• Ateistler için kitap önerileri diye bi' liste yaparsam başa bu kitabı koyarım :D

    Öncelikle bana bu kitabı hediye eden Beyza'ya teşekkür ederim :) Yıllar sonra kitap hediye ettiğini de gördüm artık rahatça ölebilirim :D

    Linç yiyebilirim ya da kavga da çıkabilir incelememin altında, o yüzden incelemeye başlamadan önce yobaz ve cahilleri incelememi okumamaya ve mağaralarına geri dönmeye davet ediyorum :) Şimdiden iyi yolculuklar...

    Şimdi bu kitabı neden okumanız gerektiğini ve neden sorgulamaya başlamanız gerektiğini anlatıyorum. Geçen gün felsefe dersine girdim. Sınıf 80 kişi ve çoğu kız :D Ders baya efsane geçiyor! 80 kişi birbirine laf atıyor tartışma çıkıyor falan ders nasıl güzel nasıl güzel.

    Hoca ortayı kızıştıran kişi zaten :D Bu hafta da karşımıza bi' çıktı Din Felsefesi... Hadiiiiiiiiiii

    Derse başlarken dedi işte bu derste sorgulamanızı sağlayacağım ama dinden çıkmanızı istemiyorum. Sadece sorgulayarak dininize mantıklı kanıtlar bulmaya çalışın.
    Etrafı şöyle bi' kestim herkes doğuştan müslüman. Neden müslüman olduğunu bilmiyor sadece Türkiye'de ve müslüman bir ülkede doğduğu için müslüman olmuş.
    Dedim ben hiç karışmayayım bu duruma ve tüm ders sustum. (Tamam tamam birkaç kere tartıştığım oldu :D )

    Neyseeeee, felsefe tabii bu, adamı çiğ çiğ yer :D Hoca bi' sorular sormaya başladı herkes şok! Yerlere yatıp çığlıklar atanlar var hocaya bağıranlar var "Lütfen cevaplayınnnnnn hocaammmmmm!" diye :D

    19-20 yaşamış ve hiç sorgulamamış. Sonra da hoca ufak bi' şey söylediği anda donup kalıyor. Hadi şimdi dinini savun bakalım derken tabii herkes ders sonunda şu noktaya geldi.
    Hoca cevapları söylesin ve şüphelerimizden kurtulup müslüman olmaya devam edelim. Yoksa din elden gidecek :(

    Şimdi kitabı neden okumanız gerektiğini kısa bir hikaye ile anlatmış oldum. Biraz mizahi bir dille ve biraz da dalgaya alınarak yazılmış bu kitap Adem ile Havva'nın yeryüzüne gelmeden önceki anlarında başlıyor.

    Hikayeyi herkes biliyor zaten. İşte elma yeyip kovuluyorlar sonra dünyada çoğalıyorlar Kabil Habil'i öldürüyor. (Spoiler sayılır mı bu bilmiyorum :D ) Veeee böyle devam ediyor.
    Burada çalışkan bir öğrenci olarak çok kaliteli bir din felsefesi dersi verebilirim ama Jose Saramago bu dersi hikaye şeklinde veriyor.

    Sorgulamanızı ve düşünmenizi istiyor sizden. Yoksa bizim sınıftakiler gibi ortada kalıverirsiniz :)

    Okumak isteyen, sorgulamak isteyen ve düşünmek isteyen herkese iyi okumalar dilerim.
  • Kitap hakkında çokca bilgi içerdiğini belirterek başlamak istiyorum bu incelememsi yazıma...

    Çiçeği burnunda yazar olan Aykut arkadaşımızın 2. Kitabı olan "Paye" ilk kitabı olan "Pranga" ya bakarak daha çok gelişmiş bir tık daha ileri gitmişti.

    Her iki kitabında da istediği mesajı net bir dille aktarmayı seçen arkadaşımızın bu kitapta kullandığı olaylar ve karakterler artmış ve bu da okuyucuya biraz daha zevk veriyor.
    Kitaplarına genelde aşk hikayesi gibi giriş yapan arkadaş daha sonra asıl hikayeyi oturtup onun üstünden giderken okuyucuya bir oh çektiriyor, çünkü piyasada sade aşk acısı çeken kitaplardan çok bulunmakta.

    Asıl Halil ve öğretmen üzerine oturtulmuş bu kitapta olaya götüren ağa, Elif, Çeto, Sabri karakterleri de konuya çok güzel yedirilmişti.
    Pasif ezilmiş bir köylü, köylü ezildikçe ezmeyi daha çok görev haline getirmiş bir zalim ağa. Her şeye susan, hakkını aramayan arasa bile adaletin o bölgeye tecelli edemeyeceğini kabullenen ya da zorla kabul ettirilen köylü... Peki hep böyle mi gidecek zor olsa da, geç gelse de adalet bir nebze gönül ferahlığı vermeyecek mi.?
    Kitabın sonunda beklediğim bomba patladı ve her şey arkasından geldi.
    Tek istediğim kitap bir bölümden sonra bir tık daha uzatılabilirdi ve köylünün üzerine biraz daha bir şeyler yazılabilirdi bunu Aykut'a söylediğim zaman "ben kitabın ana kısmına yoğunlaştım istediğim konuyu işleyince çok uzatmak istemedim" dedi. Okuyucu olarak saygı duydum :))

    *** Bazı olaylar kişilere olgunluk verir... Henüz daha yaşının genç olmasına rağmen iki kitabı olan arkadaşımı tebrik ediyorum ve kitapları ile daha çok olgunlaşmasını diliyorum :) yazarlık yolunda sağlam adımlar ile devam et... Eminim ki çok daha değişik ve güzel konulu kitaplar çıkacaksın karşımıza :)

    ***Beni unutamadığın için de ayrıca teşekkür ederim, var olasın :) Bazen kafamızı şişirsende yanındayız =))
  • Ruha ve bedene işkence eden, hepimizin içerisinde mutlu veya mutsuz köle olduğumuz tüketim toplumu medeniyetini dinmez bir öfke ve mizahla örgütlü olarak yok etme gayretinin anlatıldığı bir kitap karşınızda. Dövüş Klubü. Muzzam mobilyalarınıza elveda deyin, banka hesaplarınıza, renkli duvar desenlerinize, her sabah işe gitmeniz için öten alarmlarınıza, patronlarınıza, kariyer saygınlık gibi içi pörsümüş kavramlara, kuaförlerinize, kozmetik ürünlerinize, modern dairelerinize, uğruna yaşadığınız ve kendinizi sınıflandırdığınız alışveriş dünyanıza, mülkiyetlerinize hoşçakal deyin. Çünkü anlatıcımızın söylediği gibi, sizi gururlandıran ne varsa, çöpe gidecek. Çünkü Tyler Dövüş Klubünü kurdu.Yoksa, tüm bu benliğin halini almış tüketim kültürü uyuşturucusu, ömrünün anlamı mı hala? O halde, işten döndüğün zaman, evinin kapısını aç, ışıltılı avizelerinin estetiğiyle huzur bul, ışığa dokun... Yıldızlara bak, hop, gittin bile. Ampul bombası. Çünkü senin yaşamın, bir kopyanın kopyasının kopyası...

    Bir otomobil firmasında ürün iptali koordinatörü olan ve gökdelende dairesi bulunacak kadar iyi para kazanan anlatıcımız, yaşadığı hayat ve toplumdan nefret ettiği için insani yakınlığı, bir kilisenin bodrum katında kanser hastalarından oluşan dayanışma gruplarında arar. Aynı gruplarda Marla adlı tekdüze hayattan bunalmış bir kadın da vardır. Tüm hikaye, anlatıcımızın bir uçak seyahatinde, bir sinema makinisti ve garson olan Tyler Durden ile tanışmasıyla başlar. Anlatımız seyahatten döndükten sonra evinin dinamitlenmiş olduğunu görüp Tyler'a telefon açar ve bir barda birkaç biradan sonra birbirlerine vururlar. Böylece haftanın belirli bir günü yapılmak üzere Dövüş Klubü kurulur. Dövüş klubü, muritlerin birbirlerine zarar vererek bunalımlarından kurtulma felsefesi ile oluşturulmuştur. Şehre uzak tenha bir yerde kiraladıkları üç katlı ev, medeniyeti yıkmak için eylemler planladıkları karargahları olur. Gelirlerini de, sabun yaparak sağlarlar. Anlatıcımız ve Tyler, bazen hizmet sektörünün gerillaları olup önemli kişilere servis edecekleri yemeklerin üzerlerine işerler. Bazen patron öldürür, bazen patron sömürür, intikamlarını alırlar. Dövüş klubü ülkenin hemen hemen her tarafında yayılmaktadır ve medeniyeti zor günler bekler. Yazarımızın deyimiyle, "karanlık çağ, kültürel bir buzul çağ, medeniyetin tasfiyesi" sizi bekliyor okunmak için.


    Alıntılarım:

    Bir kolu çek. Bir düğmeye bas. Neyi neden yaptığını bilmiyor, sonra da ölüp gidiyorsun."

    ""Kafalarına doğrultulmuş o görünmez silahla herkes birbirine gülümsedi."

    "Uykusuzluk böyledir işte. Her şey çok uzaklardadır, bir kopyanın kopyasının kopyası gibi. Dünyayla arana öyle bir meseafe sokar ki, ne sen bir şeye dokunabilirsin ne de bir şey sana."

    "İşte bu özgürlüktü. bütün umutlarınızı kaybetmek özgürlüktü."

    "Tanrım, bugün bin bir düşünce içinde kendini oradan oraya sürüklerken, yarın soğuk gübreye, solucanlar için açık büfeye dönüşebileceğinin kanıtı işte. Ölümün inanılmaz mucizesi bu."

    "Mobilya satın alırsınız. Kendinize dersiniz ki, bu hayatım boyunca ihtiyaç duyacağım son kanepe. Kanepeyi alırsınız ve sonraki birkaç yıl boyunca, hangi işiniz ters giderse gitsin, en azından kanepe sorununuzu çözmüş olduğunuzu bilirsiniz. Sonra aradığınız tabak takımı. Sonra hayallerinizdeki yatak. Perdeler. Halılar.Sonra o güzel yuvanızda kısılıp kalırsınız. Bir zamanlar sahip olduğunuz şeyler artık sizin sahibiniz olur."

    "Lütfen Tyler, kurtar beni.
    Telefon bir kez daha çalıyor.
    İsveç malı mobilyalardan kurtar beni.
    İncelikli sanat eserlerinden kurtar."

    "Eğer ne istediğini bilmezsen diyor kapıcı, bir bakarsın istemediğin bir sürü şeyin olmuş."

    "Hiçbir şey durağan değil. Mona Lisa bile bozuluyor."

    "Belki de kendini geliştirmek aranan cevap değildir."

    "Bazen evdeki yataınızda, makinist odasında uyuyakaldığınızı ve bobin değiştirmeyi unuttuğunuzu sanarak karanlıkta dehşet içinde uyanırsınız. Seyirciler size küfredecektir. Seyircilerin sinema rüyası yıkılmıştır..."

    "Yolculuğun hoş tarafı; gittiğin her yerde hayat miniktir. Otele gidersin, minik sabun, minik şampuan, tek kişilik tereyağı, minik gargara ve tek kullanımlık diş fırçası. .... Tek kullanımlık minyatür arkadaş."

    "Ancak her şeyini kaybettikten sonra, canının istediğini yapmakta özgür olursun."

    "Tyler diyor ki, ben henüz dibe vurmaya yaklaşmamışım bile. Ve eğer sonuna kadar düşmezsem, kurtarılmam olanaksızmış. İsa çarmıha gerilerek yapmış bunu. Sadece para, mülkiyet ve bilgiden vazgeçmen yeterli değil, diyor. Bu bir hafta sonu tatili değil. Kendini geliştirmeye sırt çevirmeli ve felakete doğru koşmalısın. Bu işi böyle yarım yamalak yapamazsın artık."

    "Bu devler, hiçbir nedeni yokken yemekleri mutfağa geri gönderirler. Tek dertleri, ödedikleri para karşılığında etrafınızda koşturup durduğunuzu görmektir. ... Size pislik muamelesi yaparlar."

    " -O zaman müdüre şikayet et, der Tyler.
    -Kovdur beni. Bu sikindirik iş için ayılıp bayılmıyorum.
    -Kovulmak, der Tyler, herhangi birimizin başına gelebilecek en iyi şey olurdu. Böylece havanda su dövmekten kurtulur ve hayatlarımızla bir şey yapardık. "

    "Bir gün öleceksin, diyor Tyler, ve bunu kavrayamadığın sürece benim gözümde beş para etmezsin."

    "vücudumdaki her kas sızım sızım sızlayarak içeri giriyorum; ama kalbim hala güm güm atıyor ve düşünceler beynimde fırtına gibi savruluyor. Uykusuzluk böyledir işte. Kafandaki düşünceler bütün gece yayın yapar."

    "Marla iki bacağını da naylon çorabının bir bacağına sokmuş olarak sıçraya sıçraya mutfağa geldi ve dedi ki: "Bak, ben denizkızı oldum."

    "Bilmeniz gereken şu ki, Marla hala hayatta. Marla'nın hayat felsefesi, bana söylediğine göre, ölmeye her an hazır oluşu. Marla'nın hayatındaki trajedi ise ölmüyor oluşu."

    "Felaket benim dönüşüm çizgimin doğal bir parçasıdır" diye fısıldadı Tyler. "Trajediye ve yok oluşa doğru bir dönüşüm.""

    "Fiziksel güçle ve mülkiyetle olan bağlarımı niçin koparıyorum?" diye fısıldadı Tyler. "Çünkü ancak kendimi mahvederek ruhumun gerçek gücünü keşfedebilirim." "

    "Dedektife diyorum ki, hayır, ben gazı açık bırakıp şehirden ayrılmadım. Ben hayatımdan memnundum. O evdeki her mobilya parçasını seviyordum. Onlar benim hayatımdı. Lambalar, sandalyeler, halılar, hepsi bendim. Mutfak dolaplarındaki tabaklar bendim. Saksılardaki bitkiler bendim. Televizyon bendim. O patlamayla havaya uçan bendim. Bunu anlamıyor musunuz?"

    "Sahip olduklarımı yok eden kurtarıcı" dedi Tyler, "benim ruhumu kurtarma savaşındadır. Bütün aidiyetleri yolumdan kaldıran öğretmen beni özgür bırakacaktır."

    "Tyler, kendisinin bir hiç olduğunu söyledi. Ölmesi ya da kalması kimsenin umrunda değildi ve tamamen karşılıklı bir duyguydu bu."

    "Senin kaybedecek çok şeyin var. Benim hiçbir şeyim yok. Senin her şeyin var. Hadi durma, yapıştır mideme. Suratıma bir tane daha geçir. İstersen dişlerimi dök..."

    *"Ben pisliğim demişti Tyler. "Senin ve bütün dünyanın gözünde pisliğin, iğrencin, ruh hastasının tekiyim" demişti Tyler sendika başkanına. " Nerede yaşadığım, ne hissettiğim ,ne yiyip ne içtiğim, çocuklarımın karnını nasıl doyurduğum ya da hastalandığımda doktor parasını nereden bulduğum senin umrunda bile değil. Ve evet, aptal, bıkkın, güçsüzüm; ama gene de senin çözmen gereken bir sorunum."

    "Yüzümün büyük bölümü hiçbir zaman iyileşme fırsatı bulmadığından, görünüş açısından kaybedecek bir şeyim yoktu. Patronum, işyerinde, yanağımdaki hiç kapanmayan delik için ne yaptığımı sormuştu. Ona dedim ki, kahve içtiğim zaman iki parmağımla deliği kapatıyorum, kahve dışarı akmasın diye." ( :) )

    "Tyler'in söylediği gibi hissediyordum kendimi;tarihin süprüntü ve kölelerinden biri olarak.Hayatta hiçbir zaman sahip olamayacağım bütün güzellikleri yıkıp yok etmek istiyordum.Amazon yağmur ormanlarını yakmak istiyordum.Uzaya klorofluorokarbon gazları pompalayıp ozon tabakasında koca koca delikler açmak istiyordum. Dev tankerlerin boşaltma vanalarını açmak,açık denizlerdeki petrol kuyularının kapaklarını kaldırmak istiyordum.Yemeye paramın yetmediği bütün balıkları öldürmek , asla göremeyeceğim Fransız kumsallarını kirletmek istiyordum.Bütün dünyanın dibe vurmasını istiyordum."

    "Binlerce yıldır insanoğlu bu gezegendeki her şeyin içine etmiş, her şeyi boka çevirmişti ve şimdi tarih benden herkesin pisliğini temizlememi bekliyordu. Boş konserve kutularını suyla çalkalamalı ve yassıltmalıydım. Kullandığım her benzin damlasının hesabını vermeliydim."

    "Louvre Müzesi'ni yakmak istiyordum. Elgin Mermerlerini balyozla parçalamak, Mona Lisa'yla kıçımı silmek istiyordum. Bu dünya benim dünyam artık. Bu dünya benim dünyam, benim dünyam. O eski insanlar öldüler."

    "Rockefeller Merkezi'nin etrafındaki yıkıntıların arasında, rutubetli kanyonların içinde koşturarak geyik avlıyorsun. Seattle'daki gözlem kulesinin kırk beş derecelik açıyla yan yatmış iskeletinin yanı başında istiridye topluyorsun. Gökdelenlerin cephelerini dev totem maskeleriyle ve Polinezya yerlilerinin korkunç suratlı tanrılarıyla süslüyoruz. Hayatta kalmayı başarabilmiş insanlar akşamları boşalmış hayvanat bahçelerine sığınıyor, dışarıda gezinip parmaklıkların arkasından onları seyreden ayılardan, büyük kedilerden ve kurtlardan korunmak için kendilerini kafeslere kilitliyorlar.
    Geri dönüştürme, sürat limitleri, hepsi palavra dedi Tyler. Ölüm döşeğinde sigarayı bırakmaya benziyor bunlar."

    "Bir düşün. dedi Tyler. Mağaza vitrinlerinin yanından geçerek geyiklerin izini sürüyorsun. Askılar dolusu şık elbise ve smokin oldukları yerde küflenip kokuşuyor. Ömrünün geri kalanı boyunca deri giysiler giyiyor ve Sears kulesi'ni sarmalayan sarmaşıklara tutunarak yukarı tırmanıyorsun. Fasulye filizine tırmanan masal çocuğu gibi o azgın nemli bitki örtüsü içinden kendine yol açarak tepeye çıkıyorsun. Ve hava o kadar temiz ki, aşağı baktığında, ağustos sıcağında yüzlerce kilometre uzanıp giden terk edilmiş sekiz şeritlik dev bir otoyolun boş emniyet şeridine geyik eti seren ve mısır öğüten minicik insanlar görüyorsun. "

    "Bakacağınız yeri bilirseniz, her taraf gömülmüş cesetlerle dolu."

    *"Güzel ve emsalsiz bir kar tanesi değilsin. Herkes gibi sen de o çürüyen organik maddeden yapılmasın. Hepimiz aynı pürenin parçalarıyız."

    "Kültürümüz hepimizi aynı yaptı. Artık kimse gerçek anlamda beyaz ya da siyah, zengin ya da yoksul değil. Hepimiz aynı şeyi istiyoruz. Teker teker, hiçbirimiz hiçbir şey değiliz."

    "''Unutmaman gereken şey şu ki diyor'' tamirci çocuk ''Tanrı seni sevmiyor olabilir. Bu da bir olasılıktır. Belki de Tanrı bizden nefret ediyordur. Hayatta olabilecek en kötü şey değil bu.''
    Tyler'ın bakış açısına göre, kötü şeyler yaparak Tanrı'nın ilgisini çekmek, hiç ilgi görmemekten daha iyiydi. Belki de Tanrı'nın nefreti Tanrı'nın kayıtsızlığından daha iyidir.
    Ya Tanrı'nın can düşmanı ya da hiçbirşey olacaksan hangisini seçerdin ?
    Tyler Durden'a göre biz Tanrının ortanca çocuklarıyız. Tarihte özel bir yeri olmayan özel ilgi görmeyen kimseleriz.
    Tanrı'nın ilgisini çekemediğimiz sürece ne lanetlenme umudumuz olabilir, ne de kurtuluşumuz.
    Hangisi daha kötü cehennem mi hiçlik mi?
    Louvre'u yakacaksın, diyor tamirci çocuk ve mono lisa'yla kıçını sileceksin. Böylece en azından tanrı isimlerimizi bilecektir.
    Ne kadar derine yuvarlanırsan o kadar yükseğe uçarsın. Ne kadar uzağa kaçarsan Tanrı seni o kadar yanında ister.
    Ancak yakalnır ve cezalandırılırsak kurtulabiliriz.""

    "Aptalım ve durmadan bir şeyler istiyor, bir şeylere ihtiyaç duyuyorum.
    Benim minik hayatım. Küçük boktan işim. İsveç malı mobilyalarım. Bunu hiç kimseye, evet hiç kimseye söylemedim; ama Tyler'la karşılaşmadan önce, bir köpek satın alıp adını "Eş-Dost" koymayı tasarlıyordum."

    “Güçlü kadın ve erkeklerin oluşturduğu bir sınıf var ve bunlar hayatlarını bir şeye feda etmek istiyorlar. Reklamlar insanları gerek duymadıkları arabaların ve kıyafetlerin peşinden koşturuyor. Kaç kuşaktır insanlar nefret ettikleri işlerde çalışıyorlar; neden? Gerçekte ihtiyaç duymadıkları şeyleri satın alabilmek için. Bizim kuşağımız büyük bir savaş görmedi, büyük bir buhran yaşamadı; ama bizim de bir savaşımız var. Büyük bir ruhani savaş bu. Kültüre karşı büyük bir devrim hazırlıyoruz. Büyük buhran bizim hayatlarımız. Biz ruhani bir buhran geçiriyoruz.
    Onları köleleştirerek, bu insanlara özgürlüğün ne demek olduğunu göstermek zorundayız. Onları korkutarak, cesaretin ne olduğunu göstermek zorundayız."
    Napolyon, bir kurdele parçası uğruna hayatlarını feda edecek insanlar yaratabilmekle övünürdü.
    Düşün:Bir grev başlatıyoruz ve dünyadaki servet dağılımı yeniden düzenlenene dek kimse çalışmıyor.
    Rockefeller Merkezi'nin etrafındaki yıkıntıların arasında rutubetli kanyonların içinde koşturarak geyik avladığını düşün."

    "Az sonra sakinleşecektin: Ölümün akıl almaz mucizesi. Bir an yürür ve konuşurken sonraki an bir nesnesindir."

    "Şimdi kalk git ve küçük hayatını yaşa; ama unutma ki gözüm üstünde, Raymond Hessel. Ancak peynir satın alıp televizyon seyretmeye yetecek kadar para kazandıran boktan bir işte çalıştığını görmektense, seni öldürürüm daha iyi."

    ""Etrafıma baktığımda" diyor, yan camdaki yıldızların üstüne düşen siluetiyle, bugüne kadar yaşamış en güçlü, en akıllı adamları benzin pompalarken ve garsonluk yaparken görüyorum."

    "Başka bir yerde, başka bir zamanda uyanabilseydim. Niçin başka bir insan olarak uyanamayayım?"

    "Bize dünyanın bokundan ve pisliğinden başka bir şey bırakmadılar."

    “Şunu unutma” diyor Tyler. Ezmeye çalıştığın bu insanlar, senin muhtaç olduğun herkestir. Biz senin çamaşırını yıkayan, yemeğini pişiren ve önüne getiren insanlarız. Senin yatağını biz yapıyoruz. Uykudayken seni biz koruyoruz. Ambulanslarını biz kullanıyoruz. Telefonlarını biz bağlıyoruz. Bizler ahçıyız, taksi şoförüyüz ve senin hakkında her şeyi biliyoruz. Sigorta bildirimlerini, kredi kartı ödemelerini biz takip ediyoruz. Hayatının her alanını biz denetliyoruz.

    Biz tarihin ortanca çocuklarıyız. Bizi bir gün milyoner olacağımıza, film yıldızı, rock yıldızı olacağımıza inandıran televizyon programlarıyla büyüdük; ama bunların hiçbirini olamayacağız. Ve bu gerçek kafamıza ancak dank ediyor" diyor Tyler. " O yüzden bize karşı dikkatli ol."

    "Burada, yıldızlarla yeryüzü arasındaki boşluğu dolduran binlerce kilometrelik gecenin içinde, kendimi tıpkı o uzay hayvanlarından biri gibi hissediyorum."

    "Bizler eşsiz değiliz. Süprüntü ya da pislik de değiliz. Biz sadece biziz."
  • Ne düşüneceğimi bilemiyorum doğrusu. Öyle bir çıkmazda kaldım ki! Ne yaptın be sevgili Leylâ. Ben ki sana karşı her zalım Leyla diyene kızar, seni savunurdum. Şimdi ise darmadağın ettin beni.

    Farklı kişilerin (dostlarının, sevgililerinin) Jale'ye yazmış olduğu mektuplardan oluşuyor kitap. Hem Jale'nin hem de diğer birçok karakterin hayatlarına girmiş oluyoruz böylece. Bilirsiniz; bir insanı en iyi mektuplarından tanırsınız! En azından ben hep öyle derdim. Ama pek de öyle değilmiş anlaşılan. Neyse sürpriz bozmayacağım, tutuyorum kendimi. Ne diyordum, birbirlerinden çok çok farklı karakterlerin düşüncelerini, eylemlerini, sevgilerini gösteriş biçimlerini okuyoruz mektuplarda. Her insan ne kadar da farklı diyoruz, sevgisini de nefretini de başkaldırısını da göstermek aynı değil herkes için. Kimse kimseye benzemiyor, bambaşka hayatlarda bambaşka seçimler yapıyorlar. Bu seçimlerin iyi mi kötü mü olduğunu bilmek ise mümkün değil. Hayatın kendisi işte. Biz bilebiliyor muyuz sanki; gözümüze en doğru görünenin felaketimize sürükleyeceğini yahut belki de 'olur mu hiç' diyip kestirip attıklarımızın bir daha yakalayamayacağımız fırsatlar olduğunu?

    Mektuplarda birçok yerde Tezer Özlü'nün, Ahmed Arif'in Leyla Erbil'e yazdığı mektupları hatırladım. Boş yere değil tabii. Kendi hayatından, hayatındakilerden parçalar iliştirmiş her karaktere gibi geldi bana. Başkaldırı merakı ile Tezer'i, karşılıksız sevgi ile Ahmed Arif'i hatırlatıyor gibi. Jale'nin durdurak bilmeyen ona sevdalı insanlara duyduğu merhamet ile de kendisini! Doğru mudur değil midir; asla bilemeyeceğim. Sanmayın ki bütün bunları düpedüz söylüyor. Leyla Erbil'in çok sevdiği huyu imiş, satır aralarına gizlemek asıl anlatmak istediğini. O duyguların hepsini satır aralarında veriyor aslında. Ama bir de bakmışsınız ki taa içinizde duyuvermişsiniz o duyguları.

    --Bu kısımda belki az, çok çok az sürpriz kaçırabilirim!--

    Neden darmadağın olduğuma gelince; herkes mi kötü be Leyla ablacım? Kimse sevmez mi karşılıksız? Herkes mi çıkar peşinde? Biliyorum, sen de kendi hayatında sevdin, çok sevildin ama çok da yıkıldın. Çok büyük sevdaları elinin tersiyle itiyor gibi göründün bize hep. Tıpkı Jale gibi! Ama sahiden hep mi böyle kötülük gördün insanlardan? Hiçbir erkeğin, bir kişi olsun aldatmayacağına (ve sonradan gördüğümüz üzere kadınların da) inanmadın mı hiç? Korkuyorum şimdi işte; sonsuz güvendiğimiz herkes, dost olsun sevgili olsun, zayıf bir anında gidecek mi? Herkesin içinde var mı o kapkara ruhtan? Çıkmak için uygun zamanı mı bekliyor? Benim de mi? Ah be zalım Leylâ...
  • Ayrıntılı bilgi için (Kayıp Cennet)

    Tek başınaydı adam kendini bildiğinden beri. İstediği her şey veriliyordu. Geçen gün sırf bunu denemek için bir su aygırı istemişti üstüne binmek için. 10 dakika sonra üstündeydi. Gözdesiydi O'nun, biliyordu. Uçan teyzeler, değişik yaratıklar vardı etrafında. Her gün istediği her şeyi yiyebiliyordu. Tatlı, sebze , meyve işte ne aklına gelirse. Hiç sönmeyen bir mangal vardı derenin kenarında. İstediği zaman gidip ızgara etlerden de yiyebiliyordu oradaki ahalinin aksine. Bu mangalla ilgili ilginç söylentiler gelmişti kulağına. Mangal başı olarak biraz sünepe bir kırmızı adam vardı şu an. Duyduğuna göre ilk zamanlarında; bayağı hoşlaştığı, hoş sohbet olan Şerif Abiyi mangalın başına koymayı düşünmüş. Kıllanmış tabi Şerif Abi. Aslında sever dedi kendi kendine, ama zorlamaya hiç gelemez. İşte sinirlendirmiş onu, sonra da kovmuş Şerif Abiyi. Başta bir parça vicdan azabı çekmişti adam , sonra vazgeçti ve yiyip içmeye devam etti. Zaten kanatlı teyzelerden geveze olanı, Şerif abinin kendisini kıskandığını söylüyordu sürekli. Gözdesi eskiden oymuş sözde. Fazla önemsemedi, vicdan azabı azalmıştı ama biraz. Geçiyordu zaman, etrafındakilerle konuşmaya çalışıyordu adam. Hiçbirinin muhabbeti Şerif Abininki gibi güzel değildi ama. Neyse ki Şerif Abi ona kendiyle oynamayı öğretmişti. Boş zamanlarında kimseye fark ettirmeden onu yapıyordu. Şerif Abi gösterme demişti kimseye , anlamazlar onlar. Gerçekten de zamanla fark etti, o teyzelerin saçma sapan şeylerin, yeni mangalcının bile boş olduğunu. Bir şey istememeye başladı. Artık sadece kendiyle oynuyordu hep gözlerden uzak. Tam hiç yakalanmayacağını düşünürken, O gördü. Kıpkırmızı oldu adam. Özür diledi binlerce defa. Ama kızmıştı çok, öfkesinden çok korkuyordu O'nun. Elini karnının içine soktuğunda öleceğini sandı adam. Sonra baktı. Yara filan yoktu ama çok acıyordu içi. Çok temiz çalışıyordu , kiralık katil gibi. Bir boşluk hissetti içinde acısı hafifleyince. Baktı, elinde bir kemik vardı, acayip şeyler yapıyordu onunla. Hala tırsıyordu ama, kendisine verdikleri eğitim baştan beri böyleydi. Ondan kork, diğerlerini küçük gör. Acaba ne yapacaktı o kemikle, aklından binlerce seçenek geçirdi. Bahçenin öbür tarafına kaçtı, burası daha soğuktu nispeten. Buzlu meyveli şekerler vardı. Onlardan yedi akşama kadar. Kendisi gibi bir şey olmadığını uzun zaman önce fark etmişti adam. Ama öğretilenin aksine hiç kimseyi küçük görmüyordu. O'nun dediklerinden sadece bunu uygulamıyordu. Ne fayda sağlayacaktı ki etraftakilere bağırarak onları aşağılamak O'nun gibi. Baktı karnı baya şişmişti, önündeki şey de küçülmüştü yakalandığı anın aksine. Özür dilemek için en uygun zaman diye düşündü. O'nun yanına döndüğünde daha önce görmediği farklı bir şeyle karşılaştı. Teyzeler gibi kanatları yoktu. O'na baktı, farklı bir şekilde gülümsüyordu. Bilmese yüceliğini pis pis sırıtıyor bile diyebilirdi. Kendisinin bir şey demesine fırsat kalmadan, " Senin için yaptım" dedi, "Onunla oyna, kendinle oynayacağına" Mantıklıydı, baktı karşısındaki kendisinin tamamlayabileceği şekilde yapılmıştı. En azından bir kısmı. Teşekkürler dedi O'na. Kanka demeye karar verdi bundan sonra bu yeni oyuncağına. Kendine diğerlerinden daha çok benziyordu. Acaba konuşabiliyor muydu? Yanından ayrıldıktan sonra yavaş yavaş sorular sordu ona. Ve konuşabildiğini öğrendi. Ama bir gerçeği de fark etti, susamıyordu galiba hiç. "Bir kere de düzgün bir şey yap be " diye geçirdi içinden. Sonra panikledi, ya hissederse diye. Yine döndü, kanka - kadın gibi bir şeyler söylüyordu. Fazla önemsemedi. Oynamaya başladı kankadaki eksik ve fazlalıklarla. Nihayet bırakmıştı konuşmayı, acayip sesler çıkarmaya başladı kanka. Etraftaki meraklı kalabalığı görünce utandı adam. Ve gizli yerine götürdü derenin başladığı noktaya. Orada bayağı oynadı kankayla. Kadın demeye ikna olmuştu bir günden sonra. Başı ağrıyordu ama biraz. O kadar sessizlikten sonra bu, aşırı yükleme gibi bir şey olmuştu. Bir kaç gün sonra kaçmaya başladı kadından. Şerif Abisini özlemişti yine. O kadar şey yapıyordu ama anlatacak kimse yoktu. Peşini bırakmıyordu kadın. Kendisi istemese bile o oynamak istiyordu kendisiyle. Tabiatında yoktu kaba davranmak, ama bir kaç gün sonra bağırıp çağırıp kovdu kadını. Yaptığı anda da pişman oldu. Başıboş dolaşmaya başladı bahçenin içinde. Özür dilemeli miydi ki kendisinden daha düşük olan bu yaratıktan. Bu sırada otların arasından tanıdık bir ses duydu. Baktı göremedi bir şey, ama emindi , Şerif Abinin sesiydi bu. Neredesin diye sorunca fark etti konuşanın yerdeki ince uzun yaratık olduğunu. Çok kurnazdı Şerif Abi, şekil değiştirmişti. Kendisine öğretmesini istese de ikna edemedi. Konuştular baya, özlemişti. Anladığına göre bahçeden gittiğinden beri hep zevk sefa içinde geçirmişti günlerini Şerif Abi. Sevindi, sonuçta bir parça vardı hala vicdan azabı. İşte bazı temel ihtiyaçlarda sıkıntı çekiyordu sadece. Mesela hiç elma yoktu dışarıda. "Burada var ama yedirmiyor ki bize. Hepsini kendisi yiyebilecek sanki"dedi adam. "Gel beraber çaktırmadan alalım birer tane" dedi Şerif Abisi "Belki iyi gelir cilde filan, yoksa o kadar önem vermezdi ona." Korkuyordu adam hala ama, yok dedi. Konuyu değiştirdi, kankayı anlattı ona. İlgisini çekmişti Şerif abinin. Yaptıkları kavgayı anlattı sonra. "Seviyorsan git konuş bence" dedi Şerif Abisi. "Doğru" dedi, ama sevmenin ne olduğu hakkında en ufak bir fikri yoktu. Sadece biraz özlüyordu ayrıldığı andan beri. Biraz düşünmesi lazımdı. Şerif abisinden izin isteyerek mangal alanına gitti. Akşama kadar düşündü ve yedi. Akşamüstü kanka/ kadın, artık ne demesi gerekiyorsa, geldi yanına. Mutlu oldu adam, fark ettirmemeye çalışarak. Kadın da hiçbir şey yokmuş gibi davranıyordu. Kendisi de öyle devam etti. Anladığı kadarıyla Şerif Abi onun yanına da gidip tanışmıştı. O da oynadı mı acaba diye düşündü bir an kankasıyla. Sanmıyordu, uzaklaştırdı kötü fikirleri kafasından. Kadın hala konuşuyordu. Çok üzüldüğünden bahsediyor, barışmak için beraber adını bilmediği bu meyveyi yemeye davet ediyordu adamı. "Elma" dedi adam durumun farkına vararak. Şerif Abi yapmıştı yapacağını yine. Tırsıyordu O'ndan ama üzmek de istemiyordu kankasını . "Peki" dedi, "Belki ciltlere iyi gelir" Isırık almasıyla O'nun başlarında bitmesi bir oldu. Alarm mı kurmuştu elmanın içine, adam sonun geldiğini hissetti. Ama iyimser olmaya çalıştı bir parça, belki önceki gibi başka bir şey hazırlar benim için diye düşündü. Isırdıkları elmayı uzatarak özür diledi. Elinde kocaman bir değnek vardı O'nun. "De gedin bahçemden "dedi "Sizle mi uğraşacam ben" İnanamadı adam. Kovulmuştu bahçeden. Kanatlı teyzeler hemen yanına geldiler O'nun. "Bahçe Bekçisi miydi acaba o çok korktuğu" diye düşünüyordu bu sırada adam. İkna etmeye çalıştılar O'nu. "Peki" dedi, "Sen kalabilirsin ama kadın gidecek." Sevindi adam bir an, siniri hafiflemişti biraz. Sonra veda etmek için kadına baktı. Bir şey söyleyemedi. Uzakta otların arasındaki Şerif Abiyle göz göze geldiler, hınzırca gülümsüyordu. Hayır onun eline bırakamazdı kadını. O'na baktı. "Kusura kalma dayı, benim burada işim kalmadı artık. Yerim elmamı, giderim yoluma" dedi. İnanamıyordu böyle konuştuğuna. Arkasını döndü. Tam giderken "Dur" diye bir ses duydu. Gülümsedi kendi kendine. Arkasını döndü. Üç dört yaprak vardı elinde."Bunları alın da üşütmeyin soğuk olur oralar şimdi. Hem şu aralar kim kime dumduma. Korunursunuz. " Güldü sonra, o dağları inleten gülüşüyle. Aldı, korkuyordu çünkü hala. Kadına elini uzatıp "Hadi gidelim " dedi." Yarın artık başka bir gün sonuçta."

    https://www.youtube.com/watch?v=UIVe-rZBcm4