• 228 syf.
    Eski Yunan denilince Homeros'la birlikte akla gelen ilk isim olan Hesiodos'un hayatı ve eserleri hakkındaki bilgiler ile günümüze gelen Theogonia, İşler ve Günler kitapları içinde barındıran güzel bir eserle karşı karşıyayız.

    Eserin uzun ilk bölümünden gördüğümüz kadarıyla; Hesiodos, Anadolu'dan Yunanistan'a göçmüş bir ailenin çocuğu olarak büyümüş. Yaşadığı toprakları yadirgadığı ve daha verimli topraklara sahip olan Anadolu'daki yurdunu özledigi ifade edilmiş. Nitekim çizdiği tanrı tasvirleri ve insanlara verdiği öğütlerin Anadolu izleri taşıdığı örneklerle verilmiş. İşler ve Günler'de çiftçilikle ilgili verdiği bir tavsiyede turna kuşlarının ötmesini beklemelerini tavsiye edişi, ayın belirli günlerinde yapılacak işler veya belirli günlerde olacak işlerin mahiyeti, adetler(gece iş yapilmamasi, ocak kenarında çıplak olunmamasi, suyu Tanrılari anmadan içmeme veya kullanmama gibi) Anadolu kültürüne ait olduğu ve Hesiodos'un bir nevi köklerini dile getirdiği ifade edilmiş.

    Bunlarla birlikte Homeros'ta insanlarla iç içe olan tanrılar dünyası Hesiodos'la birlikte görünmez kalın duvarlarla ayrılıyor gibidir. Aynı zamanda Homeros'ta Zeus'tan da üstün görünen kader kavramının Hesiodos'ta Zeus'un gerisinde kaldığı yani Zeus'un kaderden üstün bir güç olduğu ortaya koyulmuş. Tanrı kadere hakim güçtür diye ifade edebiliriz bu durumu. Hesiodos uzun uzun tanrı anlatımı yapar, kim kimden doğdu gibi, akıllara tevrati getiren Theogonia'da, bu eserde açıkçası biraz sıkıldım. Bu kitabında en çok ilgimi çeken Pandora ve Prometheus hikayeleri oldu. Azra Erhat, Pandora hikayesinin Yunan'a ters olduğunu, bunun yine Anadolu'dan getirilen bir inanç olduğunu ifade etmiş. Pandora'nın kabahati yüzünden insanlığın başı beladan eksik olmaz, bu da akıllara Havva yüzünden cennetten kovulan Adem'i akla getirir. Nitekim Hesiodos eserlerinde kadınlar hakkında hoş şeyler söylemez. Prometheus ise Zeus'u kandiran ve önemli bir imge olan ateşi insanlara veren, Tanrılara karşı gelen biri olarak kötü görülür. Zaten Hesiodos'un vurguladığı üç temel olgu vardır: Düzen(Adalet), Tanrıya itaat ve çalışma. Bu arada Hesiodos'un kendisini peygamber gibi gördüğü yorumu da haksız bir yorum değildir.

    İşler ve Günler eserinde, kardeşine kızar, anlaşılıyor ki babadan kalan miras konusunda kardeşi, yargıçlara rüşvet vererek avantaj sağlamıştır. Hesiodos da hem onu yerer hem de tavsiyeler verir. Tavsiyelerinin ana noktası insanın emegiyle kazanması ve her daim çalışkan olmasıdır. Başkasından fayda gelmeyecegi, gelse de kısa süreli olacağı vurgulanır; bunla birlikte insanın başkasının kazandıkları karşısında iştaha geleceği yani onlarda olanın kendisinde de olmasını isteyeceği söylenir. Yani insan her daim çalışmalıdır, nitekim tanrılar da çalışkan insanı severler. Dike diye geçen ve kısaca adalet manasına gelen kavram da ana noktalardan biridir ve kardeşinin rüşvet verdiği yargıclar nezdinde yargiclari, adaleti sağlayan güçleri ve başka pasajlarda da kralları sert bir şekilde yerer ve uyarır ozan/peygamber.

    Kadınlar konusunda düşünceleri hoş değildir, dönemin izlerini taşır ki aslında günümüzde de halen geçerli bir anlayıştir genel olarak kimi yerlerde: #60094223
    Burada özellikle;
    "Kız oğlan kızla evlen ki
    Doğru bildiğin yola sokabilesin onu" dizeleri oldukça manidardir. Çünkü buradan bakireliğe neden önem verildiği hakkında çıkarımlarda bulunabiliriz. Homeros'un eserlerinde kadının cinselliğinden korkuldugu veya tehlikeli olarak görüldüğü izlenimi edinmistim. Bu izlenim ile yukaridaki dizeleri birleştirip ele aldığımda, bakirelik istemi, erkeğin kadın karşısında duyduğu acziyeti, özgüvensizliği aslında diyebilirim. "Kadın, cinsel açıdan deneyimli olmasın, arzusu sadece benle yaşayacağı cinsellikle sınırlı kalsın ki cinsellik istemi seviyesi yukarıda olmasın; beni yetersiz görmesin," diyor gibidir bu yönde isteği olan erkek bir açıdan kendi arka belleginde belki de. Bu sadece cinsellikle sınırlı olan bir durum da değildir aslında, kadından genel olarak evde oturması veya eğer çalışma hayatında olacaksa bile kocasından statü ve maddi kazanç bakımından aşağıda olmasi beklenir. Aynı mantık.

    Diğer bir değinmek istediğim nokta ilk bölümde Erhat'in Yunan, Finike, Anadolu ve Mezopotamya kültürlerinin etkilesimine vurgu yaparken degindigi bir karşılaştırmadir. Prometheus özelinde Yunan'da insan, Tanrıya baş kaldırmıştır, yani kul olmaktan kurtulma yoluna girmiştir. Lakin Babil özelinde Doğu insanı, kul olarak doğmuş ve kul olmaya devam etmiştir, baş kaldırmamistir. Sadece Tanrı, dinsel inanç özelinde de değil, genel olarak her alanda Doğu insanı otoriteye sıkı sıkıya biat etmeyi sever, baş kaldırani hor görür, hoşlanmaz ondan. Tanrıya, padişaha, kutsal kitaplara, buyruklara koşulsuz biat her şeyden oncedir hatta akıldan da, zaten akıl da nedir ki bunların yanında. Halihazırda akıl da bunları anlamak, daha doğrusu bunlara ne şekilde daha iyi riayet edebiliriz diye verilmiştir insana. Kırmızı çizgileri çoktur bu insanın, geçmez onları ve geçirmezdi kimseyi, geçmeye kalkişani dışlar, dislamakla da kalmaz vurur, linç eder onu. Sonuçta en ufak bir eleştiriyi anasına edilmiş küfür diye algılayan bir insan çıkar ortaya. Diğer tarafta Prometheus'u takip eden Batı insanının ise Doğu insanın kutsal diyeceği, kırmızı çizgiler deyip geçmeye cekinecegi konularda enine boyuna düşündüğünü, eleştiri getirdiğini hatta dalga geçerek bunu yaptığını görürüz. Tabiki bu aşamaya uzun ve zorlu bir süreç sonunda gelmiştir; bu süreç sırasında ne yobazliklardan geçmiş ne aydın insanların kellelerini almışlardır onlar da ama sonuçta bir noktaya evrilmislerdir. Bu noktada kendilerini de eleştirirler. Yani gelişmiş bir eleştiri kültürü hakimdir. Aklı, birtakım kutsallara, kırmızı çizgilere daha iyi nasıl riayet ederiz diye değil her konuda özgürce kullanmaya çalışırlar. Tabiki bu noktaya geliş sürecinde onlar da aklı Doğu insanı gibi kullanmislardir lakin surda gedik açıp düşünsel evrime devam edebilmislerdir. Sonuçta da biri kendilerini eleştirince anasına kufrediliyormus gibi algilamayan, aksine bundan ders çıkarıp kendini gelistirebilen bir insan figürü ortaya çıkmıştır. Bu duruma bir örnek vereyim; bizim ülkemizde veya Arap dünyasında din konusunda bir ilahiyatci ile bir dine inanmayan birinin tartışmak için halka açık bir yerde canlı yayın verdiklerini düşünelim. Ne olur sonucu bu olayın veya olabilir? Akliniza hemen kötü şeyler geliyor mu? Benim geliyor. Diğer tarafta ben Richard Dawkins ile bir Piskopos'un birbirleri ile dalgaya varacak şekilde(dalga derken de hemen olumsuz anlamayalim, iki taraf da mizahi ve zekice cevaplar veriyorlar birbirlerine, iki taraf ve izleyenler de gülüyor, ya sen nasıl konuşursun al kafana bu taşı demiyor yani) tartisabildiklerini gördüm ki bu ABD'de oluyor zira ABD'nin halkında da yobazlik azimsanmayacak düzeydedir. Veya benzer şekilde Miraç hadisesini tartissa az öncekine benzer iki kişi ve dine inanan biri bu olayı klasik literaturde olduğu şekli anlatirken diğeri buna tebessum etse hemen hakaret, saygısızlık ve taşlama vs vs gelir. Bu şuna benziyor arkadaşlar, ben çıkıp karşınıza ciddi ciddi Zombileri anlatıyorum. Var mıdır yok mudur önemli değil, ben buna inanıyorum diyorum. Ama karşıdaki yok, bunu biliyor veya buna inanmiyor. Haliyle de kendi açısından bu olayı ciddi ciddi dinlemek veya bu olayı ciddiye almak zorunda değildir. Buna inanan alabilir ama herkesten bunu bekleyemez veya herkesin bu olayı kendisi gibi görmesini, bu olay hakkında kendisi gibi yorum yapmasını, davranmasini... Bu ne ki aslında sırf Hz eki kullanilmayinca saldirmaya, susturmaya, düşman gibi görmeye başlanıliyor. Neyse anlatmak istediğimi anlatabilmisimdir umarım. Ayrıca bu durum sadece dinsel inanç konusu ile sınırlı değil, siyaset ve daha birçok konuda benzer karsilastirmali örnekler verilebilir.


    İyi okumalar
  • 196 syf.
    EVLİLİK AŞKI ÖLDÜRÜYOR GÜZELİM (SPOILER OLACAKTIR)

    https://www.youtube.com/watch?v=9RUThN5wWOE

    "Zannederim ki bu romanı şimdi okuyanlar önce merak duyacaklar -tüm bu yaygara neden kopmuştu?- sonra da Savaş ve Barış'ı, Anna Karenina'yı, Diriliş'i yazan gözde yazarlarının böyle bir şey de yazabilmiş olmasını huzursuzluk, çaresizlik ve şüpheyle karşılayacaklar." diyor Doris Lessing, önsözde. Bu kült eserlerin hiçbirini henüz okumadım, fakat "böylesi düşünce yapısına sahip bir romanı hangi kafayla yazdın be üstat" demeden de edemedim doğrusu. Nitekim bu durumun gerekçeleri de önsözde ve sonsözde net bir şekilde anlatılmış. Tolstoy, fanatik bir Hristiyan anlayışla bezemiş kurgusunu. Gelgelelim, günümüz koşullarıyla değerlendirildiğinde hem birçok absürt davranışa hem de onca devir ve kültür farklılıklarına rağmen birçok da benzerliğe şahit oluyoruz okurken.

    Kitap yayınlandığı dönemde baskı ve sansür tehlikesiyle karşı karşıya kalmış, hatta romanın sıradan insanların alamayacağı kadar pahalı bir edisyonla basılmasına karar verilmiş. Fakir kitleyi böylesi "zararlı" fikirlerden korumak lazım gelir elbette. Roosevelt'in Tolstoy'a "cinsi ve ahlaki sapık" ithamı ise işin tuzu biberi. Eee... Rejimlerin, hükumetlerin böylesi fikirlerle dolu bir kitabı eleştirmesi gayet doğal. Nitekim evlenmek, dolayısıyla çocuk doğurarak nüfusu artırmak, devletlere külfetin yanında ucuz iş gücü, oy kullanacak seçmen ve de cepheye sürecek asker de sağlar. Önsöze dair son olarak da şunu söylemeliyim, resmen ters köşe oldum. Kitaba dair spoiler yememek adına, kurguyu bitirdikten sonra dönüp önsözü okudum ama hiç beklemediğim bir anda, Anna Karenina romanından spoiler yemiş oldum. Aklınızda bulunsun.

    Konuya gelecek olursak, bir tren yolculuğuyla başlıyor her şey. Yolculukta birkaç kişi arasında kadın-erkek ilişkileri ve sevginin bahsinin açılması, Pozdnişev'in evlilik hayatını ve karısını öldürmesine varan süreci anlatmasına sebep oluyor. Hoş, böyle dertli tasalı insanların bir fırsat bulup size bir şeyler anlatması için bir şeylerin fitili ateşlemesine de gerek yoktur. Yeter ki onlar anlatacak olsun, siz de birazcık da olsa dinleyici yanınızı gösterin yeter. Ana karakterimiz Pozdnişev olsa dahi, anlatıcımız başka biri. Bu kişi, yazarın kendisi de olabilir. Fikrim yok. Anlatıcı başka olsa dahi, kitap boyunca Pozdnişev'i dinliyor olacağız.

    Kitabı hikayesi üzerinden değil de, not aldığım yerleri üzerinden değerlendirmek istiyorum. Kitapta geçen "bedensel tutkunun, insanlığın iyilikte birleşmesine engel oluşu" savına katılmıyorum. Hatta tamamen aksini iddia ederek, bedensel tutkudan nasibini almamış insanları, insanlığın iyilikte birleşmesine engel olan sebepler olarak görüyorum. Fakat bedensel tutkudan arınmış insanlığın, dünyadan silinip gideceğine hak verebilirim. Ne de olsa soyun tükenmesine kadar gider bu süreç. Fakat bu, Pozdnişev'in belirttiği gibi mutlu mesut bir siliniş olmayacaktır. Ben olsam, daha dramatik bir son yazardım, tabii günümüz şartlarından da beslenerek... İnsanoğlunun kadın ve erkek bireyleri, birbirlerinden ölesiye nefret ederler, birbirlerine duydukları tutkudan eser kalmaz, tutkunun yanında birbirlerine duydukları hiçbir iyi duygu da kalmaz. Böylelikle nesil devam etmez, ya da ne bileyim, yapay rahimler, suni sperm sağlayıcılar, üreme kapsülleri icat edilir, ya da robotlar (veya uzaylılar) dünyayı istila edip bizleri soyumuz kuruyana dek köleleştirir... Demem o ki, kadınlar ve erkekler! Birleşiniz! Birbirinizden soğumadan, birbirinize karşı anlayışlı olunuz! Karşılıklı anlayıştan besleniniz! Daha ne diyelim?

    Pozdnişev'in evlilik kararını bu kadar çabuk alışı ve bunu da sadece cinsel çekimle yapışı, sonrasında çektiği (ve de çektirdiği) sıkıntıları göz önünde bulunduracak olursak, bizlere flört veya sözlülük-nişanlılık evrelerinin ne kadar da gerekli olduklarını gösterir nitelikteydi. Çiftlerin aralarında, onları sadece kısa süreliğine bir arada tutabilecek parametreler varsa ve evlilik kurumu da bu sallantılı parametreler üzerine inşa edilirse, o kurumun sallanması ve nihayetinde de yıkılması kaçınılmaz olacaktır. Yıkılması muhtemel bir evlilik üzerine konulan her tuğla ise, yıkımın dramatikliğini üst seviyeye taşıyacaktır.

    Tuğlalardan bahsetmişken, tabii çocuklardan bahsediyorum. Evvelden beri süregelen, fakat benim bir türlü dayanağının ayırdına varamadığım bir düşünce var: Kötü giden bir evliliği, çocuk yaparak kurtaracağını sanmak. Tam bir şehir efsanesi. Burada da şöyle bir hisse kapıldım, iyi bir eş değil sadece kavga etmedikleri zamanlarda iyi bir yatak arkadaşı olan eşini Pozdnişev, çocukları sayesinde bir kimliğe daha bürüyebiliyor: İyi bir anne. Gelecek neslin devamlılığı adına gerekli bir şey bu. Belki de bazı evlilikleri devam ettiren sebep budur fakat evlilikleri kurtaran sebep bu olamaz. Ortada bir çocuk olmadıktan sonra, iyi olmayan bir eşi de iyi bir anne veya iyi bir baba olarak tekrardan değerlendirmeye lüzum kalmaz.

    Çocuklarla paralel gelen bir başka konu ise, gebe bir kadının arzulanabilir olup olmaması ya da gebe kadının kendini çekici bulup bulmaması. Bu durum, Pozdnişev'in kıskançlığını bir nebze de olsa törpüleyebiliyor. Ne de olsa karısı artık, o "aşık" olduğu bedene sahip değil. Başka erkekler de bu şişmanlamış, göğüsleri sarkmış, kalçası genişlemiş kadını arzulanabilir görmeyeceklerdir. Bu onu biraz rahatlatır. Fakat doktorların müdahalesi ile artık çocuk doğuramayacak olan karısı, yenilenmiş, eski güzelliğine ve alımlılığına yaklaşmış bir hale gelmiştir. Bu durum kadın açısından güzeldir, beğenilmek ve güzel hissetmek hemen her kadının hoşuna gider. Fakat paranoyak ve de kıskanç bir koca için bu hiç de istenebilecek bir şey değildir.

    Karakterler bazında son olarak şunu söyleyecek olursak, Pozdnişev, evliliğin başında cinsel dürtülerle donanmış hızlı bir aşık, sonrasında anlaşmazlıklarla yoğrulmuş bir ilişkide debelenen kıskanç bir koca, karısını kıskanacağı adamı dahi kendi eliyle evine sokan bir ezik, fakat çorapla olmaktansa en azından terliklerini giymeyi dert edinen bir aciz. Bir insanı, daha da önemlisi karısını öldürmüş bir adamın, böylesi güç istenciyle ve dış görünüşüyle dertlenmiş olması, onun anca komple bir aciz olduğunu gösterir.

    Gelelim sonsöze ve Tolstoy ustaya karşı tezler sunmaya... Fanatik bir Hristiyanlık anlayışıyla bezeli fikirleri, müritleri tarafından dahi tam anlamıyla benimsenemeyecek düzeyde bana kalırsa. Öncelikle bedensel aşk, hayvani bir düzeye indirgenmesi gereken bir durum değildir. Hele ki daha evvelden de dediğimiz gibi, evlilik hayatında elzem bir durumdur. Evlilikte seksi aşağılık bir durum olarak görmek, eşlerin birbirinden soğumasına ve doğal olarak ihanete kadar sürükler. Sadakatsizlik konusunda ise, günümüzde dahi yüceltildiği ve matah bir şeymiş gibi gösterildiği ortada. Lakin sadakatsizliğe karşı maddi bir cezadan söz edecek olursak, bunu çoğunlukla erkeğin çektiği aşikar. Özellikle boşanmalardan sonra verilen süresiz nafakalar, insanların evlilikten korku duymalarında önemli etkenlerden.

    Gebelik ve emzirme sürecinde cinsel ilişkiye girmenin kadın açısından ne gibi sorunlara yol açabileceği ya da açıp açmayacağı konusunda bir fikrim yok. Ama her cinsel hazzın da bir çocukla neticelendiğini düşünecek olursak, günümüzdeki hayat pahalılığında ve işsizlikte bu işin sonu vazektomi operasyonlarının tavan yapmasına kadar varırdı.

    "Şöyle ki, ana babalar çocuklarını insan gibi insan olacak biçimde yetiştirmek kaygısını taşıyacak yerde..." Burada Tolstoy'un tezini çürütmek gerek. Doğum kontrolünden ve zevk için seksten hazzetmeyen yazarımıza uyacak olursak, evin içi, özellikle de erken evlenen çiftlerde bolca çocukla dolacak ve bu da onlara insanca bakmaya engel teşkil edecektir. Tabii zengin veya aileden varlıklı değilseniz.

    Bedensel aşk ve nikah, insanın kendisine hizmettir ve Tanrıya, insanlara hizmetten alıkoyar diyor Tolstoy usta. Daha sonrasındaki yaklaşımı ise tam bir tezat. Tanrıya ve insanlara hizmetten alıkoyan bir kurumdan, Tanrıya ve insanlara hizmet edecek nesiller yetişmesini bekliyor. Anlayan beri gelsin.

    "Yalnızca ideal olarak ahlakı alın; kimin kiminle olursa olsun, her düşüşün, tek, ömür boyu sürecek bir evlilik olduğunu varsayın..." Vay Tolstoy'um vay... Yanlış evliliklerin yani senin deyiminle "düşüşlerin", ömür boyu sürdürülmesini dayatan bir yaklaşım bu. Günümüz koşullarında, özellikle de şiddeti çözüm gören zihniyetlerde bunun karşılığı kadın cinayetleri gibi toplumsal sorunları doğurmakta. Bana sorarsan evlilik kadar boşanmak da bir haktır. Ama tabii inancın doğrultusunda sen de bunu söylüyorsun, sen de kendince haklısın ne diyelim...
  • 568 syf.
    ·12 günde·8/10
    Seri kitaplardan okumaya başladığım ilk seri kitabı metro 2033 oldu :) Oyun oynamayı çok seven biri olarak metro 2033 ve last lighti severek bitirmiştim. Diğer oyunlardan ayrılan bir teması: karanlık ve her bir kurşunun değerli olduğu atmosferde hayatta kalmanın verdiği bir gerilim vardı(çok zorda oynamadığım için çok çaresizlik hissetmedim :). Kitapta ise gerilimden daha çok Artyom'la çıktığım bu yolculuk hikayesinde üzüntü ve çaresizlik vardı. Spoiler vermek istemem ama nerden nereye geliyoruz bir Polis(şehrin adı diyelim) gidecez diye. Silaha çok daha az başvuran ve çaresizlik psikolojisiyle insanların yaptıkları beni derinden etkiledi. hiç bir değeri kalmayan kağıt paraların yerini hayatta kalmanı sağlayan kurşunlarla alışveriş yapılıyor. yeme içme,kalma,kitaplar,geçiş ücreti aklınıza ne gelirse hepsi kurşunla alışverişini yapıyor. Kitabın bir yerinde adamları ipe asacaklardı, dedim sıkın kafasına gitsin, sonra aklıma geldi her kurşun altın değerinde bu metro hatlarında. Nükleerden kurtulmuş insanlar psikolojisi inanılmaz kötü... Kitap eksi yanları var mı var. eski tarih siyasetleri ve din biraz fazla olmuş. bi tık az olabilirdi. Ama kitap size şunu sorduruyor ısrarla: Siz bu durumda kalsaydınız ne kadar inançlı da olsanız, Din ve yaratıcı kavramına bakışınız nasıl olurdu? bu soru cidden kendime sordum ve cevaplayamadım... Cidden zor bir süreç ve yazar içinize işletiyor. 600 sayfa boyunca bırakacak şekilde sıkılmıyorsunuz ilerliyor. Sürekli yeni olaylar ve yeni sıkıntılar var. yolculuk hikayeleri sevenlere bire bir. Kitapta bir diğer eksik spoiler sayılmaz Dev solucan olaylarının kısımları biraz beni baydı. ve bence oyunları oynamış biri olarak en büyük eksisi karaderelileri çok az yer verilmesi. yani hep varlar ama karşılaşmıyoruz. oyunda bu daha iyi işlenmişti. tabii ki bu kitabın sonu daha vurucu kesinlikle oyuna göre. oyunda ki o son hayal sahnesine göre bu kitaptaki kısım daha güzel. ama karaderelileri daha çok işleyebilirdi. İnşaAllah sonraki kitaplarda işlenir. (bir eksi olarakta özellikler başlardaki dipnotların fazlalılığı ve uzunluğu akıcılığı zedeliyordu) Gerçi ikinci kitapta Ahmeti işleyecek son kitaba bakmak lazım :) araya bı kısa kitap koyup hemen seriye devam etmeyi düşünüyorum :)) sonraki kitaplarda görüşmek üzere. Bu arada bir ekside oyunda daha çok yüzeye çıktığımız ve maske sıkıntısı çekmemiz gizel bir gerilimi vardır. Burada çok az bunlar. Size tavsiyem önce oyunu oynayın sonra kitabı okuyun
  • Siz kitapları raflara diziyorsunuz ve hepsi bir toplam ediyor, ama bu sadece bir yanılsama. Çeşitli konuları takip ediyoruz ve insan bir süre sonra kendisine çeşitli dünyalar tayin etmiş oluyor; ya da şöyle diyelim, kendisine, elindeki izlerden yola çıkarak, bir seyahat rotası çiziyor. Bu, basit bir iş değil.
    Sahip olmadığımız bir kitaba yapılan göndermeler karşısında duyduğumuz ilgi sonucu kaynakçalarla tamamlanan bir süreç... Kitapları buluyor ve onların bizi başka bir yere götürmelerine olanak tanıyoruz.
  • 904 syf.
    ·12 günde·Beğendi·10/10
    Dostoyevski’nin kitaplarını bitirdiğimde Kafka’nın sözü kulaklarımda çınlamaya başlar: "Bir kitap, içimizdeki donmuş denize inen balta gibi olmalı." Bir romancı düşünün, her kitabında kalp atışlarınızı hızlandıran, aklınızı çalıştırıp düşüncelerinizle çatışmaya sürükleyen, hassas duygularınıza hitap eden, toplumsal eleştiride bulunup psikolojik çözümlemeler yapan, karakterleri kitap bittiğinde bile hiç susmayan, gelecek kuşaklara da hitap eden, güncelliğini koruyan yazılar kaleme alan… İşte o romancı benim için Dostoyevski’dir.

    2019’um Dostoyevski’nin Yaz İzlenimleri Üzerine Kış Notları ile bitti ve 2020’yi Ecinniler ile açıyorum, ne kutlu bir bitiş, ne kutlu bir başlangıç…

    Duygularıma bu kadar hitap eden bir yazarın kitabı hakkında incelemeye başlamadan önce duygularımı açıklamadan duramıyorum, şimdiyse kitaba dönmeliyim:
    Kitapta yaşananlar siyasi bir olaydan esinlenerek kaleme alınmıştır. 1869 yılında Neçayev adlı bir devrimci, öğrenci arkadaşlarını devrim için örgütlemeye başlar. Halkın Öcü adıyla bilinen bir örgütün kurucusudur. Neçayev, radikal bir devrimcidir ve Devrimci Kateşizm adlı kitapçığında geçen alıntı oldukça acımasızdır: “Devrimci, yerleşik toplumsal ahlâktan tiksinip ondan nefret eder; onun için yolu devrimin zaferine açan her şey ahlâka uygundur, onun yolunun karşısına dikilen her şeyse ahlâka aykırıdır.”

    Dostoyevski, karısının ağabeyi vasıtasıyla bu gençlerin yaşamlarını, devrim üzerine düşüncelerini öğrenir. İvanov isminde bir öğrenciyi dikkatle anlatır. İvanov, Neçayev’in düşüncelerine karşı çıkan bir örgüt üyesidir. Karşı çıkmanın bedelini hayatıyla ödeyecektir İvanov. Neçayev’in kışkırtmalarıyla örgüte ihanet edeceği ve hainlik yapacağı gerekçesiyle İvanov öldürülür. Neçayev İsviçre’ye kaçar, diğer örgüt üyeleri ise tutuklanır.

    Ecinniler, siyasi atmosferle beraber diğer romanlarına kıyasla daha yavaş ilerlemektedir fakat sona yaklaştıkça etkisi de yavaş ilerlemesinin acısını çok kuvvetli bir şekilde çıkaracaktır. Yer yer kalbimin atışlarını durduramayıp temiz hava almak için dışarıya kendimi attığım sahneler oldu, bu derece etkileyici olması bütün ağırlığı unutturacak cinsten.

    Karamazov Kardeşler, Suç ve Ceza gibi eserlerle karşılaştırılıp, sıkıcı bir siyasi roman gibi görenlere hiçbir şekilde katılamıyorum. Şayet sadece siyasi bir roman olsaydı, Kirillov, Şatov ve Stravrogin gibi karakterler, Neçayev ile özdeşleştirilen Pyotr Stepanoviç’in elinden ana karakterliği almak için yarışı hâle gelmezlerdi. Her ne kadar siyasi ve toplumsal bir olayı konu alan roman gibi gözükse de, söz konusu Dostoyevski olunca, doğa ve toplumsal konular her zaman arka planda kalmaktadır. Bu siyasi atmosferin içinde öyle derin psikolojik çözümler ve bu çözümlemelerden de derin duygu aktarımları gerçekleştirilmiş. Yer yer gerildim (hem de ne gerilme!), hüzün duydum, kalbim hızla atmaya başladı ve endişelendim.. hepsini oldukça yoğun yaşadım. Duygusal anlamda, her zaman olduğu gibi oldukça doyurucu bir romandı. Yeri geldi Kirillov’un tedirginliğini, yeri geldi Şatov’un karısını görmesiyle birlikte yaşadığı sevinci yaşadım, sanki onlarla birlikte, onların içine girerek yaşamışım gibi hem de..

    Roman yazım tekniğinde iki bakış açılı anlatım vardır: İlk anlatımda ilahi bakış açısı hâkimken zaman zaman olayın içindeki kahramanın gözünden okuruz yaşananları.

    "Dostoyevski'nin romanları azgın girdaplar, dönerek ilerleyen kum fırtınaları, kaynayıp savrulan hortumlar gibidir; bizi içlerine çekerler. Madde ve ruhun bütünleştiği, katışıksız yapılardır bunlar. İrademiz dışında sürüklenir, etraflarında döner, körleşir ve nefessiz kalırken; sersemletici bir esriklik kaplar tüm benliğimizi."
    -Virginia Woolf

    Dostoyevski Ecinniler’de yaşadığı toplumdaki siyasi çalkantılara sessiz kalmayıp muhafazakâr bakış açısıyla sosyalizmi, nihilizmi ve batı düşkünlüğünü eleştiri yağmuruna tutmuştur. Dostoyevski, Batı düşkünü, inançsız ve halkı aşağılayan düşüncelere sahip Turgenyev’e yarattığı Karmazinov karakteri ile saldırmıştır.

    Dostoyevski, Petraşevski Grubu’nun üyesiyken katıldığı sohbetlerden edindiği çıkarımlara göre sosyalistlerce ve nihilistlerce öne sürülen Tanrı-insan modelini reddetmiş ve bu düşünceyi savunan karakterleri gayet sistematik bir şekilde, tutarlı olarak aktarmıştır.

    Dostoyevski, çoğu romanında kendi yaşantısından izler yerleştirir. Bana göre Şatov karakteri, Dostoyevski’den birçok izler taşır. İlk zamanlarında toplumcu olması, baskı makinesinden sorumlu olması ve daha sonra nihilizme tövbe etmesi, radikal devrimcilere cephe alıp örgütten ayrılmak istemesi, karısına olan yürekten sevgisi bana Dostoyevski’nin yaşantısını hatırlatıyor.

    Kirillov karakterinden bahsetmek istiyorum: Kirillov Tanrı’nın varolması gerektiğini, onun gerekli olduğunu hisseder. Hemen ardından ise varolmadığını ve varolmayacağını savunur. İşte bu karakter Albert Camus’un besinidir, ‘saçma’ felsefesinin somut örneğidir. Camus’de eserlerinde bu karakteri kullanacaktır.

    Sessiz, sakin bir örgüt üyesi olan Virginskiy, kendisini terk eden karısına, “Seni şimdiye dek yalnızca seviyordum, dostum; şimdiyse sana saygı duyuyorum.” demişti. Bu sözün ardından iki hafta geçmişken bir piknikte dans ederken hiçbir sebep yokken karısının yeni sevgilisine saldırmıştı, daha sonrasında çığlıklar atarak gözyaşlarına boğulmuştu.

    “Nikolay Vsevolodoviç hayatta bazı tatsızlıklar ve çok sayıda dönüşüm yaşamak zorunda kaldı ve tüm bunlar onun akıl sağlığını etkiledi.” (sf.123)

    Yaşadığımız çevre, karşılaştığımız sorunlar ve insanın tutarsız hâli bizi birçok dönüşüme, değişime sürüklüyor. Bu dönüşümler elbette ağır bedellerle, sancılı bir süreç eşliğinde oluyor. Nikolay da bu sancılı süreci en derinden yaşayan karakterimiz.

    “-Tanrı da ölüm korkusundan duyulan acıdır. Acıyı ve korkuyu alt eden, Tanrı olur. Bu, yepyeni bir hayat, yepyeni bir insan demektir, her şeyin yeni olması demektir. Tarih de iki döneme ayrılacak o zaman: Gorillerden Tanrı'nın yok olmasına ve Tanrı'nın yok olmasından...
    -Gorillere mi?” (sf.144)

    Gülmekten kendimi alamadığım alıntı… O kadar güzel açıklarken birden tek kelimeyle, hem de çok etkileyici bir anlamda sözün kesilmesi takdire şayan..

    “Soruna nihai bir çözüm getirmek üzere insanların eşit olmayan iki gruba ayrılmasını öneriyor. Toplumun onda biri hem kişisel özgürlüklerine, hem de kalan onda dokuz üzerinde sınırsız egemenlik hakkına sahip olacak. Bu onda dokuzluk kesim kişiliğini kaybederek bir tür sürüye dönüşecek ve sınırsız bir boyun eğişle birlikte ilkel dönemlere ait masumiyetini yeniden kazandığı gibi, bir tür ilkel dönem cennetine de kavuşacak, ancak bu cennete çalışmaya da devam edeceklerdir.” (sf.508)

    Karakterimiz Şigalov’un Şigalovculuk adı verilen fikirleri.. Şigalov gerçek bir kişidir. “Sınırsız özgürlük deyip yola çıktım, sınırsız despotizme vardım.” (sf.507) ifadesinin açıklanmış hali olsa gerek. Bu da yetmiyor: “Cicero’ların dili kesilir, Kopernik’lerin gözleri oyulur, Shakespeare’lerse taşlanır; Şigalovculuk işte budur!” (sf.526) Gerçekten korkutucu…

    “Toplumun bütün üyeleri birbirini gözetliyor ve herkes birbirini ihbar etmek zorunda. Tek tek her birey bütüne, bütün de tek tek bireylere ait. Herkes köle ve herkes kölelikte birbirine eşit.” (sf.526)

    Bu alıntı bana Orwell’in 1984 romanını hatırlattı. Orwell, şayet okuduysa, bu alıntılardan oldukça etkilenmiş olmalı.

    “Ah, proletarya olmaması ne acı! Ama olacak, o da olacak, iş oraya doğru gidiyor…” (sf.530)

    Hem de ne oldu be Dostoyevski! İktidarı bile ele geçirdiler.

    “Evet efendim, kargaşa başlayacak! Dünyanın bugüne dek bir benzerini daha görmediği bir sarsıntıdan söz ediyorum… Rusya’nın üzerine kalın bir sis çökecek, toprak oturup eski Tanrılarına gözyaşı dökecek.” (sf.531)

    Toprak, eski Tanrılarına 1917 yılına gelindiğinde ortaya çıkan kargaşa ile birlikte gözyaşlarını dökmeye başladı…

    “Shakespeare ve Rafaello köylülerin özgürleşmelerinden de, milliyetçilikten de, sosyalizmden de, genç kuşaktan da, kimyadan da, hatta tüm insanlıktan da yücedir, çünkü onlar artık meyvedir, tüm insanlığın gerçek meyvesi, belki de insanlığın verebileceği en yüce meyve! Güzellikte doruk noktasına erişmiştir onlar; buna erişmedikçe ben yaşamak bile istemem...” (sf.611)

    Şigalov’un Shakespeare’leri taşlamasının ardından Stepan Trofimoviç hızlıca yetişip değerini veriyor. Sınıfta kaldın Şigalovculuk!

    “Dostlarım, bilir misiniz Tanrı neden gereklidir bana? -diye mırıldandı.- Çünkü sonsuza dek sevilebilecek tek varlık odur.” (sf.833)

    Sevgiye oldukça değer veren Dostoyevski, sevginin sonsuzluğunu, insanın ölümsüzlüğünü Tanrı sevgisinde olduğunu düşünüyor.

    “Ben kendimin efendisiyim; kendimle ilgili isteyip de yapamayacağım şey yoktur. Böylece... herkesin bilmesini isterim ki, suçlarım için ne ortam, ne de sorumsuzluk hastalığı gibi açıklamalar bulmak peşindeyim.” (sf.871)

    Buralar mis gibi varoluşçu felsefe koktu efendim; yetişin Kierkegaard, Sartre, Nietzsche!!

    Ecinniler birçok okur ve eleştirmen tarafından takdir toplamayı başarmıştır. Orhan Pamuk’a göre: “Cinler dünyanın en iyi yedi sekiz romanından biri hiç kuşkusuz en iyi siyasi romanıdır.”

    Keyifli okumalar diliyorum :)
  • 664 syf.
    ·23 günde·9/10
    Bazı kitaplar vardır, okursunuz, çok keyif almışsınızdır, kitabın birçok sayfasında yeri gelmiştir kahkahalar atmışsınızdır, yeri gelmiştir hem kızmış hem de eleştirmişsinizdir. Birçok duyguyu birden yaşamışsınızdır. Okurken bir sürü yorum yapmış, fikir yürütmüşsünüzdür, bu durum kitabın son sayfasına kadar sürmüştür. Asıl sorun bundan sonra başlar, kitabın sayfasını kapattığınız an, biri size nasıldı dese o an ne diyeceğinizi bilemezsiniz. Bu durumu ben bir gösteriye gidip saatlerce esprilere gülüp anekdotlara hayran kalıp ardından hiçbirini aktaramamaya benzetiyorum, bu kitap da bana bu duyguyu yansıttı.

    Tristram Shandy, anlatılmaz, ancak yaşanılır diyebileceğiniz bir karakter. :) Tristram, size kendi hayatını anlatıyor, fakat bu sıradan otobiyografilerden çok farklı, çünkü romanın büyük bir kısmında kendisi yok, kendisi hariç bir sürü olaydan bahsediyor. Kitap doğumundan öncesine kadar gidiyor, annesi ve babasının evliliklerinden başlıyor. İlk iki bölümde henüz doğmamıştır ama anlattıklarına bakınca sanki yanlarındaymışçasına olayların en ufak ayrıntısına kadar bahsediyor. Ardından gelen iki bölümde ise doğumunun ilk gününde çakılı kalıyorsunuz, bir gün ötesine geçemiyorsunuz. Bu süreç diğer bölümlerde de böyle geçip gidiyor.

    Kitap birçok atıflardan oluşuyor, kimi zaman Cervantes, Shakespeare, Vergilius gibi yazarlara, bazen tiyatro oyunlarına, masallara, romanlara. Bunlar, her bölümün sonunda Dipnotlar ile belirtilmiş. Bu durum hem hoşuma gitti hem de okumamı zorladı. Şöyle ki, her bölüm sonu yerine sayfa altlarında olsaydı sürekli aç-kapa yaparak okuma bölünmeyebilirdi ya da en sona koyulsaydı bulmak daha kolay olabilirdi. Onun dışında direkt okuyup geçeceğim birçok satırın aslında farklı anlamları olabileceğini görmemi sağlaması hoştu.

    Kitaptaki her bir karakter kendine özgüydü diyebilirim. Toby amcanın olayları farklı yorumlaması, düşünceleri, çoğu yerde gülümsememe sebep oldu. Anne ve baba Shandy arasındaki muhabbetler ise ayrı keyif aldığım satırlardı. Özellikle annenin, her şeyi onaylaması ve hiçbir şeye karışmayan tutumu gülümsetmenin yanında bari bu konuda bir tepki ver dedirtti. Baba Shandy’nin bazı konularda takıntılı davranması ama ne kadar çok istese de olayların onun isteği dışında gelişmesi, kaderin cilvesini yineletip durdu :) Doktor ile olan kısımlar da ayrıca keyifliydi.

    Sonuç olarak, kitap güneşli bir havada sağanak yağmura yakalanmak gibiydi benim için. O kadar çok konu ve olaylara maruz kaldım ki, sadece ıslandığım kadarıydı anladığım. İyi ki okumuşum dedim mi evet dedim. Shandy’i tanımak güzeldi. :)
  • 167 syf.
    ·2 günde
    Sefer Yezirah, Kabala mistisizmi'nin en önemli iki kitabından birisidir. Kitap, evrenin oluşumu, insanın ruhsal yapısı ve evrendeki yerini içeren Kabala geleneğini anlatmaktadır.

    İbranice "Yaratılış Metni" anlamına gelen Sefer Yezirah, büyü ve kozmolojiyi konu alan en eski yahudi kitabıdır. Sefer Yezirah'ta yaratılış, tanrı'nın "10" kutsal sayısını (Sefirot) ve ibrani alfabesinin 22 harfini içeren bir süreç olarak açıklanıyor. İnanışa göre bu sayıların ve harflerin tümü, gizli bilgeliğin 32 yorumunu oluşturur. İbranice yazılmıştır.

    Sefer Yezirah anlayışında, Evren, çeşitli elemanların aracılığıyla yüce bir varlıktan tezahür etmiştir. Bu elemanların ilki, tanrının ışıksal varlığı olan Ateş’tir. ikinci eleman bu yüce ışıktan çıkan Ruh'tur ve sembolü havadır. Üçüncüsü Su'dur ve havadan doğan su, oksijen ve hidrojen'in bileşimidir. Bu sembolün Ezoterik (Ezoterizm, bir konudaki derin bilgilerin ve sırların ehil olmayanlardan gizlenerek, bir üstad tarafından sadece ehil olanlara inisiyasyon yoluyla öğretilmesidir. Ezoterizm bir din veya bir inanç sistemi değildir. Çoğunlukla ezoterik yani ezoterizm ile ilgili veya ezoterizme dair şeklinde kullanılır) anlamı, suyun yaşamı bünyesinde barındırdığıdır. Dördüncü eleman ise, ateşin katılaşmış türevi olan Toprak'tır. Seferitsire, dünyanın oluşumunda bu dört temel elemanın yanısıra, altı yan gücün de kullanıldığından bahsetmektedir. Bunlar dört yön, yani kuzey, güney, doğu ve batı ile iki kutup, yani asağı ve yukarı yönlerdir. Tüm evren yüce varlıktan gelmiştir. Onun içinde yüzmektedir ve herşey sonunda ona geri dönecektir. İşte bu nedenle tüm varlıklar birdir ve tüm insanlar kardeştir.

    Bunların dışında Sefirot; hayat ağacı'nı oluşturan 10 sefirah'tan meydana gelir. 3.sefirah'tan sonra sefirah olmayan daat(vahiy) gelir. Sefirot’un okunuşu zigzag şeklinde bir görüntü verir. 10 sefirah şöyle sıralanır;

1. keter (taç)
2. hokhmah (akıl, hikmet, bilgelik)
3. binah (anlayış)
4. hesed (merhamet)
5. gevurah (adalet)
6. tiferet (güzellik)
7. nezah (zafer)
8. hod (ihtişam)
9. yesod (temel)
10. malkut (krallık)

    Hoşçakalın, iyi okumalar