• 240 syf.
    ·1 günde·10/10
    Hasan Ali Toptaş'ın süslü cümlelere hiç ihtiyacı olmadı. Kitapta sevgisini tanımlarken bile Halil karakteri ile gayet sade ama bir o kadar kurulan süslü cümlelerden daha ağırdı
    "bir insan bir insanı ne kadar çok sevebilirse, işte o kadar çok sevmiştim."
    Ne kadar saf, ne kadar güzel...
    Yalansız, dolansız...

    Öncelikle kitaba başlarken isimden yola çıkarak biraz daha farklı bir roman beklerken okuduklarım karşısında küçük dilim tutuldu. İnanın okuduğum 3.kitabı yazarın ama hala şaşırmamayı beklerken nasıl şaşırıyorum anlamıyorum. İnanılmaz bir kalemi var Hasan abinin. Daha önce hiçbir kitabını okumadıysanız, başlamak için güzel bir eser ama ben yine de ilk önce gölgesizleri okumanızı tavsiye ediyorum. İkisi arasında seçim yapamam ama gölgesizleri ilk okumanızı tavsiye etmek isterim, niye ben de bilmiyorum...
    Hasan Ali Toptaş çok farklı bir yazar. Size boş öğütler, nasihatlar vermiyor; hikayesini anlatıp çekiliyor.
    Siz ne yapmak isterseniz onu yapıyor ve ne isterseniz onu düşünüyorsunuz.
    Kitabı okurken aklıma sık sık bir zamanlar okuduğum "kitle pskolojisi" kitabı aklıma geldi. Tekrar okumayı düşünüyorum açıkçası. Kitapta sık sık insanların nasıl kitleler halinde vahşi ve kötü olduğunu görüyoruz. Kitleden sıyrılmayı başaran ise amansız bir ölüme sürükleniyordu. Güçlü, güçsüzü eziyor; güç sürekli el değiştiriyordu.

    Kitap Bahriye'nin Güldiyar isimli kızını, babasına azık götürmesi için yola göndermesiyle başlıyor.
    Gönderirken de :
    - git, ama dikkatli ol tamam mı? Televizyon haberlerinde görüyorsun, her gün oğlan çocukları, kız çocukları kayboluyor. Sonra da tecavüze uğrayan bu körpecik çocukların parçalanıyor cesetleri bulunuyor sağda solda.
    Diye telkinde bulunuyor.
    Güldiyar eve döndüğünde ise taş ağlamaya başlıyor. Sürekli anmesinin sorduğu gibi kitap bitene kadar bizde sorup duruyoruz "Güldiyar ne yaşadı babasına giderken ? "
    Hasan Ali Toptaş bunu her kitabında yapardı ama bu sefer gerçekten sırf kız neden taş ağlıyor diye düşünmekten bir günde kitabı bitirdim.
    En başta Bahriye'nin verdiği öğütte mi gizli acaba diye de düşündüm ama hala tam olarak çözemedim.
    Zaten önemli olan Güldiyar ne yaşadı değil, sonrasında neler olduğu...
    İşte acı gerçekler oradan başladı.
    İnsanlar akın akın, Güldiyar taş ağlıyor diye eve gelmeye başladı ve acıyı mı izliyorlar, merak mı ediyorlar anlayamıyoruz...
    Güldiyar'a geçmiş olsun dahi demeden, hal hatır sormadan sadece karşısına geçip izliyorlardı. Bu durum bana biraz televizyon karşısında izlediğimiz olayları anımsattı. Bizler de her gün binlerce acıyı, olayı, yaşamı bu şekilde izlemiyor muyduk?
    Tabii bu izleme olayı sonradan birtakım kirli adamların işin içine girmesiyle para karşılığı olmaya başladı.
    Tam olarak burda kendimi sorguladım... Müge Anlı'da, haberlerde, Esra Erol' da kaç olayı izledim böyle, sırf zevkine, sırf ne olacak merakından! Kendime o kadar çok kızdım, o kadar çok kızdım ki!

    İnsanlar bir acıyı iyileştirmek, yardımcı olmak yerine artık sadece üstüne parasını, zamanını vere vere izliyordu. Sadece izliyordu. Duygusuzca, merhametsizce...
    Sadece tek bir yerde Güldiyar ve babasına yapılan bu işkenceye karşı çıkan biri vardı, Halit. O saf sevgisinin kurbanı olan, Halit şöyle diyordu :
    - Ben kötülük edenle kötülüğe maruz kalana aynı yüz ifadesiyle bakamam, her ikisine de gülümseyemem diyorum size. Bunu yaparsam da o zaman kendi yüzüme bakamam diyorum. "
    Yine de anlamıyor insanlar onu." "Ben seni anladıysam ne olayım "diyor içlerinden biri ve anlamıyorlar. Oysa Halit açıklıyor bu yapılan zulümlere el birliğiyle karşı koyabilecek güçte oldukları halde, bu kadar kişi iki adamın hakkından gelemediklerini . O sırada,içerde zulüm görenlerin köylüsü olan, yaşlı bir adam polisin dahi olaya el atmadığını söyleyerek vicdanını rahatlatmaya çalışıyor oluşu beni çok üzdü. Günlük hayatta hep karşılaştığımız bir durum değil mi?
    En çok yakınlarımız kurtarmaz bizi...
    Hikaye hakkında, çok şöyle oldu böyle oldu demek istemiyorum. Zaten yeterince spoiler verdim diye düşünüyorum
    ama daha çok anlamlar gizli içinde emin olun.
    Okurken, kendiniz bulabilirsiniz ancak ne kimse anlatabilir, ne de kimse okumadan anlayabilir. Çark dönmeye devam ediyor kitabın sonunda, yani böyle gelmiş böyle gidecek demek istiyor sanırım yazar. Bizler hep korkup, haklı olanları zulüm karşısında savunmadıkça hep devam edecek. Ve her bir gün bir başkası kurban olacak içimizden. Ta ki, bizler izlemeyi bırakıp insan olduğumuzu hatırlayana kadar. Bu kitap beni derinden yaraladı gece gece. Ne kadar anlatabildim bilmiyorum ama kesinlikle okumanızı tavsiye ediyorum.
  • Anılarımı hatırlıyorum ve sizin duygulu inceliğinizin yanında bir de köylü kızlara benzeyen canlılığınız olduğunu görüyorum.
  • 304 syf.
    ·7 günde·Beğendi·9/10
    Ah Momo sen ne güzel bir kitaptın...

    Yaşını dahi bilmeyecek kadar zamandan uzak bir çocuk Momo, bize zamanın değerini öyle güzel anlatıyor ki. Zaman hırsızlarına karşı mücadelesini merak ve heyecanla takip ettim.

    Yıllar sonra bile Zaman Tasarruf Şirketini ve Duman Adamları unutmayacağım.

    Kitabı okurken sık sık aklıma Gülten Akın'ın "Ah, kimselerin vakti yok/ Durup ince şeyleri anlamaya" dizeleri geldi.

    Kitabın ilk yayımlanma tarihi 1973 fakat o kadar güncel bir kitap yazmış ki yazarımız. O dönem insanların güzel bir şiir okumak, bir çocuğun başını okşamak yerine zamanını neye harcadığını bilmiyorum ama bugün hepimiz elimizdeki akıllı telefonlara dakikalarımızı hatta saatlerimizi harcıyoruz. Duman adamlar her an ensemizde, ağızlarındaki iğrenç sigaraları suratımıza üflüyorlar.

    Momo'nun hayalperestliği, Hora Usta, Hiçbir zaman sokağı, Hiçbir yerde evi ve kaplumbağa Kassiopeia... Tüm bu detaylar bende çocukluğumun kült kitabı olan Alice'i anımsattı, aynı lezzeti aldım diyebilirim.

    Hoşça kal Momo... Seni özleyeceğim..
  • Odasına geldiğinde saat gece yarını geçiyordu ani bir hareketle kapıyı açtı içinde korku ve heyecan gibi iki farklı duygunun karışımı bir şey hissetti karnında doğal olmayan bir acı belirdi.
    Yine aynı odadaydı her şey dün bıraktığı yerdeydi sanki zaman uğramamıştı bu odaya paltosunu çıkardı kapının arkasına astı sandalyesini çekti masanın üzerindeki lambayı yaktı oda sanki kutsal bir mabet gibi aydınlandı önündeki sayfalarca dolusu yazılara baktı boş bir sayfa çıkardı kalemin ucunu sivriltti sanki bir savaşa hazırlanıyor gibiydi
    Bilge'ye;
    Bugün de Rüstem Bey'in yanına gittim Bilge, Semiha Hanım'ı kaybettiğinden beri hiç konuşmuyor, bende konuşmuyorum ,susuyoruz Bilgecim, ölümüne susmak diyorum buna,ölümü beklerken susmak,oysa Rüstem Bey'i en iyi sen tanırdın sen neredesin Bilge, sanki hiç var olmamış gibisin bir fotoğraf bir anı hiç bir şey bıraktın geride Bilge ,Rüstem Bey'e belli etmiyorum ama giderek dahada ağırlaşıyor kafamdaki düşünceler,ben susuyorum kafam susmuyor Bilge. Dün bir tiyatro afişi gördüm sanki seni anımsattı içime korkunç bir acı hissettim Bilge görsen gülerdin ,sen bir azizsin canın yanmaz senin derdin ardında Hamlet'i okurdun
    Hani bir keresinde yalnız ölmeye mahkum olsan ne derdin demiştin .
    Gülerdim demiştim kahkaha atarım sana Hedviga dan bahsetmiştim
    televizyon sevmiyorsun demiştin ölemezsin.
    Bilge sen gittiğinden beri gülüyorum, sen öğretmiştin bütün insanca oyunları ve ben tiyatroda iyiydim.
    Merak ediyordum Bilgecim sen beni bulmasan nasıl yaşardım nasıl insanların bu denli oyunlar oynadığını, perdenin ne zaman açılıp ne zaman kapanacağını bilemezdim hayatım bu denkli oyunlarla dolu olurdu bende sofistik bir sufle sesi oluyordum bütün oyunları görüyorum bile konuşamadan oynuyorum aynı öğrettiğin gibi...
  • Yağmur yağdı bu gece
    Beton gibi kuruyan düşlerimi ıslattı
    Sindire sindire düşlerim hayat buldu
    Islatıp geçmişimi anımsattı
    En hayret veren şey neydi biliyor musun
    Geçmişi değil,
    Yağmuru hissettirdi bana
    Anladım ki geçmiş ne kadar tazelese de
    Seni değil
    Yağmuru hissediyorum...
    #ozgun
  • 415 syf.
    Cengiz Dağcı'nın ilk kez 1996 yılında yayımlanmış romanı. Kitabı çok beğendiğimi söylemeliyim. Kitap, İzmail Tavlı adında, Kırım'da doğmuş, sonrasında 2. Dünya Savaşı yıllarında Ruslar adına savaşırken Almanlara esir düşmüş bir adamın hayatını anlatıyor.

    Şimdi ben nereden başlayacağımı bilemediğim bir romanla ilgili yazıyorum bu satırları. İzmail Tavlı adında bir adam ve eşi Ramila... Onların hüzünlü hayat hikâyesi.
    ***Bu kısım ipucu (spoiler) içermektedir. İsteyen bu kısmı atlayıp sonraki kısma geçebilir.
    ----------------------------------------------------------------
    İzmail Tavlı, uzun yıllardır Polonyalı eşi Ramila ile İngiltere'de yaşamaktadır. Eşi bir gün hastalanır ve hastaneye kaldırılır. İki hafta boyunca hastanede yoğun bakım ünitesinde kalır Ramila. İzmail ise onu yalnız bırakmaz, hemen hemen her gün gider hastaneye çiçekler götürür ona. Yine kol kola eve gidecekleri umuduyla aşındırır hastane yollarını. Bu iki haftalık süreçte de İzmail Tavlı'nın hayat yolculuğu, İzmail'in geçmişe yönelik zihin yolculuğu (diyorum ben, siz isterseniz flashback diyebilirsiniz) ve teyzesine yazdığı mektuplarla anlatılıyor.

    İzmail'in doğduğu ev, annesinin ölümü, babasının ortadan kayboluşu, teyzesinin onu büyütmesi askere gidişi, savaş sırasında kaybedilen askerler için yaptıkları... Sonra teğmen olarak yer aldığı savaşta askeri araçların güvenli geçişi için köprüyü koruma görevi esnasında Almanlara esir düşüşü... Bunların hepsi enfes bir kurguyla anlatılıyor. Daha sonra İzmail'in uğrunda hastane kapılarında beklediği Ramila'yla tanışma hikâyesi...

    İzmail, bir trenle Polonya taraflarında bir yerlere gidecekken treni kaçırır. Başka bir trene biner. Trende Ramila'yla karşılaşır ve Ramila'nın eline tutuşturduğu nottaki adrese gider. Bu bay ve bayan Lipski'nin Sliska Sokağı'ndaki apartmanından başkası değildir. Uzun bir süre orada kalır İzmail. Ramila arada uğrar yanına, daha sonra bay Lipski'nin vefatı üzerine bayan Lipski akrabalarının yanına gider ve Ramila o eve yerleşir. Kısa bir süre sonra Alman birlikleri Sliska Sokağı'nı da ablukaya alır... yaralılar, ölüler daha neler neler... ve artık onlar esir alınmıştır, evler boşaltılır ve ateşe verilir. Esir kamplarına götürülürler. Daha sonra çalıştırılmak üzere Almanya'nın Salzburg şehrine... Kadınlar tarım işinde, erkekler yol inşasında. Haftanın altı günü birbirlerini görmeden çalışırlar. Yalnızca pazar günü görebilirler birbirlerini. İşte o pazar günlerinden birinde de Ramila, İzmail'e hamile olduğunu söyler. Bir süre sonra kızları Ramize dünyaya gelir, ancak İtalya'da İngiltere'ye nakledilmek üzere yolculuk yaparken Ramize hayata gözlerini kapar. Bulundukları şehirde defnederler Ramize'yi. Yollarına devam ederler. İngiltere'ye yerleşip burada hayatlarına devam ederler. Bunları İzmail'in teyzesine yazdığı mektuplardan öğreniyoruz. İngiltere'ye geldikleri kısımdan sonrasıyla ilgili mektup yok. Çünkü İzmail için bundan sonrasını onun için hep aynı günlerin devamı. Çünkü onun için kendi denizi, kendi kıyıları önemli... İngiltere günleri bütün bunları anlatamaz ki teyzesine. Aslında teyzesine hitap ettiği mektupları da göndermemiş ki hiç İzmail! Yazmış yazmış koynuna koymuş. Hepsini biriktirmiş. Zaman zaman da açıp okudu işte. O okurken de haziranın ortalarında hastanenin kardiyak koğuşunda, hayat yolunu beraber yürüdükleri Ramila gözlerini hayata yumdu!
    ----------------------------------------------------------------
    Bunca yıl beraber yürümüşlerdi hayat yolunu! Bundan sonra ne yapacaktı İzmail? Yok yok! Ramila sadece biraz ilerden gitmişti, gittiği yerde İzmail'i bekleyecekti. Bilmiyorum keşke ipucu vermese miydim? Ama bana hatırlatsa da her şeyi bu yazı, ben tekrar tekrar okumak istiyorum bu kitabı! Çünkü teyzesine yazdığı mektuplarla İzmail'in gönül defterini öyle bir açmış ki Dağcı hüzünlenmemek elde değil. Tıpkı 'Anneme Mektuplar' kitabında olduğu gibi can-ı gönülden yazılmış bir kitap bu. Aslında teyzeye yazılan mektuplarda açılan gönül sayfaları İzmail'in değil, Cengiz'in gönlünden geçen cümleler... Onun hasreti, özlemi... İşte benim için de bu kitabın adı 'Teyzeme Mektuplar' ...

    Bu kitabı (özellikle sonunu) gözyaşlarıyla okudum ve gözyaşlarıyla da bu yazıyı yazıyorum. Çünkü Cengiz Dağcı -İzmail ve Ramila dese de- Cengiz ve Regina'nın hikâyesini anlatmış. Hep bir umut -aslında olmayacağını tahmin etsem de- bekledim Ramila çıksın hastaneden yine kol kola hayat yolunu yürüsünler ama Dağcı öyle yazmamış. Hoş, Cengiz ve Regina'nın kaderi de böyle yazılmamış ya! Bu kitap yayımlandıktan iki yıl sonra da Regina hanım, Cengiz'i beraber yürüdükleri hayat yolunda yalnız bırakıp terk-i diyar ediyor. Aslında Cengiz Dağcı, Reginasız hayatını kaleme almış. İzmail'in, Ramila'yı uğurladıktan sonraki kısım yok! Biliyoruz be Dağcı, nasıl İzmail için Ramila'dan sonrası yoksa, senin için de Regina'dan sonrası yok! İzmail için nasıl Ramila'dan sonrası renksiz, tatsız, tuzsuzsa; senin için de Regina'dan sonrası öyle. Şimdi sen Kırım'da olsan bile beraber yürüdünüz bu yolu ve beraber yürümeye de devam ediyorsunuz. Bu kitap bana annanem ve rahmetli dedemin yürüdüğü hayat yolunu anımsattı. Yarası taze... Beni bu kadar duydulandırması biraz da ondan sanırım.

    Hayat yolunda beraber yürüyüp birbirlerinin dayanağı olan insanlardan biri eksilince, diğerinin hiçbir zaman istese bile tam olamadığını anlattın bize Dağcı! Senin soy adın Dağcı değil, Dağlayıcı olmalıymış! Sen ki "Türkçe Anamın konuştuğu dil!" diyerek, hiç Aktoprak'a gelmediğin halde yaşadıklarını böylesine aktarabiliyorsan, bize de eserlerini okuyup hatırana sahip çıkmak düşer! Ben yazdıklarına dayanak olan o korkunç yılları hiç yaşamamanı(zı) dilerdim, ama madem yaşadın iyi ki de yazmışsın! İyi ki de seni okumuşuz! Sen eserlerinle daima yaşayacaksın!

    **Buradan bu müstesna yazarı bizimle buluşturan Ötüken Neşriyat'a da teşekkür ederim.
  • Üslup, tespitler, karakter, anlatılan hikaye, kurgu vs. vs. bir kitap için aklınıza gelebilecek tüm ögeler ülke standartlarının çok üzerinde. Albert Camus' nün Yabancı' sında hayran olduğum Meursault karakterine benzer düşüncelere sahip bir adam C. ve bir varoluş sorgusu/sorunu var kitapta; ne var ki Meursault' nun o düşüncelerinin nasıl şekillendiğini bilmiyoruz ve dahası Meursault' nun bir kavgası yok hayatla ya da kendisiyle, C. ise hem kendisiyle hem de hayatla kavgalı bir adam. Issız Adam diye bir film vardı, onunla bağlantılı demeyeceğim, başka bir şey anlatmak için andım bu, bence kötü, filmi. Filmi izleyen her iki erkekten biri ''aynı beni anlatıyor'' demişti. Şimdi o erkeklerin hemen hepsi evli. Bu kitabı da okuyanlar benzer şeyleri söylüyorlar, oysaki C. aynı sizi anlatıyor olsaydı bu kitap olmazdı. Daldan dala atlayıp gidiyorum ama söylemeden geçemiyorum bunları; Orhan Pamuk çok zeki bir yazardır. Okuyucunun bu zaafını alıp neredeyse tüm kitaplarının teması yapmıştır, yani ''başkası olma isteği'', bir karakterde kendini bulma, kendini başka türlü yaşama isteği... C. farklı, Meursault farklı, çünkü insanlar çok aynı; ve hepsinin kendini farklı ve özel sanması, belki de onların en benzeyen tarafları. C' nin hayranlık uyandıran yanları var, çok güçlü olduğu yanları var ama bir o kadar da acınası yanları var. 
    Çok güzel bir inceleme ekli zaten bu kitapla ilgili. Sanırım bir edebiyat öğrencisi/mezunu tarafından eklenmiş akademik bir inceleme o. Orada yazanları tekrar etmek istemediğimden farklı yerlerden yaklaşmaya çalışıyorum kitaba. 
    C.' nin iletişim konusundaki sıkıntıları, tedirginlikleri, takıntıları; dilin, iletişim konusunda yetersiz bir araç olduğu fikri üzerine yazılmış Kalecinin Penaltı Anındaki Endişesi kitabının karakteri Bloch' u anımsattı bana. 
    İlişkilere bakış açısı konusunda da yine Meursault' ya hiç benzemeyen bir adam C. Meursault, önemsiz buluyor, bir korkusu endişesi yok, kaygısı yok; C. ise tam tersi, aynılaşmaktan korkuyor, kaygı duyuyor. Meursault' nun toplumdan farklı olmak gibi bir çabası yok, C.' nin var. C. başta babası olmak üzere birilerine, bir şeylere benzememek üzerine bir hayat kuruyor ve tam bu noktada benim için bir şeylere benziyor aslında. Çünkü herkesin farklı olmaya çalıştığı bir dünyada farklı olmaya çalışmak, seni aynılaştırır. Bu bakımdan C., ilşkiler üzerine yaptığı tespitleri bir kenara koyarsam, benim açımdan öykünülecek, örnek alınacak bir karakter filan değil, çok sevilecek bir karakter de değil, ama Meursault, o gerçekten çok zeki, çok güçlü. Hayatımda kendimden başka olmak istediğim iki adam varsa biri Meursault' tur, diğeri de Holden, ne var ki ikisi de benden çok daha cesur olduklarından ve ben asla o kadar cesur olamayacağımdan hiç denemedim onlara benzemeyi. Diğer yandan bir şeylere benzememe çabası da yaşantını kendin için olmaktan çıkartıp başkaları içine dönüştüren bir durum bence. Bu paragraftaki tedirginlik ve sorgulama neredeyse Aylak Adam' ın, yani C.' nin düşünce dünyasının bir yansıması işte. 
    Kitapta bu anlatılıyor şu anlatılıyor demek anlamsız, arka kapaktaki tanırım yazısı zaten çok güzel özetliyor kitabı. En sevdiğim kısım ise Yusuf Atılgan' ın ilişkiler üzerine muazzam tespitleriydi. Kitap benim için türk Edebiyat Tarihi' nin en iyi 10 kitabından biri ve değişeceğini de sanmıyorum, bir başyapıt.