• 95 syf.
    ·Beğendi·8/10
    http://i.hizliresim.com/zja7X7.jpg

    Evvela incelemeye şu soru ile başlamak gerekiyor: ‘İnsan neyle yaşar?’ Bu sorunun cevabı kitapta anlatılan hikayelerde açıkça belirtiliyor. İncelemenin sonunda bu sorunun cevabını zannımca vereceğim.

    Tolstoy’un kaleme aldığı ‘İnsan neyle yaşar’ kitabı temelde aynı değerler üzerine oturan, 6 farklı kısa hikayeden oluşuyor;

    1-) İnsan Neyle Yaşar?
    2-) Kıvılcımı Söndürmeyen Ateşi Zapt Edemez
    3-) Mum
    4-) Kızlar Büyüklerden Akıllı
    5-) İnsana Çok Toprak Gerekir Mi?
    6-) İlyas

    Bu hikâyeler inanç, sevgi, ahlak, şükür, kanaat gibi önemli değerleri içinde bulunduruyor. Anlatılan hikâyelerde didaktik bir anlatım var. Okur hikâyenin sonunda, bir öğreti ile karşılaşıyor. Şimdi kitapta yer alan, hikâyelerden biraz bahsedelim.

    → İnsan Neyle Yaşar?: Bu hikayede ana tema sevgi üzerine kurulu. Tanrı tarafından kovulan bir melek olan Mihail’in dünyaya gönderilmesi ve Semyon ile tanışması, konu ediliyor. Mihail Semyon’a hayatı boyunca unutamayacağı, sevgi değeri ile harmanlanmış bir ders veriyor.

    → Kıvılcımı Söndürmeyen Ateşi Zapt Edemez: Bu hikâye aslında, insanların ufak tefek hadiselerden dolayı, nasıl birbirlerini kırdıklarını, üzdüklerini ve kavga ettiklerini vurguluyor. Bir yumurta yüzünden köydeki komşuların arasında çıkan, lüzumsuz kavganın ne gibi elem verici olaylara, gebe olabileceğini anlatıyor. Bu hikâyede ki ana tema ise, küçük olaylardan büyük musibetlerin türemesi.

    → Mum: Bu hikâyede zalim bir kâhyanın halka uyguladığı, acımasız davranışlar konu ediliyor. Kâhya, köy halkını uzun süre zarfında çalıştırıyor, onlara hakaret ediyor, emeklerinin karşılığını tam olarak vermiyor deyim yerinde ise, halka kan kusturuyordu. Sonrasında yaşanan olaylar, durumu tamamen değiştiriyor. Kâhya çektirdiği zulmün, cezasını ağır bir şekilde ödüyor. Bu hikâyede ki ana tema ise, Zulüm eden kimse, elbet cezalandırılır. “Tanrı’nın gücü kötülükte değil, iyiliktedir.”

    → Kızlar Büyüklerden Akıllı: Bu hikâyede iki küçük kız arkadaş arasında çıkan, ufak çaplı bir kavga yüzünden, iki tarafında ailelerinin nasıl birbirlerine girdiğini, hakaretler ettiğini, gönül kırdığını vurguluyor. Bu kavga aileler tarafından sürerken, iki küçük kız arkadaşın yaşadığı, bu ufak kavgayı unutup, ele ele tutuşarak oyun oynamaya gittiklerini gören aileler, ulvi bir ders almış oluyor. Bu hikâyede ki ana tema ise, Küçük kavgaların insanlar arasında büyütüldüğünde birbirlerine, nasıl kin bağlayacağını ve gönül kırabileceklerini vurguluyor.

    → İnsana Çok Toprak Gerekir Mi?: Bu hikayenin, teması beni çok etkiledi. Bundan dolayı hikâyenin tamamını paylaşacağım.

    “Şehirde yaşayan abla, köydeki küçük kız kardeşini ziyarete gelmişti. Abla şehirde bir tüccarla, kardeşi de bir köylüyle evliydi. Kardeşler çay içip sohbete daldı. Abla böbürlenerek şehir hayatını övdü, insanların büyük şehirde ne kadar rahat yaşadığını, çocuklarını nasıl giydirip kuşattığını, yiyip içtiklerini, gezmeye, tiyatrolara gittiklerini anlattı.

    Kardeşi biraz gücenmişti. Tüccarın hayatını küçümsemeye, kendi köylü hayatını da yüceltmeye çalıştı:
    — Benim hayatımı seninkiyle değişmem, –dedi.– Sizinki gibi renkli bir hayat sürmesek de korku, kaygı nedir bilmiyoruz hiç değilse. Harika bir hayatınız var belki ama çok kazandığınız gibi zarar da edebilirsiniz günün birinde. Atasözünü bilirsin ya: Kâr, zararın kardeşidir. Bugün zengin olduğun hâlde yarın kendini dilenirken buluverirsin. Biz köylülerin işi daha güvenilir en azından: Köylünün midesi küçüktür, ama az yese de uzun yaşar; hem zengin olmasak da karnımız toktur.
    Ablası şöyle cevap verdi:
    — Tokluk dediğin domuzlarla danalara yaraşır! Ne görgü bilir köylü, ne zarafet! Kocan çalışmaktan helak olsa da, gübre içinde yaşayıp, gübre içinde öleceksiniz, üstelik çocuklarınızın kaderi de aynı olacak.
    — Ne olmuş yani, bizim de kaderimiz böyle işte, –dedi kardeşi.– Bunlara rağmen iyi bir hayatımız var, kimseye gerdan kırmıyor, kimseden korkmuyoruz. Siz şehirde bir sürü cazip şey arasında yaşıyorsunuz; bugün hâliniz vaktiniz yerinde, ama yarın her şey tersine dönebilir. Bakarsın kocan kumara, içkiye ya da güzel bir kadına kendini kaptırır. Sonra da her şey mahvolur. Olmayacak iş değil bunlar.
    Bu arada kardeşin kocası Pahom, sobanın üzerine uzanmış, kadınların sohbetini dinliyordu.

    — Aslında doğru, –diye mırıldandı kendi kendine.– Bizim köylüler çocukluktan beri toprakla uğraştıklarından böyle aptalca şeyler akıllarını hiç çelmiyor. Tek derdimiz toprak az! İstediğim kadar toprağım olsa hiç kimseden, şeytandan bile korkmazdım!

    Kadınlar çaylarını bitirdi, biraz da giyim kuşam üzerine gevezelik ettikten sonra kap kacağı toplayıp yattılar.
    Fakat sobanın arkasına gizlenmiş olan şeytan her şeyi duymuştu. Köylü kadının kocasını böbürlenmeye yönlendirmesi pek hoşuna gitmiş, adamın toprağı olsa şeytandan bile korkmayacağını söyleyerek övünmesine de bayılmıştı.
    “Pekâlâ,” dedi şeytan, “Seninle hesaplaşacağız; sana istediğin kadar toprak vereyim de bak neler oluyor. Seni toprakla ayartacağım.”

    Köyün yakınlarında küçük bir çiftliği olan bir bey karısı yaşıyordu. Yüz yirmi desyatina kadar toprağı vardı. Eskiden köylülerle gayet iyi anlaşıyor, kimse kimseyi üzmüyordu. Sonra kendisine asker emeklisi bir kâhya tutmuş, adam da verdiği cezalarla köylüleri canlarından bezdirmişti. Pahom ne kadar kendini sakınsa da değişen bir şey olmuyor, ya atı hanımın yulaf tarlasına dalıyor, ya ineği bahçesini dağıtıyor, ya danaları çayıra kaçıyor ve adamcağız sürekli ceza yiyordu.

    Pahom kuzu kuzu cezayı ödüyor, evdekilere sövüp sayıyor, dayaktan geçiriyordu. O yaz kâhya yüzünden epey günaha girmişti Pahom. Kışın hayvanlar avludan dışarı çıkamayınca neredeyse zil takıp oynayacaktı; gerçi yeme acıdığı için canı sıkılıyordu ama korkusu yoktu.
    Kışla birlikte hanımın toprağını satacağı, kâhyanın ana yolla birlikte toprağı da satın almak niyetinde olduğu dedikoduları yayıldı. Bunu duyan köylüler ahlayıp vahlamaya başladı. “Kâhya toprağı alacak olursa, bize hanımdan çok ceza kesip eziyet edecek.” diyorlardı, “Bu toprak olmadan yaşayamayız, çocukluğumuzdan beri buradayız.” Köylüler hanımın huzuruna çıkıp, toprağı kâhyaya değil onlara satmasını teklif ettiler. Hatta daha yüksek fiyat vereceklerini söylediler.

    Hanım tekliflerini kabul etti. Köylüler bütün toprağı almak için aralarında toplantılar yaptılar; bir, iki derken bu toplantılardan sonuç çıkmayacağı anlaşıldı. Şeytan onları kışkırtıyor, bir türlü anlaşmayı beceremiyorlardı. Sonunda herkesin gücü yettiğince ayrı ayrı almasına karar verdiler.

    Hanımları bunu da kabul etti. Pahom komşusunun yirmi desyatina toprak aldığını, ayrıca hanımı paranın yarısını da bir yıl boyunca taksitle ödemeye razı ettiğini öğrendi. Çok kıskanmıştı Pahom, “Bütün toprağı alacaklar, bana bir şey kalmayacak,” diye düşündü. Konuyu karısına açıp onun fikrini almaya karar verdi:
    — Millet kapış kapış alıyor toprağı, –dedi,– bizim de on desyatina falan almamız gerek. Başka türlü yaşayamayacağız yoksa. Kâhyanın verdiği cezalardan gına geldi artık.
    Nasıl alacaklarını düşünüp taşındılar. Bir kenarda biriktirdikleri yüz rubleleri vardı, tayı ve arıların yarısını sattılar, oğlanı bir işe yerleştirdiler, kayınbiraderden de biraz borç aldılar ve gereken paranın yarısını denkleştirdiler.
    Pahom parayı aldı, pek beğendiği, içinde küçük bir koru da olan on beş desyatinalık bir toprak seçti, sonra hanımla pazarlık yapmaya gitti. On beş dönüm için el sıkışıp anlaştılar, kaporayı verdi. Şehre inip anlaşmayı imzaladılar, paranın yarısı ödendi, kalanın da iki yıl içinde ödenmesi kararlaştırıldı.
    Pahom’un toprağı olmuştu nihayet. Satın aldığı toprağı hemen ekti; karşılığında iyi de ürün aldı. Bir yıl içinde hem hanıma hem de kayınbiraderine olan borçlarını ödedi. Pahom pomeşçik olmuştu: Kendi toprağını sürüp ekiyor, kendi toprağında ot biçiyor, kendi ormanında odun kesiyor, kendi arazisinde hayvan otlatıyordu.

    Sonsuza dek onun olacak öz toprağını sürmeye, ekine veya otlağına bakmaya gittiğinde sevinçle doluyordu içi. Onun toprağında biten otlar, rengârenk açan çiçekler başkalarınınkine benzemiyordu sanki. Önceden buradan geçerken sıradan bir toprak parçası görürdü; şimdiyse bambaşka bir özellik kazanmıştı toprak.
    Pahom’un keyfi yerindeydi. Köylüler Pahom’un ekinine ve otlağına tecavüz etmeselerdi sorun çıkmayacaktı. Gidip efendice rica etti, ama hiç kimse umursamadı: Bazen çobanlar inekleri çayırına salıyor, bazen de atlar geceleri ekinine dalıyordu. Pahom başlarda hayvanları kovup, sahiplerini affediyor, kimseyi mahkemeye vermiyordu ama sonra bu işten sıkıldı, gidip vilayete şikâyet etti. Köylülerin bunu kasten değil, darlıktan yaptıklarını bildiği hâlde şöyle düşünüyordu: “Onlara izin veremem, yoksa her şeyin kökünü kazırlar. Bir ders vermeli.”

    Sonunda dava açarak bir ders verdi; sonra bir defa daha verdi ve bir iki köylüyü cezalandırdılar. Komşusu olan köylüler Pahom’a gücenmişlerdi; birkaç kere kasten toprağına zarar verdiler. Hatta bir tanesi bir gece korusuna girip on tane ıhlamur ağacını kesti. Pahom korudan geçerken gözüne bir boşluk çarptı. Koruya girince yerde dal parçaları, kesilmiş ağaç gövdeleri, kökler gördü. Canavar adam kenardakileri bile kesmemiş, birini bile atlamadan hepsini sırayla temizlemişti.

    Pahom deliye dönmüştü, “Ah bunu kimin yaptığını bir bilseydim; ondan hıncımı öyle bir çıkarırdım ki,” diye geçirdi içinden. Düşündü taşındı ve “Bunu Semka’dan başkası yapmış olamaz,” diye kararını verdi. Hemen Semka’nın avlusuna koştu, ne kadar aradıysa da bir şey bulamadı, karşılıklı hakaret etmeye başladılar. Pahom’un bu işi Semka’nın yaptığına dair inancı daha da kuvvetlenmişti. Hemen şikâyete gitti. Dava açıldı. Dava çok uzun sürdü ama sonunda delil bulunamadığı için Semka beraat etti.
    Pahom daha da kızmıştı bu işe; mahkeme başkanıyla, yargıçlarla kavga etti.
    — Siz, –dedi,– hırsızları kolluyorsunuz. Onurlu insanlar gibi yaşasaydınız hırsızları beraat ettirmezdiniz.”
    Pahom sadece yargıçlarla değil, komşularıyla da kavga etti. Komşuları onu evini kundaklamakla tehdit ettiler. Böylelikle Pahom’un toprağı geniş ama toplum içindeki yeri dar oldu.
    Tam bu sıralarda köy ahalisinin başka topraklara göç edeceğine dair söylentiler yayılmaya başladı. Pahom da aklından şunları geçirdi hemen: “Toprağımı bırakıp gidecek hâlim yok, ama bizim köylüler gitse, daha geniş topraklarım olur. Onlarınkini alıp kendiminkine katar, şimdikinden daha iyi yaşardım. Yoksa şu daracık yerde sıkışıp kalacağım hep…”
    Bir gün Pahom evde otururken bir yolcu geldi. Gece onlarda kaldı; yemek verdiler, adamla sohbet ettiler, nereden gelip nereye gittiğini sordular.

    Adam aşağı taraftan, Volga’nın ötesinden geldiğini, orada çalıştığını söyledi. Laf lafı açtı ve sonunda halkın oraya nasıl yerleştiğini anlatmaya başladı. Pek çok hemşiresinin oraya göçüp yerleştiğini, her birine adam başına onar desyatina toprak hibe edildiğini söyledi:
    — Toprak öylesine verimli ki, –dedi yolcu,– çavdarlar öyle bir boy atar ki tarlanın içinde atını göremezsin. O kadar da sık olur ki beş avuç ekince bir demet alırsın. Köylünün biri beş parasız, elleri bomboş, neredeyse çırılçıplak geldiydi, şimdi altı atı, iki ineği var.

    Pahom heyecana kapılmıştı: “Çok daha iyi yaşayabilecekken, neden bu daracık yerde sefalet içinde yaşamalı? Toprağımı, evimi satayım, elime geçen parayla orada kendime yepyeni bir düzen, bir çiftlik kurarım. Burada bu darlık içinde yaşamak bile günah. Yalnız evvela kendim gidip bir bakayım, her şeyi soruşturayım.”
    Yaz gelince yola çıktı. Volga üzerinden vapurla Samara’ya kadar gitti, oradan da dört yüz verst yürüdü. Sonunda aradığı yere ulaşmayı başardı. Her şey yolcunun anlattığı gibiydi. Köylüler geniş topraklara sahipti, her birine adam başı on desyatina toprak verilmişti ve yeni gelenleri de aralarına sevinçle kabul ediyorlardı. Parası olan biri kendine verilen pay haricinde desyatinası üç rubleden dilediğince toprak alabiliyordu; ne kadar istersen o kadar toprak alabiliyordun!
    Pahom bunları öğrendikten sonra sonbaharda evine döndü ve her şeyini satmaya başladı. Toprağını kârla elden çıkardı, evini, hayvanlarını sattı, nüfus kaydını sildirdi, ilkbahar gelir gelmez de ailesiyle birlikte yeni yere gitti.

    Pahom ailesiyle birlikte yeni yere varınca büyük bir köyün kütüğüne yazıldı. Köyün büyüklerine bir ziyafet çekti, belgelerini çabucak çıkarttı. Pahom’u aralarına kabul ettiler, satın aldığı topraklardan başka beş kişilik aileye adam başı onar desyatinadan elli desyatina arazi daha verdiler. Pahom bu topraklara yerleşti, bir sürü hayvan aldı. Eskiye göre üç kat fazla toprağı olmuştu. Üstelik toprak çok verimliydi. Hayatları da eskiye göre on kat iyileşmişti. Sürecek onca toprağı, otlakları olmuştu. İstediği kadar da hayvan alabilirdi.
    Yerleşip düzenlerini kurarken Pahom’a her şey güzel görünüyordu, ama bir süre yaşayıp alıştıktan sonra burası da dar gelmeye başladı. Payına düşen toprağa ilk yıl ektiği buğday iyi ürün vermişti.

    Buğday ekmekten memnundu ama hibe edilen toprak ona az geliyordu. Sahip olduğu bütün topraklar bile yetmiyordu. Buralarda her nedense sadece bir ya da iki yıl ekim yapılıyor, sonra da tarlaları ot bürüyünceye kadar nadasa bırakıyorlardı. Ayrıca böyle toprakları almak isteyen çok olduğundan herkese yetmiyordu. Toprak yüzünden kavgalar çıkıyor, zenginler kendileri ekmek istiyor, fakirler de borçlarını ödemek için tüccarlara satmak zorunda kalıyordu. Pahom da daha fazla buğday ekmek istedi. Ertesi yıl bir tüccardan bir yıllığına toprak kiraladı.

    Fazla ekti ve yine iyi ürün aldı. Ama toprağı köyden epey uzaktaydı ve on beş verst taşımak gerekiyordu ürünü. Sonunda çiftlik kuran tüccarların gittikçe zenginleştiğini gördü. “Demek ki,” diye düşündü Pahom, “Ben de kiralamak yerine toprak almalı ve üzerine bir çiftlik kurmalıyım. Böylece bütün toprağım bir arada olur.” Sonra da nasıl daha fazla toprak alacağını düşünmeye başladı.

    Pahom bu şekilde üç yıl geçirdi. Toprak kiralamaya, buğday ekmeye devam etti. Ürün hep iyi oldu; buğdaylar yetişti, para çoğaldı. Böyle yaşayıp gidebilirdi, ama her yıl birilerinin toprağını kiralamaktan, toprak yüzünden insanlarla çekişmekten gına gelmişti Pahom’a: İyi bir yerde toprak boşalınca bütün köylüler oraya koşuyordu ve herkesten önce kiralamayınca ekecek yer bulunmuyordu. Üçüncü yıl bir tüccarla ortak olarak köylülerden bir otlak kiraladılar; toprağı sürmüşlerdi ki köylülerle mahkemelik oldular, iş de mahvoldu elbette. “Kendi toprağım olsaydı kimsenin karşısında eğilmek zorunda kalmazdım, hiçbir sorun çıkmazdı,” diye düşündü Pahom.
    Kimden toprak alabileceğini araştırmaya koyuldu. Bir köylü buldu. Köylünün beş yüz desyatina toprağı vardı, üstelik darda olduğundan ucuza satıyordu. Pahom adamla pazarlığa tutuştu. Uzun süren bir pazarlığın ardından yarısını peşin, yarısını sonra vermek üzere bin beş yüz rubleye anlaştı. Tam işi bitirecekleri anda yoldan geçen bir tüccar Pahom’un evine uğradı. Çay içip sohbet ettiler. Tüccar çok uzaktan, Başkurdistan’dan geldiğini söyledi. Başkurtlardan beş bin desyatina toprak satın aldığını anlattı. Üstelik tamamı bin rubleye mal olmuştu. Pahom ayrıntıları sordu. Tüccar da anlattı:
    — Sadece önde gelenleri memnun ettim. Yüz rublelik kaftanlar, halılar hediye ettim, iki kilo çay dağıttım, içenlere içki verdim. Desyatinası yirmi kapiğe geldi bana.
    Sonra da tapusunu gösterdi tüccar:
    — Hem de ırmak kıyısında topraklarım. Koskoca bozkır da otlağım.
    Pahom bir sürü soru sordu.
    — Oradaki toprakları bir yıl dolaşsan bitiremezsin, –dedi tüccar.– Hepsi de Başkurtların. Koyun gibi saf bir halk. Neredeyse bedava verecekler toprağı.
    “Madem öyle,” diye düşündü Pahom, “neden burada beş yüz desyatina için bin ruble vereyim, üste de borç altına gireyim? Orada bin rubleye ne kadar çok toprak alırım!”
    Yolu da öğrenen Pahom, tüccarı geçirir geçirmez yola çıkmaya hazırlandı. Evi karısına bırakıp uşağıyla birlikte yola koyuldu. Bir şehirden geçerken iki kutu çay, hediyelik eşyalar, içki ve tüccarın dediği her şeyi satın aldı. Yaklaşık beş yüz verst kadar yol aldılar ve nihayet yedinci gün göçebe bir Başkurt köyüne ulaştılar. Tıpkı tüccarın anlattığı gibiydi. Başkurtlar bozkırdaki bir ırmak kenarında, keçe çadırlarda yaşıyordu.

    Toprak hiç sürülmemişti, ekmek yiyen de yoktu. Büyükbaş hayvanlarla atlar sürü halinde bozkırda dolaşıyordu. Çadırların arkasında taylar bağlıydı; bunları emzirmek için günde iki defa kısrakları getiriyorlardı. Kısrakların sütünü de sağıp kımız yapıyorlardı. Kadınlar kımız ve peynir yapıyor, erkeklerse kımızla çay içmekten, koyun eti yemekten ve kaval çalmaktan başka bir şey bilmiyordu. Hepsi sağlam yapılı, neşeli insanlardı; bütün yazı bayram gibi geçiriyorlardı. Halk tümden cahildi; Rusça bilen yoktu ama tatlı insanlardı.

    Pahom’u görür görmez çadırlarından çıkıp misafirlerin etrafını sardılar. Bir çevirmen buldular hemen. Pahom çevirmene toprak almaya geldiğini söyledi. Başkurtlar buna pek sevindiler, Pahom’u güzel bir çadıra götürüp, altına halılar, kuş tüyü minderler serdiler, etrafına oturup ona çay, kımız ikram ettiler. Bir de koyun kesip pişirdiler. Pahom arabadan hediyeleri ve çayı çıkarıp Başkurtlara dağıtmaya başladı. Başkurtlar buna da pek sevinmişti. Aralarında bir şeyler konuştular, sonra çevirmene aktarmasını söylediler.

    — Seni çok sevdiklerini söylememi istediler, –dedi çevirmen.– Bizde misafirleri memnun etmek, her istediklerini yapmak âdettir, hediyeye hediyeyle karşılık verilir ayrıca. Sen bize hediye getirdin; şimdi söyle bakalım bizden ne istersin, sana ne hediye edelim?
    — Her şeyden çok toprağınızı beğendim, –dedi Pahom.– Bizim oralarda toprak çok az, olanı da hep sürülmüş; sizdeyse hem toprak çok hem de verimli. Böylesini hiç görmedim.
    Çevirmen Pahom’un sözlerini aktardı. Başkurtlar aralarında uzun uzun bir şeyler tartıştı. Pahom ne dediklerini anlamasa da neşeli olduklarını, kahkahayla gülerek bağrıştıklarını görüyordu. Bir süre sonra susup Pahom’a baktılar.
    — Seni mutlu etmek için ne kadar toprak istersen verecekler, –dedi çevirmen.– Sadece istediğin yeri göster yeter, sonra senin olacak.
    Bu arada yine aralarında bir şey tartışmaya başladılar. Pahom ne dediklerini sordu.
    — Bazıları toprak konusunu reise soralım, ona sormadan veremeyiz diyor, –dedi çevirmen.– Diğerleri de reise sormaya gerek yok diyor.
    Başkurtlar tartışırken birden tilki kürkünden bir başlık takmış bir adam içeri girdi. Herkes susup ayağa kalktı.
    — İşte reis, –dedi çevirmen.
    Pahom hemen kaftanların en iyisini çıkarıp ona verdi, iki kilo da çay ekledi. Reis bunları kabul etti ve geçip başköşeye oturdu. Başkurtlar ona bir şeyler anlatmaya başladı. Reis dinledi, dinledi ve başıyla susmalarını işaret edip Pahom’a Rusça olarak:
    — Hayhay, verelim, –dedi.– Nereyi istiyorsan seç. Toprak bol.
    “İstediğim kadarını nasıl alacağım ki?” diye düşündü Pahom, “Öyle veya böyle bu işi güvence altına almalı. Yoksa senin olsun dedikleri yerleri sonra geri alırlar.”
    — Güzel sözlerinize müteşekkirim, –dedi.– Sizde gerçekten epey toprak var ama bana azıcık gerek. Fakat toprağımın neresi olduğunu bilsem iyi olurdu. Hem bir ölçüm falan yapmak, sonra tapu çıkarmak gerek. Ayrıca bugün var, yarın yokuz, kaderimizi Tanrı bilir. Siz iyi insanlarsınız, verirsiniz ama ya çocuklarınız geri alırsa?
    — Haklısın, tapu çıkarmalı, –dedi reis.
    Pahom devam etti:
    — Daha önce yanınıza tüccar geldiğini duymuştum. Ona da toprak hediye etmiş, tapu da vermişsiniz. Bana da aynısını yaparsınız herhâlde.
    Reis, Pahom’un derdini anlamıştı.
    — Hepsini hallederiz, –dedi.– Burada bir kâtibimiz de var, şehre gider, bütün belgeleri mühürletiriz.
    — Ne kadar peki? –diye sordu Pahom.
    — Fiyatlar hep aynı bizde: Bir gün için bin ruble.
    Pahom anlamamıştı.
    — Nasıl yani bir gün? Kaç desyatina ediyor bu ölçü?
    — Biz o ölçüyü bilmeyiz. Biz gün hesabıyla satıyoruz; bir günde ne kadar toprak çevirirsen o kadarı senindir, bir günün fiyatı da bin ruble işte.
    Pahom şaşırdı.
    — İyi de bir günde bir sürü toprak çevrilir, –dedi.
    Reis güldü:
    — Hepsi de senin olur! Yalnız tek şartımız var: Toprağı çevirmeye başladığın yere gün bitmeden dönemezsen paran gider.
    — Geçtiğim yerlere nasıl nişan koyacağım? –diye sordu Pahom.

    — Biz seçeceğin yerde durup bekleriz, sen de gidip bir daire çizersin; yanına da bir kürek alıp istediğin yerde çukur açar, işaret koyarsın; sonradan biz çukurların arasına sabanla çizgi çekeriz. İstediğin kadar büyük bir daire çizebilirsin, fakat güneş batmadan başladığın yere dön. Ne kadar toprak çevirirsen senin olur.

    Pahom çok sevindi. Ertesi sabah şafakla işe başlamayı kararlaştırdılar. Sohbet ettiler, biraz daha kımız içtiler, koyun eti yediler, üstüne de çay içtiler. Gece olmuştu; Başkurtlar Pahom’a kuş tüyü bir yatak gösterip dağıldılar. Ertesi gün ağarmadan toplanıp, başlayacakları yere gitmek üzere sözleştiler.

    Pahom yatağa uzandı, ama gözüne uyku girmiyor, sürekli alacağı toprağı düşünüyordu: “Kocaman bir toprak parçası çevireceğim! Bir günde elli verst çevirebilirim. Bu mevsimde günler bir yıl kadar uzun sürer; elli verstlik alanda ne biçim toprak olur. Kötü kısmını satarım veya mujiklere veririm, iyi kısmını da kendime ayırır yerleşirim. İki tane saban, iki çift öküz alırım, iki de işçi tutarım. Elli desyatinasını sürdürür, geri kalanını da hayvanlara ayırırım.”

    Pahom bütün gece uyuyamadı. Sadece sabaha karşı biraz içi geçti ve bir rüya gördü. Rüyasında yine aynı çadırda yatıyor, dışarıda da birinin sürekli güldüğünü duyuyordu. Kimin güldüğünü öğrenmek için kalkıp dışarı çıktı ve Başkurt reisinin çadırın önünde oturmuş, göbeğini tuta tuta kahkahalar attığını gördü. Yanına gidip, “Neden gülüyorsun?” diye sordu. Fakat adama bakınca bunun Başkurt reisi değil, evine gelip Başkurt topraklarından bahseden tüccar olduğunu fark etti.

    Sonra da tüccara, “Epeydir burada mısın?” diye sordu, fakat karşısındaki artık tüccar değil, vaktiyle evine misafir olan yolcuydu. Pahom bir daha baktı ve karşısındakinin köylü falan değil şeytan olduğunu anladı. Boynuzlu, toynaklı şeytan oturmuş kahkahalarla gülüyor, önünde de üstünde sadece bir gömlekle pantolon olan, çıplak ayaklı bir adam yatıyordu. Pahom adamın kim olduğuna da baktı.

    Yerde cansız yatan adam ta kendisiydi. Pahom’un ödü koptu ve uyandı. Sonra da, “Rüya işte canım,” diye düşündü. Etrafına bakındı: Açık kapıdan ortalığın ağardığını gördü.

    “Gitme vakti geldi, milleti uyandırayım,” diye düşündü. Kalkıp arabada yatan uşağını uyandırdı, atlara koşmasını emredip Başkurtları da uyandırmaya gitti.

    — Vakit geldi, –dedi.– Bozkıra çıkıp ölçmeye başlayalım.
    Başkurtlar kalkıp toplandılar, reis de geldi. Yine kımız içmeye başlamışlardı, Pahom’a da çay verdiler ama o oyalanmak istemiyordu:

    — Gideceksek gidelim, vakit geçiyor, –dedi.
    Başkurtlar toplanıp atlara arabalara bindi ve yola koyuldu. Pahom uşağıyla arabasına bindi, yanına da bir kürek almıştı. Bozkıra vardıklarında şafak söküyordu. Başkurtçada şihan denen bir tepeciğe çıktılar. Arabalardan, atlardan inip toplandılar. Reis, Pahom’a yanaşıp ileriyi gösterdi:
    — İşte şu gördüğün arazinin hepsi bizim. İstediğin yeri seç.
    Pahom’un gözleri parladı: Her taraf çayırdı, toprak avuç içi kadar düz, haşhaş tohumu gibi karaydı, koyaklardaki çeşit çeşit otlar insanın göğsüne geliyordu.
    Reis başlığını çıkarıp yere koydu.
    — İşte işaret, –dedi.– Buradan başlayıp yine buraya döneceksin. Ne kadar toprak çevirirsen hepsi senin olacak.
    Pahom parayı çıkarıp başlığın üzerine bıraktı. Kaftanını çıkardı, yalnızca uzun yeleğiyle kaldı, kuşağını karnının altından iyice sıkılaştırdı, yeleğin eteklerini düzeltti; ekmek torbasını koynuna soktu, matarasını kuşağına bağladı, çizmesinin konçlarını çekti, uşağından küreği aldı, yola çıkmaya hazırlandı. Her taraf çok güzeldi; düşündü, düşündü ama ne tarafa gideceğine bir türlü karar veremedi. “Hepsi bir nasılsa, güneşe doğru gideyim iyisi mi,” diye düşündü sonunda. Yüzünü doğuya çevirdi, biraz gerinip ısındı ve güneşin doğmasını bekledi. “Hiç kaybedecek zamanım yok,” diye düşünüyordu, “Hava serinken daha iyi yürünür.” Güneş doğar doğmaz Pahom küreğini omuzlayıp bozkıra doğru yürüdü.
    Pahom ne yavaş, ne de hı
    zlı yürüyordu. Bir verst kadar yürüdükten sonra durup küçük bir çukur kazdı, daha iyi görünsün diye de çukurdan çıkan kesekleri üst üste yığdı ve yoluna devam etti. Heyecanlanmış, hızını biraz daha artırmıştı. Biraz daha yürüdükten sonra bir çukur daha kazdı.
    Dönüp ardına baktı Pahom. Güneş ışığında şihanla üzerindekiler açık seçik görünüyor, arabaların tekerlekleri parlıyordu.

    Pahom aşağı yukarı beş verst yürüdüğünü düşündü. Sıcaklık artmıştı, yeleğini çıkarıp omzuna attı, yürümeye devam etti. Beş verst daha yürüdü. İyiden iyiye sıcak basmıştı. Güneşe baktı, kahvaltı zamanının geldiğini anladı.

    “Günün ilk kısmı geçti,” diye düşündü Pahom, “Fakat günde dört öğün var, dönüş için henüz erken. Sadece çizmeleri çıkarayım.” Oturup çizmelerini çıkardı, kuşağının altına sıkıştırdı ve tekrar yürümeye başladı. Yürümek kolaylaşmıştı şimdi. “Beş verst daha gideyim, sonra sola dönerim,” diye geçirdi içinden, “Burası çok güzel bir yer, vazgeçersem yazık olur. İlerledikçe toprak güzelleşiyor.” Bir süre daha dümdüz ilerledi. Ardına baktı, şihan güçlükle seçiliyor, üzerindekiler karınca kadar görünüyor, belli belirsiz bir şeyler parlıyordu.

    “Bu tarafa yeterince yürüdüm,” diye düşündü Pahom, “Artık sapayım. Zaten çok terledim, susadım da.” Durdu, bu kez daha büyük bir çukur kazıp kesekleri yine üst üste yığdı, matarasını çıkarıp su içti, sola doğru keskin bir dönüş yaptı. Uzun süre yürüdü, otlar iyice uzamış, sıcak gittikçe artmıştı.
    Pahom yorulmaya başlamıştı; güneşe baktı, tam öğle vaktiydi. “Biraz dinlenmek gerek,” diyerek olduğu yere çöktü; ekmek yiyip su içti. Uzanmak da istiyordu ama uzanacak olursa uyuyakalacağını düşündü. Biraz daha oturduktan sonra yola devam etti. Başta rahat yürüyordu; yemek güç vermişti. Ama hava çok sıcak olmuş, uykusu da gelmişti. Yine de durmadan yürüyor, “Bir günlüğüne buna katlanacağım, sonrası bir ömür keka,” deyip duruyordu.

    Bu yöne biraz daha fazla yürümüştü. Sola saparak yön değiştirecekken önünde sulak bir koyak gördü; burayı bırakmaya acıdı. “Burada iyi keten olur,” diye düşünüp düz yürümeye devam etti. Koyağı çevirince bir çukur kazdı ve sola döndü. Yine şihana baktı: Sıcaktan havada hafif bir bulanıklık olmuştu; bu bulanıklığın arasında bir şeyler titreşiyor, şihandaki insanlar güçlükle seçiliyordu; yaklaşık on beş verst uzaktaydılar. “Ah, kenarları uzunca tutmuşum, bunu kısaltmam gerek,” diye düşündü Pahom. Üçüncü kenarı çevirirken adımlarını hızlandırdı. Güneşe baktı, ikindi yaklaşıyordu, oysa üçüncü kenar için sadece iki verst çevirmişti. Başladığı noktadan da en fazla on beş verst uzaktaydı. “Olmayacak böyle,” diye düşündü, “Varsın çiftliğim yamuk olsun, dosdoğru yürüyüp, gün batmadan yetişmeli. Daha fazla çevirmemeli. Zaten yeterince çevirdim.” Pahom bulunduğu yere hızla bir çukur kazıp dosdoğru şihana yürümeye başladı.
    Dosdoğru şihana gidiyordu ama Pahom artık iyice yorulmuştu. Sıcaktan pişmişti; çıplak ayakları paralanmış, dermanı kalmamıştı. Dinlenmek istiyordu ama imkânsızdı; yoksa güneş batmadan yetişemezdi. Güneş de beklemiyor, batıya doğru alçalıyordu sürekli. “Ah,” dedi Pahom, “Hata mı ettim yoksa, fazla mı çevirdim? Yetişemezsem ne yaparım?” Bir şihana, bir güneşe bakıyordu: Şihan çok uzaklardaydı, güneşse iyice alçalmıştı.

    Pahom güç bela yürümesine rağmen gittikçe hızlanıyordu. Hiç duraklamadan yürüdü, fakat şihan hâlâ uzaktaydı; sonunda koşmaya başladı. Uzun yeleğini, çizmelerini, matarasını, şapkasını yere attı; elinde sadece destek yaptığı küreği kalmıştı. “Ah açgözlülük ettim, her şeyi mahvettim, güneş batmadan yetişemeyeceğim!” Korkudan soluğu kesiliyordu. Pantolonuyla gömleği terden vücuduna yapıştı, ağzı kurudu. Sanki bir demirci körüğü göğsünü şişiriyor, bir çekiç durmadan yüreğine iniyordu; bacakları kesilmiş, kendisinin değilmiş gibiydi. “Yorgunluktan ölmeyeyim sakın?” diye düşündü Pahom ve dehşete kapıldı.

    Ölmekten korksa da durmak gelmiyordu elinden. “Bu kadar koştuktan sonra durursam aptal derler,” diye düşündü. Koştu, koştu… Şihana iyice yaklaştı; Başkurtların onu gayrete getirmek için bağırıp çağırdığını, ıslık çaldıklarını bile duydu. Bu bağırışlar yüreğini tutuşturdu. Var gücüyle koştu; güneş ufka iyice yaklaşmış, hafifçe dumanlanmış ve kan kırmızısı kocaman bir daireye dönmüştü. Neredeyse batacaktı. Güneş batmak üzereydi ama şihan da uzak değildi. Pahom artık şihanın üzerinden acele etmesi için ona el sallayan insanları açıkça görüyordu. Üzerinde para bulunan tilki kürkü başlığı gördü; sonra da yere oturmuş göbeğini tuta tuta gülen reisi. Rüyasını hatırladı Pahom. “Toprak çok,” diye düşündü, “Ama Tanrı üzerinde yaşamama izin verecek mi bakalım? Ah harap ettim kendimi, yetişemeyeceğim!”

    Pahom güneşe bir göz attı; ufka erişmiş, bir ucu kaybolmuştu, diğer ucuysa ufuk çizgisiyle kesilmiş gibi yukarıdaydı. Pahom son gücünü toplayıp ileri atıldı, müthiş bir çabayla bacaklarına hâkim olmaya çalışıyordu; neredeyse düşecekti. Tam şihana varmıştı ki hava kararıverdi. Bir inilti koyverdi Pahom, “Çabam boşa gitti,” diye düşündü. Durmak istedi ama Başkurtların bağrışlarını duydu ve şihanın eteklerinden batmış gibi görünen güneşin yukarıdan hâlâ görülebileceğini hatırladı. Bir soluk alıp şihanın üstüne koştu. Şihanın üstü aydınlıktı hâlâ. Pahom başlığı gördü. Reis başlığın yanı başında göbeğini tuta tuta gülüyordu. Pahom yine rüyasını hatırladı, inledi, dizlerinin bağı çözüldü, öne doğru düştü; elini uzatıp başlığa dokundu.
    — Aferin! diye bağırdı reis. Bir sürü toprağın oldu!
    Pahom’un uşağı hemen yanına koştu, onu tutup kaldırmak istedi. Fakat Pahom’un ağzından kan sızıyordu, ölmüştü.
    Başkurtlar dillerini şaklattılar, Pahom’a acımışlardı.
    Uşak küreği aldı, tam Pahom’a göre bir mezar kazdı: Üç arşınlık toprak parçası yetti Pahom’a” İşte vurgulanmak istenilen, doyumsuzluk hissi ne güzel de anlatılmış bu hikâyede. Bu hikâyede ki ana tema ise, İnsanda ki doyumsuzluk hissi.

    → İlyas: Bu hikâyede vaktiyle çok zengin olan, İlyas’ın yaşadığı olaylar anlatılıyor. Zenginliği tüm halkın dilinde olan İlyas’ın, yaşantısı herkes tarafından kıskanılıyor ve özeniliyordu. Zaman geçtikçe İlyas’ın, maddi durumu kötüleşmeye başladı. Elinde ne varsa kaybetti. Arık İlyas, fakir biri olarak tanınmaya başladı. Yakın bir arkadaşı, ona kendi evinde hizmetçilik yapması teklifini söyledi. İlyas’ın zoruna gitse de, bu durumu kabul etmek zorundaydı.

    Teklifi kabul ederek, karısını da alıp arkadaşının evinde hizmetçilik yapmaya başladılar. Zaman akıp geçerken, İlyas ve karısı Zengin’ken yaşayamadığı huzuru ve sevgiyi şimdilerde yaşamaya başlamıştı. Bir gün çalıştıkları eve, bir misafir geldi. Misafir İlyas’ın, evde hizmetçi olarak çalıştığını duyunca, şaşkınlığını gizleyemedi. Ev sahibinden İlyas’ı ve karısını çağırmasını istedi.

    İlyas ve karısı odaya geldiler ve misafir şu soruyu sordu: “Ne oldu da bu hallere düştünüz?” İlyas olanları anlattı. Misafir bir soru daha yöneltti, İlyas ve karısına: “Peki şu an mutlumsunuz?” İlyas’ın yüzünde bir tebessüm oluştu. Bu sorunun cevabını, karım versin diyerek yanıtladı. Misafir aynı soruyu İlyas’ın karısına sordu.

    Kadın şöyle cevapladı: “Evet mutluyuz, hem de hiç yaşamadığımız kadar huzurlu ve mutluyuz. Zenginken kocamla bir saat bile huzurumuz yoktu. Sürekli iş tantanası, daha fazla kazanç için çalışmak, işçileri sürekli kontrol altında tutmak yani anlayacağınız, yatarken bile iş düşünüyorduk. Şimdi öyle değil, karnımızı doyuracak bir kazanca sahibiz. Eski kadar zengin değiliz, lakin huzurlu ve mutluyuz. Kocam İlyas ile birbirimize daha fazla vakit ayırıyoruz.

    Artık ikimizde birbirimize, hak ettiği değeri veriyoruz…” Bu hikâyede ki ana tema ise, maddi durumun huzur ve mutluluk getirmeyeceği vesselam.

    Evet, hikâyeleri ’de inceledikten sonra, gelelim ‘İnsan neyle yaşar?’ Sorusunun cevabına. Benim kitaptan yola çıkarak varacağım cevap şudur: ‘İnsan inanç ile yaşar vesselam.’

    Saygılarımla…
  • Zamânın çetinliğini ikrâr eden, geçici olduğunu bilen, ömrü sona eren, kadere boyun eğen, dünyayı kınayan, ölüler yerinde yurt tutan, yarın da şu dünyadan göçüp gidecek olan fânî babadan; dilediğini elde edemeyen, helâk olup göçenlerin yoluna giden, hastalıklara amaç olan, zamâna rehin edilmiş bulunan, musîbet oklarına hedef kesilen, dünyâya tutsak olup zanlara kapılan, aldanıp duran, ölüme borçlu ve esir, mihnetlere giriftar, hüzünlere eş, âfetlere nisan olan dileklere kapılmış, ölülerin yerine geçmiş oğula.

    Dünyânın benden yüz çevirdiğini anladım; zamânenin bana karşı serkeşlik ettiğini bildim; âhiretin, bana benden başkasını düşündürmeyecek,

    ardımda kalanları hatırlatma-yacak, kendi derdim, bütün insanların derdini bana unutturacak bir halde yöneldiğine kanâat getirdim; bu hâl, bana oyuna gelmez bir işi, yalanı olmayan bir gerçeği açıkladı; ona gayret etmeme sebep oldu. Seni vücûdumdan bir parça olarak gördüm; hattâ canım, bedenim olarak tanıdım; öylesine ki sana bir musîbet gelse bana gelmiş olur; ölüm sana gelip çatsa beni almış olur. Seni düşünmem, bana kendimi unutturdu da ölsem de, kalsam da tutmanı dileyerek sana bu vasiyet-nâmeyi yazdım.

    Oğulcağızım, Allah'tan çekinmeni, emirlerine itâat etmeni, onu anarak kalbini onarmanı, onun ipine yapışmanı tavsiye ederim sana; ona yapışırsan, seninle Allah arasında ondan daha sağlam hangi sebep, hangi vesile vardır ki?

    Kalbini öğütle dirilt, zâhitlikle öldür; tam inançla kuvvetlendir; hikmetle aydınlat; ölümü anmakla alçalt; yok olacağına inandır; dünya elemleriyle görüş sâhibi et; zamanın saldırısından, gecelerle gündüzün kötü geçişinden çekindir onu. Göçüp gidenlerin hallerini anlat, göster ona; senden öncekilerin başlarına gelenleri söyle ona; o gelip geçenlerin ülkelerinde gez, onlardan kalanları gör; neler yapmışlar, nereden göçmüşler, nereden ayrılmışlar, nereye konmuşlar, seyret. Göreceksin ki onlar, dostlardan ayrıldılar; gurbet diyârına göçtüler; az zaman sonra sen de onlardan biri gibi olacaksın; şu halde konacağın yeri düzelt, âhiretini dünyâya satma.

    Bilmediğin şey hakkında söz söyleme; gerekmediği zaman söze girişme. Sapıklık olduğundan korktuğun
    yola gitme; çünkü sapıklık şaşkınlığı zamanında o yoldan dönmek, korkulara çatmaktan yeğdir. İyiliği buyur da sen de iyilerden ol; kötülüğü elinle, dilinle men et de bu çabanla kötülüğü edene karşı dur. Allah yolunda seni, hiçbir kınayan kınayamaz. Nerede olursa olsun, gerçek için çetinliklerin en çetinlerine dayan; din hükümlerini öğren. Bütün işlerde Allah'a sığın; böyle yaparsan tam koruyan bir koruyucuya, tam üstün bir men edene dayanmış, sığınmış olursun.

    Dilediğin şeyde Rabbine özü doğru ol; çünkü vermek de onun elindedir; vermemek de. Hayrı çok dile; vasiyetimi anla; başka yollara yönelme; çünkü sözün hayırlısı, fayda verenidir, bil ki hayır yoktur fayda vermeyen bilgide; bellenmesi doğru olmayan bilgiden de faydalanmak mümkün değildir.

    Oğulcağızım, ben gördüm ki kocaldım; gördüm ki zaafım artıp duruyor; sana vasiyet etmeye koyuldum; gönlümdekileri sana söylemeden ecelim gelir, yahut bedenimin zayıflaması gibi reyimde de bir zayıflık olur, yâhut de dileklerin kavraması, dünya fitnelerinin gelip çatması engel olur; sen de buyruk tutmaz serkeş deveye dönersin dedim; bu vasiyetleri yazmaya giriştim. Çünkü genç adamın gönlü, bir şey ekilmemiş alana benzer; oraya ne ekilirse tutar, boy atar. Ben de gönlüm dileklere düşüp katılaşmadan, aklım, dünya dertlerine düşmeden tecrübe edenlerin uğraşıp sınanmalarına düşerek elde ettikleri edepleri sana söylemeye başladım; böylece arayıp dilemek zahmetine düşmezsin; tecrübe ilâçlarıyla sağ esen kalmaya muhtaç olmazsın. Bunların, aramak zahmetiyle, tecrübelerle elde edilenleri sana
    sunulmakta; evvelce bizce karanlıkta kalanları apaydın sana gösterilmekte.Oğulcağızım, ben, benden öncekiler kadar yaşamadım, fakat onların yaptıklarına baktım, haberlerini öğrendim, düşündüm; eserlerini seyrettim; böylece de onlardan biri gibi oldum; hattâ onların ilkinden sonuncusuna kadar onlarla ömür sürmüşe döndüm; hâllerinin durusunu bulanığından ayırdım; faydalısını zararlısından ayırdım; her işin büyüğünü, en güzelini sunuyorum sana, bilinmezini atıyorum, söylemiyorum sana. Esirgeyen bir baba olarak seni düşündüğümdendir ki söyleyeceğim edeplerle muttasıf olmanı istiyorum; daha gençsin, ömrün uzun; zamanın seni kul etmesini, iyi ve esen bir niyete, tertemiz bir rûha sâhip olmanı diliyorum. Önce üstün ve ulu Allah'ın kitabını öğrenmeni, te'vilini bilmeni, İslâm şeriatını ve hükümlerini, helâlını, harâmını iyice anlamanı vasiyet ediyorum. Vasiyetime bununla başlıyorum; bunlardan başka bir şeyle başlamıyorum.

    Sonra insanların, dileklerine düşüp kendi reylerine uyup şüphelere düştükleri, ayrılığa uğradıkları şeylerle düşmen-den korkuyorum; nitekim şüphelere düşmüşlerdir, ayrılığa uğramışlardır da. Onlar için seni uyarmayı, görmediğim hâlde sana söylemek, daha doğru geldi bana. Dilerim ki Allah doğru yolu bulmanda, dilediğin gerçeğe ermende sana başarı verir; bu vasiyeti yormayı sana bırakıyorum.

    Bil ki oğulcağızım, vasiyetimden tutacağın şeylerin bence en sevimlisi, Allah'tan çekinmen, Allah'ın farzlarını yerine getirmen,
    senden önce gelip geçen atalarının, ehlibeytinden temiz
    kişilerin yolunu
    tutmandır. Onlar, yaptıklarına dikkat ettiler, senin dikkat ettiğin gibi; onlar, işlediklerini düşündüler; senin düşündüğün gibi. Sonra onlar, içinden çıkamayacakları şeyleri bıraktılar, şüpheli gördüklerinden vazgeçtiler. Ama onların yolunu tutmaz da nefsin, seni buna zorlarsa, iyice anlamak, iyice bilmek şartıyla bu yolu tut. Şüphelere uymak, düşmanlıklara başvurmak yoluyla değil. Böyle bir işe girişmeden önce Allah'tan yardım iste, rızasına mazhar olman, seni şüpheye düşürecek her çeşit fenâlıkta bulunmaman, seni sapıklığa götürecek şeylerden kurtulman için başarı dile. Gönlünün arılığa ulaştığına iyice inandın, aklın yattı, reyin o işte toplandı, bütün düşüncelerin, bir tek düşünce haline geldi mi de sana anlattıklarıma bak, onları hatırla. O iş, gönlüne hoş gelmez, görüşüne, düşüncene uygun olmazsa bil ki geceleyin gözü görmeyen deve gibi bilmeden adım atıyorsun, karanlıklara dalıyorsun. Dini dileyen kişinin bilmeden adım atması, hakla batılı birbirine karıştırması câiz olamaz; bu çeşit şeyden el çekmek daha doğrudur; oğulcuğum, vasiyetimi iyi anla.

    Bir de bil ki ölümün sâhibi, yaşayışın da sâhibidir; yaratan, öldürendir; yok eden, tekrar diriltendir, dert veren, derdi giderendir. Dünyâ, Allah'ın nimetler verdiği, fakat sınamalara da uğrattığı, yaptıklarımıza âhirette karşılık olarak mükâfat ve mücâzat takdir ettiği bir yurttur, bir hâlde kalmaz, daha da senin bilmediğin, onun dilediği şeyler vardır ki anlatılamaz. Bu işlerden biri, seni işkile düşürünce bunu, onu bilmediğine ver; çünkü sen önce bilgisiz yaratıldın; sonra bilgi sâhibi oldum. Nice şeyler vardır ki
    bilmezsin; o işlerde ne yapacağını şaşırırsın; gözün görmez olur da sonra görür, anlarsın. Seni yaratana, sana rızık verene, senin yaratılışını düzgün bir hale getirene yapış, kulluğun ona olsun; rağbetin ona yönelsin; korkun ondan olsun.

    Bil ki oğulcağızım, hiçbir kimse, noksan sıfatlardan münezzeh Allah'tan haber getirdiği gibi haber getirmemiştir. Ondan razı ol da seni bolluğa iletsin; kurtuluşa yöneltsin. Ben sana öğüt vermede kusûr etmiyorum; fakat sen, kendine ne kadar dikkat edersen et, hayrını benim kadar göremezsin.

    Şunu bil ki oğulcağızım, Allah'ın ortağı olsaydı onun Peygamberleri de gelirdi sana; onun tasarruf ve kudret eserlerini de görürdün; onun işlerini de, sıfatlarını da tanırdın. Fakat, kendisini övdüğü gibi bir Allah'tır o; kudretinde ona zıt bir varlık yoktur; zevâli olamaz; ebedîdir o. Evveldir eşyâdan, evveline bir evvel olmaksızın; âhırdır eşyâdan, sonuna bir son bulunmaksızın. Zâtı büyüktür, rab oluşunu gönülle, gözle kavramaya hâcet kalmaksızın. Bunu böyle bildin mi, senin gibi kadri küçük, kudreti az, aczi çok, Rabbine ihtiyâcı fazla kişiye nasıl hareket etmek gerekse öyle hareket et; ona itâat etmekte, azâbından korkmakta, cezâsından çekinmekte o çeşit davran. Çünkü o, sana ancak güzel şeyleri buyurmuştur; seni ancak çirkin şeylerden men etmiştir.

    Oğulcağızım, sana dünyâya, dünya ahvâline, onun zevâline, hâlden hâle girişine dâir haberler verdim; âhiretten, âhiret ehlini hazırlananlardan da seni haberdâr ettim; ibret alman, ona göre harekette bulunman için ikisine dâir sözler söyledim, örnekler
    getirdim. Dünyâyı deneyen, dünya hâlini bilen kişi, yıkık-dökük, kıtlık ve darlık bir yerden yola düşen topluluğa benzer; yolun zahmetine katlanırlar, dostların ayrılığına dayanırlar, yolculuğun güçlüğüne sabrederler; yolda hoşa gitmeyen azığı yeter bulurlar; sonunda da gep-geniş, hoş mu hoş olan yerlerine varıp karar ederler. Artık onlar için bu yolculuğun ne bir elemi kalmıştır, ne bir güçlüğü, ziyanı. Onlar için konacakları yere yaklaşmaktan daha sevimli, varacakları yere ulaşmaktan daha iyi bir şey yoktur. Dünyâya aldanan kişiyse nân-ü nimeti bol, mâmur bir konaktan kıtlık, kupkuru bir yere göçen topluluğa benzer. Onlara, önce bulundukları yerden ayrılmaktan daha kötü, ansızın öyle bir yere gelmekten daha fena bir şey olamaz.

    Oğulcağızım, nefsini, kendinle başkaları arasında bir tartı haline getir; kendine yapılmasını, başına gelmesini sevdiğin, dilediğin şeyi başkaları için de sev, dile; sana yapılmasını, başına gelmesini istemediğin şeyi onlar için de isteme. Nasıl zulme uğramayı istemezsen sen de, öylece kimseye zulmetme. Nasıl sana iyilik etmelerini istiyorsan sen de başkalarına öylece iyilik et. Başkasında görüp, duyup çirkin bulduğun şeyi, kendin için de çirkin bul. Sana yapılınca razı olacağın şeyi insanlara da yap. Bildiğin az bile olsa zararı yok, fakat bilmediğini söyleme. Sana söylenmesini istemediğin şeyi sen de söyleme başkalarına. Bil ki kendini görmek, beğenmek, gerçeğin zıddıdır, akıllıların âfeti.

    Kazanç elde etmeye çalış, kulluk et, başkaları için hazine biriktirmeye bakma. Doğru yola yöneldin mi, Rabbine karşı daha da fazla eğil. Bil ki önünde, uzak mı uzak, çetin mi çetin bir yol var; o yola azıksız düşmemen, ama yükünün de yüngül olması gerek. Götüremeyeceğin yükü yüklenme. Yüklenirsen sana ağırlık verir, vebâl getirir. Yok yoksul kişilerden, kıyâmet günü, senin azığını yüklenecek birini buldun mu, bunu ganimet bil; yarın ona muhtâç olduğun vakit o, o azığı sana sunar. Ona çok yardımda bulun; kudretin varken yap bunu; çünkü sonra onu ararsın da bulamazsın. Elin genişken senden borç isteyene ver; o da sana, dara düştüğün zaman öder onu.

    Bil ki önünde sarp bir geçit var; orada yükü hafif olanı hâli, yükü ağır olandan güzeldir; orada yavaşlayanın hâli, tez geçenden kötüdür. O geçit seni mutlaka ya cennete götürecektir, ya cehenneme atacaktır. Konmadan önce kendine konak hazırla; oraya varmadan azığını düz, koş; çünkü ölümden sonra bir hoşluk dileminin faydası olmadığı gibi dünyâya dönmek de mümkün değil.

    Bil ki göklerin, yeryüzünün hazîneleri elinde olan, sana duâ etmek için izin vermiş, icâbet edeceğini de vaad etmiştir. Dilemeni emretmiştir, dilediğini vermek için; acımasını istemeni emretmiştir, sana acımak için. Seninle arasına bir perde çekmemiştir; seni, onun katında şefâat edecek birisine muhtaç etmemiştir. Kötü bir iş işlersen tövbe etmekten men etmemiştir seni; azâbını hemencecik göndererek ukubete salmamıştır seni;

    tövbeyle ona yüz tutarsan reddetmez; azâba uğramaya lâyık
    olduğun suç yüzünden de seni rüsva eylemez. Suç yüzünden
    tövbeni kabûl etmezlikte bulunmaz; cürmünü yüzüne vurmaz;
    rahmetinden seni meyûs etmez. Hattâ suçundan
    geçmeni de bir sevap sayar; yaptığın kötülüğe karşı bir günah yazar; işlediğin iyiliğe karşı on sevap verir. Sana tövbe kapısını açmış, özrünü kabûl etmeyi vaad etmiştir. Onu çağırdın mı sesini duyar; gizli yalvardın mı gönlündekini bilir. İhtiyacını ona söylersin; gönlündekini ona açarsın; dertlerini ona şikâyet edersin, sıkıntılarının giderilmesini ondan istersin; işlerinde ondan yardım dilersin; ömür çokluğu, beden sıhhati, rızık bolluğu gibi ondan başkasının veremeyeceği şeyleri ondan beklersin. Sonra hazînelerinin anahtarlarını da, ondan dilemeye izin vererek senin ellerine teslîm etmiştir; ne vakit dilersen, duâ ile nimetlerinin kapılarını açarsın, çorak dilek yerlerini sulamak için rahmetini istersin. İcâbeti gecikirse de ümidini kesmemelisin; çünkü vergi ve ihsan, niyetle yeksandır. Nice kere, isteyenin ecri çoğalsın, umana daha da fazla ihsan edilsin diye icâbet gecikir. Nice kere bir şey istersin, verilmez; fakat hemencecik, yahut bir zaman sonra ondan daha hayırlısı verilir, ondan daha hayırlısı verilmek için o verilmez, geciktirilir. Nice şeyler vardır ki sen istersin onu; fakat verilse o yüzden dinin helâk olur. Şu halde güzelliği sana kalacak, vebâli senden gidecek şey istemelisin. Mal sana kalmaz; sen de ebedi olarak mala sâhip olamazsın.

    Bil ki sen âhiret için yaratıldın, dünyâ için değil. Yok olmak için halkedildin, kalmak için değil. Ölüm için varsın sen, yaşamak için değil. Bir duraktasın ki oradan sökülüp atılacaksın; bir evdesin ki orda emre hazır olacak; bir yoldasın ki o yoldan âhirete
    varacaksın. Sen, korkanın kurtulamayacağı, dileyenin er-geç
    bulacağı, önünde -sonunda gelip çatacağı ölüme bir avsın, çekin ondan; kötü bir işteyken, kendi kendine bu işten tövbe etmem gerek derken gelip çatmasın, tövbeyle aranı açması, yoksa kendini helâk ettin demektir.

    Oğulcuğum, ölümü çok an; birden düşeceğin hâli zikret; ölümden sonra o hâle düşeceksin. Onu hep önünde bil, görüyorsun say da seni, silâhını kuşandığın, kemerini bağladığın bir hâlde bulsun; ansızın gelip üst olmasın sana. Sakın dünyâ ehlinin dünyâ ile oyalanması, ona yapışıp kalması aldatmasın seni. Elbette Allah, dünyâyı anlatmıştır sana, elbette dünyâ da kendini bildirmiştir sana; kötülükle-rini açıp yaymıştır, göstermiştir sana. Dünyâ ehli, ancak üren, havlayan köpeklerdir; av peşinde koşan yırtıcı canavarlardır. Bâzısı bâzısını ısırır; üstünü, zebun olanını yer; büyüğü küçüğünü kahreder. Dünyâ ehli, ayakları bağlı hayvanlardır, bir kısmı da başı boş salıverilmiş hayvanlar; akıllarını yitirmişlerdir; belirsiz bir yola düşüp gitmişlerdir. Ayakları kumlara batar; orda ne bir ot var, ne su var; ne de onları sürüp götüren bir çoban var. Dünyâ onları körlük yoluna sürmüştür; gözlerini hidâyet alâmetlerinden örtmüştür. Dünyâya dalmışlardır; nimetine gark olmuşlardır; onu Rab edinmişlerdir; dünyâ onlarla oynar, dünyâ ile oyalanırlar; önlerinde ne var, unutmuşlar. Hele azıcık dayan, karanlık açılır, aydınlanırsın o zaman, Görüyorum, göçler bağlanmış, yükler yüklenmiş. Koşan, tez gidene ulaşır elbet.

    Bil ki oğulcağızım, bineği geceyle gündüz olan bir kişi, dursa bile gider; oturup dinlense bile yol alır, yeler.

    İyice bil ki dileğine ulaşamazsın, ecelinden kaçamazsın; sen, senden önce gidenin yolundasın. Şu hâlde dileği azalt. Kazancı güzelleştir, çoğalt; çünkü nice istek vardır ki eldekinden, avuçtakinden eder insanı; her dileyen rızıklanmaz; her az isteyen de mahrum kalmaz.

    Nefsini bütün aşağılıklardan üstün tut, seni dileklere çekse bile; çünkü nefsini aşağılatmana karşılık üstün ve yüce bir şey bulamazsın, kendini zelil etmekle kalırsın; hiçbir izzetse, o zillete değmez. Kendini başkasına kul etme; Allah seni hür yaratmıştır. Şerle elde edilen hayra hayır denmez; güçlükle ulaşılan kolaylığa kolaylık adı verilmez. Sakın tamah bineğinden; o seni helâk suyunun başına götürür. Gücün yettikçe Allah'la arana bir nimet sâhibi sokma, çünkü sen, ancak payını alacaksın, nasibine ulaşacaksın. Hepsi de ondan olmakla beraber, noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah'tan gelen az, halktan gelen çoktan daha üstündür. Elinden çıkanı, sükûtunla elde etmek, söze dalıp elde etmenden daha kolaydır. Kaptakini korumak, kapağını sıkı kapamakla mümkündür. Elinde bulunanı koruman, başkasının elinde bulunanı istemenden daha iyidir, hoştur bence. Ümitsizliğin acısı, insanlardan bir şey istemekten hayırlıdır; yüzsuyu dökmeden yoksulluğa dayanmak, kötülüklere bulanıp zengin olmaktan hayırlıdır. Herkes, kendi sırrını en iyi ve sağlam korur. Nice çalışan vardır ki bu çalışma ona zarar verir. Kim çok söz söylerse hezeyan eder; kim düşünürse basirete erer. Hayırlılarla eş-dost ol, onlardan biri olmaya bak; şerlilerden çekin, onlardan ırak ol. Ne kötüdür haram şey yemek; zulmün
    en kötüsüyse zayıfa zulmetmek. Yumuşaklığın sertlik sayıldığı yerde sertlik yumuşaklıktan sayılır; çok zaman ilâç, dert olur, hastalık olur; dert de ilâç kesilir, derman verir. Olur ki öğüt veren, öğüt vermez, öğüt isteyeni kandırır. Dileklere kapılıp dayanmaktan sakın; onlara kapılmak, dayanmak, ahmakların sermâyesidir; akılsa, tecrübeleri bellemek, onları unutmamaktır. En hayırlı tecrübe, sana öğüt veren tecrübedir.

    Her isteyen, istediğini elde etmez; her gurbete giden, geri dönüp gelmez. Azığı yitirmek bozguna düşmektir; âhireti berbat etmektir. Her işin bir sonu vardır; nasıl takdir edildiyse sana gelir, ulaşır. Ticarete girişen tehlikeye atılmıştır. Nice az vardır ki çoktan daha bereketlidir, daha verimlidir. Aşağılık yardımcıda, kendisinde nifak olan dostta hayır yoktur. Bineği sana râm olsa da zamana bel verme, sırtını dayama; payını al ondan; sakın inada düşmekten, düşmanlığa girişmekten. Kardeşin seni dolaşmamaya başladı, yakınlığı kesti, lütufta, dostlukta nekes davrandı, senden uzaklaştı, sana karşı yumuşakken sertleşti, onun kuluymuşsun gibi suç işlediği zaman bile senden özür dilemediği, sana karşı velinimetliğe kalkıştığı zaman, kardeşinden sakın. Bu dediklerimi, yerinden başka bir yerde yapmaktan, yahut ehil olmayanlara bu çeşit muâmele etmekten de çekin. Dostuna düşman olanı dost sayma, düşman bil. Kardeşine ister iyi ve güzel görünsün, ister çirkin gelsin, hoşlanmasın, öğüt ver. Öfkeni yen, sonucu bakımından, bundan daha tatlı, bundan daha lezzetli bir içim görmedim ben. Sana sert davranana karşı yumuşak ol, belki o da yumuşar. Düşmanına üstünlükle muâmele et, bağışla onu; bu,
    hem ona dost oluşun, hem bağışlayanın bakımından iki zaferin de en tatlısıdır (İki zafer vardır bunda: Üstün olmak, onun gönlünü ele almak). Senden ayrılan kardeşini sen dolaş; gün olur, eyyâm olur, belki döner, gene sana gelir. Senin hakkında iyi zan besleyenin zannını gerçekleştir. Seninle arasındaki dostluğa güvenerek kardeşinin hakkını yitirme; hakkını yitirdiğin kişi, kardeşin değildir senin. Ehline karşı kötü kişi olma; sana rağbet etmeyene rağbet etme. Sen kardeşine iyilik ettikçe o, senden ayrılmaz; sen ona ihsanda bulundukça o, sana kötülük edemez. Sana zulmedenin zulmü, gözünde büyümesin. O kendi zararına, senin faydana çalışmaktadır. Seni sevindirene kötülük etmen, yerinde bir iş değildir.

    Bil ki oğulcağızım, rızık iki kısımdır; bir rızkı sen ararsın, bir rızık da var, seni arar, sen ona varmadan o sana gelir. İhtiyaç zamânında alçalmak, zenginken cefâ etmek ne kötü huydur. Dünyâdan nasibin, âhiretini düzdüğün kadardır. Elinden çıkana hayıflanacaksan, sana ulaşmayan her şey için hayıflanadur. Henüz olmayan, gelip çatmayan şeyi olup bitenden anla; çünkü
    işler, hep birbirine benzer, Musibete düşmedikçe
    nasihatten faydalanmayanlardan olma;

    çünkü akıllı kişi edeple öğütlenir; hayvanlarsa kötekle. Sabra dayanarak, Allah'a güvenerek dertleri kendilerine at. Orta ve doğru yolu bırakan sapmıştır. Eş dost da soy -soptur. Dost, sen yokken sana dostluk edendir. Nice uzak vardır ki yakından daha yakındır; nice yakın vardır ki uzaktan da uzak. Garip o kişidir ki dostu yoktur. Hakka karşı duranın yolu daralır. Kadrini, haddini bilenin kadri bâki

    kalır. Yapışacağın sebeplerin en kuvvetlisi, seninle yüce Allah arasındaki sebeptir. Seni düşünmeyen, düşmanındır. Tamah insanı helâk edince bir şey elde etmek de ümitsizlik verir. Her ayıp açılmaz; her fırsat hayretmez. Çok olur ki gören kişi yol azıtır da kör, doğru yolu bulur. Hemencecik yapmak istediğin kötülüğü geciktir. Bilgisizin senden kesilmesi, seni aramaması, akıllının seni görüp gözetmesine; gelip dolaşmasına denktir. Kim zamandan emin olursa zaman, ona hıyânet eder; kim onu büyük görür, ondan çekinirse ona hıyânette bulunmuş olur. Her ok atanın oku amaca varmaz; her ok hedefe rastlamaz. Buyruk sâhibi huyunu değiştirdi mi, zaman da değişir. Yola düşmeden dostu sor, eve girmeden komşuyu bul. Senden başkasından nakletsen bile güldürecek söz söyleme. Sakın kadınlarla danışma; onların reyleri zayıftır; azimleri gevşek, yapacakları işten başka bir

    işe koşma onları; çünkü kadın çiçektir, koklanır; kahraman
    değildir, kolu bükülür. Kadını kendi yüceliğinden başka bir
    yüceliğe yüceltme; kendinden başkasına şefâatçi yapma. Kıskanılacak yerden başka yerde kıskançlığa kalkışma, çünkü bu, doğruyu eğriltebilir; iyiyi şüpheli gösterebilir.

    Herkesi yapabileceği işe koş. Böyle yaparsan hizmeti birbirlerine atamazlar; hizmetten kaçınamazlar. Soyuna-boyuna iyilik et, çünkü onlar kanatlarındır. Onlarla uçarsın; onlar aslındır senin, onlara ulaşırsın. Elindir onlar, onlarla saldırırsın.

    Seni dininde, dünyânda Allah'a ısmarladım; şu tez geçen dünyâda da, bir zaman sonra gelecek âhirette de sana hayırlar dilerim vesselâm.
  • İdman odası dışındaki o drow dünyasının haşin bir örneği, bir gün onları Saygıdeğer Malice’in kişiliğinde ziyaret etti.

    Maya, Saygıdeğer Ana’nın gelişini duyurduğunda, Zak, Drizzt’i, “Ona gereken saygıyla hitap et,” diyerek uyardı. Silah ustası, Do’Urden Evi’nin başını özel olarak karşılamak için öne doğru ihtiyatlı birkaç adım attı.

    “Selamlarımı sunarım, Saygıdeğer Malice,” dedi ve eğilerek selam verdi. “Seni burada görme onurunu neye borçluyum?” Zak’ın iç yüzünü gören Malice, bu sözlere güldü. “Oğlum ve sen burada uzun zaman geçirdiniz,” dedi. “Bunun çocuğa olan faydasına tanık olmaya geldim.”

    “O iyi bir dövüşçü,” diyerek onu temin etti Zak.

    “Öyle olmak zorunda,” diye mırıldandı Malice. “Sadece bir yıl içerisinde Akademi’ye gidecek.”

    Malice’in şüpheci sözleri üzerine gözlerini kısan Zak, “Akademi daha iyi bir kılıç ustası görmedi,” diye gürledi.

    Saygıdeğer Malice Zak’ın yanından ayrılarak Drizzt’e doğru ilerledi. “Kılıçtaki olağan dışı yeteneğinden hiç şüphem yok,” dedi Drizzt’e. Yine de, konuşurken Zak’a doğru kurnazca bir bakış atmayı ihmal etmemişti. “Bu kanında var. Bir drow savaşçısını oluşturan başka özellikler de vardır-yüreğinde bulunan özellikler. Bir savaşçının tavrı!”

    Drizzt ona nasıl karşılık vereceğini bilemiyordu. Son üç yıl içinde onu sadece birkaç kez görmüştü ve bu karşılaşmalarının hiç birinde konuşmamışlardı.

    Zak, Drizzt’in yüzündeki şaşkın ifadeyi gördü ve dilinin sürçeceğinden korktu. Bu tam olarak Malice’in istediği şeydi. Sonra, Malice bir bahane bulup Drizzt’i, Zak’ın himayesinden alarak hem Zak’ın onurunu zedeler, hem de Drizzt’i, Dinin’e ya da onun gibi bir başka ruhsuz katile teslim ederdi. Zak kılıçtaki en iyi eğitmen olabilirdi, ancak şimdi Drizzt silahları kullanmayı öğrendiğine göre,Malice onun duygusal açıdan katılaşmasını istiyordu.

    Zak bunu riske atamazdı. Değerli zamanının çoğunu genç Drizzt’e vermişti. Kılıçlarını mücevherle işlenmiş kınlarından çekerek tam Saygıdeğer Malice’in yanında bağırdı, “Göster ona, genç savaşçı!”

    Vahşi eğitmeninin yaklaşımı üzerine, Drizzt’in gözleri alev alev yandı. Palaları öylesine çabuk eline yerleşti ki, sanki belirivermeleri için bir büyü yapmıştı.

    Hızlı davranması da çok iyi olmuştu, çünkü Zak, Drizzt’in üzerine, genç drowun hiç tanık olmadığı bir hiddetle saldırmıştı. Hatta Drizzt’e çapraz savuşturmanın değerini gösterdiği zamandan bile daha vahşiydi. Kılıçlar palalarla çarpıştığında kıvılcımlar havada uçuştu ve Drizzt kendini geri savrulmuş buldu. Her iki kolu da şiddetli darbenin kuvvetinden ağrımıştı.

    “Sen ne..” diye bir soru sormaya çabaladı Drizzt.

    “Göster ona,” diyerek gürledi Zak ard arda darbeler indirirken.

    Drizzt kendisini kesinlikle öldürebilecek olan bir darbeden güçlükle kurtulmuştu. Yine de, içinde bulunduğu şaşkınlık, hareketlerini tamamıyla savunma düzeninde tutmasına sebep oluyordu.

    Zak, Drizzt’in palalarından önce birine, sonra diğerine vurarak iki yana açtı ve umulmadık bir silah kullandı. Ayağını dümdüz yukarı savurarak topuğunu Drizzt’in burnuna yapıştırdı.

    Drizzt kıkırdağının çatırdadığını duydu ve kendi kanının ılık ılık suratından aktığını hissetti. Duyularını yeniden düzenleyene dek, çılgına dönmüş rakibiyle güvenli bir mesafeyi koruyabilmek amacıyla geriye doğru yuvarlandı.

    Dizlerinin üzerinden Zak’ın yaklaşmakta olduğunu gördü. “Göster ona!” diye öfkeyle gürledi Zak, kararlı adımlarla Drizzt’e doğru gelirken.

    Büyülü ateşin Drizzt’in tenine yansıyan mor alevleri, onu kolay bir hedef kılıyordu. Elinden gelen tek şeyi yaparak yanıt verdi ve Zak ile kendi üzerine bir karanlık küresi düşürdü. Silah ustasının bir sonraki hamlesini sezen Drizzt akıllıca bir kararla karnına doğru eğildi ve kafasını aşağıda tutarak ilerledi.

    Zak karanlığı fark eder fark etmez, hemen on ayak kadar havaya yükseldi ve yuvarlanarak kılıçlarını Drizzt’in yüz hizasında savurdu.

    Drizzt karanlık küresinin diğer ucundan çıktığında dönüp geri baktı ve sadece Zak’ın bacaklarının alt yarısını gördü. Silah ustasının öldürücü kör saldırılarını anlamak için daha fazlasını izlemeye gereksinimi yoktu. Eğer karanlıkta aşağı eğilmeseydi Zak onu ikiye ayırabilirdi.

    Öfke şaşkınlığın yerini aldı. Zak büyülü tüneğinden inip kürenin ön tarafından hızla çıktığında, Drizzt öfkesinin onu dövüşe yönlendirmesine izin verdi. Zak’a ulaşmadan hemen önce, ayaklarının ucunda döndü ve bir palası ile zarif bir kavisle havada bir çizgi oluştururken, diğer palayı o çizgiye doğru savurdu.

    Zak birinci hamleden kaçarken, ikincisini de ters bir vuruşla bloke etti.

    Drizzt bitirmemişti. Palası ile bir dizi kısa ve acımasız hamle yaparak Zak’ı büyü ile oluşturduğu karanlığa doğru adım adım geriletti. Şimdi inanılmaz şekilde keskin işitme duyularına ve içgüdülerine güvenmek zorundaydılar. Zak sonunda ayağını yeniden sağlamca basmayı başardı, ancak Drizzt derhal kendi ayağını harekete geçirdi ve savurduğu palaların dengelerinin izin verdiği her seferde tekmeler savurmaya başladı ve silah ustasının ciğerlerindeki tüm soluğu boşalttı.

    Yeniden küreden çıktıklarında, bu kez Zak da büyülü ateş gibi parlıyordu. Silah ustası, genç öğrencisinin suratına kazınmış nefreti görünce, midesinin bulandığını hissetti, ancak fark etti ki, bu kez ne kendisine ne de Drizzt’e bu konuda seçme şansı tanımamıştı. Bu dövüş çirkin ve gerçek olmak zorundaydı. Zak yavaş yavaş kolay bir ritme girdi ve çoğunlukla savunmada kalarak patlayıcı bir öfkeye bürünmüş Drizzt’in kendini tüketmesine izin verdi.

    Drizzt bıkmadan ve yorulmadan saldırdı, saldırdı. Zak olmayan açıklıklar göstererek onu kandırırken, Drizzt hemen atılıp pala hamleleri ve tekmeler ile saldırıyordu.

    Saygıdeğer Malice gösteriyi sessizce seyretti. Zak’ın oğluna vermiş olduğu eğitimin derecesini inkar edemezdi. Drizzt bir savaş için fazlasıyla hazırdı-fiziksel olarak.

    Zak biliyordu ki, Saygıdeğer Malice için, yalnızca silahları ustalıkla kullanabilmek yeterli değildi. Zak’ın Malice’i Drizzt’le konuşmaktan alıkoyması gerekliydi. Malice oğlunun tavırlarını onaylamayacaktı.

    Zak şimdi Drizzt’in yorulmaya başladığını görebiliyordu, ancak öğrencinin kollarındaki yorgunluğun bir bölümünün aldatmaca olduğunu fark etti.

    “Öyle olsun,” diye mırıldandı sessizce ve birdenbire bileğini ‘burkunca’, denge sağlamaya çalışan sağ kolu yana ve aşağı doğru açılarak savunmasında Drizzt’in karşı koyamayacağı bir boşluk yarattı.

    Beklenen hamle şimşek gibi geldi ve Zak sol elindeki kılıçla Drizzt’in silahına vurarak palayı genç drow’un elinden fırlattı. Bu hareketi bekleyen Drizzt, “Ha!” diyerek haykırdı ve ikinci hamleyi yaptı. Elinde kalan pala Zak’ın sol omzuna doğru yöneldi.

    Ancak Drizzt daha ikinci hamleyi indirmeden, Zak dizleri üzerine çökmüştü bile. Drizzt’in silahı zararsızca yukarıdan geçerken, Zak ayağa kalktı ve sağ elindeki kılıcın sapını Drizzt’in suratının tam ortasına yapıştırdı. Donup kalan Drizzt geriye doğru uzun bir adım attı ve uzunca bir süre hiç kıpırtısız durdu. Elindeki pala yere düştü ve parlak gözlerini hiç kırpmadı.

    “Bir hilenin içindeki hile!” diye açıkladı Zak soğukkanlılıkla. Zak kendisine doğru yürürken, Saygıdeğer Malice başını sallayarak hoşnutluğunu belirtti. “Drizzt Akademi için hazır,” dedi.

    Zak’ın yüzünde alaycı bir ifade belirdi ve hiç yanıt vermedi.

    “Vierna zaten orada,” diye sürdürdü Malice. “Lloth’un Okulu’nda; Arach-Tinilith’de hoca olarak bulunuyor. Bu büyük bir onur.”

    Do’Urden Evi için büyük başarı, diye düşündü Zak, ancak düşüncelerini kendine saklayacak kadar akıllıydı.

    “Dinin de yakında gidecek,” dedi Malice.

    Zak şaşırmıştı. Her iki çocuk da aynı zamanda Akademide hoca mı olacaklardı?“Böylesi bir şey için çok çaba sarfetmiş olmalısın,” demeye cüret etti.

    Saygıdeğer Malice gülümsedi. “Borçlanılan iyiliklerin geri ödemesi.”

    “Hangi amaç için?” diye sordu Zak.” Drizzt’e himaye sağlamak için mi?”

    Malice yüksek sesle güldü. “Az önce tanık olduklarıma bakılırsa, Drizzt diğer ikisini himaye edecek gibi!”

    Zak bu yorum üzerine dudağını ısırdı. Dinin hala Drizzt’den iki kat daha iyi bir dövüşçü ve on kat daha kalpsiz bir katildi. Zak Malice’in daha başka nedenleri olduğunu biliyordu.

    “Gelecek yirmi yılda, ilk sekiz evden üçü Akademi’de dört çocuktan daha azı ile temsil edilmeyecek,” diye itiraf etti Malice.

    “Saygıdeğer Baenre’in oğlu Drizzt’le aynı sınıfta başlayacak.”

    “Yani yüksek hedeflerin var,” dedi Zak. “Öyleyse, Do’Urden Evi Saygıdeğer Malice’in önderliği altında ne kadar yükseğe tırmanacak?”

    “Alaycılık sana bir dile mal olacak,” diye uyardı saygıdeğer ana. “Rakiplerimiz hakkında daha çok şey öğrenebilmek için böyle bir fırsatı kaçırırsak budalalık etmiş oluruz!”

    “İlk sekiz ev,” dedi Zak eğlenerek. “Tedbirli ol, Saygıdeğer Malice. Aşağıdaki evlerdeki rakipleri izlemeyi unutma. Bir zamanlar bu hataya düşen DeVir isimli bir ev vardı.”

    “Aşağıdan hiçbir saldırı gelmeyecek,” dedi Malice. “Biz dokuzuncu eviz ama aşağıdakilerin tümünden daha fazla gücümüz var. Kimse bizi arkadan vurmayacak. Yukarıda daha kolay hedefler var.

    “Ve hepsi bizim yararımıza,” dedi Zak.

    “Zaten tüm amaç bu, öyle değil mi?” diye sordu Malice uğursuz gülümsemesi suratına yayılırken.

    Zak yanıt vermeye gerek görmedi. Malice onun gerçek duygularını biliyordu. Kesinlikle amaç bu değildi.
    R. A. Salvatore
    Sayfa 92 - ARKA BAHÇE YAYINCILIK
  • 296 syf.
    ·6 günde·Puan vermedi
    Şu hayatta kadın olmanın en iyi yanı,belki de kadın orgazmıdır.Küçükken düşünürdüm;erkekler fiziksel olarak daha güçlü,dokuz ay bir bebekle ağrı çekmiyorlar,doğum acısından muaflar,yılda her ayın belirli günleri bazı şeylerden muaf olmuyorlar,sancı çekmiyorlar,fen derslerinde benim utanmak zorunda olduğum konularla onlar onlar alay ediyor,espri yapıyor,oyun hamurlarıyla cinsel organlarını oluşturuyorlar,arada da laf atıyorlar,ben kendi organımı yapamıyorum-tam olarak nerede olduğunu bile bilmiyorum-;cinsel organları vücutlarının dışında ve onunla övünüyorlar,benimki içeride ve ben onunla ne yapacağımı bilmiyorum.Ve de en önemlisi,onlar rahatça mastürbasyon yapabiliyorlar ama ben yapamıyorum!

    Ta derinlerden gelen,bilinçaltıma tesir etmiş hislerdi bunlar,o zaman kimseye söylemediği için cinsel organımı vücudumun içinde sanırdım-takımın bir bölümünü diyelim-,-şuan da öyle sanan çokça insan var-O zamanlar başıma iş açarım korkusuyla araştırmadığım konular ergenliğe girdiğimde en çok düşündüğüm konular oldu.Her aklıma düştüğünde aklıma zar geldi ve konuyu kapattım.Bir gün,internette yine böyle şeyler araştırırken bir forumda duymuştum adını:Klitoris(Bızır diyorlardı.)Söylendiğine göre canlılar aleminde ondan başka amacı sadece zevk vermek olan başka hiçbir organ yokmuş,üzerinde çok fazla sinir ucu varmış,hatta penisten kat be kat fazlaymış!Onunla çok oynarsan kasılırmışsın,cinsel organın da kalbin gibi atarmış,bacakların tir tir titrermiş,için çok ıslak olurmuş,yanlışlıkla bir anlık zevkle parmaklarını içeri daldırmamalıymışsın,orası ileride kocan içinmiş.Bekar kızlar bunu çok yaparmış,gerçi evli kadınlar da çok yaparmış.Ama onlar içeri bir şey sokabilirmiş,önemli olan evlenene kadar olanlarmış.

    Bu yazıdan en çok bir şeye sevinmiştim,şu dünyada erkeklerden şanslı olduğumuz bir konu varmış!Klitoris diye bir organım varmış ve dışarıdaymış.Hem zevk veriyor hem de zarı bozmuyormuş.(!)O günden sonra cinsellik ve kadın konusu bende ayrı bir sorumluluk uyandırdı.Bu konular hakkında kadınları bilgilendirmek,bakın biz de yaşayabiliyoruz bu hayatı diyebilmek için.Seksten çok farklı ve derin haz aldığımız için,erkeklerin belirli yerlerinde hissettikleri titreşimleri vücudumuzun her santimetrekaresinde hissedebildiğimiz için,vücudumuzun tek bir yeri değil her yeri erojen olduğu için,cinsel organımızı indirip kaldırma,erken boşalma,performans problemlerimiz olmadığı için,art arda yorulana kadar gelebildiğimiz,kendimizi kaybedebildiğimiz için…Yine o günden sonra eskisi gibi olmadığımı,kadın olmayı sevdiğimi fark ettim.Ayrıca orgazmın regl sancılarına,rahatlamaya ve geceleri uykuya dalmama yardım ettiğini fark ettim.İnternetteki saçma sapan bilgilerin-mastürbasyon sivilce yapar,regl düzenini bozar gibi- gerçek olmadığını da gördüm.Fakat bir şeyden emin olamadım,ben o kötü kızlardan mıydım?Cinselliği düşünen,kocasından önce kendisine dokunan kızlardan mıydım?Bunun cevabını da araştıra araştıra öğrendim,ve en önemlisi de insanların me dediğini pek umursamadım.

    Bu kitabın en güzel yanlarından biri kadınlara nasıl mastürbasyon yapacaklarını öğretmesi.Çünkü bu konu kadınlar arasında bile – çevreye göre değişse de – yasaklı konu,dolayısıyla öğrenecek kaynak yok.Büyükler de o kötü kadınlardan olmamızı istemedikleri için,ya da yanlışlıkla zarımızı zedelememek için bilgi vermiyorlar.

    Kadın orgazmı…Hala bazı noktalarda kesinliği tartışılan,bu yüzden kadın orgazmı garantili birçok şeyi piyasaya sunmaya olanak veren,kadının ayaklarını kesip onda yoğun bir mutluluk hissi oluşturan,karşısındaki erkeği de dünyayı fethetmişçesine özgüvenli hissettiren bir şey.Ve sanırım ilişkilerin en önemli şeylerinden biri,hem erkeği hem kadını birbirine daha çok bağlayan,dışarıdaki asık suratlı tatmin olmamış insanları görmemizi engelleyen bir his.Kitabın da ana konusu bu.Bu konu etrafında çeşitli bölümlere ayrılmış.Şu ana kadar bahsettiklerimin çoğu kendi kendine mastürbasyonla yaşanan orgazmdı,şimdi de ilişki sırasında bir penisle yaşanan orgazma geçelim…

    https://www.kadinlarkulubu.com/...-ve-tedavisi.281873/

    Bunca sayfayı okumaktan üşenebilirsiniz,ben özet geçeceğim ama bence mutlaka okumalısınız.İçinde bir sürü yanlış bilgi de olsa en azından tatmin olamayan kadınların neler hissettiğini anlarsınız,doğru bilgileri kullanırsınız,birçok işe yarar şey de var.Bu forum ülkemizdeki en bilinen forumlardan biri.Yazanlar da genelde evli ve vajinal orgazm (?) olamayan kadınlar.Önce bir gerçeği anlatıp konuya devam edeyim.Vajinal,klitoral diye bir ayrım yoktur.Bütün orgazmlar klitoris sayesinde olur çünkü klitoris dışarıdan görüldüğü gibi küçük bir organ değildir,vajinayı sarar.Bu konuyla ilgili benim çok beğendiğim şu yazıyı da okuyabilirsiniz-klitorisin göründüğünden ne kadar büyük olduğunu gösteren resmi ile birlikte-

    Orgazmınızı Nasıl Olurdunuz?
    http://www.5harfliler.com/...izi-nasil-olurdunuz/

    Konumuza gelecek olursak,o kadınların derdi genellikle eşlerinin onlarla ilgilenmeyişi,sadece kendi zevklerini düşünmeleriydi.Bu bir kadının başına gelebilecek en kötü şeylerden biridir sanırım.Sadece girip çıkılacak bir delik olmak,tatmin olamamak,mutlu yaşayamamak…Kitapta bunun için önerilere bolca yer veriliyor.En önemlilerinden biri önsevişme.Kadınların çoğu önsevişme olmadan orgazm olamıyor,ilişkinin gidişatını bu belirliyor.İkinci olarak,yavaş yavaş ilerlemek,karşıdaki erkeğin sabırlı ve düşünceli olması geliyor.Son olarak kadınların her şeyi erkeğe pas atmamaları,kendi kendine ve partnerinin yardımıyla nelerden hoşlandığını çözmesi ve bunu karşısındakine söylemesi gerekiyor.

    #38197001
    #38248047

    Muhteşem bir sevgili olmak üstüne tüyolar adlı bölümde bir kadının sözü vardı,sanırım kadınların genel olarak ne istediğini özetlemiş:

    ‘’Orgazma erişmemin ne kadar uzun sürdüğü konusunda rahat olmak istiyorum,bir tane daha istemem sorun olmasın istiyorum,kendisi boşaldıktan sonra yatakta yuvarlanıp beni ihmal etmesin istiyorum.Sonuna kadar yanımda olmayacaksan çok tahrik edilmek istemiyorum.’’

    Kitapta daha birçok konu yer alıyor,burada hepsinden bahsettikçe bahsedesim geliyor ama yazıyı bitiremem :) Cinsellik hakkındaki bilgileri toplamış ve işe yarar birçok bölüm var.Belli bir yaşa gelmiş herkesin okuması gerektiğini düşünüyorum.Çünkü bunlar bilinmediği zaman,cinsellik biz kadınlar için bir görevden ibaret olacak,bazı erkekler kadınları sadece bir delikten ibaret görmeye devam edecek,ölü bir vücutla sevişecek,bazı kadınlar ise orgazmın ne olup olmadığını bile bilmeden bir kuluçka makinesiymiş gibi vücudunun ne işe yaradığını anlayamadan bu dünyadan göçüp gidecek…
  • Bundan on yıl önceydi, mahallede hacı Kadir diye bir herif vardı. Şerefsizin tekiydi namussuz.  Şimdi nerede, ne  yapıyor Allah bilir. İlahi adalet varsa şayet bu gününe kadar çoktan ölmesi gerek. Mahalleli döve döve gönderdi burdan. Karşı çıktım, bırakın şu şerefsizi öldüreyim dedim, yaşamasın namussuz dedim ııı dinlemediler beni, girdiler araya. Gönderdiler, o gidene kadar da beni mahallenin kahvesine kitlediler... Ahhh, ahhh... Şimdi yaşıyor desinler ara bul öldür desinler anam avradım olsun gitmezsem yatarıp s.... Ah ulan orospu çocuğu. Ahh ulan. Orospu çocuğu.

        İki kızı vardı, büyüğü Züleyha, küçüğü Aysel.
    Hanım hanımcık, saygılı, ağır başlı güzelim kızlardı. Kızlara bakınca ulan bu kızlar nasıl olur da o orospu çocuğunun kızları olurdu diyordu inan. Allah'ın işi işte, anlamıyorsun.

       Züleyha gönlünü bizim Hamza'ya kaptırmış. Hamza desen, Züleyha mahalleye ilk geldiğin de tutulmuştu ona. Bir aşkları vardı, yüzlerinin ışığı bile farklıydı. Ben Hamza'nın can dostuydum, biliyordum muhabbetlerini, laf söz olmasın diye saklardık mahalleliden. Ama birbirlerine bir bakışları vardı, kaldırımdaki taş erimeye yüz tutuyordu. Çektim Hamza'yı kenera, oğlum dedim, de babana aç şu konuyu gidelim isteyelim şu kızı dedim, baksana kız da istiyor seni, bekliyordur da, bekletme kızı dedim, durum yok  dedi, anasını satayım ne geliyorsa bu parasızlıktan geliyor zaten. Soyuna sopuna sokayım çulsuzluğun. Ah bende de yoktu ki. Evim olsa evimi satardım, arabam olsa arabamı satardım, bak şu halime mahalleli acıyorda bir tas çorba veriyor, gece kahvede yatırıyorum. Ana yok bana yok, abla, abi hiçbiri yok ne bok yemeye geldiysem zaten bu dünyaya.. dünyanın da a...

        Bizim Hamzan'nın babası fukara elde avuçta metelik yok, Hamza desen, iş oldu mu çalışır, olmadı da mı köşesine çeker kara kara düşünürdü. Kaç defa tuttum çektim o karanlıktan bilen sayan yok. Garibim Züleyha'yı telli duvaklı gelin edecem diyordu, para biriktiriyordu.

       Sonra bir gün o kara haber geldi, Şerefsiz, namausuz, Züleyha'yı başlık parasına satmış itin tekine, o kadar ani oldu haber bize gelmeden, Züleyha'yı apar topar alıp götürmüşler.Hamza koştu, koştu ama yetişemedi. Bende arkasından koştum bir baktım, sokağın ortasında çocuk gibi ağlıyor. Abi diyor dayanamam diyor, ölürüm diyor, nefes alamam diyor, koca adam kollarımda küçük bir çocuktan farksızdı. Teselli edemedim lan dostumu, dilim tutuldu, aklım uçtu, teselli edemedim.

       Hamza yemez içimez oldu, hastalandı, eridi, Züleyha'dan bir haber alırım umuduyla gece gündüz Aysel'in yolunu gözledi. Sonra Ayseli yakaladı bi gün. Züleyha nerede dedi, kime gitti, giderken bir şey dedi mi.. susmadı Hamza, Aysel korktu tabi çünkü farkında değil, tutmuş kızın kollarından sarsıp duruyor. Baktım Aysel ağlamaklı tuttum Hamza'yı oğlum bir dur dedim, korkuttun kızı, anca kendine geldi de durdu.
    Aysel ağladı, ablamı sattı dedi. Ulan orospu çocuğu insan öz kızını nasıl satar. Aklım almıyor. Hamza' ya döndüm Hamza da ağlıyor. Aysel anlattı Hamza ağladı, gitti dedi ablam, Hamza'ya onu sevdiğimi onu asla unutmayacağımı söyle dedi. Sonra Aysel koşa koşa gitti. Hamza bağırdı arkasından nereye gitti diye, bilmiyorum dedi.
    Bilmiyorum ilk defa bu kadar korkuttu bizi. Bilmiyorum... Bilmiyorum.. bilmiyorum...

         Olayın üzerinden iki sene geçti, Hamza her gün biraz daha içine kapandı, konuşmaz oldu, ağlamaktan gözlerinin feri gitti. Bu böyle olmaz dedim bir dostum Hamza var onu da kaybedemem dedim, Hamza'ya gittim kardaş bu böyle olmaz dedim, gidelim bulalım kaçıralım  Zehra'yı. Ahh keşke demeseydim, ölseydim de demeseydim, bilemedim namussuz babasından daha namussuz birinin olacağını.

       Kocası olarak bildiğimiz orospu çocuğu, meğerse pezevenkmiş. Hanımım edecem onu dedi, yalan atmış şerefsiz, para karşılığı satıyormuş kızı. Ah ulan. Ah ulan. Hamza yanımdaydı, yanımdaydı ama o an öldüğünü hissettim, dondu kaldı, ne küfür etti, ne ağladı, ne de bağırdı, sustu, sadece sustu. O seesizlikteki çığlık sağar etti kulaklarımızı. Hamza'yı bıraktım orda koşa koşa gittim o şerefsize, vurdum kapısına, çık lan dedim, çık öldürecem seni dedim. Silahını almış kapıyı açtığı gibi dayadı alnıma, korkmadım, kardeşim ölmüş  ben yaşar mıyım sık orospu çocuğu dedim sıkmazsan ben öldürcem seni dedim. Kızını satıyorlar lan, nasıl yatıyorsun, nasıl uyuyorsun dedim. İnanmadı bana, ben konuştukça o inkâr etti sonun da, kocası değil mi ister satsın, ister atsın ben parasını aldım bundan sonra öyle bir kızım yok dedi...
    Anam beni doğurduğunda anamla birlikte bende ölecektim. Ölmedim. Özlemedim.

      Geri dönüp, Hamza'ya gittim. Artık Züleyha'yı kaçırmamız farz dedim. Hamza hala konuşmuyor, bıraktığım gibi duruyordu, hareket etmiyor, tepki vermiyordu, gözünü kırptığını görmesem yaşadığına inanmazdım. Gerçi buna da yaşamak denirse.. Hamzan'nın biriktirdiği paraları alıp Züleyha'yı bulmak için yola çıkacağız, karış karış gezeceğiz ama yine de bulmadan gelmeyeceğiz diyorduk ki, Hamza'nın anasının ameliyat olaması gerekiyordu, elimizde ki para ameliyat parasına bile yetmiyordu. Ah ulan Hamza nasıl derttir be oğlum bu, ilk defa o an kimsem yok diye sevindim. Dilim varmadı, Hamza'ya ne yapacaksın diye sormaya. Verdi anasına parayı, ama Hamza hala konuşmuyordu, bu olay olduktan sonra bir kere senini duymadım Hamza'nın. Sessizliğe taşındı o, ben ise yaşam belirtisi almak için gevezeliğe, hep de böyle olur zaten, biri ne kadar susarsa diğeri o kadar konuşur... Biliyordum Hamza'nın ne düşündüğünü, yol paramız bile yok cebimizde, Züleyha'nın nerede olduğunu da bilmiyorduk, bu da  Züleyha'nın daha kaç defa öleceğini bilmemek demekti..

       Dedim ya Allah'ın işi belli olmuyor, Aysel geldi yanımıza ağlamaktan gözünde yaş bitmiş. Hamza bakıyordu ama yine konuşmuyordu. Aysel bacım noldu hele bir sakinleş dedim. Babam. Babam beni satacak dedi. Ulan orospu çocuğu Kadir ne yap ne et ölmüş ol, yoksa etlerini düşlerimle koparacağım. Yeminim olsun dişlerimle koparacağım. Aysel, abiler yardım edin bana dedi, ben ablamın yazgısını yaşamayayım dedi, elini attı cebine evde ne bulduysa getirmiş altın, para. Hamza'ya döndüm bak dedim fırsat ayağımızda alalım Aysel'i de çıkalım arayalım Züleyha'yı, konuşur sandım başıyla onay vermekle yetindi, olsun dedim bu da bir konuşma.

      Çıktık yolla, o şehir senin bu sehir benim derken otuz gün geçmiş bile. Gören, bilen yok Zehra'yı, ta ki, eşini tanıyan bir kadını bulana kadar. Elimize bir kağıt verdi, kâğıtta adres, koşa koşa gidiyoruz saniyelerle yarışıyoruş çünkü hepimiz biliyoruz her bir geç kalış bir ölüm demekti Züleyha için...
    Mahalleli durmamış tabii, Hamza Aysel'i kaçırmış diye konuşmaya başlamışlar. Andım olsun bu Mahalleyi de yakacam.. Meğer bizim Züleyha bu işe bulaştıktan sonra lekelendim artık benden Hamza'ya yâr olmaz deyip, mahalleden Yasemin sürtüğüyle irtibata geçip Hamza hakkında bilgi alıyormuş. Sen bizim sürtük Yasemin git, Züleyha'ya senin Hamza kardeşin Aysel'i kaçırdı birbirlerine de deli gibi aşıklarmış de. Ulan orospu Yasemin...


    Yasemin'nin Züleyha'yla konuştuğunu, mahallenin uydurduklarından habersiz, elimizdeki adrese gittik, yaşlıca bir hanım teyze açtı kapıyı, kimsiniz dedi, Züleyha'yı arıyoruz dedim. Kimleri oluyorsunuz dedi, zamanla yarıştığımızı bilmiyor habire soru sorup duruyordu kızdım sonunda tanıyon mu tanımıyor mu diye bağırdım, geçin içeri anlatayım dedi. Bilemedim bilseydim gidelim demezdim...

    Züleyha çok çekti dedi, bir yavuklusu varmış Hamza diye, sürekli onu anlatırdı, sonra o ayyaş gelir saçından tutar sürükleye sürükleye adamların yataklarına atardı, kıyacam canıma derdi, sus kızım derdim, Hamza gelir elbet seni kurtarır bir gün derdim, avuturdum onu, ta kii bir arkadaşından haber alana kadar, Hamza iti kız kardeşini kaçırmış, Züleyha'yı unutmuş, dayanamadı kızım, bir gün girdim odasına, asmış kendini, buz gibi olmuştu, tuttum bacaklarından havaya kaldırdım ama nafile çoktan göçüp gitmişti kızım. O şerefsiz de Züleyha'yı öyle görünce cenazesiyle uğraşmamak için kaçtı gitti. Ben yıkadım Züleyha'yı taradım saçlarını,Fısıldadım kulağına, orda mutlu olacaksın kızım, bu dünya da yüzün gülmedi, orda gülecek dedim, on beş gündür Züleyha'nın yorganı toprak oldu dedi. Teyze konuşuyor, her konuştuğunda kelimeleriyle bıçklıyordu bizi... Siz Züleyha'nın nesisiniz diye sordu teyze. Dilimiz varmadı konuşmaya, anlatılanlar karşısında kanımız çekilmişti, kessen kan akmaz dereceye gelmiştik.

    Kalktık mezarlığına gittik. Sadece gözyaşlarımız konuşuyor ses yok, plan yok, umut yok, gidecek yerimiz yok, bıraktık Züleyha'yı orda mahalleye geri gelecektik. Çıktık yola otogara geldik, otobüsün kalmasına bir saat var yok, Hamza kalktı yürüdü nereye dedim konuşmadı tuvalete gidecek belki gidip ağlayacak dedim gitmedim arkasından. Sonra bir çığlık kızılcık kıyamet koptu, adam ölmüşşşş diye bir ses geldi. Ayaklarım varmadı yürümeye, koşanların arasından Hamza'yı aradım, Hamza yok Aysel sezmiş olmalı, kıpırdamadan hıçkırarak ağlamaya başladı. Aysel sus dedim. Aysel ağlıyor susmak ne bilmiyordu. Hamza gelmedi, dışarda bir Aysel bir de ben vardım herkes tuvalet kapısının orda. Hamza oğlum çık gel, hadi oğlum sende bırakma beni dedim. Hamza yok, sonra ben gittim, sadece  hatırladım uğultular, kısık kısık konuşmalar, hepsini ittim, çarpa çarpa geçtim etten yapılan duvarı. Hamza, kardeşim, dostum, yatıyor yerde bilekleri kandan gözükmüyor... Hamza kalk  tuvalet pis bak üstün kirlenecek sonra bizi almazlar otobüse dedim, Hamza kalk dedim, göğsüne vurdum sarstım onu başı düştü omzuna...
    Hamza'm da gitti kimsem kalmadı kimsesizliğimden başka... 


       Hamza'yı Züleyha'nın yanına nefnettik. Diri diri kavuşamadıysalarda, ölüleri kavuşsun dedim. Hamza böyle istedi, böyle istediği için otogarda kıydı canına, anladı Züleyha'dan bir daha ayrılamayacağını...

      Bana kalsa dönmezdim buralara, Hamza'nın yanında kalırdım. Ama dönmem lazımdı, anasına babasına demem lazımdı, nasıl denilir bu be.. Döndüm, baktım Hamza'nın babası  dışarda kaldırımda oturmuş ağlıyor, haber ne çabuk geldi dedim, birazda içim rahatladı dilim varmazdı Hamza öldü demeye, ben demeden Kemal amca dedi, Neriman öldü dedi.... Ah be Hamza, şimdi ben sana nasıl derim anan ölmüş diye. Peki ya Kemal amcaya nasıl derim Hamza ölmüş diye.... Kemal amca dedim, Neriman teyzem yalnız kaldı diye endişlenme Hamza ona sahip çıkar. Eş acısını sindirememişken evlat acısını da bıraktım kucağına, ben olsam Kemal amcanın yerinde affetmezdim kendimi...

      O gün bu gündür Kemal amca konuşmaz, gülmez oldu, ara ara gidip bakıyorum bir ihtiyacı olur diye. Gidemiyorum buralardan. Kardeşim Hamza da böyle olmasını isterdi.
      Hamza kardeşimdi yaşadıkları beni de dağladı ama anladım ki ben hala yaşamaya devam ediyorsam, Hamza'nın yaşadıklarını yaşamamışım sadece görmüşüm.....
  • 496 syf.
    ·43 günde·8/10
    Güney Amerika tarih boyunca birçok sömürünün ve insan hakları gaspının adeta odak noktası haline gelmiştir. Portekiz ve İspanyolların bu kıtaya varışı beraberinde büyük bir dehşet getirmiştir. Yerli halk bu iki ulusun işgali altında onlarca yıl zulüm görmüş ve kendi memleketlerinde sanki başka bir memlekette yaşıyor gibi acılar çekmişlerdir. Dünyanın en ağır durumu belki de bu olsa gerek diye düşünüyorum. Hayal edin, yıllardır doğup büyüdüğünüz bir bölge var, insan normal bir yaşantıda o bölgede bulunduğunda hayatsal olarak bir ferahlık ve huzur hisseder. Ama öyle bir durum düşünün ki yaşadığınız bölgeye başka hiç tanımadığınız insanlar geliyor ve sizi sanki o yerde yıllardır yaşayan onlarmış gibi kovuyorlar. Kovmadıklarını da köle gibi çalıştırıyorlar. Ben bu açıdan insan duygularının ve insan moralinin eski çağlarda bile temelde aynı olduğunu düşünüyorum. Uygarlık denilen kavramdan haberiniz dahi bile olmasa, evinizin olduğu yer eliniz kolunuz bağlı bir vaziyette işgal edildiğinde kendinizi duygusal anlamda çökmüş hissederdiniz.

    İşte bu bahsettiğim duygusal çöküntüyü bu kıtada yaşayan gerek yerli halk, gerekse de sonraki kuşaklarda ortaya çıkan melez halk da dehşetli bir şekilde yaşamışlardır. Bu türden ağır bir çöküntü insanda ne olursa olsun kin ve nefret duyguları uyandıracağından Güney Amerika'nın sömürüye uğrayan halkı bir noktadan sonra içleri, "efendi"lerine karşı duyduğu kinle dolup taşıyordu. Bu açıdan halk büyük bir oranda olası bir direnişe fiziksel olarak olmasa da zihinsel olarak hazır durumdaydı. Sömürülen şey yalnızca ülkeleri değildi. Hayatları da en az ülkeleri kadar sömürülüyordu. Çünkü bir "efendi" size köle damgasını yapıştırdığı andan itibaren hayatınız boyunca bir anlamda mühürlenmiş hale geliyordunuz. Bu gibi birçok sebepten dolayı yerli ve melez halkın alt sınıflara düşen kısımları olası bir direnişi belki de farkında olmadan bekliyorlardı. Ama hepsi de kızmış barutlar gibiydi, bir kıvılcım; bir lider, kurtarıcı bekleniyordu.

    Dünya tarihi genellikle bu ısınmaya başlayan barut ve bu barutun alev almasından şekillenmiştir. Bu barutu ateşleyen ilk göze çarpan isim Simon Bolivar olmuştu. Napolyon'un İspanya ve Portekiz'e saldırmasını fırsat bilen ve iki sömürgeci ülkenin odaklarını kaybettiğini gören halk, Simon Bolivar ve arkadaşlarının ardından, tıpkı yere dökülen bir barutun ateş tarafından takip edilmesi gibi tereddütsüz bir şekilde gitmişti. Bu büyük ayaklanma sonucu Kıtanın yarısı kadarlık bir kısmı sömürgeden kurtarıldı. Hatta Güney Amerika'daki Bolivya ülkesinin ismi de Simon Bolivar'ın soy isminden geliyor.

    Biraz uzun olacak gibi görünen incelememde olabilecek en az şekilde nesnel bilgi vermeye çalışıp, Ernesto'nun hayatının bendeki yansımalarını paylaşacağım. Aksi taktirde bu inceleme kitabın kısa bir özeti olmaktan ileriye gidemez. Ernesto böyle bir kırılgan siyasi ortamda dünyaya gelmişti. Çocukluğunda mal varlıkları iyi olan ailesi, Ernesto lise çağına geldiğinde maddi açıdan oldukça zayıflamışlardı. Tabi Guevara ailesinin en büyük oğlu kolay bir çocukluk geçirmemişti. Astım krizleri ile boğuşmak bana kalırsa onun hayatında birçok şeyi etkiledi. Bir insanın hayatında aslında büyüdüğünde verdiği kararlardan çok nasıl bir çocukluk geçirmiş olduğu daha kritik bir etkiye sahiptir. Bir anlamda; gelecek yaşantınızda yapacağınız seçimleri, o küçük çocuğun sınırlarını "boya kalemleri" ile çizdiği ilk başta masum ama sonradan gerçekten kritik hale gelen sınırlar belirler. Evet gerçekten de bu boya kalemleri ile çizdiğimiz ya da çizmeye 'zorlandığımız' sınırlar ilerideki yaşantımızda siyah beyaz soğuk birer sınır halini alırlar. Bazı insanlar için bu sınırlar hayatları boyunca renkli bir şekilde kalır; ilk günkü gibi. Bazı insanlar bu sınırların rengini soldurur ve o renkli heyecanı bir daha yakalayamaz. Bu insanlar genellikle hayattan zevk almayı başaramayan insanlardır. İşte bence Ernesto bu insanların aksine yetişkinlik döneminde dahi bu çizgileri renkli olarak görebilen hatta renkli olarak muhafaza eden nadir şahsiyetlerden biriydi.

    Sınırlar dedim, ama neden sınırlar peki? Bunu kısıtlama anlamında kullanmadım yanlış anlamayın lütfen. Bizleri oluşturan kişilik çizgilerini sınırlar anlatmaya çalıştım. İncelemelerde gerçekten lafı uzattıkça uzatmayı özlemişim sanırım. Konudan uzaklaşmadan, Ernesto'nun umursamaz ve pasaklı bir genç olduğunu belirtmek istiyorum. Bence her insanın temelde bir duygusal yönü vardır. Her ne kadar kimilerimiz umursamaz ve kayıtsız davransa da derinlerde bir yerlerde bu duygusallık tohumu mutlaka vardır. İnsanı insan yapan tohumlardan biridir sadece bu. İşte bana göre de Ernesto'nun gönlündeki tohumun ilk kez yeşermesini sağlayan olay babaannesinin ölümü olmuştur. Ölüm gerçeği ile o zamana değin pek karşılaşmamış olan liseli Ernesto bu olaydan sonra doktor olmaya karar vermiş, ve babasının tüm ısrarlarına rağmen mühendislik okuluna gitmemiştir.

    Ben Ernesto'yu bir anlamda Christopher Mccandless'a benzetiyorum. İkisi de son derece benzer insanlar. Toplumu umursamamayı başaran, gezmeye ve maceralara atılmaya aşık iki benzer insan. Toplumu tamamen umursamamak şüphesiz tam olarak doğru bir davranış değildir. Ama umursanmaması gereken şeyleri umursamama yetisi bir insan için gerçekten büyük bir artıdır. Ernesto'nun da hayatının bir kısmı gerek yalnız başına gerekse de arkadaşı Alberto Granado ile gezerek ve tabiri caizse berduşluk yaparak geçmiştir. Berduş kavramını seviyorum, diğer kavramlardan çok daha derin ve ayrı bir yeri vardır benim zihnimde. Gezgin kadar resmi olmayan, resmiliği sevmeyen, gerekirse sefalete bile macera uğruna yüzünde tatlı bir gülümseme ile katlanabilen insandır bana göre berduş. Şüphesiz maceraperest ruhların bu gibi şeylerle tatmin olması da gerekmektedir. Çünkü bu ruha sahip olan insanlar ancak bu şekilde yararlı ve aktif bir beyin aktivitesine sahip olabilirler. Mesela Ernesto'nun gezerken yazdığı kitapların, yazdığı notların hissiyatı bile, hareket halinde değilken yazdığı şeylerden çok daha farklıdır bana kalırsa. O heyecanı kelimelerden, kelimelerin arasındaki görünmez ama hissedilir bağlardan hissedebilirsiniz.

    Alberto ile çıktıları son yolculuk Ernesto için büyük bir önem taşıyordu. Çünkü bu yolculukta Lima'da karşılaştıkları Marksist bir doktor, Ernesto'nun fikir hayatını değiştirmeye başlayan, o zamanlar sakin zihin denizinde ileride fırtınalara neden olacak ilk minicik akıntıları başlatmıştı. Bunun o zaman ne Dr. Perce farkındaydı ne de Ernesto. Hatta bu etkinin farkına sonralardan daha iyi varan Ernesto, yazdığı "Gerilla Savaşı" isimli eserini Dr. Perce'e ithaf etmekten kendini alamayacaktı. İnsanın zihin denizinde fikir akıntıları başladığı anda, sanki denize düşen bir insanın denizin üstünde oradan oraya sürüklenip en sonunda bir kıyıya vurması gibi, Ernesto da kendini, ona elini uzatan Fidel'in kıyısında bulacaktı.

    Fidel büyük bir muhalifti, amansızdı ve Küba için oluşturulan direnişçilerin lideri olarak kabul ediliyordu. O güne dek hayatında savaşları ya da ülkeleri pek ciddiye almamış Ernesto, Dr. Perce minik akıntıları başlattığı an düşünmeye başlamıştı, ama dediğim gibi fikir denizinde başı boş sürüklenirken elini tutan Fidel olmuştu. Bu evreler Ernesto'nun kişiliğinde ve benliğinde çok önemli değişikliklere neden oldu. Çünkü artık hem Fidel'in Kurtuluş Ordusu'na katılmış, hem de ruhundaki amansız mücadele bir sonuca varmış; devrimci Che, serseri Ernesto'yu disiplin altına almıştı. Kendisine neden Che denildiğini merak ediyorsanız bu alıntıya göz atmanızı öneririm: #37755137

    Artık Ernesto gitmiş yerine Che gelmişti. Biz de bu yüzden incelememize ondan Che şeklinde bahsederek devam edelim. Che aslında bir fikir adamıydı. Ama tabiri caizse ilk zamanlarda bu fikirleri dayatacağı bir temeli yoktu. Berduş olarak yaşamaya zihinsel olarak da alıştığı için, o ünlü doktorumuz o minik akıntıları başlatana dek düşünceleri temelsiz bir biçimde kafasında sürekli bir akış halindeydi. Ama karşılaştığı kişiler ve yaşadığı olaylar bu daimi akışı bir temele oturtan etmenlerdi. Ben insan hayatındaki kimi basit gibi görünen olayların, insan hayatını aşırı derecede çok değiştirebileceğine inanıyorum. Görünüşte küçük, hayatın akışına karışıp gidecek bir olay hayatlarımızı şekillendirecek bir etkiye sahip olabilir. Bu görünürde hayatın akışında kaybolacak gibi görünen ama etkili bir olay Che'nin yaşamında da dikkatimi çekti. Che, Fidel'in Kurtuluş Ordusu'na katıldıktan sonra ordu saldırı altında kalıyor. O dönemin diktatör Batista Küba rejimi onları öldüresiye darlarken bu karmaşada şöyle bir olay meydana geliyor: Che normalde bu gerilla ordusuna doktor olarak katılıyor. Saldırı altında kaldıklarında kendini arkadaşlarından uzakta bir yerde buluyor. Ayağa kalktığında gördüğü ilk şey yanındaki terk edilmiş bir cephane sandığı oluyor. Ama ordunun doktoru olarak görevli olduğu için yanında en az o cephane sandığı kadar büyük bir sağlık çantası taşıyor. Ama cephane sandığını da bırakmak istemiyor. Üstündeki diğer eşyalar da nedeniyle sadece bir tanesini taşıyabilecek durumda. Bir süre tereddüte düşüyor. Sonra sağlık çantasını yere atıp, hemen cephane çantasını alıyor ve hızla oradan uzaklaşıyor. Che'ye göre, kitapta da bahsedildiği gibi; sağlık çantası ile ancak birkaç kişi kurtarılabilir, ama devrimin o zaman için ihtiyacı olan cephane ile devrim kazanılabilir, milyonlarca insan kurtarılabilir. Bu olay da Che'nin kendi yaşamında onun kendisini bir doktordan çok bir devrimci olarak benimsemesini sağlayacak bir olaydı.

    Che çocukluğundan beri çok okuyan biriydi. Bu onun hayal gücünü olabildiğince geliştirdi. Kitap okumanın insan hayatındaki hayati etkilerinden biri de, insana birden çok perspektif kazandırarak onun hayal gücünü geliştirmesidir. Ki zaten kitap okuyan insan da bu perspektifleri hayatında ilerlediği yolda kolaylıkla kullanıp, diğer insanlar arasında dikkat çekebilir. Küba'yı fethetmek için giden Kurtuluş Ordusu'nun birlikleri sadece dört birlikten oluşuyordu. Bu birliklerden biri de Che'ye aitti. Bu arada Che, Fidel ile arkadaş olabilecek kadar yakınlaşmıştı. Che askerlerinin bulunduğu birliğin adını "dokuzuncu birlik" olarak çağırıyordu. Tüm birliklerin toplamda sadece dört birlikten oluştuğunu elbette ki birliktekiler bilmiyordu. Üstelik birlikler birbirlerinden uzaktalardı. Güvendikleri tek kişi de Che olunca, Che onlara kendi birliklerinin dokuzuncu birlik olduğunu söyleyince buna doğal olarak inandılar. Bunu yapmasındaki amaç gerillalara cesaret ve moral vermekti. İşe de yaradı. Küba'yı tabiri caizse yeniden fethettiler.

    Bu olaylardan sonrası tamamen diplomatik ve siyasi meseleler. Aslında şu anda bunu da fark ettim ki, biyografik eserlerde gerçekten de kurgu eserlere nazaran pek de fazla yorum yapılamıyor. Çünkü gerçeği somut bir şekilde aktaran bir kitabı siz de ister istemez somut olarak sindiriyorsunuz. Yapılan yorumlar tarihsel olayların ya da tarihteki şahsiyetlerin düşüncelerinin değerlendirilmesi oluyor. Sanırım benim de bu inceleme boyunca yaptığım şey de buydu.

    Benim en çok dikkatimi çeken şeylerden biri Che'nin hayata ve devrime dair romantik bakış açısı oldu. Ben hayallerinde yaşayan ve gerçek hayatı da bu hayallerine göre şekillendirmek için olağanüstü bir özveri ile çalışan insanlara gerçekten hayranım. Hayallerinin insanlar tarafından kabul edilip edilmemesine gerek yok, önemli olan onların halen daha senin hayalin olması, zihninde yer ediyor olması, bu zihnindeki yeri fark etmen ve zihnindeki hayaller aklına geldikçe yüzünün hafifçe gülmesi. Ben şahsen kendi adıma böyle düşünüyorum. Zihnimdeki bir hayalin orada olduğunun farkına varmak bile bana heyecan veriyor. Ama o özveriye hayatta çok az insan sahip olabilir, ben de onlardan biri olmak isterdim. Che gerçekten de bu uğurda ölebilecek kadar özverili biriydi bana göre. Ki zaten bu yolda da can verdi. Bazen de şunu düşünüyorum. Belki de önemli olan hayalin gerçekleşmesi, ona ulaşmamız değildir. Asıl önemli olan şey bu hayal uğruna her şeyi yapabilecek özveriye sahip olabilmemizdir.

    Che'nin devrimin salt savaş ile karıştırılmaması gerektiğine dair düşünceler bana daha da iç açıcı geldi. Che'nin bahsettiği devrimin bir anda olmayacağı, eğitim ve aydınlanmanın şart olduğu gibi düşünceleri her ne kadar ilk başlarda, bir anda yapılan bir devrimden daha iyisi olmayacağı gibi düşünceler kurmuş olsa da bu ilk düşüncelerini zamanla gölgede bırakmıştır.

    Çünkü tarihteki bir şahsiyet de nihayetinde bir insandır. İnsanın ağır veya hafif hataları elbette olur. Che'nin de sonralardan ağır olduğunu bizzat kendi de kabul ettiği birçok davranışı olmuştur. Ama sanırım en sonunda önemli olan şey bir özeleştiri yeteneğini o ya da bu şekilde kazanabilmek. Bir insanın şimdiki zamanda, gözleri artık açılmış bir vaziyette geriye bakması o insan için ufuk açıcı bir zihinsel aktivitedir. Che için bu, bazı hatalarında geç mi erken mi oldu tartışılır ama buna girmek istemiyorum. Çünkü burada tarihteki bir şahsiyetin yaptığı doğruları veya yanlışları tartışmak gereksiz olur, benim bahsettiklerim kitabın içeriği ve bende uyandırdığı duygular.

    Kitapta anlatılan şeyler Che'nin zaman içindeki değişimi ile çok iyi harmanlanmış durumda. Bu açıdan kitap gerçekten takdirimi kazandı. Hatta kitapta Che'nin ölümünden sonra iki bölüm daha var. Tıpkı tarihsel bir süreçte bir insanın öldükten sonra daha iyi anlaşılması gibi, yazarımız da sanki bu tarihsel sürece sembolik olarak uyarak eserini daha da gerçekçi hale getirmiş. Bu da elbette ki gayet güzel ve yerinde bir okuma deneyimi sunuyor. Ama eserin kötü yanı, gözüme çarpan birçok yazı hatasıydı. Bu denli içerik olarak özen gösterilmiş bir kitabın yazım kurallarına pek uymaması hayal kırıklığına uğradığım tek yön oldu. Che'yi ve hayatını, onun hakkında internette herkesin yaptığı yanlı yorumlardan öğrenmek yerine böyle tarafsızca bakılmaya ve tarihsel sürece göre yazılmaya çalışılmış bir eserle çok daha doğru öğrenebilirsiniz.
  • Yalnız İslâm düşünürlerinin değil, hemen hemen her çağda bütün düşünürlerin hakkında az veya çok fikir yürüttüğü insanın kaderi problemi bu gün de güncelliğini yitirmemiştir. Güncelliğini daha oldukça uzun süre, belki insan var oldukça sürdürecek gibi görünen bu mesele, çözümü zor bir mesele olarak kendini kabul ettirmiştir. Dahası, bu meselenin çözümsüzlüğünü kabul eden düşünürler olduğu gibi , onu bir sır olarak algılayanlar da olmuştur . Buna karşın, “meselenin çözülememiş olması, çözülemeyeceği anlamına gelmez” görüşünde olanlar da vardır. Bu bakış açısı, konunun ortaya konmasında geçmişten hesaplaşmaktan çekinmemek gerektiğini dile getirerek, meselenin çözümüne dair farklı fikirler önermektedir . Bize göre de kaderin bir sır olarak ya da çözülemez bir mesele gibi algılanması meselenin çözümünün önündeki en büyük engeldir. Dolayısıyla, bize düşen bu konuyu Kur’an’ın bütünlüğü içinde çözüme kavuşturmak için çaba harcamak olmalıdır.
    Her çağın tartışma konusu olan bu mesele, bugüne değin insan aklının kabul edebileceği bir çözüme kavuşmuş değildir. Bu meselenin çözümsüz kalmasının sebeplerini doğru tespit etmek, meselenin çözümü yolunda önemli bir adım olabilir. Kaderin çözüme kavuşamamış olmasının sebeplerinden biri, sorunun karmaşıklığı olsa gerektir. Sorunun makul bir izaha kavuşamamasının sebeplerinden biri de hareket noktasının doğru belirlenememiş olmasıdır diyebiliriz . O halde kader insanı ilgilendiren bir sorun olduğuna göre, makul bir izah için insandan hareket etmek zorundayız. Yine kader, insanın özgürlüğü ve sorumluğunu ilgilendirdiği için, meseleye Allah’ın ilmi açısından değil de Allah’ın adaleti ve insanın sorumluluğu açısından bakmak sorunu daha anlaşılabilir hale getirebilir . Kadere ilişkin ayetleri farklı bağlamlarını dikkate almadan okumak, bu ayetleri sadece insanın eylemlerinin Allah tarafından belirlenip belirlenmediği veya henüz varlık sahasına çıkmamış olayları Allah’ın bilip bilemeyeceği gibi dar bir alana sıkıştırmak meselenin çözüm zeminini daraltmaktadır . Öyleyse kader ve ilgili kavramları farklı bağlamlarıyla okumak gerekmektedir.
    Sözlükte, “bir şeyin sınırı, ölçüsü, miktarı ve kıymeti” anlamına gelen kader, dini bir terim olarak: “Allah’ın ezelden ebede kadar olacak şeylerin zamanı ve yerini, niteliklerini ve özelliklerini bilmesi ve takdir etmesidir” şeklinde; kaza ise, “Allah’ın ezelde takdir buyurduğu şeylerin zamanı gelince takdir ettiği şekilde onları yaratmasıdır” şeklinde tanımlanmaktadır .
    Kader ve kazanın genel kabul görmüş, sözü edilen tanımlarının Allah’ın ilim, irade ve tekvin sıfatlarından hareketle oluşturulmuş olduğunu görüyoruz. Görünen o ki, kaderin Allah’ın yukarıda sözü edilen sıfatlarıyla alakalı yorumu pek çok teolojik sorunu da beraberinde getirmektedir. Şöyle ki, eğer Allah her şeyi önceden takdir etmiş ve zamanı geldiğinde bunlar gerçekleşiyorsa, insanın sorumlu tutulması Allah’ın adaleti açısından mantıklı bir izaha nasıl kavuşabilir? Başka bir ifadeyle, şayet her şey Allah’ın takdiriyle meydana geliyorsa, yapılması emredilen şeyleri yapmadığımız ya da yapılmaması istenen şeyleri yaptığımız için neden sorumlu tutuluyoruz? Bu durumda insan sadece kendisi için yazılmış senaryoyu oynayan bir tiyatro oyuncusu durumuna düşmüyor mu? Eğer öyleyse, kendisine olumsuz rol biçilen insanın “kötü” olarak kınanması ve ahirette cehennem azabıyla cezalandırılması veyahut kendisine iyi rol biçilenin “iyi” olarak takdir görmesi ve ahirette cennet nimetleriyle ödüllendirilmesini nasıl açıklayabiliriz? Bu durumda, adam öldürenin cezalandırılması adalet anlayışıyla nasıl bağdaştırılabilir? Eğer böyle takdir edildiyse, katil bu takdirin yerine gelmesini sağlamaktan başka bir iş yapmamış olmaktadır.
    Kaderin yukarıda sözü edilen tanımı kabul edildiğinde bu tür sorulara tatmin edici bir cevap bulabilmek oldukça zor görünmektedir. Zaten yaygın kader anlayışını benimseyenlerin bu sorulara verdikleri cevaplar da meseleyi çözmek yerine daha da karmaşık hale getirmektir.
    Mesela, “Bizim kendi irademizle yaptığımız işleri Cenab-ı Hak sınırsız ilmiyle önceden bilip takdir ediyor. Yoksa o bildiği için biz onları yapmak zorunda kalmıyoruz. Esasen bizimle ilgili olarak ne takdir ettiğini de bilmiyoruz. Bir şeyi yapmaya veya yapmamaya karar verirken, hiçbir baskı hissetmeden kendi hür irademizle kabul ediyoruz.” tarzındaki yorumlarda insanın sorumluluğu kısmen izah ediliyor gibi görünse de Allah’ın adaleti açısından meselenin tatmin edici bir izaha kavuşmadığı ortadadır. Kaldı ki, kaderin Kur’an’da sahip olduğu anlam içeriği ile genel kabul görmüş kader tanımları arasında bir uzlaşmazlık hissedilmektedir. Dolayısıyla kadere ilişkin yaygın anlayışın Kur’an esas alınarak yeniden gözden geçirilmesi gerekmektedir.
    B. KUR’AN’DA KADER VE TAKDİR KAVRAMLARI
    İman esaslarından biri olarak kabul edilen bu sorunun çözümü için hareket noktamız elbette Kur’an olmalıdır. Ancak Kur’an’da yer alan ayetleri hiçbir insanın kendi arzusuna göre anlamaya ve yorumlamaya hakkı ve yetkisi yoktur. Her insanın Kur’an’ın muhatabı olması durumu, insana onun ayetlerini istediği doğrultuda yorumlama yetkisini vermemektedir. Öyleyse Kur’an ayetlerinin doğru anlaşılabilmesi için gerekli olan ölçülere göre hareket etme zorunluluğu vardır. Kur’an’ın bir ayetini anlamak için; ayet çerçevesini, siyak-sibak çerçevesini, Kur’an’ın bütünlüğü çerçevesini, kâinattaki fizikî ve sosyal kanunlar çerçevesini ve akl-ı selim çerçevesini göz önünde bulundurmamız gerekir. Kur’an’da yer alan ayetleri bu beş esası dikkate alarak yorumlamaya çalıştığımızda, herkese göre Kur’anî doğrular yerine, Kur’an’ın kendi doğrularını ortaya koyma imkânına sahip olabiliriz .
    Bu esaslar doğrultusunda Kur’an’a müracaat ettiğimizde, kader kelimesinin, “ölçme, güç yetirme, ölçerek, takdir ederek tayin, rızkı daraltma, Allah’ın irade ettiği külli hüküm, önceden ölçüp-biçip hüküm verme” gibi anlamları içerdiğini söyleyebiliriz. Açıkça, kader kelimesinin bu anlamların dışında kendisine yüklenen anlamları sonradan kazanmış olabileceği ihtimalinden bahsetmek zorundayız . Zira Kur’an’ın birçok yerinde geçen kader kelimesi ve onun müştaklarının mihverini, “bir ölçü dahilinde tayin etmek, her şeyi belli bir ölçü ve nizama göre tanzim etmek” teşkil etmektedir denebilir. Yine, kader kelimesinin geçtiği ayetlerden hiçbirinde, insanın sorumlu olduğu fiillerinin ortaya çıkmasından önce takdir edildiği şeklinde bir anlam taşımadığını söylemek mümkündür. Kısacası, kader kelimesinin “alın yazısı” anlamına gelebilecek yorumlarının Kur’an’daki anlam içeriğiyle uyuşmadığını, kadere “alın yazısı” anlamını yüklemenin zorlama bir yorum olduğunu söyleyebiliriz. Başka bir ifadeyle, Kur’an’ın kaderle ilgili görülen ayetleri incelendiğinde, insanın yaratılmasından önce, onun nasıl hareket edeceği, ne yapacağı tarzında değişmez bir şekilde önceden yazılmış, çizilmiş, halk arasında “alın yazısı” olarak isimlendirilen bir kader anlayışının bahis konusu olmadığı görülmektedir .
    Kaldı ki, Kur’an’da Kadere İman konusu, diğer iman edilmesi gereken inanç ilkeleri içinde doğrudan yer almamaktadır. Kur’an’da iman edilmesi gereken ilkeler sıralanırken; Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere ve ahiret gününe iman etmek mümin olmanın esası sayılmış, bunları inkâr edenler sapıklıkla suçlanmıştır . Kader konusu Kur’an’da iman ilkeleri içinde yer almamasına rağmen, konu Allah’ın ilim, irade, kudret ve yaratma sıfatları içinde düşünülmüş ve bu bağlamda ele alınmıştır. Allah’ın söz konusu sıfatlarına inanmanın bir sonucu olarak kadere inanmak gerektiği vurgulanmıştır. Yine, Buhari’de geçen meşhur Cibrîl Hadisi’inde de kader, iman esaslarından biri olarak sayılmamıştır . Ancak, aynı hadisin Müslim ve diğer hadis kitaplarında geçen varyantlarında kadere iman da iman esasları arasında yer almıştır .
    Özetle, Kur’an’da kader ve müştaklarının geçtiği ayetler incelendiğinde şu sonuçlara ulaşmak mümkündür: Varlık âleminde yer alan her şey belli bir ölçüye göre yaratılmıştır. Yaratılmış olan âlemde söz konusu edilen bu ölçüleri tercih eden bir yaratıcının takdiri gereklidir. Bu anlamda, kader yaratılıştaki ölçü ve uyuma işaret etmektedir. Dolaysısıyla kader kavramı bugün ifade edilen yanlış anlayıştan daha farklı bir anlam içeriğine sahiptir. Yaratılıştaki ölçü, varlıkların sahip olduğu bütün kabiliyet, güç ve imkânları içerir. Varlığa bu güç ve imkânları veren Allah’tır. Hiçbir şey Allah’ın yaratılıştaki takdir ettiği sınırın dışına çıkamaz. Evrenin yaratılışı da insanın yaratılışı da kaderdir. Her şey Allah’ın koyduğu biyolojik, fizikî ve sosyal kanunlara göre hareket etmektedir. Allah’ın evrendeki uyumu sağlamak için koyduğu yasalara “sünnetullah” denir.
    C. İNSANIN KADERLE İLGİLİ BAZI ÖZELLİKLERİ
    Kader konusundaki tartışma, Allah’ın kâinatı belli ölçülere ve belli bir düzene göre yaratmasında değil, işlediği fiillerinde lehte ve aleyhte sorumlu tutulan insanın bu yaptıklarının Allah tarafından ezelde tayin ve tespit edilip edilmediğinde yoğunlaşmaktadır. Eğer kader “bu kâinattaki ilâhî kanunlardır” şeklinde anlaşılmış olsaydı bu hususta hiçbir tartışma olmayabilirdi. Kâinattaki düzenlemeyi insan fiillerine de teşmil edince, insan hürriyeti tartışmalı hale gelmektedir . Hâlbuki insan akıl sahibi, düşünebilen, hür ve sorumlu bir varlık olması bakımından diğer yaratılmışlardan ayrılmaktadır.
    Daha önce Kur’an’ın kaderle ilgili görülen ayetleri incelendiğinde, insanın yaratılmasından önce, onun nasıl hareket edeceği, ne yapacağı tarzında değişmez bir şekilde önceden yazılmış, çizilmiş, bir kader anlayışının bahis konusu edilmediğini ifade etmiştik. Bununla birlikte, Kur’an’da insanın kaderini bir tespit ve tayin olarak anlayanların dayandıkları bazı ayetler yer almaktadır. Bu ayetler, farklı bağlamlarıyla ve Kur’an bütünlüğü içerisinde ele alınmadığı için cebrî bir anlayışa kaynaklık edecek şekilde sunulmaktadır. Ancak Kur’an’ın anlaşılmasına dair ilkeler takip edildiğinde kaderle ilişkilendirilen ve hatta cebrî anlayışa kaynak yapılan ayetlerin hiç de öyle olmadıkları görülecektir. Bağlamları dikkate alınarak ve Kur’an’ın anlaşılmasına dair ilkeler takip edilerek okunduğunda ilgili ayetlerin “bir kısmının insanı ahlâkî davranışa yönlendiren bir içerik taşıdığı; bir kısmının insanın varoluşsal kaygılarını öne çıkardığı ve evrendeki yerini hatırlattığı; bir kısmının epistemolojik bir tartışmanın fitilini ateşlediği; bir kısmının estetik endişelere tercüman olduğu; bir kısmının ise Allah karşısında insanın evrende tuttuğu yerin göreceliğine dikkat çektiği” tespitleri yapılabilir. Şimdi cebrî anlayışa dayanak yapılan bazı ayetleri farklı bağlamlarıyla ele almaya çalışalım.
    “Âlemlerin rabbi dilemedikçe sizler bir şey dileyemezsiniz” mealindeki ayetler, kaderin “alın yazısı” şeklinde anlaşılmasına dayanak yapılmıştır. Hâlbuki bu ayeti, “eğer Allah size dileme imkânı vermeseydi, insanın dileme hürriyeti olamazdı” şeklinde anlamak, Kur’an’ın bütünlüğüne daha uygun görünmektedir. Nitekim ayetin siyak-sibakı bu yorumu doğrular niteliktedir: “Ey insanlar nereye gidiyorsunuz? Kur’an, ancak aranızda doğru yola girmeyi dileyene ve âlemlere bir öğüttür, Âlemlerin rabbi Allah dilemedikçe sizler bir şey dileyemezsiniz.” Görüldüğü gibi burada ifade edilen husus, insana dileme hürriyetinin Allah tarafından verilmiş olmasıdır .
    Yine daha önce belirttiğimiz ilkeler çerçevesinde, Kur’an’ın bütünlüğünü esas aldığımızda yaygın anlayışın kendi görüşlerine bu ayeti dayanak yapmasının temelsiz olduğu görülecektir. Mesela Allah’ın dilemesine cebrî anlam yükleyen müşriklerin gerekçelerini Allah kabul etmemiştir. Allah puta tapanların “Allah dileseydi babalarımız ve biz puta tapmaz ve hiçbir şeyi haram kılmazdık” demelerini ciddiye almamış; “…siz ancak zanna uyuyorsunuz ve sadece tahminde bulunuyorsunuz” buyurarak reddetmiştir.
    Ayrıca, “Ey Muhammed! Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi inanırdı. Öyle iken insanları inanmaya sen mi zorlayacaksın” buyrulmaktadır. Öyleyse, buradan hareketle diyebiliriz ki, Allah insana, dileme yani irade hürriyeti vermiştir. Kaldı ki, insana irade hürriyeti verilmemiş olsaydı insanın neden eylemlerinden sorumlu tutulduğunu izah edemezdik. Öyleyse denilebilir ki “…Dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin…” mealindeki ayet, insana dileme hürriyetinin verildiğini ortaya koymaktadır. Zira insan için sorumluluk esas ise hürriyet de esas olmalıdır . Kur’an, bu ayetle, en hayatî mesele olan iki temel kategorinin, yani iman ve inkarın bütünüyle insanın iradesine bağlı olduğunu ilan ediyorsa, buradan diğer bütün alt kategorilerin de insanın iradesi ve seçimine bağlı olduğu sonucunu çıkarabiliriz .
    İnsanın fiillerinin önceden tespit ve tayin edildiğine delil olarak gösterilen ayetlerden biri de şu şekildedir: “Yeryüzüne ve sizin başınıza gelen bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, kitapta bulunmasın. Doğrusu bu Allah’a kolaydır.” Bu ayette geçen “kitap”ın ne anlama geldiğini kavrayabilmemiz için, kitap kelimesinin geçtiği başka ayetlere de bakmamız gerekmektedir . Mesela En’am Suresi 59. Ayette: “…yerin karanlıkları içindeki tek bir tane, yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır” buyrulmaktadır. Buradaki “yaş ve kuru her şeyin bir kitapta olması” onların varlık alanı değil, varlık alanında tâbi olacakları kanunlar, kurallar olsa gerektir .
    Söz konusu ayetteki “kitap”tan kastın varlığın ve hayatın tâbi oldukları kanunlar şeklinde anlaşılması gerektiğini şu örmekten hareketle izah etmeye çalışalım: Grip virüsüne maruz kalan bir insanın grip olması varlığın ve hayatın kanunudur. Kitapta yazılı olan uygun ortamı bulduğunda grip virüsünüm yayılması ve ulaştığı insanı, tâbi olduğu biyolojik kanunlar sebebiyle, hasta etmesidir. Yoksa kitapta yazılı olan o şahsın o anda grip olacağının önceden belirlenmişliği, alın yazısı değildir. Şayet öyle olsaydı koruyucu sağlık tedbirleri almamızın bir anlamı olmazdı. Yine yeteri kadar derslerine çalışmayan öğrencinin sınavlarda başarısız olması, Allah’ın önceden onu bu şekilde belirlemiş olmasının değil, koyduğu sosyal kanunların bir neticesidir. Kaldı ki “Başınıza gelen herhangi bir musibet ellerinizle işlediklerinizden ötürüdür” ayeti de, insanın başına gelen musibetten insanın sorumlu olduğunu belirtmektedir. Eğer insanın başına gelen musibet önceden takdir edilmiş olsaydı, bundan insanın sorumlu tutulması anlamsız olurdu.
    Görüldüğü gibi, insanın başına gelen şeylerin onun elinde olduğu ve bu konuda insanın sorumlu tutulduğu yolundaki Kur’an vurgusu o kadar açıktır ki, cebir düşüncesini, ya da alın yazısı şeklinde anlaşılabilecek kader anlayışını temellendirmek için Kur’an metnini ve ifadelerini bir hayli zorlamak gerekir.
    Öyleyse evrende yer alan her bir varlığın bir ölçüsü, bir kaderi olduğu gibi, yaratılmış bir varlık olarak insanın da kendine özgü bir kaderi ve uymak zorunda olduğu ölçüler ve sınırlar vardır. İnsan aklı olan, sorumlu ve özgür bir varlık olduğuna göre, insanın kaderi sorunu onun bu özellikleri dikkate alınarak değerlendirilmelidir. Yapıp ettiklerinden sorumlu tutulan insanın bu özellikleri göz önünde bulundurulduğunda onun kaderi “iyilik ve kötülük işleyecek tarzda yaratılmış ve kendisine akıl ve irade verilmiş olmasıdır.” Akbulut’un da dediği gibi, “insanın gayesi Allah tarafından belirlenmiş olsa da, bu hedefin gerçekleştirilmesini Allah insana bırakmıştır. İnsan aklı, iradesi ve elde edeceği bilgilerle bu gayeyi gerçekleştirebilecek bir imkâna sahiptir. Bu amacı gerçekleştirip gerçekleştirmemekte insan serbest bırakılmıştır. Bu hürriyet insana Allah tarafından verilmiştir. İnsan Allah tarafından yaratılmış ve fakat onun tarafından kurulmamıştır.”
    Sonuç olarak, insanın kaderinin “şans”, “kısmet” ya da “alın yazısı” şeklinde yorumlanması insanın hürriyetini ve sorumluluğunu anlamsız hale getirdiği gibi, onun emirle belirlenmiş, dışına çıkamayacağı bir kalıp içine yerleştirilmesi anlamına gelecektir. Neticede, her ne takdir edilmişse onun olması gerektiği sonucuna ulaşılır ki, böylece insan, hayat düzenine bütün bütün yabancılaşarak gerek hal-i hazırdaki vaktini gerekse geleceğini iyi ya da kötüye götüremez. Bu da, İkbal’in deyimiyle, kaçınılmaz sonu beklemekle aynı anlamı taşımaktadır. Bu anlayış aynı zamanda insanın yeteneklerinin körelmesi anlamına gelecektir ki, bunun topluma yansımaları olumsuz olacaktır. Nitekim toplumsal alanda yaşadığımız pek çok sorunun gerisinde yaygın kader anlayışının olduğunu söyleyebiliriz. “Ne takdir edilmişse o olur” anlayışı her alanda önceden tedbir almaya engel olduğu gibi sorumluluk bilincini zayıflatmış, insanımızı tembelliğe sevk etmiştir.
    D. KADERLE İLGİLİ BAZI MESELELER
    Kader söz konusu olduğunda onunla ilişkili olan, hayır ve şer, rızık, ecel ve ömür, hastalık ve sağlık, başarı ve başarısızlık, hidayet ve dalalet, tevekkül gibi kavramlar da tartışılmaktadır.
    1. Hayır ve Şer (İyilik-Kötülük Problemi)
    Kader söz konusu olduğunda gündeme gelen en önemli meselelerden biri “kötülük” problemidir. Kötülük problemiyle ilgili derin tartışmalara girmek niyetinde değiliz. Görünen o ki, tartışmanın çıkış sebebi, insan sorumluluğunun esas alınmayıp, bu konuda Allah’ın takdirinden hareket edilmesi, bunun da yanlış anlaşılmasıdır. Allah’ın insanı iyilik ya da kötülük yapabilecek yetenekte yaratması, Allah’ın iyiliği ve kötülüğü yaratması olarak değerlendirilmiştir. Oysa Allah iyiliğin de kötülüğün de kanunlarını koymuş, iyiliğe gidecek yolu insana tavsiye etmiştir. Kâinat nötrdür. Dolayısıyla iyi veya kötü dış âlemde var olan şeyler değil, insan davranışlarının ölçüleridir .
    İyilik ve kötülüğü Allah mı yaratmaktadır? Bu sorunun cevabı Allah’ın kudretinden hareketle çözüme kavuşturulmaya çalışıldığında bazı teolojik sorular gündeme gelmektedir. Her şeyin yaratıcısı Allah ise kötülüğün yaratıcısı da Allah mıdır? Kaldı ki, âlemde pek çok kötülük vardır. Allah kötülüğü önlemek istiyor da buna gücü mü yetmiyor. Yoksa Allah, gücü yettiği halde kötülüğü önlemek mi istemiyor? gibi sorular ateistlerin fikir planında en büyük dayanakları olmuştur. Allah’ın ilim, kudret, irade ve iyilik sıfatlarını aynı kuvvetle savunmaya çalışan her sistem çelişkiye düşüyor görünmektedir. Yukarıdaki sorulara tutarlı bir cevap verebilmek için hareket noktamızı çok iyi tespit etmemiz gerekmektedir. Önce iyilik ve kötülüğü yaratmanın mı yoksa iyiliği ve veya kötülüğü yapabilecek kabiliyette bir varlığı yaratmanın mı daha büyük bir kudret gerektirdiğini ortaya koymamız gerekmektedir. Elbette her iyiliği de kötülüğü de yapabilecek bir varlık yaratmak daha büyük bir kudretin işidir. O halde Allah insanı nötr olarak yaratmıştır. İyilik ve kötülük insanın hür iradesiyle gerçekleştirdiği eylemler neticesinde ortaya çıkmaktadır . İmtihanın gereği de budur. İnsanın kaderi, daha önce de belirttiğimiz gibi, onun iyilik ve kötülüğü yapabilecek bir yetenekte yaratılmış olmasıdır.
    Allah tarafından belirlenmiş kanunlar çerçevesinde dünyanın pek çok yerinde deprem, sel, salgın hastalık, yangın ve fırtına gibi felaketler meydana gelmektedir. Bu felaketlerde pek çok insan hayatını kaybetmektedir. Bütün bunlar şerdir. Ancak burada belirtmeliyiz ki, bu olayların şer olmasında insan sorumluluğunun büyük payı vardır. Dere yataklarının imara açılması ya da deprem yönetmeliğine uyulmadan yapılan binalar felakete davetiye çıkaracaktır. Öldüren deprem değil, depreme dayanıksız yapılan binalardır. Bu durumda o binayı yapan müteahhit, mimar, mühendis, gerekli denetimleri yapmayan, gerekli yasal düzenlemeleri oluşturmayan ilgili kurumlar böyle bir kötülüğün müsebbibidirler ve Allah katında sorumludurlar. Kısacası gerekli tedbirler alınmış olsaydı, ilgili kişi ve kurumlar üzerine düşen sorumluluğu hakkıyla yerine getirmiş olsaydı deprem bir şer olmayabilirdi. Öyleyse şer ya da kötülük problemi üzerinde tartışırken insanın, aklı ve iradesi olan aynı zamanda da sorumlu bir varlık olmasını göz ardı etmememiz gerekmektedir.
    2.Rızık
    Sözlükte, “nasip, pay, nimet ve bağış” gibi anlamlara gelen rızık, bir terim olarak: “Allah’ın yiyip, içmek ve faydalanmak üzere bütün canlılara sağladığı imkânlar, lütfettiği nimetler” şeklinde tarif edilebilir.
    Kur’an’da, “Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah’a ait olmasın…” denilerek rızkı verenin Allah olduğu vurgulanmakta; “…yeryüzünde dağılın ve Allah’ın lütfünden nasibinizi arayın…” denilerek de rızkın temin edilmesinde insanın çabasına işaret edilmektedir . Aynı şekilde, insan için kendi çalışmasından başka bir şeyin olmadığını dile getiren ayetlerde, rızkını elde etmede insanın gayretine vurgu yapılmaktadır .
    Allah, yeryüzünde herkese yetecek kadar imkânlar yaratmıştır. Bu imkânlardan faydalanmak herkesin hakkıdır. Fakat herhangi bir çaba olmaksızın bu imkânlardan faydalanmak mümkün değildir. Öyleyse insanların geçim noktasında sıkıntı çekmelerinde kendi tutumları önemlidir. Çalışmadan, herhangi bir gayret göstermeden rızık temini mümkün değildir.
    Fakat kabul etmek gerekir ki, bazen insan ne kadar çaba gösterirse göstersin rızkını temin etmede zorluklar çekebilmektedir. Bazen coğrafya ve iklimden kaynaklanan sebeplerle, bazen de insandan kaynaklanan sebeplerle açlık ve fakirlik gibi problemlerle karşı karşıya kalıyoruz. Esasında açlık ve fakirlik probleminin gerisinde yanlış kader anlayışı ve adalet, yardımlaşma, dayanışma, paylaşma gibi erdemlerden yoksunluk yer almaktadır.
    Allah Teâlâ bütün canlılar için sayısız nimetler yaratmış, bu nimetlerin paylaşılması gerektiğini vurgulamıştır. Servetin sadece zenginler arasında dolaşarak tekelleşmemesini kınayan Kur’an, zenginliğin bir imtihan olduğunu belirtmiştir. Bu şekilde zenginlere ayrı bir sorumluluk yükleyen Kur’an, başkalarına yardımda bulunmayı ve infâk etmeyi imanın bir gereği olarak görmüş, bu yüzden de nimetleri paylaşmamayı bir hak gaspı olarak görmüştür . Dolayısıyla, gerekli şartları taşıdığı halde zekât ve sadaka gibi yükümlülüklerini yerine getirmeyenler fakirin hakkını gasp etmektedirler.
    Nimetlerin paylaşılması konusundaki Kur’an’ın emir ve tavsiyelerinden hareketle açlık ve fakirliğin bir kader olmadığını söyleyebiliriz. Dolayısıyla, rızkın Allah’tan olduğuna inanan mümin, elde ettiği nimetlerden fakirin de hakkı olduğunu bilir ve bunu paylaşırsa, toplumsal sorumluluğunu yerine getirdiği gibi, Allah’ın nimetlerine karşı şükür borcunu da ifa etmiş olacaktır. Böylesine bir anlayış, açlıktan ölen insanların olduğu dünyada yaşama gibi bir utancın ortadan kalkmasına oldukça önemli katkı sağlayacak bir anlayıştır.
    3. Ecel ve Ömür
    Allah her canlı için doğal bir yaşam süresi belirlemiştir. İnsan için de belirlenmiş bir yaşam süresi vardır. Bu yaşam süresi dolduğunda her insan ölümü tadacaktır. Ölüm karşı çıkılması mümkün olmayan bir gerçektir. İnsan için dünya hayatı sürelidir. Bu gerçek herkes tarafından kabul edilmektedir. İnsanın ömrüyle ilgili tartışma, bu süre ne kadardır? Bu süre nasıl sona ermektedir? Her insan için bu süre farklı mıdır? Öldürülen kişi eceliyle mi ölmektedir yoksa ecelini doldurmadan mı ölmektedir? Eceliyle öldüyse katilin suçu nedir? gibi sorular üzerinde yoğunlaşmaktadır.
    Kur’an, sadece insan için değil, milletler için, güneş ve ay için, yer ve gök arasında bulunan her bir şey için belli bir ecel belirlendiğini ifade etmektedir. Kısacası ecel kavramı, her şeyin vakti ve süresi belirlenmiş olduğunu ifade etmek için kullanılan bir kavramdır.
    Kur’an’da ecel ile ilgili ayetler incelendiğinde, Allah’ın her bir insan için ayrı ayrı değil de insan cinsi için bir ecel belirlemiş olduğu anlaşılmaktadır. Buradan hareketle diyebiliriz ki ecel, “dünyaya gelen her insanın yaşaması gereken süre yani tabii ömür” şeklinde tarif edilebilir. Başka bir tanımla ecel; “kurallarla düzenlenmiş muhtemel yaşam süresidir.” Bu tanımlardan hareketle, insan normal şartlarda sağlıklı ve yeterli beslendiği, koruyucu tedbirleri aldığı, yine yaşam süresini olumsuz yönde etkileyen dış tesirlerden korunduğu takdirde doğal ömrünü tamamlama imkânına sahiptir sonucunu çıkarabiliriz. Nitekim doğal yaşam süresini olumsuz etkileyen tesirlerin en aza indirildiği gelişmiş toplumlarda insanların daha uzun süre yaşadığı, buna karşın yeterli beslenme ve sağlık şartlarının oluşturulmadığı toplumlarda da insanların daha kısa bir ömre sahip olduğu görülmektedir . Bu tecrübe göz önünde bulundurulduğunda, “Başınıza gelen herhangi bir musibet ellerinizle işlediklerinizden dolayıdır.” mealindeki ayet daha iyi anlaşılmış olacaktır. Bu ayete göre insanın başına gelen felaketlerden kendisinin sorumlu tutulduğu ortaya çıkmaktadır.
    Buna karşın, ecel problemini araştırma konusu yapan Okumuş’un da belirttiği gibi, Müslüman kültüründe ecel için söylenen “değişmezlik” kanunu ömür için de söylenmekle birlikte, canlılık süresince kaybedilen ve kazanılan “yeni güçlerin” de birer kader olması gerektiği kanaatine varılmıştır. Yani insanı ölüme götüren hastalık, trafik, iş ya da ev kazaları da birer takdir olarak görülmüştür. Bu anlayış atasözlerimize; “ölüm geldi cihana baş ağrısı bahane” şeklinde yansımıştır. Hâlbuki ilâhî kader olarak anlaşılması gereken şey ölüm olayının mutlaklığıdır. Nitekim Kur’an, peygamberler de dahil hiç kimseye ebedilik verilmediğini, her nefsin mutlaka ölümü tadacağını, insan için nerede olursa olsun ölümün kaçınılmaz bir son olduğunu açık bir şekilde vurgulamaktadır . Ancak insan için ölümü tayin eden ve onun için bir son hazırlayan Allah, bunun icrasının şartlarını da insan davranışlarına bağlamıştır . İnsanın kendisi ya da bir başkasının ihmal ve kusurundan meydana gelen ölümünün sorumlusu Allah değildir. Bu konudaki sorumluluk insana aittir.
    Kur’an-ı Kerim’de yer alan şu ayet oldukça dikkat çekicidir: “Yaşayan bir varlığa daha çok ömür verilmesi de onun ömründen biraz azaltılması da mutlaka bir kitapta yazılıdır.” Buradaki “kitapta yazılı” olan şey “Allah’ın yeryüzünde koyduğu ölçüler” şeklinde anlaşılacak olursa; insanın kaliteli bir yaşam sürmesi ve Rabbi tarafından kendisine verilen ömrü tamamlayabilmesi için, başka bir ifadeyle ömrünü uzatan şartları oluşturması için Allah’ın yeryüzünde koyduğu ölçüleri dikkate alması gerekir. Bu ayetin bir insanın ömrünün uzun ya da kısa olduğu önceden belirlenmiştir şeklinde anlaşılmaması gerekir.
    4. Hidayet ve Dalalet
    Sözlüklerde hidayet, “istenilene ulaştıracak şeye işaret etmek” şeklinde tanımlanmaktadır. Başka bir tanımla hidayet “doğru yol”, hidayete ermek ise “doğru yolu bulmak” anlamına gelmektedir. Dalalet, “yanlış yol”, dalalete düşmek ise, “yoldan çıkmak, şaşırmak, kaybolmak, sapıklık veya sapkınlık” anlamlarına gelmektedir.
    İnsanı iyilik ve kötülüğü yapabilecek tarzda yaratmış olan Allah, doğru ya da yanlış yola yönelmeyi insanın tercihine bırakmıştır. Yine Allah Teâlâ peygamberler ve kitaplar vasıtasıyla insanlara doğru ve yanlış yolu göstermiş, doğruyu yanlıştan ayırt edebilmesi için ona akıl nimetini bahşetmiştir. Öyleyse bu özellikleriyle insan hidayet ya da dalaleti kendisi tercih etmekte ve bu tercihinden dolayı sorumlu tutulmaktadır.
    Kur’an’a göre, insanın hidayete erememesi ya da dalalete düşmesinin sebebi, Allah’ın yapılmasını yasakladığı davranışları ısrarlı bir şekilde sergilemesidir. Yalan, iftira, küfür ve günah olarak belirtilen davranışları alışkanlık haline getiren kişide buna uygun bir karakter oluşmaya başlar. Bundan sonra insan gittiği yolun yanlışlığını anlayamaz ve artık geri dönemez hale gelebilir. Buradan hareketle, Kur’an’daki “kalbin mühürlenmesi” ifadesini insanın artık doğruları ve gerçekleri göremez hale gelmesi şeklinde anlayabiliriz. “…Allah kimi saptırırsa artık onu doğru yola iletecek yoktur.” ayetini de bu çerçevede değerlendirdiğimizde, hidayete ulaşma ya da dalalete düşme konusunda insanın aklı, tercihi ve iradesini daha net ortaya koymuş oluruz.
    5. Tevekkül
    Sözlükte, “güvenmek, dayanmak ve işi başkasına havale etmek” gibi anlamlara gelen tevekkül dinî bir terim olarak, “kişinin gerçekleştirmek istediği iş konusunda, gerekli her türlü tedbiri aldıktan, elinden gelen her şeyi yaptıktan, insanî planda yapacak bir şey kalmadıktan sonra Allah’a güvenip dayanması ve ondan yardım beklemesidir.”
    İman ile ilgili bölümde, iman kelimesinin kök anlamlarından birinin “güven” olduğunu ifade etmiştik. Bu anlamda “mümin” hem güven veren hem de “Allah’a güvenen” kimsedir. Hiç kimsenin Allah kadar güvene layık olmadığının bilinciyle mümin, yaptığı ya da yapacağı işlerde Allah’a güvenip dayanır. Bu güven insanı kötü işler yapmaktan alıkoyduğu gibi, zor anlarında ona ümit ve teselli olmaktadır. Ayrıca gerekli tedbirleri aldıktan sonra, Allah’ın insanları bütün kötülüklerden koruyacağına inanan insan dünya hayatında da başarılı olur. Nitekim Allah kendisine inanıp güvenerek gerekli gayreti ve çalışmayı gösteren insanı hiçbir zaman yalnız ve çaresiz bırakmamıştır.
    Tevekkül anlayışında esas olan, öncelikle insanın elinden gelen her türlü çabayı göstermesi ve gerekli tedbirleri alması; ayrıca Allah’ın doğaya koyduğu kanunlar ve ölçüler doğrultusunda hareket etmesidir. Bu esas göz önünde bulundurulduğunda tevekkül konusundaki yanlış anlayışlar önlenecektir. Hiçbir tedbir almadan ve elinden geleni yapmadan Allah’a tevekkül etmek İslâm’ın sorumluluk anlayışıyla asla bağdaşmaz. Hal böyleyken, Altıntaş’ın da tespit ettiği gibi, Müslüman kültüründe yerleşmiş olan insan davranışlarının önceden belirlenmişliği anlayışı tevekkül meselesinin de gerçek anlamından koparılmasına sebep olmuştur. Kader ve tevekkülün yanlış telakkisi sosyal hayatta pek çok olumsuzluğu beraberinde getirmiştir. Yazgıcı tevekkül anlayışı, toplumu uyuşukluğa, tembelliğe sevketmiş, bu durum da gitgide ahlâkî bozulmuşluğu ve istismarları beraberinde getirmiştir .
    Milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy yazgıcı kader ve tevekkül anlayışını şu şekilde eleştirmektedir:
    “Kadermiş!” öyle mi? Hâşâ, bu söz değil doğru;
    Belânı istedin, Allah da verdi…Doğrusu bu.
    Taleb nasılsa, tabi’î, netice öyle çıkar,
    Meşiyyetin sana zulmetmek ihtimali var mı?
    “Çalış!” dedikçe şeriat, çalışmadın, durdun,
    Onun hesabına bir çok hurafe uydurdun!
    Sonunda bir de “tevekkül” sokuşturup araya,
    Zavallı dini çevirdin onunla maskaraya!

    Bırak çalışmayı, emret oturduğun yerden,
    Yorulma, öyle ya, Mevlâ ecîr-i hâsın iken!
    Yazıp sabahleyin evden çıkarken işlerini,
    Birer birer oku tekmîl edince defterini;
    Bütün o işleri rabbim görür; vazîfesidir...
    Yükün hafifledi... Sen şimdi doğru kahveye gir!
    Çoluk çocuk sürünürmüş sonunda aç kalarak...
    Hudâ vekîl-i umûrun değil mi? Keyfine bak!
    Onun hazîne-i in'âmı kendi veznendir!
    Havâle et ne kadar masrafın olursa... Verir!
    Silâhı kullanan Allah, hudûdu bekleyen O;
    Levâzımın bitivermiş, değil mi? Ekleyen O!
    Çekip kumandası altında ordu ordu melek,
    Senin hesâbına küffârı hâk-sâr edecek!
    Başın sıkıldı mı, kâfî senin o nazlı sesin:
    "Yetiş!" de, kendisi gelsin, ya Hızr'ı göndersin!
    Evinde hastalanan varsa, borcudur: bakacak;
    Şifâ hazînesi derhal oluk oluk akacak.
    Demek ki: her şeyin Allah... Yanaşman, ırgadın o;
    Çoluk çocuk O'na âid; lalan, bacın, dadın O;
    Vekîl-i harcın O; kâhyan, müdîr-i veznen O;
    Alış seninse de, mesûl olan verişten O;
    Denizde cenk olacakmış... Gemin O, kaptanın O;
    Ya ordu lâzım imiş... Askerin, kumandanın O;
    Köyün yasakçısı; şehrin de baş muhassılı O;
    Tabîb-i âile, eczâcı... Hepsi hâsılı o.
    Ya sen nesin? Mütevekkil! Yutulmaz artık bu!
    Biraz da saygı gerektir... Ne saygısızlık bu!
    Hudâ'yı kendine kul yaptı, kendi oldu Hudâ;
    Utanmadan da tevekkül diyor bu cürete... Ha?
    ………
    Sarılmadan en ufak bir işte esbaba,
    Muvaffakiyete imkân bulur musun acaba?
    Hamâkatin aşıyor hadd-i i’tidâli, yeter!
    Ekilmeden biçilen tarla nerde var? Göster!
    “Kader” senin dediğin yolda şeriata bühtandır;
    Tevekkülün hele, hüsran içinde hüsrandır.
    Kader ferâiz-i imana dahil…Âmennâ…
    Fakat yok onda senin sapmış olduğun ma’na.
    Kader: Şerâiti mevcud olup da meydanda,
    Zuhûra gelmesidir mümkinâtın a’yânda .
    Bu noktada, yazgıcı tevekkül anlayışına Hz. Ömer’in tepkisini dile getirmek, meselenin daha iyi anlaşılmasına katkı sağlayabilir. Bir gün Hz. Ömer arkadaşlarıyla birlikte Şam'a gitmek üzere yola çıkar. Câbiye denilen yere geldiklerinde Şam'da veba ve taun hastalığının ölüm saçtığı haberi kendilerine ulaşır. Orada bulunanlardan bir gurup "Allah 'a tevekkül ederek girelim, Allah bizi bu bulaşıcı hastalıktan korur. Sonra Allah’ın kaderinden kaçamayız" deyince Hz. Ömer buna şiddetle tepki gösterir. “Veba salgınının bulunduğu Şam'a girmeden geri dönmeyi emrettiğinde; “Allah’ın kaderinden mi kaçıyoruz ya Ömer?” şeklinde bir tepkiyle karşılaşır. Bunun üzerine Hz. Ömer “evet, Allah’ın kaderinden kaçıp, yine Allah’ın bir başka kaderine sığınıyoruz” diyerek karşılık verir.
    Görüldüğü gibi Hz. Ömer, ilâhî takdir doktrininden yola çıkmamış, insanî davranışlardan hareketle tedbir almayı öncelemiştir. Çünkü kader, olsa olsa insanın sorumlu tutulmadığı alanlarda olabilir. Sorumlu olduğu alanlarda birey ve toplumlar kendi kaderlerini belirleme hakkına sahiptirler .