bilginin azı çoğu olmaz her şeyi öğrenin diye sıkı sıkı tembih ederdi. Okula giden arkadaşlarımıza yaz tatili de olsa parası oldukça kitap alır ve bizlere bu yaz akşamlarında okumaları için teşvik eder hepimiz ile tek tek ilgilenirdi. Bir gün sabah kahvaltıya kalktığımda annem dedemin acil olarak köyüne gitmesi gerektiğini söyledi. Bu beklenmedik olay karşısında o kadar çok şaşırmıştım ki ağlamaya başladım. Ne sütümü içtim ne de Mıstık’ı düşündüm. Bütün gün annemi sıkıştırdım. Dedem ne zaman geri gelecek diye. Annem ise dedemin kardeşinin çok hasta olduğunu anlatıp durdu fakat ben yine de mızmızlandım. O ilk gün o kadar zor geçti ki, mahallede ki bütün çocukların neşesi de sanki dedemle birlikte gitmişti. Her zaman yürüdüğü sokak başına gözümüzü dikip belki gelir diye bekledik ama dedem o gün gelmedi. Ne oyunların ne de Mıstık’ın babasının getirdiği şekerler bize keyif vermemişti. Bizim ile hiç kimse dedem gibi konuşamaz onun gibi sizi keratalar diyemezdi. Akşam kendimce çabuk gelsin diye dua ettim ve ağlayarak uykuya daldım. Rüyamda dedem çok yüksek bir dağın başındaydı ayağının önünde ki uçurumu görmüyordu, bense aşağıdan ona bağırıp geri gitmesini söylüyordum fakat o beni duymuyor ve uçuruma doğru ilerleyerek geliyordu. Ayağının altında ki taşlar kayarak önüme yuvarlanmaya başladı. Hem ağlıyor hem de bağırıyordum. Sonra dedem birden bire yok oldu. Taşlar gelmeye devam ederken dedemin saatini de taşların arasında görmeye başladım. Ona bir şey olmasın diye o kadar hızlı koşuyordum ki sanki kalbim yerinden çıkacak gibi atıyordu. Birdenbire avucumun içinde bir şeyin olduğunu anladım tam avucumu açacaktım ki bana çok yakın uçan kocaman bir kuş üzerime doğru uçmaya başladı. Yine de avucumda ne olduğuna bakmak için açtım ve dedemin saatini gördüm ama camı ortadan ikiye çatlamıştı. Rüyamda ki üzüntümü anlatmaya kelimeler yetmez. Ağlıyordum dedeme kötü bir şey olmuştu biliyor ve bunun için ağlıyordum. Annemin yumuşacık sesi kulağıma ninni gibi ama çok uzaktan geliyordu. Mehmet uyan oğlum diyordu ve ben uyandığımda annemi karşımda görüp hemen avucumun içine baktım. Boştu. Ağlamamı durduramıyordum. Anneme gördüğüm rüyayı anlattım o ise sadece başımı okşayarak geçtiğini söyleyip durdu. Onun kucağında ne zaman uykuya daldım hatırlamıyordum.

Sabah uyanır uyanmaz dedemi sordum. Babam hemen geri dönemeyeceğini söyleyince ona beni neden götürmediğini sorup durdum. Babam ise elinden geldiğince bana hasta ziyaretini anlatmaya çalıştı ama ben anlamamakta direniyordum. Hem o benim dedemdi, kardeşi hasta ise onun yanında ona bakacak bir sürü insan vardır diye babama kendimce bir şeyler anlatmaya çalıştım o ise sadece gülümsedi ve başımı okşayıp işe gitmek için yola koyuldu. Ben ise ne kadar uğraşsam da dedemin bahçede ki yerini evin içinde dolaşmasını aklımdan çıkaramıyordum. Anneme köye nasıl gidileceğini sorduğumda yüzünde beliren bakışı daha önce hiç görmemiştim bana endişeli bir şekilde bunun imkansız olduğunu söyleyerek sabırlı olmamı, dedemin en fazla iki gün içinde geri döneceğini söyledi. Oysaki ben dedemi bir daha hiç görmeyecekmiş gibi bir düşünceye sahiptim bunu Mıstık’a söylediğimde bana güldü ve dedeme hiçbir şey olmayacağını söyleyerek misket oynamaya devam etti. Benim canım hiç bir şey yapmak istemiyordu sadece dedemin bembeyaz sakallarının beni öperken yüzümü gıdıklamasını ve bastonunun çıkardığı sesleri duymak istiyordum. Arkadaşlarımın oyunlarını seyrederken annemin sözü aklıma geldi iki gün; iki gün çok uzun ama kısaydı da, o an karar verdim dedem bahçenin temizliğini benim yapmamı isterdi. Hemen koşarak eve gittim, bahçede ki ağaçların altlarına düşen yaprakları topladım, dedemin tahtalardan yaptığı çardakta ki minderleri onun istediği gibi düzeltip bahçenin evin kapısına kadar olan taş yolu hortum ve süpürge ile temizleyip yıkadım. Bahçemizde ki elma, armut ve erik ağaçlarını suladıktan sonra çardağın yanında annem için diktiği gülleri de sulayıp hortumu topladım. Evimizin yan tarafında ki küçük ardiyenin önünde ne varsa hepsini içeriye taşıdım. Annem yanıma gelerek ne yaptığımı sordu ben ise ona dedemin gelişine hazırlık yaptığımı söyledim o geldiğinde mutlaka bana öğrettiklerini öğrendiğimi göstermek istiyordum. Annem yorulmuş ve açıkmış olabileceğimi düşünerek ekmeğin arasına koyduğu küp peyniri ve bir domatesi bana uzatırken geri kalan işleri yarın yapmamı söyledi. Oysa benim işim henüz bitmemişti. Dedem bize mahallemizin büyüklerine yardım etmemizi söylerdi. Ekmeğimi hemen yiyip yan komşumuz olan ve çocukları hiç sevmeyen Nezahat teyzenin bahçesine koşarak gidip kapısına yavaşça vurdum. Kapıyı açar açmaz kadının asık ve korkunç yüzü biraz daha asıldı ve ne istediğimi sordu. Bense ona yapabileceğim bir işi var mı veya çeşmeden su getirmemi ister mi, ekmek için fırına gidebileceğimi bir çırpıda söyledim. O ise bana bir adım daha yaklaştı, ne kadar korktuğumu anlatamam ve birden kocaman elini bana doğru uzatınca geri adım attım ama eli o kadar büyüktü ki hemen başımı bulmuş ve saçımı okşamaya başlamıştı. Bir şey istemediğini ama akşamüstü uğramamı istedi. Ben ise deli gibi atan küçücük yüreğim ile iki ev ilerimizde olan Hasan dedeye gidip aynı soruları sormaya başladım. Çeşmeye gidip küçük bidonuna su doldurup getirdim, bahçede ki yaban otlarını temizlemesine yardım ettim zaman o kadar çabuk geçmişti ki anlamamıştım. Akşam ezanı okununca Hasan dede camiye ben ise eve gittim.

İki koca günü bu şekilde geçirdim fakat dedem gelmedi. Anneme her sorduğumda aynı cevabı aldım dedem gelecekti. Ertesi sabah erkenden kalktım ve bahçe kapımızın dışında ki küçük taşın üstüne oturup dedemi beklemeye başladım. Ve bu bekleyişim tam bir hafta daha sürdü ve bir sabah annem telaş ile beni uyandırıp köye gitmek için hazırladı. Uyku mahmurluğu ile o kadar çok sevindim ki annemin göz yaşını ve telaşını fark edemedim. Babam işe gitmemişti, telaşla evden çıkıp garaja gittik ve köye gitmek üzere yola çıktık. Annem otobüsün camından dışarı baksa da gözünden akan yaşı görebiliyordum. Babama kaç kez nedenini sordum bilmiyorum ama o hep annemin biraz rahatsız olduğunu söyleyip durdu. Ben ise dedemi göreceğim için yolun biran önce bitmesinden başka bir şey düşünemez olmuştum. İki saatlik yolculuğumuzdan sonra köye yakın bir yerde otobüsten indik. On dakikalık yolumuz vardı, ben çocuk yüreğimle önden koşmaya başladım. Büyük amcanın evini biliyordum ama babamın yavaş olmamı söylemesi ile önce yavaşladım sonra ise durdum. Bir şeyler yanlıştı sanki ne annem ne de babam her zaman ki gibi neşeli değil aksine çok üzgünlerdi. Annemin gözyaşlarına sessiz hıçkırıklar da eklenmişti. Olduğum yerde donup kaldım. Dedeme kesin bir şey olmuştu yolculuk boyunca ne annem ne de babam tek kelime etmemişlerdi. Yanıma geldiklerinde babama bağırarak ne olduğunu sordum. Aklım ve dilimde dedemden başka bir şey yoktu. Babam toprağa diz çökerek bana dedemin artık hiç gelmeyeceğini söylemesi ile nasıl koştuğumu bilmeden büyük amcanın kapısının önünde buldum kendimi. Evin kapısı açık ve içerisi kalabalıktı. Kuran okunuyordu. Evin sağ tarafında kalan odadan büyük amcayı görebiliyordum hemen onun yanına koştum. Odada bulunan divanın üzerinde biri yatıyordu ve beyaz çarşaf ta başının üzerine kadar çekilmişti. Büyük amcamın elinde ki saat hiçbir şey sormama izin vermedi. Çünkü o dedemin geçmek bilmeyen saatiydi. Dedem köye geldikten sonra hastalanmış ve ölmüştü. Hayatımda gördüğüm ilk ölümdü ve acısı bugün bile hiç kimse ile kıyaslayamadığım kadar derindi…

Bugün ise ben evimin salonunda yetmiş bir yaşında elinde dedesinin geçmeyen saati ile ona kavuşacağı anı beklemekte olan o küçük çocuğum…
Nurhan Işkın

Ceyda BİLEN, Ya Tahammül Ya Sefer'i inceledi.
09 May 11:45 · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 7/10 puan

Bu kitapta çağımızın ilacını bulacağımı düşünmemiştim. Evvela insan diyerek başlayan cümle,nasılda hızlı yaşarken birbirimizi görmüyoruzd ikkatimizi celbetmemesi enteresan


Evvela insana kıymet vermemiz lâzımdır.
Kur’an-k Kerim’in insanı eşref-i mahlûkat sayan hükmüne hürmetten başka kurtarıcı yolumuz yoktur.
Aynı zamanda bir ahlak eğitimine kuvvetle başlamak lâzımdır.
Devrimiz makine gıcırtısının ahlak ilahilerini susturduğu devirdir.
Bizim ahlakımız hörmet, hizmet ve merhamet prensiplerini kendinde birleştiren aşk ahlakıdır, diye heyecandan boğulacak sesiyle – gereken cevabı- kendisine vermişti.
Önce insan yetiştirilecekti.

esra k., bir alıntı ekledi.
 08 May 14:36 · Kitabı okudu · İnceledi · Puan vermedi

Biz ne Batı'dan ne de Doğu'dan nefret edebiliriz.
Ama Türk halkı Müslüman'dır. Bunu da herkesin bilmesi ve o değerlere saygı göstermesi lazım. Bir toplumun bazı şeyleri kabul etmesi ve uyuma gitmesi lazım; bizim yolumuz çizilmiş, Türkiye laik bir Müslüman devlettir. Bunun aksi düşünülemez ve bu tarafıyla da üstün ve kuvvetlidir.

Tarihin İzinde, İlber Ortaylı (Sayfa 167 - Profil)Tarihin İzinde, İlber Ortaylı (Sayfa 167 - Profil)
Change, bir alıntı ekledi.
 08 May 09:00 · Kitabı okudu · Beğendi · 8/10 puan

Evvela insana kıymet vermemiz lazımdır. Kur'an-ı Kerim'in insanı eşref-i mahlukat sayan hükmüne hürmetten başka kurtarıcı yolumuz yoktur. Aynı zamanda bir ahlak eğitimine kuvvetle başlamak lazımdır. Devrimiz makina gıcırtısının ahlâk ilahilerini susturduğu devirdir. Bizim ahlakımız hörmet, hizmet ve merhamet prensiplerini kendinde birleştiren aşk ahlakıdır, diye heyecandan boğulacak sesiyle - gereken cevabı - kendisine vermişti. Önce insan yetiştirilecekti.

Ya Tahammül Ya Sefer, Mustafa Kutlu (Sayfa 84 - Dergâh Yayınları)Ya Tahammül Ya Sefer, Mustafa Kutlu (Sayfa 84 - Dergâh Yayınları)
Pol Gara, bir alıntı ekledi.
05 May 18:09 · Kitabı okudu · İnceledi · Puan vermedi

Bölüm 1; Beklenmedik Bir Parti
“Ah, pekâlâ,” dedi Thorin. “Uzun zaman önce büyükbabam Thror’un zamanında, ailemiz uzak Kuzey topraklarından sürüldü ve tüm servetleri ve aletleriyle birlikte haritadaki bu Dağ’a geldiler. Dağ, uzak atam İhtiyar Thrain tarafından keşfedilmişti, ama onlar madenler açıp tüneller kazdılar ve daha büyük salonlar ve daha geniş atölyeler inşa ettiler –bunun yanında çok miktarda altın ve değerli taş bulduklarını da sanıyorum. Her halükârda son derece zengin ve ünlü oldular, büyükbabam tekrar Dağaltı’nın Kralı oldu ve güneyde yaşayan, Akan Nehir’in kaynağına doğru, Dağ’ın gölgesindeki vadiye kadar yayılmakta olan fani insanlardan büyük hürmet gördü. İnsanlar o dönemde şen Dale kasabasını kurdular. Kralları metal işçilerimizi çağırır ve becerisi en kıt olanları dahi büyük ödüllere boğardı. Babalar bize oğullarını çırak almamız için yalvarır ve bize iyi ücret öderlerdi, özellikle de asla kendimiz için yetiştirmeye zahmet etmediğimiz yiyecek maddeleri cinsinden. Bunlar bizim için her bakımdan iyi günlerdi ve en fakirimizin bile harcayacak ve borç verecek parası ve sırf eğlence uğruna güzel şeyler, hele günümüzün dünyasında eşi benzeri bulunmayan fevkalade ve büyülü oyuncakları yapmak için zamanı vardı. Böylece büyükbabamın salonları zırhlar, değerli taşlar, oymalar ve kadehlerle doldu; Dale’in oyuncak pazarı da Kuzey’in mucizesi haline geldi.

“Ejderhayı getiren de şüphesiz bu oldu. Bilirsin, ejderhalar insanlar, elfler ve cücelerden, bulabildikleri her yerden altın ve değerli taşlar çalar ve yağmalarını yaşadıkları sürece korurlar (öldürülmedikleri sürece de neredeyse sonsuza kadar yaşarlar) ve tek bir bronz yüzüğün bile keyfini sürmezler. Aslına bakılırsa, iyi işlenmiş parçayı kötü işlenmiş olandan ayıramasalar da genellikle piyasadaki değeri hakkında iyi bir fikirleri vardır. Kendi başlarına hiçbir şey yapamaz, zırhlarının gevşeyen tek bir pulunu bile onaramazlar. O günlerde Kuzey’de pek çok ejderha vardı ve bir sürü cüce güneye kaçmış veya öldürülmüşken altın bulmak muhtemelen güçleşiyor, ejderhaların yol açtığı onca yıkımda işleri daha beter bir hale sokuyordu. Smaug adında, özellikle açgözlü, güçlü ve kötü bir solucan vardı. Bir gün havalanıp güneye geldi. İlk duyduğumuz Kuzey’den gelen, hortumu andıran bir gürültü ve Dağ’ın çam ağaçlarının rüzgârdan gıcırdayıp çatırdamasıydı. Dışarıda olan bazı cüceler (şanslıymışım ki ben onlardan biriydim –o günlerde maceraperest bir delikanlıydım, sürekli ortalarda dolanırdım ve o gün bu hayatımı kurtardı) –eh, uzun bir mesafeden bakıp ejderhanın bir alev püskürtüsü içinde dağımıza yerleştiğini gördük. Ejderha sonra yamaçlardan indi ve ağaçlığa ulaştığında her şey alevlere büründü. O sırada Dale’deki tüm çanlar çalmaya başlamıştı ve savaşçılar silahlanmaktaydı. Cüceler büyük kapılarından dışarı koşturdu, ama ejderha orada onları bekliyordu. O yönden hiçbiri kaçamadı. Nehir buhar olup yükseldi, Dale’in üzerine bir pus indi ve ejderha sisin içinden gelip savaşçıların çoğunu katletti –o günlerde fazlasıyla yaygın olan, bilindik üzücü hikâye. Ardından dönüp Ön Kapı’dan girdi ve tüm salonları, koridorları, tünelleri, sokakları, kilerleri, malikâneleri ve geçitleri taradı. Bundan sonra içeride canlı cüce kalmadı ve ejderha cücelerin tüm servetini ele geçirdi. Muhtemelen hepsini içerilerde koca bir yığın halinde toplamıştır ve üzerinde uyuyordur, çünkü ejderhalar böyle yapar. Daha sonraları geceleri büyük kapıdan çıkar ve insanları, özellikle de genç kızları götürüp yerdi, ta ki Dale harap olana ve tüm halkı ölene veya oradan gidene kadar. Orada şimdilerde neler olup bittiğinden emin değilim, ama kimsenin Dağ’a Uzun Göl kıyısından daha yakın yaşadığını sanmam.

“Dışarıda yeterince uzakta olanlarımız oturup saklanarak sessizce ağladık ve Smaug’a lanetler okuduk; orada babam ve büyükbabam ucu yanmış sakallarıyla beklenmedik bir şekilde bize katıldılar. Pek ürkünç bir halleri vardı, ama fazla bir şey söylemediler. Onlara nasıl kaçtıklarını sorduğumda, bana dilimi tutmamı ve bir gün zamanı geldiğinde öğreneceğimi söylediler. Bundan sonra oradan uzaklaştık ve hayatımızı farklı diyarlarda, çoğu zaman demircilik, hatta kömür madenciliği yapacak kadar alçalarak kazandık. Ama çalınmış hazinemizi asla unutmadık. Şimdi bile, hayli iyi bir miktar topladığımızı ve halimiz vaktimizin yerinde olduğunu kabul etsem de,” –Thorin burada boynundaki altın zinciri okşadı– “hâlâ elimizden gelirse onu geri almaya ve Smaug’a ettiğimiz lanetleri gerçekleştirmeye niyetimiz var.

“Babamla büyükbabamın kaçmayı nasıl başardıklarını pek çok kez merak etmişimdir. Şimdi başka kimsenin bilmediği bir Yan Kapıları olması gerektiğini anlıyorum. Ancak anlaşılan bir harita çizmişler ve Gandalf’ın bu haritayı nasıl ele geçirdiğini ve haritanın hak sahibi vâris olan zatıma nasıl geçmediğini bilmek istiyorum.”

“Onu ‘ele geçirmedim’, harita bana verildi,” dedi büyücü. “Hatırlarsın, büyükbaban Thror Moria madenlerinde Goblin Azog tarafından öldürülmüştü.”

“Lanet olsun adına, evet,” dedi Thorin.

“Baban Thrain de geçen perşembeden tam yüz yıl önce Nisan’ın yirmi birinde yola çıkmış ve o zamandan beri senin tarafından görülmemişti.”

“Doğru, doğru,” dedi Thorin.

“Eh, baban bunu sana verilmek üzere bana teslim etti ve seni bulmakta ne kadar güçlük çektiğimi düşünürsen, onu sana vermek için zamanımı ve yöntemimi kendim seçtiğim için beni suçlayamazsın. Baban bana kâğıdı verdiğinde kendi ismini bile hatırlayamıyordu, seninkini de bana hiç söylememişti; dolayısıyla son tahlilde övgü ve teşekkürü hak ettiğimi düşünüyorum! Al işte,” dedi haritayı Thorin’e uzatarak.


“Anlamıyorum,” dedi Thorin, Bilbo da aynı şeyi söylemek istediğini hissetti. Açıklama hiçbir şey açıklamıyordu sanki.

“Büyükbaban,” dedi büyücü yavaşça ve ciddiyetle, “Moria madenlerine gitmeden önce haritayı güvende durması için oğluna vermişti. Büyükbaban öldükten sonra baban haritayla şansını denemeye gitti; en nahoş türden bir sürü macera yaşamasına rağmen Dağ’ın yanına hiç yaklaşamadı. Oraya nasıl vardığını hiç bilmiyorum, ama onu Ölümbüyücüsü’nün zindanlarında buldum.”

“Orada senin ne işin vardı?” diye sordu Thorin ürpererek ve tüm cüceler titrediler.

“Boş ver sen onu. Her zamanki gibi bir şeyler öğreniyordum ve bu son derece iğrenç ve tehlikeli bir işti. Ben bile Gandalf olmama rağmen zor kaçtım. Babanı da kurtarmaya çalıştım, ama çok geçti. Aklını kaybetmişti, hezeyan halindeydi ve harita ve anahtar dışındaki hemen hemen her şeyi unutmuştu.”

“Uzun zaman önce Moria goblinlerine yaptıklarını ödettik,” dedi Thorin, “şimdi de aynısını Ölümbüyücüsü’ne yapmayı düşünmeliyiz.”

“Saçmalama! O bir araya toplanmış tüm cücelerin –dünyanın dört bir yanından bir kez daha toplanabilselerdi– gücünün toplamını bile çok aşan kudrette bir düşman. Babanın tek isteği oğlunun haritayı okuyup anahtarı kullanmasıydı. Ejderha ile Dağ senin için yeterinden de büyük görevler!”

“Kulak ver, kulak ver!” dedi Bilbo ve kaza eseri bunu dışından söyledi.

“Neye?” dediler hepsi birden aniden ona dönerek ve Bilbo o kadar utandı ki,
“Söyleyeceklerime kulak verin!” diye cevap verdi.

“Nedir o?” dediler.

“Eh, ben derim ki, Doğu’ya gitmeli ve etrafa bir bakınmalısınız. Ne de olsa şu yan kapı meselesi var ve herhalde ejderhalar da zaman zaman uyuyordur. Kapının eşiğinde yeteri kadar beklerseniz illa ki aklınıza bir şey gelir, diye düşünüyorum. Hem, anlarsınız ya, bu gecelik yeteri kadar konuştuk, diyorum. Erken yatıp yola erken çıkmaya ne dersiniz? Gitmeden size iyi bir kahvaltı sofrası kurarım.”

“Gitmeden bize, demek istediğini farz ediyorum,” dedi Thorin. “Hırsız sen değil misin? Ve kapı eşiğinde oturmak, hatta kapıdan içeri girmek senin işin değil mi? Ama yatak ve kahvaltı konusunda seninle hemfikirim. Yolculuğa başlamadan önce jambonumun yanına altı yumurta isterim; haşlanmamış, kızarmış olacak, kırmamaya da dikkat et.”

Diğerleri de kahvaltılarını lütfen bile demeden sipariş ettikten sonra (bu Bilbo’nun canını pek sıkmıştı) hepsi ayağa kalktılar. Hobbit hepsini yatırıp kendi küçük yatağına son derece yorgun ve hayli mutsuz bir şekilde gitmeden önce hepsine yatacak yer bulmak, tüm konuk odalarını doldurmak ve koltuklarla kanepelere yatak sermek zorunda kaldı. Bir konuda kararını vermişti; çok erken kalkıp herkesin sefil kahvaltısını servis etmeye zahmet etmeyecekti. Took tarafı etkisini kaybetmeye başlamıştı ve sabah olunca herhangi bir yolculuğa çıkacağından artık pek emin değildi.

Yatağında yatarken Thorin’in hâlâ yandaki en iyi yatak odasından kendi kendisine mırıldandığını duyabiliyordu:

Soğuk, sisli dağların ardındaki ıraklara
Derin zindanlarla eski mağaralara
Düşmeli yolumuz gün doğmadan oralara
Efsunlu, soluk altını aramaya

Bilbo kulaklarında bu sesle uykuya daldı ve bu yüzden son derece huzursuz rüyalar gördü. Uyandığında gün çoktan doğmuştu.

shf: 32, 33, 34, 35, 36, 37

Hobbit, J. R. R. Tolkien (Sayfa 32 - İthaki Yayınları, Çevirmen: Gamze Sarı Özgün Adı: The Hobbit İthaki Yayınları - 562 3. Baskı, Aralık 2009, İstanbul E-kitap: 1. Sürüm, Şubat 2015 Aralık 2009 tarihli 3. baskısı esas alınarak hazırlanmıştır.))Hobbit, J. R. R. Tolkien (Sayfa 32 - İthaki Yayınları, Çevirmen: Gamze Sarı Özgün Adı: The Hobbit İthaki Yayınları - 562 3. Baskı, Aralık 2009, İstanbul E-kitap: 1. Sürüm, Şubat 2015 Aralık 2009 tarihli 3. baskısı esas alınarak hazırlanmıştır.))