Şimdi artık bu mekânı terk etmeli.
Ölümün gölgesinden bir an önce uzaklaşmalı.
Mümkün mü bu?
Evet, mümkün!..
Nasıl?
Unutarak!
Unutarak mı?
Elbette!.. Unutmak olmazsa insanoğlu nasıl yaşardı bunca acı ortasında.
Ya hatırlamak!..
Evet, o da var. Ömür böyle geçiyor işte; kâh unutup kâh hatırlayarak.
Böyle deneyimler öyle bir acı uyandırır, o kadar korkunç ve derin yaralar açar ki bunu artık acı olarak hissedemezsin; çünkü bütün algılama ve hissetme duyularını kaybedersin. Battığını hissedersin, baş döndürücü yükseklerden nefessiz, isteksiz ve karşı koyma yeteneğinden yoksun olarak düşersin. Bilmediğin ama tahmin ettiğin uçuruma doğru, her saniye yaklaşırsın, zamanın en küçük birimiyle savrularak aşağıya doğru düşersin, o korkunç sona doğru. Bilirsin; kırılacak ve dağılacaksın.
“Biz kutuplara benziyoruz. (…) Yoksulluğumuz hiç değişmiyor. Keşke dört mevsim gibi yer değiştirseydi zenginler ve yoksullar. Böyle bir adalet fena olmazdı.”
“Az önce geçtikleri, sedir talaşlarının içinde bakır tencerelerin yığılı olduğu tezgah yine orada. Demin gördükleri, iki tencereyi iki elinde tutmuş tartan, karar vermeye çalışan kadın da orada ama Agnes’ ın hayatında böyle bir değişim olmuş, böyle bir dönüşüm yaşanmışken, nasıl hala orada olabilir, aynı şeyi yapmaya, tencere seçmeye nasıl devam edebilir ki?”
Bir şair hiç de sevgilisinin bulunmadığı bir zamanda hayali sevgilisine, hayal ürünü olan sevilene öyle şiirler söyler ki bunları ona söyletmeye neden olan sevgili, herkesin sevgilisi olur. Kavuşmak böyle aşkların sonu olamaz, çünkü sonu bulunmaz. Ömür boyunca devam edebilecek aşk ve sevdaysa işte demiş olduğum eşe duyulan aşk olabilir. Evet, aşkın bu türlüsü, bu en yüksek seviyesi ancak orada karar kılabilir. Bu kalplerdeki sevdalar birbirleriyle birleşince daha büyürler. Meşru ve övgüye değer oldukları için yükseldikçe yükselirler. Nihayet kendileri de aşk kesilirler.