• Zavallı Aziz Nesin! Bu mu sizin dünyanız? Eğer siz, “bizim” dünyamızdan daha şen ve daha rahat bir dünyanın var olduğunu sanıyorsanız, aldanıyorsunuz. O dünya, ancak Allahın bize vadettiği cennettir ki, siz Allahın varlığına inanmadığınızdan dolayı oraya da giremezsiniz. Siz, hakikaten Bursa’daki komiserin dediği gibi “yazık olmuş bir zekâ”sınız. Siz, kudretinizi kötüye kullanan bir iblis gibisiniz. Siz, Türk milletinin mukaddes inançlarını sarsmaya çalışıyorsunuz. Hızır Aleyhisselamı “Ulan Hızır, ulan Hızır neredesin?” diye çağırışınız bunun en bariz bir misalidir.Şunu kafanıza iyice yerleştirin ki, gayelerinizde hiçbir zaman muvaffak olamayacaksınız. Bu millet asırlardan beri efendi olarak yaşamıştır. Bugün de efendidir, yarın da efendi olacaktır. Hiçbir zaman şu veya buna uşaklık etmeye niyeti yoktur. İnanmazsanız tarihe bir göz atın.
    Aykut Demirel, “Toprak”, 1 Şubat 1958
  • 158 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Fındık Sekiz, simgesel/alegorik bir doku içinde İslâm mistisizminden izler taşıyan bir metindir. Eserde tasavvuf öğesi, Ağır Roman’da olduğu gibi, yazarın bıçkın/külhani anlatımı yaratıcı dil oyunları ile birleşmiştir. Fındık Sekiz romanında “Nefs-i Emmare”nin ve dünyasal zevklerin temsilcisi olarak iki şey karşımıza çıkarılır. “Gönlü olmayan”, “sahte hayata cila çeken parayla mükemmele ulaşmak isteyen” biri olarak tanımlanan Sevda ve “şeytan meyvesi”, “beyaz çiçek” denen uyuşturucudur. Bir önceki romanda cinsel edimi metnin temeline oturtan yazar için burada tutkular insanı yoldan çıkaran dünyalık ögeler olarak algılanır. “Zevkten çıldırma noktasına gelseler bile, yeni pozisyonlar arayan bu tiplerin hayattan hiçbir beklentileri yoktur. Bir şeyler yaşayalım, mutlu olalım, yiyelim, içelim, eğlenelim ortak felsefeleridir.”(Fındık Sekiz, Yıldız Ecevit, Cervantes’in Yeğeni, 2012)
    Anlatının derinine inildiği zaman bir aydın eleştirisi dikkati çeker. Daha önceki romanında da anlatı kişisinin bir türlü iletişim kuramadığı elit kültür, burada da saldırılması gereken gruptur. “Aradığı hayatı bir türlü bulamayan” Meto, bu aydın kesimden hırsını alırcasına saldırır.
    Beyoğlu’nun kan ve şiddet içeren, cinsellikle yoğrulmuş batakhanelerinden çıkan ana kahramana gerçeği, metinde mistik bir rol üstlenen Fahri Baba gösterecektir. “Kötüyü, çirkini, pisi, rezili, kepazeyi tanımıştı Meto. Şimdi iyinin, güzelin, ışığın ve aşkın ne olduğunu daha iyi anlamış, diline yeni bir tat gelmişti.” “Yeni bir âleme geçiş yapmak” demektir bu.
    Fındık Sekiz romanında yaşam tüm dinsel doktrinlerde olduğu gibi bir oyundur. Bu dünya insanın sınav verdiği bir okuldur. Meto’nun mürşidi konumundaki Fahri Baba, bir İslam tarikatının gelişme yolculuğunu anlatıyor gibidir: “Sen şimdiye kadar sınavdaydın, şimdi yeni bir şelalenin yatağına yatırılacaksın ve o, senin yaşadığın son nefesin, son sesin olacak.”
    Fındık Sekiz romanında anlatının geneline bakıldığı zaman aslında bir genç kıza tacizden dolayı tutuklanan ve ardından hayatının akışı değişen Metin Kaçan’dan çok yoğun izler taşıdığı görülür. Kaldı ki ana kahraman Meto da Metin’dir. Yazarın yaşadığı gibi Meto da tacizden tutuklanıp yargılanır. Hapisten çıkan Meto, aydınlanmıştır artık. Fındık Sekiz, birey ve onun iç dünyasına yapılan bir yolculuk bağlamında romantik izler taşır. İlk olarak somut-soyut ilgisi yönüyle dikkati çeker. Yazarın metninin başına aldığı ön söz niteliğindeki kısımda yer alan şu ifadeler okurun gerçek algısını daha en başta sarsar:
    “Bu kitapta geçen isimler hayalidir; kitabın muhtevası ise bir kurgu. Bana soracak olursanız kurgulardır gerçek olan! Her neyse dostlarım vardır, mesela: sevgili Levent Erseven; iyi bir adamdır. Mehmet Fahrettin Dal ise güzel bir insandır. Nur Gürkan güzel kokulu bin bir rüzgârı okşayan iyi yürekli bir hanımefendidir. Güzeller güzeli Solmaz’ı, Yasemin’i, Fatih’i ve Hasan’ı, kalbimin en güzel yerinde sürekli yaşayan Ali Kaçan’ı anmadan olmaz, olmamalı. Ustalarım Aykut Değer, Orhan Martı ve Numan Baykal’a, abilerden de Medet Kerpeten ve Korsan Cevdet’e saygılarımla. Bu kitapta ve bende emeği olup da ismini anamadığım yüzlerce insanın da kulaklarına hoş bir seda olarak fısıldıyorum: Yapıştır.
    Bakış açısı
    Anlatıcı
    Yazar gözlemci bakış açısını kullanmıştır. Kimi zaman gözlemlerde bulunur, kimi zaman ise kahramanın ve diğer şahısların iç sesi konumunda olur.
    ‘’Meto, Sevda’nın partisinde kenara çekilmiş, kendi iç dünyasının derinliklerine dalmıştır. Kızıl bir rüzgarla koklaşıp, derin ve eflatun bir kuyudan nar suyu içmektedir.’’ (FS.60)
    ‘’Meto, şimdiki zamanda yaşamayı bırakıp, geçmiş zamanın küflenmiş kliplerinde öylece kalıp ağlamak istiyordu; doyasıya ağlamak; yağmurun gökyüzündeki pamuktan annesinden ayrılırken ağladığı gibi’’ (FS.101)
    Yazar her şeyi bilen, gören, sezen her yerde bulunan ilahi bir niteliktedir. Anlatıcı olarak bazen iç monolog bazen bilinç akımı yöntemlerini kullanmıştır.
    Bakış Açısı
    Romanın bakış açısı gözlemci bakış açısıdır. Başkarakter Meto’yu, Fahri Baba’yı, Sevda’yı ve diğer kişileri, olayları ve nesneleri gözlemci bir bakış açısı ile anlatmaktadır.

    Olay örgüsü

    Beyoğlu’nun kan ve şiddet içeren, cinsellikle yoğrulmuş batakhanelerinde yaşayan ana kahraman Meto, bu durumdan kurtulup daha mistik bir yaşama adım atmak için çabalamaktadır. Bu durumdan kurtulmasına yardımcı olacak kişi ise Fahri Baba’dır. Meto, bu yaşantıdan kurtulup, huzura ermeye çalıştıkça sürekli önüne engeller çıkar ve en büyük engel ise Meto’ya saplantı haline gelen Sevda’dır.

    Anlatıda, öykü edilerek anlatım yoluna gidilmiştir. Ağırlıklı olarak; Meto, Fahri Baba ve Sevda karakterleri üzerinde durulmuştur. Fahri Baba, Meto’nun yol göstericisi, Sevda ise en büyük engel tasavvuftaki karşılığı olarak ‘Nefis’ olarak betimlenmiştir.

    Anlatı genel olarak Meto karakteri üzerinde durmaktadır. Meto’nun yaşadığı batakhaneden kurtulup daha iyi bir hayat yaşamak için çabalamasını anlatmaktadır.

    Roman Karakterleri

    Meto

    Romanın başkarakteridir. Kendisine yeni bir hayat kurmak istemektedir.
    Tasavvufi bir yolculuğa çıkar ve sonunda aradığını bulur.

    Fahri Baba

    Meto’nun yardımcısı, akıl hocası niteliğinde bir karakterdir.

    Sevda

    Meto’nun önündeki en büyük engeldir. Sürekli planlar yaparak Meto’yu zor durumda bırakır.

    Çiğdem

    Meto’nun aşık olduğu karakterdir.

    Melek Hanım

    Meto’nun annesidir.

    İbrahim Abi

    Meto hastalandığında ona şifa veren kişidir.

    Nil

    Sevda’nın arkadaşıdır. Sevda ile birlikte Meto’ya oyunlar oynar.

    Tolga, Aslan, Suat

    Meto’nun yakın arkadaşlarıdır.


    Karakterlerin çoğu kitap içinde geçer fakat bir vasfa sahip değillerdir. Erser daha çok ana karakter üzerinde durur. Romanda birçok karakterin fiziki görünüşünden ve karakterinden söz dilemez. Belirgin herhangi bir özellikleri mevcut değildir.
    Bunun yanında Metin KAÇAN, anlatıda rüzgar, zaman, sokak lambası, ayna gibi varlık ve nesneleri kişileştirmiş ve birer karakter haline getirmiştir.

    ‘’Fransız konsolosluğunun önünden geçerken sokak lambalarından biri nazikçe eğilip ‘’Meto, sinirli esmerim, gergin yüreklim, geçmiş olsun!’’ diyerek hayatın gidilmeyen yönüne yelken açan Meto’yu biraz olsun rahatlatır.’’ (FS. 99 )

    ‘’Göbek taşına düşen bir ışık huzmesi Meto’nun yanına yaklaşıp: ‘’Sadece mermere ver kendini, o sana söyleyecektir her şeyi,’’ diyor.’’(FS.109)
    ‘’Şıpır, şıpır, şıpır sular tavandan göbek taşına düşüyor, zaman o şıpırtılar arasında yıkanıp paklanıyor.’’ (FS.109)

    ‘’Ayna, yüzyılların sırrını çeşitli mevsimlerden geçip, bir yaz yağmurunun ağlatan yalnızlığına beş basan Meto’ya soruyor: ‘’ Dinle çocuğum, bir tek gerçek vardır: O da sadece bu!’’ (FS.121)

    Zaman
    Anlatının zamanı günümüzdür. Fakat net bir tarih kavramı yoktur, anlatının çoğu yerinde zaman, silik olarak verilmiştir diyebiliriz.
    Roman kahramanı çoğu defa barlarda göründüğü için vakit akşam yahut gece olarak belirir.

    Mekân

    ‘’Önce mekân belirlenir: İstiklâl Caddesi, Balat, Nişantaşı, Bebek, Hisar, Arnavutköy. Birbirlerine zıt coğrafyalardır.’’ (Ağır Roman’dan Fındık Sekiz’e, Metin Kaçan’da Ritüel Ve Hayat, Rüstem Aslan, Cervantes’in Yeğeni,2012, Sy:35)

    Romandaki mekânlar çeşitlilik gösterir. Olay hemen hemen İstanbul’un bütün semtlerinde geçmektedir.


    Fındık Sekiz Romanının Tematik Çözümlemeleri


    Metin Kaçan, anlatıda gerçek hayatta başına gelen bazı olayları, eleştirel bir bakış açısı ile hem toplumu hem de toplumdaki aydın kesimi ele alarak anlatmaktadır.

    ‘’Kaçan, estetik kaygı ile sunmaya çalıştığı edimlerle, Gadamer’in bahsettiği yaşananları ve yapı arasındaki ilişkiyi minimalleştirir. Neyi anlattığıyla ise de, hayatın açıklaması, geliştirilmesi törenine bir ses daha katar. Tarzı ile Pieper’in belirttiği dünyaya uyum sağlarken, sınırları aşmayı, örnek verilecek bir şekilde yerine getirir. Yani Kaçan, bütün felsefi verilere uygunluk gösteren bir satyr gibidir.’’(Rüstem Aslan, E Dergisi, Ağustos 1999)

    ‘’Kitabın başında ‘’roman’’ diye yazmaktadır, ama okuduğunuzda gözlerinizin önünde akıp giden, acıların belgeselidir. Nedir aslında Fındık Sekiz? Gerçekten bir roman mı, anlatımı, haber mi, belgesel mi, gezi mi, ermiş sayıklamaları mı, bir geri dönüş manifestosu mu? Nedir? Buna cevap vermek çok zor. Kesin olarak söylenebilecek tek şey ise yazılanların sadece roman olmadığıdır.’’ (Rüstem Aslan, E Dergisi, Ağustos 1999)


    Yukarda da belirtildiği gibi Fındık Sekiz, Metin Kaçan’ın yaşam öyküsüdür.


    Öte yandan söz konusu metin , ‘’yapı/kurgu düzleminde içerdiği tüm aykırılıklara karşın tasavvuf edebiyatının New Age* düzlemindeki bir ardılı olarak da düşünülebilir. Tasavvuf düşüncesinin gelişimi Türk edebiyatında daha çok şiir aracılığıyla izlenir. Din felsefesinin araştırma ve deneme düzleminde ele alınması, Türk kültüründe bir gelenek değildir. Bektaşi şiirinin kurucusu Yunus Emre, Bektaşi düşüncesinin kavramları ve imgeleriyle örer şiirini, görüşlerini şiir aracılığıyla ortaya koyar: Tasavvuf edebiyatında düzyazı türleri fazla görülmezken, şiir en fazla kullanılan edebiyat türüdür. (Yıldız Ecevit,Türk Romanında Postmodernist Açılımlar, İletişim Yayınları, İstanbul, 2001)

    Fındık Sekiz Romanında İslam Mistisizmi

    Metin KAÇAN, Fındık Sekiz romanında içsel bir yolculuğa çıkarak, İslam mistisizmini ana karakter üzerinden verir. İslam mistisizmi üzerinden toplumsal aksaklıklara değinerek, aydın kesimi eleştirir.

    ‘’Fındık Sekiz, bir iç dünya yolculuğunun odakta olduğu bir metin. Ancak bu soyut yolculuk, düzlemde bir arabanın içinde ve maddesel yaşamın ortasında İstanbul’da , kimi zaman Anadolu’da gerçekleşir. Somut/maddesel yaşam, soyut iç dünyayla eşzamanlı bir birliktelik içinde var olur bu metinde.’’ (Yıldız Ecevit, Türk Romanında Postmodernist Açılımlar, İletişim Yayınları, İstanbul, 2002)


    ‘’Allah’a inanmayan, kuldan utanmayan bir kavim İstanbul’da cirit atmaktaydı.’’ (FS.22)

    ‘’Allah, kul, kavim gibi sözcüklerle kutsal kitap dilini çağrıştıran eleştiri tümceleri, dünyasal zevklerin sarmalındaki insanları anlatırken tümüyle mistik bir tona bürünür. ‘emmare’ dir (Bkz: FS.38,47) tüm bunların nedeni. Emmare ise, nefis’tir, istek’tir.’’


    ‘’Emmarenin peşinden giden, sadece onun için yaşayan sürüngenler, insanlık mertebesine ulaşmak için tek bir kitap, tek bir sure, tek bir ayet bilmeyen beyinsizler, şeytanın yoldan çıkarttığı entelektüel grup.’’ (FS.34)

    Türünden tümcelerde anlatıcı, artık farklı bir bilincin sözcülüğünü yaptığı anlaşılan yazarla örtüşür. (Yıldız Ecevit, Türk Romanında Postmodernist Açılımlar, İletişim Yayınları, İstanbul, 2002)


    ‘’Sanki Ten kavminden gelen bir vücut bara girmiş, insanlara akıllı olmalarını fısıldıyordu. Bu Ten, ‘aydınlık çağı’ diye adlandırılan bu karanlık çağda, nesnelerin boyunduruğu altında yaşayan âdemoğluna, çok önemli bir sırrını vererek uzaklaşıyordu. Sır bir kişiye verilmişti: Meto’ya! Sır tutabilen, tutması emredilen insan.’’ (FS.32)


    ‘’Geride bıraktıkları şehirde kulaktan kulağa fısıldaşmalar, ayrılıklar, hüzünler, zevkler ve bu dünyevi zevkleri kamçılayan alkol, gırtlaklardan midelere yerleşiyordu.’’ (FS.27)

    ‘’Maneviyattan konuşan tiplere ‘sapık, yobaz, tutucu, gerici’ gibi sıfatların yakıştırıldığı bu şehir bir süre sonra sallanacak, öyle bir sarsıntı olacak ki seçilmiş insanların dışında kimse kalmayacak. Önce dudak bükenler, sonra bu insanlarla başka yerlerde, farklı şekillerde karşılaşınca ellerini öpmek için hızlı hareketler yapacaklar.’’ (FS.27)


    Metin KAÇAN, romanda kurtarıcı, seçilmiş kişi olarak Meto karakterini gösterir. Meto karakterinin gerçekteki karşılığı, yazarın kendisidir.


    Fındık Sekiz Romanında Toplumsal Eleştiri ve Başkaldırı

    Metin KAÇAN, toplumsal eleştirilerini ve başkaldırısını gerek dil, gerekse işlediği konularla yapar. Daha önceleri yazdığı Ağır Roman kitabında toplumsal yozlaşmayı, varoş kültürünü, alt kültür ve üst kültür kavramlarını ele alan yazar, Fındık Sekiz romanında daha çok aydın kesimini ele alarak eleştirir.

    Bu eleştirilerin temel nedeni, Ağır Roman kitabına yapılan saldırı niteliğindeki eleştiriler ve daha sonrasında taciz suçlamasıyla tutuklanması ve bu tutuklanma karşısında, aydın kesiminin kendisine karşı sergilediği tutumdur. Bu eleştirilerini ve baş kaldırışını, roman kahramanı olan Meto üzerinden mistik bir kalıba sokarak verir.

    ‘’Kaçan’ın bu yapıtı da, yine ‘alışılmış yazın kalıplarının çok dışındaki alt kültür dili’ (bkz: Ecevit 1992, s. 111) olarak nitelendirebileceğimiz argo konusunda sayısız örnekle doludur. Yazarın da yapıtta anlatılan çevrenin adamı olduğunu düşünecek olursak, onun yapıtlarını ele alırken, ortak dili değil de bir özel dili tercih etmiş olmasını doğal karşılamamız gerek. Böylece yazar, içinde yaşadığı toplumdan ve mevcut yasa ve kurallardan kendini soyutlamakta, diğer bir ifadeyle buna sırt çevirmektedir. Kaçan’ın kullandığı bu dil, üyesi bulunduğu grubun yaptığı karşı eylemin bir dışavurumu olup ardında gruplaşma, gizlilik ve kendini dışa soyutlama arzusu yatmaktadır. Aşağıda sunacağım örneklerin, romanda yer alan argo ifadeler konusunda bir fikir vereceğini düşünüyorum.

    bir şey sallamak: İlaç, tablet almak.

    ‘’Süt, bal, tavuk ve balık yersin, mide ambale olmuştur, iki supradin sallarsın, hırçınlaşacağına sakinleşirsin’’ (s.12)
    telaşına sürme çekmek: Telaşını belli etmemek.

    ‘’Tenten’in tedavisi için olağanüstü bir çaba sarf eden Sevda, telaşına sürme çekemiyordu.’’ (s.61)

    Romanın en çarpıcı yönlerinden biri, kuşkusuz dilidir. (Musa Yaşar Sağlam, Folklor/Edebiyat dergisi, Cilt VII, Sayı 25, 2001)


    Yukarıda da belirtildiği gibi Metin KAÇAN, alışılmamış bir dil kullanarak, kendisini soyutlamış ve kullandığı dil ile başkaldırıda bulunmuştur.


    ‘’Yazar-anlatıcının, metinde protesto edercesine karşısına aldığı ana kesim ise aydınlar’dır. Daha önceki metni Ağır Roman’da da, anlatı kişilerinin iletişim kuramadığı üst kültür ve onun ana taşıyıcısı aydın, Kaçan’ın taşlama’sından payını almıştı. Metin Kaçan, romanındaki bu eğilimi o zaman şöyle değerlendirmişti: ‘Romandaki insanlar üst kültürle bağlantı kuramıyorlar. Onlar için kendilerini bu biçimde savunma, yaşamlarının koşulu. Bunu yapmasalar ölecekler.’ Bir önceki romanda bir öz savunma aracı olan alay, Fındık Sekiz’de bir edebiyat metninin boyutlarını aşan biçimde bir saldırı aracına dönüşür, sinikleşir. Kaçan’ın bu son anlatısına karşı olan tepkisizlik ortamının bir nedeninin de, metnin, aydını karşısına alan bu eğilimi olduğu düşünülebilir.’’ ((Yıldız Ecevit, Türk Romanında Postmodernist Açılımlar, İletişim Yayınları, İstanbul, 2002)
  • 832 syf.
    ·22 günde·Beğendi
    Kişinin biri kişinin birine ‘senin yerin yurdun neresi’ diye sormuş. Kişinin biri ‘nereyi seversen orası senin dünyandır. Ben edebiyatı severim, edebiyatlıyım’ demiş. Güya edebiyat günlük yaşamdan kaçmak için en iyi ülkeymiş. Kaybolmak isteyenler en iyi orada kaybolurmuş. Sevmek isteyenler en iyi orada severmiş. Orada hayallerimize ulaşmak istesek vergi almazlarmış. En acımasız katiller, aman vermeyen haydutlar da oradaymış. Katiller insan yerine umut öldürür, haydutlar para yerine zaman çalarlarmış. Orada yaşayanların evleri kitaplar, çatıları da kitap kapaklarıymış. Kimi süslü, zor, modern evleri severmiş, kimi de sade, klasik evleri. Önyargılar bir kenara bırakılmalıymış. İçeri girerken kural böyle imiş. Yoksa ülkeye kabul etmezlermiş. Böyle bir ülkeymiş güya edebiyat. Öbür kişinin yaşadığı Hayat da iyi gözükse de aksine kötü bir ülkeymiş. Ne yapıp eder kısa süre dahi olsa insanın edebiyatla bağını koparır, bununla da gurur duyarmış. O insanla edebiyat arasına girer, soğuturmuş birbirlerinden. Sadece edebiyatla kalsa iyiymiş… diye anlatırlar. Hayat ne yapıp etti edebiyatla arama girdi benim de. Bu cümleyi yazmak için bir sürü şey uyduruyorsam edebiyatın verdiği şeylerden kısa süreli sıkılma dönemine girmişimdir. Bu inceleme de bu döneme geldi. Bir iki cümle yazıp bıraktım sürekli. Aslında çok iyi bir kitap okudum. Hala onun etkisindeyim. Belki de iyi eserleri okuduktan sonra düşülen boşluğa düşmüşümdür de ondandır bu sıkılma. Rüzgâr Gibi Geçti öyle bir kitaptı ki sadece aşk kitabıdır, ya da tarihsel bir romandır diyemiyorum. Nedir diye diye birkaç roman formu çıkarmışım farkında olmadan. O formları içerikten küçük bilgilerle harmanladım ve dağınık olsa da ortaya elle tutulur bir şeyler çıktı gibi.

    Rüzgâr Gibi Geçti öncelikle, kahramanın gelişim evrelerini içeren bir Bildungsroman örneğidir. Güney’i en ince ayrıntısına kadar anlatan ve olaylar karşısındaki tutumlarını dile getiren Güney romanıdır. Erkekleri peşinden koşturan Scarlett O’Hara ile Rhett Butler’in aşkını anlatan bir destansı bir aşk romanıdır. Amerikan iç savaşıyla birlikte gelen yıkım ve Yeniden Yapılanma süreçlerini başarılı bir şekilde tasvir eden tarihsel bir romandır. Biraz zorlarsak, dönemin zihniyetine, özellikle Güney’in zihniyetine, bağlı olarak kadınların toplumda erkekten sonra görülmelerini Scarlett O’Hara ile yıkan feminist bir romandır.

    Jale Parla Bildungsroman’ı şu şekilde tanımlıyor: “Bireyin çocukluğundan başlayarak olgunlaşmasına kadar uzanan süreci ele alan Bildungsroman, bu süreç içinde roman kahramanının ne tür seçimlerle karşı karşıya kaldığını ve yaptığı seçimler sonucunda yaşamının nasıl belirlendiğini, neredeyse bir ibret öyküsü gibi anlatır.” Okuyanlar da bana hak verecektir ki kitabın formu yukarıdaki tanıma uygundur. Kitabın Bildungsromanlık kısmı başkarakter Scarlett’in 16 yaşından başlar iç savaşın öncesi, sırası ve sonrasını kapsayan geniş bir zamanda olgunlaşan, değişen kişiliğini bize vererek devam eder. Scarlett O’Hara genelde kişiliğine yapışmış olumsuz özellikleriyle karşımıza çıkıyor. Kitabın hemen başından ortamdaki tüm ilgiyi kendine çeken bir yapısı olduğunu, ilerleyen sayfalarda kararlarını tutkularının ve paranın gözetiminde verdiğini, kendi işine gelecek her şey için başkalarını manipüle ettiğini görmek bu nasıl acımasız merhamet yoksunu terbiyesiz kadın demeye yetiyor. Ama öyle bir iradesi, öyle bir kararlılığı, öyle bir azmi var ki. Ve yine o kadar cesur ve zeki ki. Bunlar yeşil gözleriyle birleşip tüm olumsuz özelliklerini bir anda siliyor. Bu yüzden en çok nefret ettiğim de en çok sevdiğim karakter de Scarlett oldu. Başka bir deyişle Scarlett benim için ‘içinde siyah da bulunan bir gökkuşağı’. Önemli 3 karakter daha var. Fedakârlıktan kaçınmayan iyiliğin saf hali Melaine o kadar dürüst ve alçakgönüllü ki bazen dozunu kaçırıyor bunların. Ama kitapta bozulmayan, kişiliği deforme olmayan tek kişi de o. Ve en saygı duyulması gerekeni de. Ashley Wilkes kafasının içinde yaşamayı seven bir karakter. Aynı zamanda Melaine’nin kocası. Savaşın anlamsızlığını bile bile Güneyli gururu yüzünden katılmak zorunda kalıyor. Ben kendisini hiç sevemedim. Ve Rhett Butler. Scarlett’tan sonra en kapsamlı işlenen karakter o. Açıkgöz ve kendi doğrularına inanan, Melaine gibi kendi olmayı başaran ikinci karakter. Düşüncelerini rahatça ifade eder, başkaları buna sinir olsa da. Scarlett’in büyüsü yüzünden bunları kısa kesmek zorundayım.

    Kitabın yazarı Amerikan’ın Güney’inde asker kökenli bir ailenin içinde doğmuş büyümüş. Haliyle elinden Güney’i ve iç savaşı anlatan bir romanın çıkmasını biraz da buraya bağlamalı. Güney soylu ailelerin, uçsuz bucaksız pamuk tarlalarının olduğu bir yer. Soylulukları ve zenginliklerinden dolayı biraz da kibirliler. Önemli günlerde partiler, balolar veriliyor. Erkekler tam bir beyefendi, kadınlar da leydi. Kadınlar çocuklarını, özellikle kızlarını, aşırı bir terbiyeyle yetiştirmeye çalışıyorlar. Geleneklerine de çok bağlılar. Gelenek ne kadar yobaz olursa olsun ondan koptunuz mu hemen ayıplanıyorsunuz. Scarlett’in annesi Ellen, onu kendi gibi Güneyli bir leydi olmasını arzu ederek yetiştiriyor. Ama Scarlett gelişen bazı olaylar sonrasında Güneyli kişiliğinden sıyrılarak bambaşka birisi oluyor. Zaten kişiliği de bir leydinin kaldırabileceği şeyleri kaldırmak için çok zayıf. O hırçın ve savruk biri. Ama ne kadar güneyden kopmuş gibi görünse de her zaman olduğu gibi büyük resmi göremediği için aslında o da diğerleri gibi güneyin tutsağıdır. Ey okuyanlar size soruyorum: Ashley Ashley diye ortalıkta dolanmasının sebebi bu değil midir? Aklıma şu soru da geliyor: Coğrafya kişilik için de kader midir? Görüyoruz ki bu kitaptakiler için öyle.

    Bana göre bu kitabın en geride kalan kısmı aşkla olan kısımlarıydı. Kapakta huysuz ve tatlı kadın Scarlett O’Hara ile açık fikirli kumarbaz Rhett Butler’in sıra dışı ve efsanevi aşk hikâyesi ifadesi var. Bu okurdan beklentiyi yükseltmesini isteyen bir ifade. Haliyle beklenti artıyor. Ama aşk diğer olayların; nedir savaşın getirdiği kimlik bunalımları, detaylı karakter tahlilleri, kölelik meseleleri, Yeniden Yapılandırma faaliyetleri, Ku Klux Klan gibi şeylerin epey arkasında kalıyor. Ama bu demek değildir ki aşk kitaptaki görevini görmüyor. Yine aşk için yapılan iyilikler, fedakârlıklar ve hatalar var. O yüzden aşktan bağımsız düşünemiyoruz.

    Kitap Amerikan İç Savaşı öncesinde başlayıp, savaş bittikten sonraki dönemlerde Scarlett ve tüm Güney’in yaşadıklarına güzel bir bakış sunuyor. Savaşın başlamasının iki sebebi olduğunu görüyoruz kitapta. İlki Güney’in kölelere olan bakışını düzeltmek ve onlara özgürlüklerini vermek. İkincisi de para. Ama sebep ne olursa olsun savaş tüm bir topluma mal olan bir olay. Yazar bunu çok güzel dile getiriyor. O güneylilerinin halini gördükçe insan savaşın acımasızlığına bir kere daha şahit oluyor. Güneyliler kısmında değindik, bunlar kibirli ve gururlu insanlar. Olanca büyük pamuk tarlalarıyla, cesaretleriyle gelişmiş Kuzey’i yenebileceklerine inanıyorlardı. İnanmakla kaldılar. Gelelim insanı en çok şaşırtan kölelik meselesine. Katılır mısınız bilmem kitap sanki sessiz sessiz "kölelik özgürlüktür" diye aksediyor gibiydi. Yazar savaşın zencilere özgürlük nidalarıyla çıktığını öne sürerken bana göre şöyle demeye getiriyor: “Savaş çıkmadan zenciler insan gibi yaşıyordu. Pis Kuzeyliler geldiler onları özgürlük vaadiyle kandırıp az da olsa ellerinde bulunan hakları aldılar. Sonrasında da kendi emelleri için onları Güneylilerin üstüne saldılar.” Gerçekten de savaş çıkmadan zencilerin gül gibi geçinip gittiğini, sanki köleliğin olmadığı izlenimine itiliyoruz. Zenciler bile bu durumun kölelik olmadığını söyleyebiliyorlar. Savaştan sonra zenciler artık beyazlar gibi istediği gibi sokaklarda geziniyor, beyazlara kafa tutuyor hatta beyaz kadınlarla evlenme hakkının verileceğinin iddiaları dolaşıyor kitapta. Güneyliler bunun çok alçak bir durum olduğunu, bir beyazla bir zencinin nasıl denk tutulabileceğinin şokunu yaşıyor. Bu yüzden zalim Ku Klux Klan bu duruma son vermek isteyen yararlı bir topluluk gibi gösteriliyor. Oysa Ku Klux Klan zencileri öldüren, insan düşmanı acımasız bir topluluktur(bkz. #32352317). Tabii ne olursa olsun bu bir roman. Ve kitapta Dadı, Dilcey, Pork, Peter Amca gibi çok sadık zenciler de var. Benim zenci dediğime bakmayın güneyliler asla zenci lafını kullanmıyorlar. Bu da onları tarlalarında çalıştırmalarını meşru kılıyor(!)

    Kitapta Güneylilerin kadına bakış açısı da çok değişik. Kadınlar çocukluklarından itibaren aşırı bir terbiye içerisinde yetiştiriliyor. Efendim kadınlar çalışamazmış, erkeklerin yanında yüksek sesli gülemezlermiş. En komiği de Güneyli kadınların hamile olduklarını erkeklerin yanında dile getirmekten çekinmeleri. Hamilelik konusu açıldığında ‘yani o şey’ diyerek utanıyorlar. Karınları belli olmasın diye odanın karanlık köşelerinde oturmayı tercih ediyorlar. Bunun gibi şeyler. Ama kızımız Scarlett yine kendini aşıyor ve durun bakalım diyerek bu anlayışlara karşı geliyor. Sonrasını tahmin edebilirsiniz ‘ah kuzum Scarlett farklı olursan lanetlenirsin!’

    650 700 sayfa boyunca gayet sakin ve emin adımlarda giden roman sonunda öyle bir hız kazandı ki tüm aaaaa’larımı sonunda harcamak zorunda kaldım. Şöyle bir toplamak gerekirse: Kitap Amerikan İç Savaşı’yla birlikte değişen sosyal yapıyı bir aşkın gölgesinde derinlemesine irdeler. Köleliğin kaldırılmasını savunan Kuzey ile köleliğin devamını isteyen Güneylerin savaşı anlatılmaktadır. Olaylar genellikle Atlanta’da geçer. Güney’in pamuğu ve gururu dışında kuzeye hiçbir üstünlüğü yoktur. Savaş başladıktan kısa süre sonra kadınlar yas elbiselerine bürünmekte ve her gün yeni mezarlar açılmaktadır. Hastanelerde kinin, afyon, klorofom ve tentürdiyot yokluğu çekiliyor. Evlerde ve cephede yemek çok az. Kitap savaşın tüm acımasızlığını bütün çıplaklığıyla gözümüzün önü seriyor. Bu bakımdan çok dramatikti. Scarlett gibi bir karakter yaratıp onu derinlemesine tahlil etmek büyük bir ustalık işiydi. Velhasıl sonuç olarak güzel bir okuma oldu. Etkinliğe katıldığım için mutluyum. Keyifli okumalar diliyorum.