• 272 syf.
    “OSMANLI’DA OĞLANCILIK” Kitabının yazarı Rıza Zelyut’a 2018 yılında dava açılmış ve kitaplarının toplatılması istenmiştir. Fakat Ankara 11. İdare Mahkemesi, kitaptaki bilgilerin Osmanlı dönemine ait belgelere dayanmasını gerekçe göstererek kitabın satılmasında bir sorun olmadığında karar kılmıştır.

    Her toplum kendinden önceki neslini yani atalarını hoş yönleriyle anlatmaya çalışır. Hatta bazıları bu yolda tarihi çarpıtmaktan bile kaçınmaz. Osmanlı'nın Türkiye sınırları içerisinde yaşayan insanların atası olduğu tartışılır fakat büyük çoğunluğun bunu böyle kabul etmesi sebebiyle bende bu yazımda Osmanlı'yı Türklerin ataları olarak ele alıp ve eleştireceğim. "Osmanlı şeriatla yönetildi her şey güllük gülistanlıktı" diye naralar atan insanlara sorsanız çoğu Osmanlının kaç senesinde kurulduğunu dahi bilmez. Gerçi onların da bir suçu yok. Tarih öğretildiği kadar bilinir derler. Bu yazımda tarihçilerin Osmanlı'yı anlatırken değinmekten kaçındıkları bir konuyu, eşcinselliği, diğer adıyla oğlancılığı ele alacağım.

    Osmanlıda oğlancılığın erken dönemde yani Orhan Gazi zamanında başladığı sanılmaktadır. Osmanlıya esir düşen Bizans İmparatorluğunun Selanik Baş Psikoposu Gregory Palamas Osmanlı'da eşcinselliğin çok yaygın olduğunu özellikle de esir alınan Hristiyan çocuklara karşı tecavüzlerin fazla olduğunu anlatıyor. Osmanlı'da askerlik yaşı gelen eşcinsellerden cinsel yönelimine dair gerekçe ispatlaması istenmiyor, askerlik yapmaları için eşcinsellik bir engel olarak görülmüyordu. Orduda eşcinseller Yeniçerilere hizmet eden "civelek"ler olarak tanımlanmış, savaşlarda ihtiyacı karşılamak üzere civelekler taburu oluşturulmuş, Civelek taburunda yer alan askerlerin her birini bir yeniçeri sahiplenmiştir. Osmanlı'da kadınlardan hoşlanmadığını devamlı tekrarlamış, eserlerinde hep konusunu işlemiş eşcinsel şairlerden biri Enderûnlu Fâzıl olmuştur.  Hatta LGBT temalı "Güzel Oğlanlar Kitabı" vardır.

    Ünlü Osmanlı tarihçilerinden Gelibolulu Mustafa Ali 1541'de Gelibolu'da doğdu. Küçük yaşta eğitime başlayıp 20 yasında medreseden mezun oldu. Mihr-ü Mah isimli eserini şehzade İkinci Selim'e takdim ederek divan katipliği vazifesine atandı. Daha sonra Şam beylerbeyi Lala Mustafa Paşa'nın divan katibi olarak atandı ve onunla beraber Mısır'a gitti. Sonrasında Bosna beylerbeyi Ferhat Paşa'nın divan katipliğini yaptı. Sultan Üçüncü Murad Han döneminde Gürcistan beylerbeyi oldu. Sultan Üçüncü Mehmet dönemindeyse mir-i miran rütbesiyle Şam valiliğine tayin edildi. Son olarak Cidde valiliği görevine atandıktan sonra ise 1600 senesinde orada vefat etti.

    İyi bir şair olmasının yanı sıra şerh edebiyatında da iyi bir yer edinmiş. Sultan üçüncü Murad'ın şiirlerinin şerhini yapmış ve Nefi gibi bazı şairlere mahlas vermiştir. ‘Kunh-ül-Ahbar, Heft Meclis, Nadir-ül-Maharıb, Menâkib-İ Hünerverân, Âdab, Hulâsâtu’l-Ahvâ der-Letâfet  gibi eserleri vardır.

    Osmanlı ve Padişahlar üzerine derin tecrübe sahibi olan Mustafa Ali ‘’Görgü ve Toplum Kuralları Üzerinde Ziyafet Sofraları’’  isimli 2 ciltlik bir kitap yayınladı. Kitabın sekizinci bölüm başlığı aynen şu şekildedir: "Bıyığı terlememiş ve sakalı çıkmamış olanlar takımını anlatır" Bu bölümde dönemin oğlancılık kavramını tüm çıplaklığıyla anlatmıştır. Kitabın 59 ve 60. sayfalarında şunları anlatıyor:

    “Çünkü sevilen kadın bölüğünün namahremleri avan korkusundan gizli tutulur. Şimdi ise civanlarla arkadaşlık onlarla düşüp kalkma yolunda bir kapıdır ki bu kapı gizli, aşikâr hep açıktır.
    Tüysüzler soyundan namert lokması olanların çoğu Arabistan piçleri ve Anadolu Türklerinin veled -i zinalarıdır, onların sürdüğü güzellik ve cazibe süresini hiçbir diyarın tüysüzleri sürmez.
    Niceleri otuz yaşına varıncaya kadar güzel yüzünde gönlünde üzüntü olacak kıl görmez. Türk çocukları Arabistan’daki ele avuca sığmaz civelek çocuklar güzellik yönünden hepsinden kısa ömürlü olurlar.

    20 yaşlarına vardıkları gibi rağbetten düşerler ve aşıkların işinden kalırlar. Ama İçel civarları Edirne, Bursa ve İstanbul'un ince bellileri her yönden kusursuzlukta ve güzellikte onlardan ileridir.

    Güzelliği ve cazibesi eksik olanların ise çeke çevire tazelikleri ve tatlı kılan naz ve cilve ile sevimli gösterir. Ama Kürt tüysüzleri, anadan doğma evbaş olanların tecrübesine göre sağlıklı, yumuşak ve uysal imişler ve her ne teklif olunsa dinleyip yapmaları çok olurmuş. Hele bellerinden aşağısını kına ile boyatır, dizlerine ininceye kadar boyanarak kendilerini süslerlermiş.

    Özellikle Çoğu ince belli ve uzun boylu olurlar. Kendilerini teslim ettikleri sırada her uzvuyla birlikte yumuşaklık gösterirlermiş. Sözün kısası görünüşte yumuşak davranmakta, aslında karşı durmakta içel güzellerinin  çoğu inat ederlermiş.

    Buna göre bunların vuslat nimeti bu- yükler için vardır. Yanlarında gezen aşıklarını bahtsız ettikleri ve parasız pulsuz bıraktıkları meydandadır, derler. Ve iki gencin fırsat vaktinde birbirinden yararlanması, yahut birisi ötekini sarhoş edip üstüne çıkması, değmede mümkün olmayacak bir iştir, diye anlatıp söylerler.

    Sözün kısası, ün almış güzel yüzlülere rağbet edip karşısında gümüş servi endamlı, uzun boylu, salınarak yürüyenleri kullanmak isteyenler Rumeli köçeklerinden şaşmasınlar. Kul cinsinin de Yusuf çehreli Çerkeslerinden ve Hırvat asıllıların nefesleri mis kokanlarından sakın usanıp bezmesinler. 

    Gerçi İçel mahbuplarında da nazeninler olur lakin çoğu vefasız insanı üzmek isteyen cefacı güzellerdir. Onlara sahip olanların huzuru ve rahatı az bulunur. Ama Arnavut cinsi de gerçi âşıkların gönüllerini alırlar, bu kadar var ki gayet inatçı olurlar.
    Ama Gürcü, Rus ve Görel cinsi, öteki esnafın gübresi gibidir. Onlara bakarak Macar soyundan olanlar, başka tayfaların tabiata uygun ve makbul olanlarıdır.

    Gel gelelim, çoğu efendisine, hıyanet eder; düşüp kalkmalarından, davranışlarından her kişi onların çirkin yönlerini görür. Şaşılacak olan budur ki Mısır evbaşları Habeşlilere düşkündür. Araya soğukluk girer, her biri insanın samurudur, derler. Aslında yatak hizmetinde usta olurlarmış, yani esbap buhurlamayı, yatak ve yastık döşemeyi candan isterlermiş. Erkeğinde, dişisinde adamlık belli imiş: her ne semte görülürse uysal ve güzel davranarak yumuşaklık göstermeleri kolaymış.” 

    Mustafa Ali'nin ağzından Osmanlı'da oğlancılığın ne boyutta olduğunu hatta çoğu zaman kadınlardan fazla erkeklerin tercih edildiğini öğrenmiş oluyoruz.

    Muhteşem Yüzyıldaki aşk sahnelerine tepki gösteren İslamcılar Osmanlı'nın resmi tarihçilerinden olan Mustafa Ali'nin yazdıklarına nasıl tepki verecekler doğrusu merak ediyorum.

    Gazeteci yazar Rıza Zelyut'un araştırma kitabı "Osmanlı'da Oğlancılık"ta şunları aktarıyor:

    Bu işin temelinin Yıldırım Bayezid zamanında atıldığı söylenmektedir. Vezir Çandarlı Ali Paşa'nın mahbub oğlanları, içoğlanı biçiminde saraya soktuğu, bu işe padişahı da alıştırdığı suçlaması hemen hemen bütün Osmanlı vakayinamelerinde yer alır. Manzum Tevârıh-i Âl-i Osman'daki şu anlatım, devletin dönüştürülmesine ilişkin ilginç ipuçları vermektedir:

    "Heman ki (ne zaman ki) Kara Halil oğlu Ali Paşa vezir oldu, fısk ü fücur (eğlence ve zina) ziyade oldu. Mahbub oğlanları yanına aldı, adını içoğlanı kodu. (…) İç oğlanına itten beter rağbet ederlerdi. İçoğlanına rağbet etmek Ali Paşa'dan kaldı. Heman Ali Paşa vezir oldu, onun zamanında danişmentler (din âlimleri) çoğaldı, begler kapısına geldiler. Her biri bir begin yanına geldiler. Her biri onlara yarayalım deyü tabiatlarına münasip cevap verdiler. Allah buyruğun peygamber kavlin terk ettiler."

    Sorunu, 1387-1406 yılları arasında baş vezirlik (veziriazam) yapan Ali Paşa'yla sınırlamak yanıltıcıdır çünkü bu süreçte içoğlanı sisteminin padişahlar tarafından kuvvetle benimsendiğini görüyoruz. Bu dönem ayrıca sarayın haremlik ve selamlık diye ikiye ayrıldığı, kadınların harem kısmına sürgün edilerek oğlanların kadın saltanatına ortak edildiği bir dönemdir.

    Oğlancılık 15 yüzyılda Osmanlı'da fazlasıyla yaygın bir hale gelmişti. Devlet bunu engellememiş aksine Kâbusnâme olarak  devlet protokolüne sokmuştur. “Kâbusnâme adlı protokol kitabı, Ziyaroğulları’ndan Keykavus tarafından oğlu Giylanşah’a öğüt kitabı olarak yazılmıştır. Bu kitap, 15.yüzyılın ilk yarısında Sultan ll. Murad’ın isteği üzerine Mercimek Ahmet tarafından Farsçadan Türkçeye çevrilmiştir. Kitabın “Cimada Faidelisi ve Ziyanlısı Kangısıdır (Hangisidir) Anı (Onu) Beyan Eder” başlıklı bölümünde oğlan ve kadın kullanmak şöyle anlatılmaktadır:

    “Yaz olacak avretlere meyket ve kışın oğlanlara; ta ki tendürüst (sağlıklı) olasın. Zira ki oğlan teni ıssıdır (sıcaktır); yazın iki ıssı bir yere gelse teni azıdur ve avrat teni soğuktur; kışın iki sığuk bir yere gelse teni kurudur, vesselam.” 

    Ünlü Osmanlı tarihçilerinden Halil İnalcık Ayş u Tarab adlı eserinin 275 sayfasında Gelibolulu Mustafa Ali'den şunları aktarıyor.

    Ekabirin (devlet ileri gelenleri, makamca büyük kimseler.) evlerinde güzel cariye ve içoğlanları cinsel ilişki için tutulmaktadır. Onlar efendilerinden başkasının yüzüne bakmamalıdır. Padişahın nedimelerinden biri bu kuralı gözetmediği için gözden düşmüştür. İçoğlanı şerbet ve kahve sunarken, “diz çöküp domalıp” başka anlamlara gelecek durumlara kalkışmamalı.

    Ünlü tarihçi, kitabın devamında Meyhaneler bölümünde şunları aktarıyor:

    Âli’ye göre, meyhanelere gidenler iki zümredir. Birincisi: “nev-civânlar, zenpâre ve mahbub-dost”lardır; ikincisi, “gece ve gündüz şürb-i hamr” ile ömrünü meyhanede geçiren takımdır. Bunların
    kanunları: Cuma gecelerini kadınla, Sebt (Cumartesi) gününü cüvânân ile Cuma akşamını gılman (oğlanlar) ve sade-rûyân (sakalı çıkmamış gençler) ile geçirmektir. Bu gibiler, Cuma günü namazdan hemen sonra meyhaneye giderler. Aynı biçimde çarşıda sanat sahipleri (esnaf) eve gitmeden dışarıda “seyr ü sülûk yollarında serseri” olduktan sonra hanelerine gelirler. Halktan olan ayyaşlar, haftada bir tenkiye ve şarapla kalplerini tasfiye ederler. [İnalcık, a.g.e, s. 266-267.]

    OĞLANCILIK YAPAN PADİŞAHLAR[7]

    FATİH SULTAN MEHMET
    Avni mahlasıyla şiirler yazan Fatih Sultan Mehmet'in güzel erkek çocuklara şiirler yazdığı bilinen bir durumdur. Örnek vermek gerekirse.

    "Karalar geymiş meh-i taban gibi ol serv-i nâz
    Mülk-i Efrengün meğer kim hüsn içinde şâhıdur"
    (Rahibeler gibi karalar giyinmiş bir dolunay gibi nazlı nazlı salınan o selvi boylu sevgili, tıpkı Frenk ülkesinin güzellikler içindeki padişahı gibidir).

    "Ukde-i Zünnarına her kimse kim dil bağlamaz
    Ehl-i iman olmaz ol âşıkların gümrahıdur"
    (O Hristiyan güzelinin belindeki zünnarın düğümüne gönlünü bağlamayanlar, iman ehli olamazlar. O kişiler âşıkların yoldan çıkmış olanlarıdır).

    "Gamzesi öldürdüğine lebleri cânlarvirür
    Var ise olrûh-bahşun din-i İsa râhıdur"
    (Onun hışımlı yan bakışının öldürdüğüne, dudakları can vermektedir. O ruh veren güzelin dini Hz. İsa'nın yoludur).

    "Avniya kılma gümân kim sana râm ola nigâr
    Sen Sitanbulşâhısun ol da Kalataşâhıdur"
    (Ey Avni, gönül verdiğin o Hristiyan güzelin sana râm olacağını umma! Zira sen, nihayetinde İstanbul'un şâhısın; o ise, Galata'nın padişahıdır) [Prof. Dr. Muhammed N. Doğan, Fatih Divanı ve Şerhi, s. 171-174, Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı, İstanbul-2104; Millet Genel Kütüphanesi, A. E. Manzum, 305, varak 5b]

    Yukarıdaki şiirde anlatılan sevgili, Galata'da yaşayan Hristiyan bir oğlandır. Fatih, o oğlan için dininden bile vazgeçmeye hazır olduğunu yazabilmiştir. Bu dinden geçmeyi bir mecaz olarak yorumlasak bile, anlatılanın kara giysili bir erkek olduğu açıktır. Çünkü Osmanlı ülkesindeki gayrimüslimler sokakta kim oldukları anlaşılsın diye genelde siyah elbiseyle dolaşmak zorundaydılar.

    II. BAYEZİD
    Fatih Sultan Mehmet'ten sonra tahta geçen oğlu II. Bayezid daha şehzadelik dönemindeyken ayyaş ve ahlaksız olmakla suçlanmıştır. Onun içoğlanı, güzel Sırp çocuğu "Mustafa" tarihimizde "Koca Mustafa Paşa" olarak bilinmektedir.

    YAVUZ SULTAN SELİM
    II. Bayezid'in oğlu Selim (Yavuz), oğlancı şairleri korumuştur. En sert oğlancılık kitabının yazarı, şair Gazalî, Yavuz döneminde işini sürdürmeye devam etmiştir. Daha da önemlisi Yavuz Sultan Selim dönemin şeyhülislamı Kemalpaşazade'ye (İbn-i Kemal, 1468-1536), Rücûu'ş-Şeyh ilâ Sibâhü fi'l Kuvvet-i Ale'l-Bah adlı meşhur cinsellik kitabını (Bahnameyi) yazdırtmıştır.
    Bu kitapta oğlancılık ilişkileri de anlatılmaktadır. Sonraki yüzyıllarda bu kitabın farklı adlarda yapılan baskılarının başka padişahlara da sunulması Yavuz Sultan Selim'in sarayda oğlancı ilişkileri devam ettirdiğini göstermektedir.

    KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN
    Kanuni Sultan Süleyman döneminde Oğlan satıcılığının (oğlan pezevenkliğinin) devlet memurları tarafından bile yapılır hale geldiği görülmektedir. Padişah Kanuni de şiirlerinde oğlancı bir ruh hali içinde olduğunu ortaya koymaktadır. Onun binlerce şiiri içinden seçilerek kendi hattıyla (yazısıyla) yazılmış "Muhibbi Divanı"nda bunun ipuçlarını görmekteyiz.

    "İy Muhibbi içüben mest-i harabat olub
    Topdolu eyleyelim nara ile afakı"
    (Ey gönül öyle içelim ki meyhane sarhoşuna dönelim ve attığımız naralarla dört yanı çınlatalım.)

    Böyle sarhoş olduğu ortamdaki güzel, mahbub diye anılan bir oğlandır. Bunu şu beyitleri açıkça göstermektedir:

    "Ol Hıta mahbubı gör kim turresin çîn gösterir
    Nokta-i hali ile gül üzre pür çîn gösterir
    Deyr içinde zülfini zünnar edip ol muğbeçe
    Bana sundukda kadeh üstünde haçın gösterir"

    (O Hıta dilberleri kadar güzel olan hub [oğlan], güle benzeyen yanağındaki beniyle daha da çekicileşip alnına dökülen kıvırcık saçlarını [kâkülünü] bize gösterir. O meyhane oğlanı [saki] manastır keşişleri gibi saçını beline kuşak ederek bana kadeh sunduğunda sanki haçını göstermiş gibi olur.)

    Birçok imgeyi ve sembolü iç içe geçiren Şair Muhibbi (Kanuni Sultan Süleyman), burada meyhaneci çırağı diye anlattığı bir Hristiyan oğlana tutulduğunu dile getirmektedir. Bu oğlan aslında Padişah'a sakilik yapan içoğlanından başkası değildir.

    IV. MURAT
    O dönemde yaşayan ve Enderun'da yetiştirilmiş olan Ali Ufki de şu bilgiyi aktarmakta:
    "IV. Murat, Büyükoda'da içoğlanı olan Ermeni Musa'ya böyle âşık oldu ve ona öylesine tutuldu ki kimi zaman çıldıracak hale geliyordu. Ayrıca genç bir silahtar paşaya da (halk içine çıktığında padişahın kılıcını ve silahlarını taşıyan ve baş hadımağaların ardından sarayda neredeyse en üst mevkide bulunan içoğlanına) âşık oldu. Bu içoğlanı güzelliği uğruna Galatasaray kışlasından alınmış, önce Padişah'ın lütfuyla Hasoda'ya kabul edilmiş, çok kısa bir sürede de silahdar paşa olmuştu."

    Ali Ufki Bey, kendi döneminin padişahı olan IV. Mehmet'in de Ermeni kökenli bir oğlana olan tutkusunu şu ifadelerle dile getirmiştir:

    "Şu anda hüküm süren Padişah, Güloğlu adında İstanbullu genç bir oğlana âşıktır. Padişah'ın musiki içoğlanı olan bu kişi şimdi onun gözdesidir ve kendisine imparatorluğun en önde gelen mevkilerinden, neredeyse divan reisliğine denk kubbe veziri rütbesi verilmiştir."

    Sonuç olarak eşcinselliğin Osmanlı'nın bir yaşam tarzı olduğunu söyleyebiliriz. "Laiklik insanları bozuyor, eşcinsellik artıyor" diye iftira atanlar şeriatla yönetilen Osmanlı'da eşcinselliğin bu denli yaygın olmasının sebebini bizlere açıklamak zorundadır.
    Şeriatla yönetilen, dünyaya adalet dağıtan Osmanlı dizilerini izleyenlerin madalyonun diğer yüzünden haberleri dahi yok. Haberleri olanlar da bilinçli bir şekilde bunu utanmadan hiç olamış gibi saklamaya çalışıyor.

    Buna benzer pek çok insanlık suçunun işlendiği islamic toplumlarda, kölelerin çektiği acıların, ıstırapların hafifletilmesi amacıyle neredeyse çok az çalışma yapılmıştır. Muhammed bile atalarının dinine inanan Arap toplumunun dinini değistirmiştir ama insan onurunun en çok ayaklar altına alındığı kölelik, gasp, talan uygulamalarına son vermek ihgtiyacı hissetmemiştir. Çünkü dünyayı fethe giriştiği dönemde ele geçirdiği her savunmasız kadını, çocuğu, genç erkeleri ordusunda kendisi için savaşan askerlere motivasyon için hediye etmiştir. Savaşta ele geçirilmiş kadınları muta nikâhı ile hemen ırzlarına geçilmesine izin vermiştir. Bir insanın vicdanı bunları nasıl kabul edebilir? Bütün bu rezillikleri insanların nasıl savunduğunu aklım da vicdanımda almıyor.

    Kölelik, Müslümanlarin o sözde üstün ahlakı ve sonsuz adaletleri sayesinde değil her gün lanet ettikleri Batı'nın duyarlı insanları tarafından yasaklanabilmiştir. Çünkü geleneksel islam hukukunda köleliği yasaklamak neredeyse imkansızdır. Allah'ın izin verdiğini yasak etmek, Allah'ın yasak ettiğine izin vermek kadar büyük suçtur. İngilizlerin ve Amerikalıların köleliği yasaklaması, İngilizlerin köleliği dünya çapında bir suç kabul edip köle ticaretine müdahale edip köle tacirlerini ağır suçtan yargılaması bütün dünyayı etkisi altına aldı. Batının etkisi ve zoruyla (ikisi aynı şey değildir) Osmanlı da köleliği yasaklamak durumunda kaldı. 1830 yılında Hıristiyan kölelerin azat edilmesine dair bir ferman yayınladı. Osmanlı devletine isyan suçuyla köle yapılan tüm Hristiyan teba bu ferman ile kölelikten azat edildi. Fakat aynı durum İran'da gerçekleşmedi. İngilizlerin köleliği kaldırın baskısına İran Şahı Muhammet "İslam köleliği yasaklamıyor" diyerek bunu kabul etmedi. İngilizlerin Basra körfezinde İran gemilerine müdahale edeceğini duyurarak baskıyı artırdı.

    Osmanlı 1857 yılında köleliği yasaklamayı kabul etti. Ancak buna ciddi itirazlar vardı. Hicaz valisi köleliği yasaklayan kararı yayınladığında Mekke ulemasının başı Şeyh Cemal kararı tanımayacağını bu kararın islama aykırı olduğu söyleyen zehir zemberek bir fetva yayınladı. Fetvada şu cümleler vardı: "Köleliğin yasaklanması, kutsal şeriata aykırıdır.... yine boşanma hakkını kadınlara da vermek ve buna benzer işler tertemiz şeriata aykırıdır. Bu tür teklifler Türkleri kafir yapar. Kanları hederdir ve çocuklarını köle yapmak caizdir." Fetva beklenen etkiyi yaratır ve Osmanlıya karşı cihat ilan edilir. Büyük bir isyan başlar. İki yıl süren ve yayılma tehlikesi de gösteren isyanı Osmanlı Hicaz bölgesinde köleliği serbest bırakarak durdurmayı başarır.

    İslamın köleliği meşru görmesi gayet nettir.
    Yemen ve Suudi Arabistan dine müdahale kabul edilemez gerekçesiyle 1962 yılına kadar köleliği yasaklamayı kabul etmediler. Yine aynı gerekçe ve Kuran'dan ayet ve hadis tanıklıklarıyla İŞİD hakim olduğu bölgelerde köleliği yeniden getirmişti.

    Bilim, düşünce, felsefe ve mitoloji gibi pek çok alanda yapılmış araştırma ve kaleme alınmış birbirinden farklı, eğlenceli bilgiler için http://www.dinvemitoloji.com/?m=1 sayfamıza göz atabilirsiniz. Teşekkürler.
  • 96 syf.
    ·2 günde
    "Ağır, ağır çıkacaksın bu merdivenlerden,
    Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak,
    Ve bir zaman bakacaksın semaya ağlayarak...

    Sular sarardı...
    Yüzün perde perde solmakta,
    Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta...

    Eğilmiş arza, kanar, muttasıl kanar güller,
    Durur alev gibi dallarda kanlı bülbüller,
    Sular mı yandı?
    Neden tunca benziyor mermer?

    Bu bir lisan-ı hafidir ki ruha dolmakta,
    Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta..."

    Türk edebiyatında nesirlerinden ziyade, bu ve benzer muazzam dizeleriyle tanınan Ahmet Haşim'in, 1921 - 1927 yılları arasında dönemin gazete ve dergilerinde tefrika edilmiş 29 adet denemesini biraraya toplayan bir eser Gurebahane-i Laklakan... Şiirlerindeki sembolizme, kapalılığa ve zorluğa oranla yazılarının daha akıcı, yalın, anlaşılabilir ve feyiz dolu olduğunu söyleyebiliriz. Abdülhak Şinasi Hisar, "Ahmet Haşim:Şiiri ve Hayatı" adlı kitabında şöyle bahsediyor üstattan:
    "İnce, zarif, nükteli, sanatlı , işlenmiş, kadife gibi yumuşak ve açılmış çiçekler gibi olgun nesrini övmek için ne söylense belki azdır. Çoğunlukla zekice, bazen de ironik biçimde kurgulanmış Haşim'in nesri, gerçekten güzeldir."

    Denemelerinde eski ve yeni saat sisteminin farklılıklarının yarattığı değişiklikleri, İttihat ve Terakki'yi, batılılaşmayı, evlilik hayatını, tarihi yapıları, hayvan haklarını, Yakup Kadri ve Süleyman Nazif gibi meslektaşlarının düşüncelerini, Orhon Yazıtları, Kitab-ı Dede Korkut, Kutadgu Bilig gibi Türkçenin kadim eserlerine olan ilgisizliği ele alan Ahmet Haşim'in kimi fikirlerine pek katılamasam da, yazılarında kullandığı dilin, anlatımın ve bilhassa estetiğin güzelliğini de asla inkar edemem.

    Kitabın muhteşem ismini merak eden arkadaşlarım için bir dipnot düşmek isterim. İçerikteki cümlelerden de anlaşıldığı gibi Haşim, kurduyla, kuşuyla, ağacıyla, suyuyla tam bir doğa aşığı. Gurebahane-i Laklakan ise, 19.yüzyılda Osmanlılar tarafından, başta sakat leylekler olmak üzere, göçmen kuşların yeme, içme, barınma, tedavi gibi bakımlarının yapılması amacıyla Bursa'da kurulmuş olan Türkiye'nin hatta dünyanın ilk hayvan hastanesinin ismidir.

    Yazıları ile şiirlerinin ortak kesişim noktası ise kesinlikle Haşim ile bütünleşmiş olan ve okuyucuyu derinden etkileyen metaforlar, tam on ikiden vuran tasvirler. Mesela "Bir Ağaç Karşısında" adlı denemesinde, bir çiçekçi dükkanında rastladığı, doğadan koparılmış, kendi deyimiyle tutsak edilmiş çiçeklere karşı duyduğu hisleri şu cümleler ile dile getiriyor:

    "Dar saksıya gömülen kısa kütükten çelik süngüler gibi fışkıran yapraklar, korkunç bir ıstırapla gerilmiş büyük bir elin bana doğru uzanan sert parmakları gibi göründü ve demir kafes arkasında yatan hasta aslanın sıtmalı, büyük, sarı gözlerini andıran bitki gözleriyle mahpus ağacın bana bakmakta olduğunu tüylerim ürpererek düşündüm. "

    Denemelerinin birinde, birçok arkadaşım ile birlikte okuduğumuz Gora kitabının yazarı Nobel ödüllü Rabindranath Tagore 'nin bile bahsini geçiriyor yazar:
    " Şöhreti altın bir sis ve erguvan bir ışık gibi yavaş yavaş bütün yeryüzü akşamını kapamaya başlayan Hintli şair Tagore' u henüz ilk insanların gaflet ve cehaleti içinde yaşayan millettaşları arasında tesadüfen vücut bulmuş esrarengiz bir mucize gibi kabul etmek hatadır. Eserlerini bizzat İngilizce'ye tercüme edecek derecede Avrupa irfanından nasibini almış bu adam bir Hintli değil, en geniş manasıyla bir - medeni-dir. "

    Satırlarımı çok uzatmış gibi olacağım ama benim çok çokkk dikkatimi çeken minicik bir denemesini, birkaç dakikanızı ayırıp okumanızı rica ederek, olduğu gibi buraya bırakmayı uygun görüyorum. Son olarak ise, ülkemiz adına, eskilerden feyiz alan, değer veren ve değerlere sahip çıkan bir nesil diliyorum...

    ÖRTÜLÜ KADIN

    Son Saat'in anket yazarı A.Sırrı Bey, düzenlediği anketin sorularını gönderdi. Sırrı Bey'in bütün soruları bende aynı alakayı uyandırmadı. Onun için yalnız ikisi üzerinde duracağım.
    Anket yazarı soruyor:
    -Kadınları açık saçık mı, kapalı mı görmeyi tercih edersiniz?
    Sırf ahlaki bir endişeye tabi olarak, kadınları mümkün olduğu kadar açık saçık görmeyi tercih ettiğimi itiraf ederim. Çıplak kadın tamamen zararsızdır. Kadın ancak örtünüp saklandığı andan itibarendir ki bir fitne ve fesat unsuru oluyor. Eski sanat , çıplak kadın heykellerinde ahlaka aykırı hiçbir mahiyet görmezdi. Bunda derin bir isabet var. Çıplak Afrodit heykeli, örtülü Meryem tasviri yanında baştan aşağı sağlık ve iffettir. Zira çıplak bir kadın vücudu karşısında hayalimiz harekete gelmek için hiçbir gıda bulmaz. Halbuki, "hayal" örtülü bir kadınla karşı karşıya gelince derhal mahrem örtülerin altına girer ve orada heyecan verici bir alem yaratmaya başlar. Hayali tahrik eden her şey gibi "örtülü kadın" da ahlaka aykırıdır.
    Kadın tabii unsurlarına döndürülünce zannedildiği kadar korkunç ve tehlikeli bir mahluk değildir. Erkek kadından değil, kendi yarattığı kadının elinden şu çektiği azabı çekiyor. Yüz binlerce tezgâh, kadının hakiki vücudunu gizlemek için rengarenk kumaşlar dokuyor, binlerce kimyahanede soluk dudaklarını kırmızılatmaya, sönük gözlerini siyahlatmaya, esmer yüzünü beyazlatmaya, kansız tırnaklarını pembeleştirmeye ve ona çiçeklerin kokusunu vermeye mahsus tozlar, boyalar, macunlar hazırlanıyor. Bazen bütün bu sırmalar, bu ipekler, bu boyalar da yetmiyor. Tasarlananı tamamlamak için gecenin karanlığı veyahut lâmba ışığının sihri gerekiyor. Halbuki terzi, manikür, kürkçü, berber ve kunduracı hünerinin müthiş elektriklerle yüklü bir ölüm bataryası halinde bize gösterdiği kadın, doğal halinde bir iğne iplik çekmecesi kadar zararsız ve tehlikesizdir.
    Kadın açık saçık göründükçe, etinin bizim etin cinsinden olduğunu anlar ve onu sevmek, ona hürmet etmek için cinsel çekim haricindeki faziletlerini bulmaya çalışırız. Erkek, ipek ve sırma örtüler arkasından bakan sürmeli siyah ve derin bir gözün tılsımıyla yüreği çarptıkça, kadının dostu değil, düşmanıdır. Erkek, ancak sihir ve büyüsünden soyutlanmış, yani çıplak kadının karşısında güvenle durabilir ve onun hakiki faziletlerini görmek için korkusuz gözünü açabilir.
  • Gök Kubbe ve Dünya'dan önce her şey bulanık ve şekilsizdi [böyle yazıyor M.Ö. 3. yüzyılda Huainanzi]. İşte bu her şeyin değişip şekillendiği an Büyük Başlangıç boşluğu yarattı, boşluk da evreni. Evren de, qi'yi [yaşam kaynağı ya da enerjiyi] üretti; tabii bunun da sınırları vardı. Berrak ve hafif olan ne varsa göğe yükseldi; ağır ve yoğun olan ne varsa, onlar da yeryüzünü oluşturdu... Gök Kubbe ile dünyanın birleşik özleri ise yin ve yang oldu.
  • 595 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    Marie Antoınette. Dünyada hakkında olumlu veya olumsuz olarak en fazla konuşulan ve en fazla yorum yapılan kraliçe. On sekizinci yüzyılda yaşamış bir Fransız kraliçesi. Dünyanın belkide kendisine en çok iftira atılan kişisi. Avusturya saraylarında başlayıp , Fransa'nın Versailles sarayında kraliçe olarak devam edip, nihayetinde zindanlar ve giyotinle son bulan son derece ilginç ve bir o kadar da dramatik bir hayat.

    Stefan Zweig, bu kitabında işte bu ilginçlikler içindeki hayatı bize sunuyor. Tabii ki kendine has o muhteşem biyografi yazma ustalığıyla birlikte. Okurken sadece Marie Antoınette'nin hayatını okumuyorsunuz, adete o hayatı yaşıyorsunuz. İşte Zweig'i diğer biyografi yazarlarından ayıran en önemli özellik de bu olsa gerek.

    Marie Antoınette'yi her kes farklı olarak değerlendirir. Bu durum, okunan kitaplarla ve okuyucunun kendi kişiliği ve ön yargılarıyla ilgili bir durumdur. Onun için burada kraliçe ile ilgili olumlu veya olumsuz her hangi bir söz yazmayacağım. Yalnız bir kaç şey var ki onları yazmadan da geçmenin çok yanlış olacağı kanaatindeyim.

    Düşünün, henüz on beşini yaşamaya başlamış bir kız çocuğu birden bire bütün ailesinden, sevdiklerinden, memleketinden hatta önceki hayatına ait üzerinde hiçbir eşya kalmamacasına, hiçbir tanıdığı ve o güne kadar gördüğü yakınındaki hiçbir kimse olmadan tek başına hiç tanımadığı bir ülkeye gönderiliyor, hiç görmediği bilmediği biriyle evlendiriliyor ve tamamen yeni bir mekanda hiç tanımadığı insanların içinde yaşamaya mecbur bırakılıyor. Bugünden baktığımızda o henüz bir çocuktur. Çocukluğunu yaşayamamış bir çocuk. 24 saat katı kurallar içerisindeki saray protokolünde yaşaması isteniyor. Kendinden bir kaç yaş küçük kayınbiraderleriyle oyun oynaması bile büyük sorunlar yaratıp ağır eleştiriler alıyor. Böyle bir ortam. Üstelik eşiyle tamamen zıt karakter yapısı. Ve bütün bunlara ek olarak yedi yıl karı koca olamamanın verdiği sorunlar. Dedikodular. Yani kısacası, dramatik sona götüren her şeyin başlangıcı da dramatik.

    İftiralar dedim, dünyada belkide başka hiçbir kimseye bu kadar aşağılık, bu kadar vicdansızca ve bu kadar fazla iftira atıldığını sanmıyorum. O kadar hunharca, vahşice iftiralar atılmış ki zaten ön yargısız olan birisi bunların kesinlikle yalan olduğunu anında anlar ama o dönemin gözü dönmüş insanları bütün bunlara inanacak kadar gaddarlaşmışlar. Bir örnek vermek gerekirse, bir annenin 8 yaşındaki oğluyla aynı yatakta yatmasında ne kötülük vardır. Hele hele babanın yokluğunda. Gayet doğal bir durum. Eminim bu satırları okuyan bütün anneler de aynı şekilde evlatlarına sarılıp yatmışlardır. Ama işte Marie Antoınette'nin kendi çocuğuyla aynı yatakta yatması bile sapıkça olarak değerlendirilmiştir. Mahkemede bu konuda bile suçlanıp, savunma yapması istenmiştir.

    Sonuçta bir ülkeyi henüz yönetemeyecek kadar genç iki insan birdenbire koskoca ülkenin sorunlarıyla uğraşmaya başlamışsa, hele bir de asıl söz sahibi olanın yani kralın yönetme becerisi yoksa bazı şeyler aksamaya başlar ve insanları bu derece korkunç sonlara getirir.

    Okunması gereken bir kitap diyorum. Özellikle de tarihle, siyasal ve toplumsal olaylarla ilgilenenlerin mutlaka okuması gereken bir kitap olarak değerlendiriyorum.

    Çok beğeniyle okuduğum bu kitabın okunmasını da, herkese tavsiye ediyorum.
  • Son bölümde, İslâm'a yönelik eleştirel görüşleri üzerinde durduğumuz Turan Dursun ve Erdoğan Aydın'ın genel olarak eleştirilerinin niteliği, temel görüş ve iddialarının düşünce tarihindeki yeri ve günümüzdeki anlamı ile vardığımız sonuçlar ve önerilerimizüzerinde duracağız. Şunu da belirtelim ki, yazarların eleştirileri, sadece kendi görüşlerini değil başta İlhan Arsel, Server Tanilli gibi yazarlar olmak üzere ülkemizdeki “maddeci sol” düşüncenin -üs-lup farklılıkları dışında temel iddiaları ve nitelikleri bakımından: İslâm'a yönelik eleştirilerini de büyük ölçüde yansıtmaktadır.
    Özetle, yazarlar İslâm'ı pozitivist 'bilim ve akıl ile çağdaş insanlık değerleri" ölçütünde değerlendirirler. İslâmi değerlerin bu ölçülere ters düştüğü, çağın gerisinde kaldığı, modernleşme imkânı olmadığı gibi, modernleşmemizi de engellediği, dolayısıyla reddedilmesi gerektiği sonucuna varırlar. Ayrıca dinin dogmatik bir yapıda olduğunu, özgür, yaratıcı düşünceyi engellediğini de sıkça vurgularlar.
    Yazarlar ateizmden yanadır, ancak onlar ateizmi felsefi bir problem olmaktan ziyade, ideolojik bir dünya görüşü ve politik bir yaşam biçimi olarak sunmaktadırlar. Eski Sovyetler Birliği'nde ve sosyalizmin hakim olduğu bazı üçüncü dünya ülkelerinde olduğu gibi ülkemizdeki sosyalistler de ateizmi, ideolojilerinin ayrılmaz bir parçası ve prapaganda aracı olarak değerlendirirler ve bilimsel ateizm adıyla takdim ederler. Özellikle Turan Dursun'un -ki o bir sosyalist değildir- dine karşı eleştirilerinin oturtulduğu zemin ile Erdoğan Aydın'ın eserleri ve görüşleri bunun örnekleridir.
    1) Eleştirinin hislerin tuzağından kurtulma ve kapsamlı bir “anlama”, “yorumlama” çabası olarak algılanması gerektiği kanaatindeyiz. Böyle bir eleştiri faaliyeti bir çok bakımdan değerlidir ve takdire şayandır. Hür düşünce ve kültürel farklılıklar ötekilerle diyalog kurarak varolabilir, kendisini geliştirip yenileyebilir. Böyle bir eleştiri bir bakıma kendini ötekinin diline tercüme etmek olduğu için her iki dili de iyi bilmeyi gerektirir. Ne var ki ülkemizde yaratıcı, ufuk ve zihin açıcı, geliştirici ve diyaloğa dayalı eleştiri gelenekleri icat etmeyi başarabilmiş değiliz. Böyle bir gelenek oluşturamayışımızın temel sebebi, hem tarihi kimliğimizi ifade edebileceğimiz inanç ve değerlerimizi, kültürümüzü hem de çağımızın ruhunu gereği gibi kavrayamayışımızdır.

    Kanaatimizce dünya standartlarına ve bilimsel ölçülere göre, gerek müslüman ilim adamları, gerekse müsteşrikler tarafından yapılmış çalışmalara kıyasla değerlendirmek gerekirse, yazarların bu eleştirilerini, “ideolojik kavram ve şablonlar", “bilimsellikten uzak” “avami, kaba, ham, hamasi” bazen de “agresif” unsurların belirlediğini söylemek yanlış olmayacaktır. Ancak çalışmalarının bu özelliği onların etkinliğini, onlara olan rağbeti, alâkayı azaltması bir yana tam da halk düzeyindeki ilginin sebebini oluşturmaktadır. Daha da üzücü olanı şu ki, bu eleştiriler düzeyinde şekillenen din anlayışı, aralarında bazı aydınların da bulunduğu, azımsanmayacak bir kesimin, çoğu zaman medyada ve siyasi düzlemde gündeme gelen din anlayışının da düzeyine işaret etmesidir. Aslında bu durum toplum olarak bizim kendi kültür tarihimiz, inanç ve değerlerimiz konusundaki amatörlüğümüzün de bir işareti olarak görülebilir.

    Bu durum sadece itikadi bakımdan değil, sosyal, siyasi ve iktisadi bakımdan da önemli sonuçlar doğurmaktadır. Bunun sonucu olarak profesyonellerce belirlenen dünya arenasında, hem “milli varlığımızı” ortaya koymamız zorlaşmakta hem de aleyhimizdeki kültürel ve siyasi tehlikeleri fark etme konusundaki basiretimiz bağlanmaktadır.

    Günümüzdeki bu İslâm eleştirilerinin bir yönüyle XIX. yy'lın son ve XX. yy.'lın ilk yarısında pozitivizmin Türkiye'ye girişiyle, Abdullah Cevdet (1869-1932), Kılıçzade Hakkı (1872-1959), Hüseyin Cahit Yalçın (1874-1959) vb. isimler tarafından ortaya konulan eleştirilerin” -biraz daha vulgarize- bir versiyonu ve kendi geleneğimiz bakımından “köksüz” olduğunu söyleyebiliriz; Batı kökenli bu geleneğin en önemli zaaflarından birisi de İslam ve Hristiyanlığı “din” adı alında aynı kefeye koyup aynı ölçülerle değerlendirmesidir.
    Modern Batılı araştırmacı Leslie Lipson'un da ifade ettiği gibi İslâm inançlarında, Hıristiyan teolojisinde bulunduğu türden, Tanrının insan biçiminde, bakireden doğma bir oğulun babası olması ve onun yeniden dirilmesi hikayesine, üçlü birlik kavramı gibi doktrinlere, İsa'nın yaşamını ve ölümünü kuşatan mitlere vs. yer verilmez.
    İslâmi doktrin basit, açık ve dolaysızdır İslâm'da Allah'ın birliği ve Hz. Muhammed'in peygamberliği kabul edilince gerisi akli olarak temellendirilebilir. Hatta birçok İslâm filozofu ve kelâm alimine göre Allah'ın varlığı peygamberliğin gerekliliği de akılla bilinebilir.

    2)Çalışmamızda gözettiğimiz ve önemle üzerinde durduğumuz
    Şu ayrıma dikkat çekmek istiyoruz. Biz, bilimsel ve rasyonel olarak temellendirilebilecek anlam dünyasına sahip yegane sistemin; İslâm olduğunu iddia etmiyoruz. Her inancın, ideolojinin kendi usülü ve mâkuliyeti içinde kurulabileceğini, tutarlı olabileceğini
    ötekilerle karşılaştırılabileceğini kabul ediyoruz. Ancak bütün bu inanç ve ideolojilerin hakikatle ilgisini kurma, bilimsel değil, felsefi, kalbi, şahsi tecrübelerin ve subjektif tercih ve unsurların katıldığı bir süreçtir. Bilim kendi sınırlarının, tecrübi alanın dışi çıktığında, bilim olma özelliğini ve nesnelliğini yitirir.

    Oysa yazarlar kendi materyalist dünya görüşlerini bilimsel, rasyonel, dini ise bilim ve akıldışı, hayali vs. diye nitelerler. İşte bizim “bilim-dişı, ideolojik” tavır derken kastetiğimiz de budur. Bir insanın bilimsellik adına, “doğru, bilimsel tek yaşam tarzı vardır, herkesin onu kabul etmesi zorunludur” şeklindeki tavrı bilimsel, entelektüel bir yönteme değil, ilkel bir inanca işaret eder.

    3)İslâm'ı değerlendirirken “bilim” ve "akıl”ı temel ölçüt alan yazarlar “bilim“i aklı “Akılcılık ” ile karıştırmak suretiyle zaman zaman “dogmatizm” olarak nitelendirilebilecek “katı, ideolojik” bir yaklaşım sergilerler. Felsefi ve metafizik konular mahiyeti itibariyle deney ve tecrübenin, dolayısıyla pozitif bilimin konusu olmadığı halde, yazarlar -bilimin çağımızdaki otoritesinden yararlanmak amacıyla- İslâmi inançları çoğu zaman bilimsel ölçütlere göre değerlendirirler. Din ve bilim felsefesi açısından değeri olmayan ve önemli problemler içeren bu yaklaşım, bilimin mutlaklaştırılmasıdan/kutsallaştırılmasından başka bir şey değildir.”

    Tarihin hiçbir döneminde bilim kendisini dine karşı bir “kurtuluş yolu” olarak görmedi. Bilimin yegâne “yol gösterici” olduğu görüşü, çağımızda modem pozitivizmin güçlendirdiği bir inançtır. Bilgi imkânları tecrübi alanla sınırlı olan bilim, tasvir edici konumdan irşad edici konuma gelerek, hakikat alanını da kendi ufkuyla sınırladı. Bunun dışında kalanı “gerçek dışı, hayal ürünü” ve “bilim-dışı” olarak niteledi.

    Yazarların da taassupla bağlandığı bu anlayış, “tabu” diye niteledikleri dinin yaklaşımından daha dogmatik bir anlayıştır. Felsefi antropolojideki anlamıyla dogma, “her hangi bir şey hakkında delilsiz olarak, kesin, mutlak, değişmez bir kanaate sahip olma” anlamına gelir. Aslında “dogma” ve “kutsallaştırma", bir yönüyle, hakikati tümüyle kavrama imkânından yoksun ama hakikat konusunda en azından bir kanaate sahip olmayı “varoluşsal bir zorunluluk” olarak hisseden insanın tümüyle kaçamayacağı bir yapı özelliğidir.

    Bilgisel açıdan ve doğurduğu sonuçlar bakımından tehlikeli olan, dogmanın ve inancın değerini, kendi iç tutarlılığı ve temelJendirilebilir oluşu değil, sadece bir otoritenin tayin etmesidir. Bu otorite kutsal bir varlık olabileceği gibi tarih, atalar, karizmatik kişiler, ideolojiler ve bilimcilik de olabilir. Böyle bir kutsallaştırma anlayışı dini değil tamamen insani bir tavır olan taassup ve bağnazlığı doğurur. Dogmatik inancın en olumsuz yanı da insanda tedirgin, agresif, müsâmahasız ve katı tavırlara sebebiyet vermesi, toplumda özgürlüğü, diyaloğu, tartışarak ortak paydaları çoğaltma imkânlarını yok etmesidir.

    Dogmatik inanç ile tarih boyu vahyin insanlardan talep ettiği imanı birbirine karıştırmamak gerekir. Vahiyde de, cin, şeytan, cennet, cehennem gibi doğmaların olduğu kabul edilir. Fakat bütün bunlar dogma olmayan, Allah inancı ve peygamberin doğruluğuna, yani hesabı dogmatik olmadan verilmiş ilkeye bağlıdır. İslâm'a göre iman, dogma olmaktan uzaklaştığı ölgüde değer kazanır. Kur'an insanları delilsiz, zanna dayanan bilden, körü körüne ataları taklit etmekten men eder, yüzlerce ayettte onlar ısrarla çevrelerine bakıp akletmeye çağırır.

    Yazarların önemle üzerinde durduğu “Akıl ve Nesnellik” kavramlarının tehlikelerine karşı, geçen yüzyılda bizi uyaran, özgürlükçü düşüncenin önderlerinden kabul edilen Paul Feyerabend (1924-1994) olmuştur. Ona göre nesnelciliğin ve akılcılğın en önemli tehlikesi kültürel çeşitliliği, yerel gelenekleri yok ederek dünyayı tektipleştirmesidir. Oysa kültürel çeşitlilik, insanoğlunun farklı hayat koşullarına daha iyi uyum göstermesine, dünyadaki
    kaynakları daha iyi kullanmasına imkân verir. Kültür ve gelenekler üzerine çalışan bilginler, bizimkinden farklı kültürlerin bir hata değil, belirli, özgül çevrelerde geliştirilmiş, incelikli bir uyum sürecinin ürünleri olduğu, iyi bir hayatın sırlarını ıskalamak bir yana yakalamış olduğu sonucuna vardılar. Yerel öncelik ve sorunlardan koparıltmış nesnel bilgi, varoluşu epistemik dayanaklardan yoksun bıraktı, kısırlaştırıp anlamsızlaştırdı. Dolayısıyla her kültürün kendine göre işlevsel, nesnel bir aklı vardır.

    Bakunin de, bilimin ve bilimsel bilginin önemine vurgu yaparken aynı zamanda bizi, “tüm rejimlerin en aristokratı, en despotu, en kurmaz ve en seçkincisi olan bilimsel aklın iktidar”ına
    karşı uyarır ve bilimin hakim güçlerin boyunduruğuna girdiğini belirtir.

    Dünya görüşleri ve ideolojileri gereği bilim, yazarların sorgulamaktan kaçındığı kutsalları arasında yer almaktadır. Oysa “bilim nedir” sorusuna gerçekçi ve tatminkâr yanıtlar verilmediğinde dinin doğru kavranma imkânı peşinen yitirilmiş olur.

    4)İslâmi inanç ve değerleri eleştirirken yazarların bir diğer temel iddiası da, İslâmın, “İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi"nde ifadesini bulan çağdaş insanlık değerlerine karşı olduğu onlarla
    uyuşmayacağıdır.
    İslâm kültür ve medeniyeti perspektifinden bakıldığında, bugün insanlığın “evrensel insanlık değerleri” olarak nitelendirilen kazanımları “Allah'a rağmen" değildir. Çünkü İslâm nazarında, vahiy gibi insan aklının kullanımı da ilâhi bir buyruktur. Ayrıca insan fitratının ilâhi boyutu vardır. Dolayısıyla Allah'ın insanlara en büyük lütfu olan aklın, kalbin ve diğer insani yetilerin ahlaki kazanımları da meşrudur. Allah'a, dine ve kutsala rağmen insani kazanım ve hak iddiası, Antik Yunan kültürü ve onun üzerine inşa edilen Batı kültür ve medeniyetine ait bir tasavvurdur ve bugün de anlaşıldığı üzere bir yanılsamadan ibarettir. Yunan kültür ve
    edebiyatında, Batı'da kendisinden “insanlığa uygarlığı bahşeden kahraman” olarak bahsedilen Promethe tanrılardan aldığı ateşi (aydınlığı), yeryüzüne indirdiği için tanrıların gazabına uğrar. İslâm'da ise İblis, Allah'ın verdiği bilme yetisiyle yücelen insanın önünde secdeye kapanmayarak Allah'a karşı geldiği için, Allah'ın lanetine uğrar. Bundan dolayı Batı felsefesinde insan hakları, hümanizm gibi değerler daha çok tanrıya, kutsala karşı ve teizm-karşıtı bir bağlamda gelişmiştir.

    Kendi düşünce dünyalarında yazarların dine biçtikleri rol de, Hiristiyan Batı tecrübesinin ürünü olan, maddeci pozitivist ideolojiler tarafından biçimlenmiştir. Bunun için onlar İslâm'ı insanlık değerleriyle uzlaştırma çabalarını da başarı şansı olmayan “dema-
    goji” “revizyonizm" ve “savunma mekanizması” olarak görürler. Bazı müslümanların ileri sürdüğü, “İslâm'ın bundan ondört asır önce, en ileri düzeyde getirdiği insan haklarını batı henüz keşfetmiştir” şeklinde sözü edilen nitelemeleri haklı çıkaracak yaklaşımların da olduğu gerçeği bir yana, genel olarak bakıldığında yazarların bu iddiasının muhatabı İslâm dini olamaz.

    Özetle bu “bildirgeler” insanlığın başarısıdır. Eğer onlar hakikati ifade ediyorsa onların Hıristiyan Batı'da formüle edilmiş olması önemli değildir. “İlim ve hikmet müminin yitik malıdır, onu bulduğu yerde alır”, İslâm medeniyeti daha önce Yunan felsefesine karşı da bu tavrı göstermiştir. Ancak gerek tarihi tecrübeler gerekse günümüzde yaşananlar bize göstermektedir ki, asıl önemli olan nazari ahlâk teorileri, evrensel bildirgeler vs. değil, bunların hayata geçirilmesidir. Bunun için de evrensel bildirgelerin, “evrensel ödevler ve ahlaki sorumluluklar” bakımından desteklenmeye ihtiyacı vardır. Bu da ancak değer üreten sistemler ve dinlerle mümkündür. Aslında başta Kuran-ı Kerim olmak üzere, ilâhi kitaplar
    incelendiğinde, dini öğretilerin asıl amacının insanlara ahlâk ve değerler konusunda bilgi vermek değil, onları ahlâki ve değer sahibi yaşam konusunda eğitmek ve onlara yol göstermek olduğu anlaşılır.

    Seküler, dindışı felsefe ve ideolojiler de ancak dine benzedikleri veya yaklaştıkları ölçüde değer üretebilirler. Örneğin Sosyalizmin birçok felsefeden farklı olarak insanlara değer bilinci kazandırmasının sebebi de, özde dini bir yapıya benzemesindendir. Teoman Duralı'nın ifadesiyle “manevi insana karşı, maddi beşerin, mevzilenmesi” olarak tanımlanabilecek günümüz dünyasında asıl sorun insanın çıkara, şahsi menfaate karşı eğilimini ifade eden beşeri arzularının nasıl kontrol altına alınacağıdır. Şüphesiz bunun yolu, insandaki manevi, ilâhi, insani boyutu güçlendirmek, ondaki ahlaki erdemleri yüceltmekle mümkündür. İnsanın bu anlamda olgunlaşma faaliyeti de özde dinidir.

    Evrensel insanlık değerlerinin sahibi olarak kabul edilen ülkelerin hakimiyetinde şekillenen günümüz dünyasında, yoksul ülkelerden zenginlere doğru kaynak transferi her geçen on yılda
    katlanarak artmaktadır. Ekolojik yaşamı tehdit eden çevre sorunları bir yana, her geçen gün dünyadaki ekonomik ve sosyal adalletsizlik artarak devam etmekte, insanların bir kısmı sınırsız beslenmenin problemleriyle meşgulken, büyük bir çoğunluğu da temel insani ihtiyaçlarını karşılayamamakta, açlıktan ölmektedir. Bu sorun sadece yoksul toplumların değil, zengin toplumların da sorunudur. Örneğin dünyanın en zengin, en gelişmiş ülkesi olan ABD'de her dört insandan biri yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır. Bu tablonun her geçen gün yoksulların aleyhine, varlıklıların lehine bir seyir takip ettiği görülmektedir. Öyle anlaşılıyor ki, “çağdaş insanlık değerleri” denilen değerler, günümüzdeki şekJiyle dünyadaki insanların sadece bir kısmının haklarını ve menfaatlerini yüceltmekte ve sadece onlara insanca bir yaşam sağlamaktadır. Batı'nın evrensel değerleri ve sekülarizmin, Batıdışı ve özellikle de İslâm toplumlarında özgürlük ve insan hakları karşıtı söylemleri besleyen, meşrulaştıran bir zemine kaydığı konusunda ciddi tartışmalar, bugün Batı gündeminde bile önemli yer tutmaktadır. Şu halde, “çağdaş insanlık değerleri" söyleminin hele “sosyalist” duyarlılıklara sahip aydınları bu kadar cezbetmesi herhalde onların çaresizlik ve tükenmişliklerinin ifadesi olsa gerektir.

    Bu duruma vahyi perspektifle bakınca öyle görünüyor ki, ‘mezarlarına girinceye dek çoğaltma ihtirasının peşinde koşan' ve ‘servetin kendini ebedileştireceğini sanan' insanların etkinliğiyle
    yoğrulan, inanç ve ahlaki değerlerden yoksun bir medeniyet sonunda kendini yok eder ve geride ibret alınacak medeniyet izleri kalır. Kuran'da olduğu gibi tarihte de bunun örneklerine
    rastlanabilir.

    5)Yazarların temel tezlerinden biri de İslâm'ın modernleşme imkânının bulunmadığı, değerini yitirdiği, hatta modernleşmemizin önünde engel teşkil ettiği ve dolayısıyla reddedilmesi gerektiğidir. İslâm'ın, Batı'da Rönesans'tan beri gelişmekte olan topyekün dünyevileşme anlayışının, müslüman toplumlarda sağlam bir mekân tutmasına razı olmadığı, ruhunu ve çerçevesini dini inançtan almayan sosyal, siyasi ve iktisadi hayata daima soğuk baktığı doğrudur. Meselenin bu yönünü yeterince fark edemeyenler, İslâm'ın modernleşmesinden onun modernizme teslim olmasını anladıklarından, İslâm'ın zamana uymakta güçlük çektiğini iddia etmektedirler. Oysa evrensel bir din olan İslâm'ın modernleşmesi, modernizme teslim olup işlevsizleşmesi değil, evrensel mânâ ve ruhunu modern hayata vererek, ona hem muhteva hem de anlam kazandırmasıdır.

    Günümüz dünyasında İslâm'ın ve müslümanların uğradığı eleştiri, iftira ve haksızlığın önemli sebeplerinden biri de, İslâm'ın modernizme karşı direnme gücüne sahip en güçlü düşünce ve
    inanç sistemi olmasıdır. Bu mânada Çin ve Hint medeniyetleri de anımsanabilir. Şu var ki, evrenselleşememiş ve arkalarında doğrudan doğruya sahih bir ilâhi tebliğ bulunmayan, örfler bağlamında, varolagelmiş medeniyetler olmalarından dolayı onların dirençleri de sınırlıdır.

    İslâm evrensel ışığı ile ferdi ve toplumsal hayatın bütün yönlerini aydınlatmak ister. “Aydınlatmak” demek “varolmak için başka bir şeyi yerinden etmek” demek değildir. Bilim, sanat, ahlâk, siyaset, iktisat kendi mâkuliyetleri ve kısmi bağımsızlıkları içinde varolacak, evrensel ışık ise toplumun varoluş zemininde, aşkın olandan kaynaklanan gücüyle, “göklerin ve yerin nuru” (en-Nur 24/35) olmaya devam edecektir. Böyle bir varoluş halinin “ben varsam o yoktur” anlayışıyla ilgisi yoktur. O bakımdan İslâm günlük dilde kullandığımız anlamda bir ideoloji değildir.

    Unutulmamalıdır ki, evrensel olan, Kur'an'ın belli durumlar için öne sürülmüş yorum ve uygulamaları değil, bizzat kendisi ve mesajıdır. Eğer yazarlar eleştirilerinde bu ayrımı yaparak Kuran’ı Kerim'deki tarihsel unsurları ve geleneksel İslâmi literatürü lafzi olarak okuyup günümüze taşıyan katı anlayışları eleştiri konusu yapmış olsalardı, hem büyük ölçüde haklı olabilirler hem de İsİâm'ın modernleşmesi için müslümanları uyarıcı bir etki/katkı yapmış olabilirlerdi. Zaten birçok müslüman yazar da günümüz müslümanlarının nazari ve ameli aklının uzun zamandan beri yetersiz kaldığı, bunun da İslâm'ın evrensel mesajının modernleşmesinin önünde engel olduğunu ileri sürmektedir.

    6)Diğer yandan, müslüman bir toplumda İslâm eleştirisi sadece entelektüel, felsefi bir tartışma değil, aynı zamanda bir kültür,medeniyet değer ve kimlik eleştirisidir. Elbette farklı kültür ve medeniyetlerden istifade ederek kendi kültürümüzü eleştirebilir, zenginleştirebilir ve geliştirebiliriz. Ancak böyle bir faaliyet, yeni katılan unsurların kodlarını kendi değer sistemimizle bütünleştirerek başarılı olabilir. Bu konulardaki ani ve köksüz değişimler toplumda onulmaz yaralar açabilmekte ve asırlar boyunca oluşan ve derin anlam boyutları kazanan semboller dünyamızda ve tarih bilincimizde köklü değişiklikler, aşılması güç problemler doğurabilmektedir. Fert ve cemiyet planında beşeri şahsiyetin devamı önemlidir. Bu istikrar ile oynamak toplumun şuuru ve kollektif bilinciyle oynamaktır. Bu durum toplumsal bunalımlara, benlik ve kültür krizlerine sebep olabilmektedir.

    Aslında yazarların kitaplarında muhatap aldıkları din anlayışı zihinlerindeki din tasavvuru, günümüzde İslâm konusundaki iki sağlıksız yaklaşımı örneklemektedir. Bir yanda, din adına ileri sürülen yavan, katı, uzaklaştırıcı ve dolayısıyla yabancılaştırıcı, çoğu zaman akıldışı ve tutarsız bir dini anlayış vardır. Bu katı muhafazakarlık, aydınlatıp yumuşatılmadıkça, İslâm'ı
    cepheden vurmak için siperde bekleyenler her zaman malzeme bulmakta güçlük çekmeyeceklerdir. Diğer yanda ise din aleyhine önyargılı, ham, yüzeysel, kışkırtıcı bir yaklaşım söz konusudur. Her ikisi de problemlidir.

    Böyle bir problemi besleyen başlıca iki unsurdan söz edilebilir. Bunlardan biri özellikle son birkaç yüzyıldır kendini yenileyemeyen yeni tecrübelerle zenginleştirip yeni ifade yolları üretemeyen katı muhafazakâr dini anlayıştır. Diğeri ise batılı insanın tarihi ve dini (Hristiyanlık) tecrübesinden kaynaklanan ve İslâm dünyasına oldukça yüzeysel biçimde yansıyan, yazarlar örneğinde olduğu gibi zaman zaman ideolojik bir görüntü sergileyen, katı
    dünyevileşme anlayışıdır. Din konusunda, bu iki yaklaşıma bağlı anlayış ve siyasetin de toplum için hayırlı sonuçlar doğurmayacağı açıktır.

    Zaaflarına rağmen eleştirel çalışmalar, “ilerici-gerici, laik-anti laik, sünni-alevi, vb.” daha çok yapay olduğuna inandığımız, fakat uğruna siyasi, sosyal ve iktisâdi ağır bedeller ödediğimiz kutuplaşmaların aşılması, milletimizin birlik ve beraberliği ile selâmeti bakımından önemlidir. Bunun için, toplumumuzdaki bütün kesimlerin birbirlerini önyargısızca anlamaya, yorumlamaya ve diyaloğa yönelik çalışmaların devam etmesi gerektiğine inanıyoruz. Öte
    yandan, Turan Dursun ve Erdoğan Aydın’ın kaleme aldığı bu görüşlerin toplumun belli bir kesimince paylaşıldığı da bir gerçektir. Bu açıdan bakılınca, değeri ne olursa olsun bu görüşlerin gündeme getirilmesinin, sorgulanması ve kıymetinin takdir edilmesi bakımından yararlı olduğu söylenebilir.

    7)Bütün bu problemlerin aşılması için, yönlendirici, araçsal bir din eğitiminden çok objektif, baskısız ve seviyeli bir din eğitimine önem verilmesi gerekmektedir. Diğer yandan, “fikri ve vicdanı hür” fertler yetişmesi için, din ve bilim öğretiminde, bilginin mahiyeti, sınırları ve hiyerarşisinin kavranması, bunun için de “Din ve Bilim Felsefesi” öğretimine önem verilmesi zorunludur. Aksi durumda toplumda özgür düşüncenin gelişmesi, din veya bilim
    kaynaklı dogmatizmin hafiflemesi beklenmemelidir.

    Mehmet Aydın'ın deyimiyle “Bugün müslümanların yeniden düşünmek, İslâm'ın fikri yapısını modern bilim ve düşünceyi dikkate alarak yeniden kurmak gibi zor ama şerefli bir görev ve sorumlulukları vardır.”

    Özellikle XX. yy. boyunca, bu sorumluluğunun farkında ve bilincinde olan, hem İslâm'ı hem de modern hayatı bilen inanmış aydınların çalışmalarıyla, bugün geleceğe daha umutla bakabiliyoruz.
  • _ Sıradan sözcüğü neden bir küçümseme ya da bir hakaret ifadesidir? Neden "sıradan olmayan" sözcüğü "olağanüstü", "seçkin" gibi takdir ifadelerini içinde barındırır? Neden sıradan olan her şey alçak ve bayağıdır? Sıradanlık, türün doğuştan sahip olduğu şey demektir. Onların kendilerine özgü alametifarikalan yoktur: Onlar tıpkı seri imalat mamulleri gibidirler. Sıradanlığın laneti insanı hayvanların derecesine indirger çünkü onun tabiatı ve hayatı sadece türünkiyle karışmıştır.Tabiatı icabı ulu veya soylu olan herhangi bir şey, bayağı ve ucuz olanı işaret etmek için, sıradan sözcüğünden daha iyisinin bulunamayacağı bir dünyada, hayatını yalnız başına sürer.
    _Bütün beceriksizler, akılları iradeye çok sıkı biçimde bağlı olduğu için beceriksizdirler. Dolayısıyla bunların kişisel hedeflerin dışında başka hiçbir şeye gücü yetmez. Onlar için mühim olan kendilerini yüksek mevkilerdeki kimselere ikiyüzlü sahtekârlıkla tavsiye etmektir _Akıllarını kullananlar, dünyanın gerçek soyluları, hakiki asilzadeleridir. Diğerleri köleler ve ırgatlardır. Aralarında derin bir uçurum vardır. İnsanın iradesi ile aklı ne kadar uyumlu ise bu dünyada karşılaştığı güçlüklerin üstesinden gelmek, o kadar kolay olur. Aklın amacı iradenin adımlarına ışık tutmaktır. Güçlü bir irade, zayıf bir zihin ile duyguların şiddet ve yoğunluğu bir insanı yoldan çıkaracaktır. Miskin uyuşuk bir mizaç, zayıf ve güçsüz bir irade yetersiz akılla uyuşabilir ve onunla idare edebilir; ılımlı bir irade ancak ılımlı bir akıl talep eder.
    _Araba sürücüleri, hamallar, ulaklar ve benzerleri, insanlar arasındaki yük hayvanlarıdır. Onların böyle olmalarının nedeni kalın kafalılıklarından kaynaklanan bönlükleri ve duyarsızlıklarıdır; onlar düşünürken rahatsız edilmezler çünkü zaten düşünmezler; sadece tütün içerler ki bunu, düşünmenin yerine koymuşlardır. Almanya'da sanki gürültü yüzünden hiç kimsenin düşünmemesi tasarlanmış gibidir.

    _Akıllı ve basiretli yurttaşlarıma, eğer bir daha sıradan bir kimseyi büyük bir dâhi diye ilan etmek isterlerse, bunun için Hegel gibi, tabiatın, yüzüne en anlaşılır harflerle "Sıradan kimse" damgasını bastığı biraheneci kılıklı birisini seçmemelerini öneririm..
    _ Yararlı adamları dâhilerle karşılaştırmak tuğlaları elmaslarla karşılaştırmak gibidir.
    _Zenginlerin, kendilerini maddi zevklere kaptırmaları gibi dahiler de kendilerini zihinsel hazlara bırakırlar
    _Sanat, sisi dağıtır. Sanat eseri bize, hayatı ve şeyleri, gerçekte oldukları haliyle göstermeye çalışır; o sanat eserini ancak kabiliyeti ve kültürü elverdiği nispette anlar. Resmin önünde, bir prensin huzurunda durduğu gibi saygıyla durmalıdır. Şarap karşısında üzümler ne ise bu sanatlar karşısında felsefenin durumu da odur. Hayal gücü asla işin dışında tutulamaz. Bu estetik etkinin koşuludur ve güzel sanatların tümünün temel bir kuralıdır. O seyircinin hayal gücünde doğmalı-uyanmalıdır,
    _Her kuvvet iradedir ve ya yaşama isteği ya da yok etme isteğine direnme üzerine kurulur. Zeka bile yaşama isteğinden doğmuştur _İnsanlar bir şeye hürmet etmeye düşkündürler fakat onların bu saygısı çoğu kez yanlış bir hedefe yönelmiştir ve sonraki kuşaklar da bu yanlışta devam eder. Eğitimli kesimin dehaya gösterdiği saygı da, inançlı insanların azizlere gösterdiği hürmetin, çocukça tapınmaya dönüşerek yozlaşması gibi bozulup amacından sapar. Binlerce Hıristiyan, hayatı meçhul olan bir azizin kalıntılarından medet umar. Shakespeare'in koltuğu, Goethe'nin evi, Kant'm eskileri ve imzalan, hayatlarında bu adamların eserlerinin kapağını kaldırmamış çoklarınca büyük bir hayranlıkla seyredilir. Tuhaf bir yanılsamayla bu nesnelerin kendilerini bu büyük adamlara ulaştıracağını sanırlar. _Soylular ve asilzadeler aklılarını özgürce yaratıcı bir şekilde kullanırlar. Köleler ve ırgatlar ise içgüdüleriyle yaşarlar. Aradaki fark derin uçurum kadar büyüktür. Bazıları yeme içme ve çiftleşmeden başka bir şeyden anlamazken, diğerleri şiir sanat ve felsefe üretirler.
    _Hayvanlar içgüdüleriyle huzur içinde yaşarlar. İnsanların çoğu da düşünmek çok ağır bir yük olduğu için tıpkı hayvanlar gibi düşünmeksizin saatlerce bön bön boşluğa bakarak zaman geçirirler. Bunaltıcı biçimde bu kadar sık karşılaştığımız kalın kafalılığın dışavurumu, onların bütün bilgilerinin iradelerinin işleriyle sınırlı olduğuna işaret eder sadece. Onlar hiçbir şeye nesnel bir ilgi duymazlar. Hayatlarında bir kez olsun nükteli herhangi bir şey onları neşelendirmemiştir; tam tersine herhangi bir şey, düşünceyi gerekli kılsa, bu onların nefretini çekmesi için yeterlidir. Olsa olsa en kaba, en bayağı şakalar gülmelerini sağlar onların; diğer zamanlarda her biri ciddi görünüşlü birer hayvandır, bunun tek sebebi ancak öznel bir ilgiye güçlerinin yetebilmesidir. Kâğıt oyunları, onlar için en uygun eğlencedir. Kalan zamanlarda onlar iş adamıdır, alım satımla uğraşanlar, hayatın getir götür işlerini yapanlardır. Zevkleri bütünüyle bedenidir, çünkü başkaları için duyarlıkları yoktur. Onlarla ahbaplık kurmak, yarenlik etmek bizi sıradanlaştırır; böyle yapmakla kendimizi gerçekten ucuz ve bayağı hale getiririz. Akıl ile içgüdü arasındaki fark dans etmekle yürümek arasındaki ilişki gibidir. İçgüdüleriyle peşi sıra bir menzile yürürler.
    _İradesinin kölesi ve güdülerine bağlı sıradan insan ile kuklalar arasında bir bağ kurabiliriz. Dünya tiyatrosunun sahnesini işgal eden kuklaların her biri iç içe geçmiş ip ağı sayesinde oynatılır. Çoğu insanın yavan, sıkıcı, ağırbaşlı vakarı buradan kaynaklanır ki ancak asla gülmeyen hayvanlarınki bunu geçebilir. Buna karşılık gem vurulmamış aklıyla deha ünlü Milano kukla gösterisinin büyük kuklaları arasında oynayan kanlı canlı insanla karşılaştırılabilir. Bu insan onların arasında her şeyi kavrayıp anlayacak ve dolayısıyla localardan oyunu seyretmek üzere bir müddet sahneyi seve seve terk edecek tek kişi olacaktır; bu dehanın yansıtıcılığıdır.
    _Kendi hedefleriyle dolu olan adamın kafasında dünya, bir savaş alanı taslağında güzel bir manzara nasıl görünürse o şekilde belirir

    _ Elmasların değeri nasılsa insanlarınki de öyledir: Hasıl ki elmasların belli bir büyüklük, saflık ve kusursuzluk derecesine kadar belli ve
    sabit bir fiyatı vardır, ama bu derecenin ötesine geçildiğinde paha biçilmez ve alıcısı bulunmaz ise..._
    _Büyük bir kafa insanlara en derin varlığının hâzinelerini açmıştır ve onların yücelmelerine ve aydınlanmalarına katkıda bulunacak eserler meydana getirmiştir. Ayaktakımı, onda kimi kusur ve lekeleri bulup ortaya çıkaracak mevkide olduklarını düşünürler çünkü kendi hiçliklerinin ezici duygusuyla karşılaştırıldığında böylesine büyük bir adamın karşısında duydukları acıyı dindirmek isterler.
    _Hayal gücüne sahip olmayan insan, özgür bir kuş gibi değil de, kayaya yapışmış ve tesadüfün kendisine getireceği şeyi beklemek zorunda olan midye gibidir
    _Bilge ile deha farklıdır. Bilge, dehanın koşulu olan irade ve zekâ ayrılığını kabul etmez.
    _Bütün dâhiler kasvetlidir. Sefil ve perişan yaşar çünkü o kendi kişisel refah ve rahatını nesnel amaca feda eder. Onun böyle yapmasının tek nedeni elinden başkasının gelmemesidir çünkü onun vakar ve ciddiyeti burada yatar. Onun vücuda getirdiği eser bütün çağlar içindir ama onun tanınması genellikle ancak sonraki kuşaklarla başlar. Onu büyük yapan, onun kendisini ve kendi çıkannı takip etmemesidir. diğerleri kendi zamanları içinde yaşayıp kendi zamanları ile birlikte ölürler.
    _Hiç kimse, kendini beğenmişliğe sahip olmadıkça büyük olamaz. Tevazu taktir edilir ama böyle bir şey onu başkalarının boyunduruğu altına sokmaya zorlayacaktır.

    _Fizyonomi bilimi (Yüzden kişiliği okuma sanatı) Bir insanın çehresinin şekli-şemali, ikiyüzlülüğün hakim olamadığı yegâne sahadır.
    _Seçkinlik ve sıradanlığın insan çehresindeki belirtileri_ Her insanının çehresi bir haritadır. Bir insanın çehresi, dilinden daha ilginç şeyler ele verir çünkü onun yüzü, söyleyip söyleyebileceği her şeyin özetidir. Dil bir insanın sadece düşüncelerini ele verir, oysa çehre tabiatın düşüncesini dışa vurur. Herkesi gözlemlemek zahmete değer bir uğraştır; konuşmak ise böyle bir zahmete değmese bile… Adi, bayağı ve sefil düşüncelerin, kaba, bencil, kıskanç, günahkâr arzuların her biri çehreye damgasını vurur ve bütün bu işaretler, kırışık ve lekelere dönüşmüştür. Bön ve budala kimseler, bir insanın dış görünüşünün hiçbir önemi olmadığını söylerler ama ruhla beden ilişkisisi, palto ile insanın kendisi arasındaki ilişki gibi olsaydı, gereksiz olurdu. Çözümlemeye öznellik karıştığında çözümlemeye çalıştığımız her şey karışır ve değişir. çehre hakkında tamamen nesnel bir izlenim veren tam anlamında ilk bakıştır. Çehrelerin çoğu ne kadar da sefildir! Güzel ve entelektüel olanların dışında bir çehrenin duyarlı bir kimsede sarsıntıya benzer bir duygu uyandıracağına inanıyorum; Öyle kimseler vardır ki çehrelerine hayvanlardakine benzer sınırlı bir akıl seviyesi gibi bayağılığın ve kişilik düşüklüğünün damgası vuruludur, öyle ki insan nasıl olup da böyle bir çehreyle toplum içerisine çıkabildiklerine ve bir maske takmayı tercih etmediklerine şaşırır. Hatta öyle çehreler vardır ki tek bir bakış insanda kirlenme hissi uyandırır.
    _Sokrates şöyle der: “Konuş ki seni görebileyim.” Bizimle girdiği kişisel ilişki, meydana getirdiği yüzeysel bir büyülenmeyle önyargısız gözlemcileri bizlerden uzaklaştırır. Şöyle demek daha doğru olabilir: "Konuşma ki seni görebileyim".
    _Beyin, kadar büyük ve gelişkin ve ona göre omurga ve sinirler ne kadar ince ise, zekâ da o denli büyüktür çünkü beyin onlara çok daha doğrudan hükmeder.

    _Eğitim ve seçkinlik: Kendi kendilerini eğitmeye tabii eğitim tarzı diyebiliriz. Suni eğitim tarzı bunun karşısında ve başka insanların söyledikleriyle zihni basmakalıp fikirlerle tıka basa doldurmaya dayanır. Genel fikirler yanlış biçimde uygulanacak ve o şekilde ele alacaksınız. Bu şekilde eğitim yolunu şaşırmış ve dengesini kaybetmiş kafalar imal eder ve bu yüzdendir ki öğrenim ve okumayla geçen uzun bir süreden sonra, dünyaya saf budalalar, başka bir dünyadan gelmiş yaratıklar gibi adım atarız. Çocuğa kendi kendisine düşünmeyi öğretmek yerine, bütün enerjisini, zihnini başka insanların hazır düşünceleriyle tıka basa doldurmayı öğretiyoruz. Atı arabanın önüne değil de arabayı atın önüne koymak gibi. Eğitim görmemiş insanlar arasında sıkça görülen sağlam sağduyu sahibi insanlara, okumuşlar arasında bu kadar az rastlanmasının sebebi işte budur. Şeyleri anlamaya çalışmak yerine sözcüklerle tatmin olan ve onları ezbere öğrenen aşırı tehlikeli eğilim, çoğu eğitimli insanın bilgisini lüzumsuz bir laf kalabalığı haline getirir. Çoğu insan, kuruntuları, önyargıları, garip merakları, tuhaf tutkuları bütün hayatı boyunca bir yük olarak omuzlarında taşıyıp durur, dünyaya kendine özgü bakış tarzı geliştirmeyi asla denememiştir çünkü her şeyi hazır yapılı olarak almıştır ve onu bu kadar sığ ve yüzeysel yapan şey işte budur. Çocuk kendi yargısına güvenecek ve önyargılardan kurtulacaktır. Kavramları ve yargılan, kendi tecrübelerinden değif, kendisine hazır verilmiş olan fikirlerden billurlaşır.Gerçekte nasılsa öyle, açık ve nesnel bilgi edinmeyi öğretmeye özen gösterilmelidir. Böyle değil de diğer türlü olursa kafalan safsataarla dolacak, gerçekliği yanlış yorumlayacak ve dünyayı yeniden şekillendirmeye kalkışacaklardır.

    _Deha kendi kendisinin ödülüdür. Deha, çifte akla sahip bir kimsedir: Biri kendisi için ve iradesinin hizmetinde, diğeri saf nesnel bir tavırla kavradığından dünya için. Dehanın doğumu yüzyılda bir vuku bulur. Doğduğunda da uzun bir süre tanınmadan kalabilir, birinin önünü ahmaklık keser, bir başkasını kıskançlık boğar. Bir kadın kendi kendisine ne kadar çocuk doğurabilirse deha da kendi başına o kadar özgün düşünceler üretebilir. Lal taşı kendi ışığını yayar, halbuki diğer taşlar ancak aldıkları ışığı yansıtırlar. Bilginlere dâhi denemez, nasıl ki elektrik ileticilerine elektrik üreten cisimler denilemez ise, çünkü bunlar hayatlarını öğrendiklerini başkalarına öğreterek geçirirler. Büyük kafalar insanlık için şimşek değerindedir. _renkli resimler ile renksizler arasındaki fark nasılsa, deha ile sıradan insan arasında da öye bir fark vardır. Sıradan, sığ ve basit kafaya sahip biri, bir dâhinin eserinden hiçbir şey anlamayacaktır._Dahilerin yolu, yaz sabahı enfes tabiatı bütün tazeliği ve ihtişamı içinde seyretmek için yürüyüşe çıkan birinin yoluna benzer. Onunla, bir çocuk oyuncak bebeğiyle nasıl konuşursa öyle konuşacaktır. _Dâhilerin hiçbiri birbirine benzemez. Doğa onlara damgasını vurur, ardından da kalıbı parçalar. Zayıf bir yanı olmaksızın hiç kimsenin büyük bir dehaya sahip olduğu görülmüş değildir, Platon'un zayıf yanı tam da Aristoteles'in güçlü olduğu noktadır. Goethe'nin büyük olduğu taraf Kant'ın zayıf yanıdır ve tersi. _Deha kendi kaderine sadakatsiz hale gelmiş olan bir akıldır; gerçek kaderi iradenin hizmetkârı olmak olduğu halde kendisini bu hizmetten kendi işini takip etmek uğruna kurtarmış olan akla dayandığı kadarıyla doğaya aykırıdır.
    _Deha soğukkanlılıktan veya ağırbaşlılıktan yoksundur, bu şeylere ait olanlardan fazlasını görmememize dayanır; İnce ayrıntılara odaklanıp diğer her şey görünmez olur ve diğer insanları şaşırır. Odaklaşılan şeyler mikroskobun altında bir fil kaidesinin büyüklüğüne erişen pire gibi görünürler bu yüzdendir ki soğukkanlı veya ağırbaşlı bir adam bir dâhi olamaz. mizaç ölçüsüzlüğü, duygu ve heyecanların ateşliliği, baskın melankolinin etkisi altında ruh halinin çabuk değişkenliği ortaya çıkar. sonuç da dehanın esas itibariyle bu dünyada yalnız yaşamasıdır. O bu dünyada kendisine benzeyen birisine rast gelemeyecek kadar nadir bulunur ve geri kalanlardan onları dost edinemeyecek kadar farklı olan birisidir. Onlar sadece ölümlü varlıklardır; halbuki o aynı zamanda saf akıldır _
    _Deha arada bir tuhaflıklara düşebilir. Bunun nedeni akıl ile iradenin arasının gevşemesidir. Dehanın çılgınlığı buna dayanır. Bu sıradışı zekâ taşkınlığı sayesindedir ki irade karşısında belirgin üstünlüğünü elde edip kendisini iradenin hizmetinden kurtararak özgür olur. eserleri bu kaynaktan fışkırır. Yararsızlık ve kazanç getirmezlik dehanın eserlerinin ayırt edici özelliklerinden biridir; bu onların soyluluğunun alametifarikasıdır. Uzun ve narin ağaçlar meyve vermez, meyve ağaçları ufak tefek, bodur ve çirkindir.
    .
    _Gürültüyü kanıksama neyin belirtisidir_ Sıradan insanlar gürültüye karşı duyarlı değillerdir; ne var ki düşünmeye, şiire ya da sanata, sözün kısası her türden zihinsel düşünsel izlenime duyarsız olan tam da bu insanlardır: Beyin dokularının kaba niteliğine mal edilmesi gereken bir gerçektir bu. Tıpkı kafayı bedenden koparan celladın baltası gibi gürültü de onun düşüncelerini bölüp dağıtır. toprak ya da gübre yığınını kaldıran bir adamın yaklaşık on bin insanın kafasında filizlenmek üzere olan düşünceleri daha henüz tomurcuk halinde iken katletme hakkını nereden aldığını anlayamam. kırbacını şaklatan bir adam, arada bir derhal indirilip hakiki değnek atılmayı hak eder.