Okan Delikaya, bir alıntı ekledi.
29 Nis 23:16 · Kitabı okudu · Beğendi · Puan vermedi

Gazetecilik
Gazetecilerde eleştiriliyordu.Onların tek becerilerinin çamur atmak olduğu söyleniyordu. Oyunun yazarları işte bu yüzden ,onlardan korunmak için halktan yardım istiyordu

Bir Delinin Anı Defteri - Palto - Burun - Petersburg Öyküleri ve Fayton, Nikolay Vasilyeviç Gogol (Sayfa 14 - İndigo kitap)Bir Delinin Anı Defteri - Palto - Burun - Petersburg Öyküleri ve Fayton, Nikolay Vasilyeviç Gogol (Sayfa 14 - İndigo kitap)

Küçük bir çocukken babama, "Allah nerede" diye sormuştum. O da, "Vicdanında" demişti. Çok zor bir yanıttı. Uzun yıllar anlamını çözemedim....

Bütün gün yağmaktan adeta yorgun düşen yağmur, hafif bir sağanağa dönmüştü. Son bir yılın getirdiği hüzün omuzlarımda, yüzüm yağmurda, yürüyerek eve dönüyordum. Erken akşam üstüydü ama karanlık, çamur gibi bir grilik, sanki insanın üzerine sıvanıyordu. Şık bir cafenin önünden geçerken, büyük metal çöp kutusunun doluluğu dikkatimi çekti. Sonra da bana çok ağır gelen başka bir şey...

Çöplerin yanında, 12 yaşlarında bir çocuk yerde oturmuştu. Üzerinde yırtık bir kazak ve pantolonla, cafenin attığı sebze artıklarının kutusundan temiz ıspanak dallarını ayıklayıp, adeta özenle yere yanyana diziyordu. Kendisine acındırmak, dilenmek gibi bir tavrı yoktu. Çevresine bile bakmıyordu. Kimse de onun farkında değildi. Çöpe atılmış bir kedi yavrusu gibi göründüğü için değil, bu feci durumunu kabullendiği her halinden belli olduğu için çok ağırıma gitti. O kadar ağırıma gitti ki paniğe kapıldım. "Dün de buna benzer bir çocuğu Şişli'de gördüm" diye düşündüm. Kalabalıkta adeta yoktular. Merhamet? Hayır duyduğum çok daha kesiciydi. Çalışan bir elektrikli testerenin keskin ağzına dokunmak gibiydi. Sahi sefalet ne ara karanlığa karışan hayaletler gibi korkudan bize görünmez olmuştu?

Sürekli olarak Amerikalı, Avrupalı, Yahudi ve Ermenilere laf atıp, Allah'ın adını dilimizden düşürmeyen bizlere baktım. Evet, yurt dışında insanlar çok yalnız çünkü sistem onları koruduğu için birbirlerine ihtiyaçları yok. Amerika'daki evsiz hikayeleriyle de kendimizi avutmayalım. Orada herkese yetecek kadar evsiz barınağı var. Fakat barınaklarda alkol ve uyuşturucu kullanmak yasak olduğu için, müptelalar sokakta yaşamayı tercih ediyor. Kötü havalarda polis dolaşıp, onları alıyor, sıcak bir yatak ve yemek yiyebilecekleri merkezlere götürüyor. Biz ne yapıyoruz? Çöp kutusunun yanına insan artığı gibi atıyoruz. Ne yapabiliriz? Benim sorumluluğum değil diyebiliriz. Çocuk yapmadım, o zaman benim hiç değil. Peki insan olmak sorumluluk değil mi? Farkında olmak bence bir başlangıçtır. Küçük bir adım atmak.. Düşkünlüğe, sefalete alışmadan, ihtiyacı olan birine yardım edebiliriz, Allah rızası için. Çok sevdiğim dostum, "Böylece her türlü şekilden arınıyor insan" demişti. Saf sevginin en sade tanımlanması...

Hayatın acı yanlarını Karacaoğlan "Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm" diye özetlemiş. Tanrı'dan hepimize, ayrılığın hayırlısını, yoksulluğun olmamasını, ölümün de sıralısını nasip etmesini diliyorum. Barış ve huzur dolu akşamlar..

Ayrık otu

Rahime, bir alıntı ekledi.
26 Nis 16:07 · Kitabı okudu · Puan vermedi

İmparator ve kral bir ressamın fırçasını almak için edilebilir, ancak demokrasi sadece çamur atmak için eğilir.

Sosyalizm ve İnsan Ruhu, Oscar Wilde (Sayfa 69 - Siyah Kuğu Yayınları)Sosyalizm ve İnsan Ruhu, Oscar Wilde (Sayfa 69 - Siyah Kuğu Yayınları)

HATTI MÜDAFAA YOKTUR, SATHI MÜDAFAA VARDIR, O SATIH BÜTÜN VATANDIR!
Tarih 1921.. Kütahya-Eskişehir muharebesinde yenilen Türkler Sakarya'nın doğusuna çekildi. Mustafa Kemal ordunun başına geçti.Türkleri yenip "Küçük Asya" dedikleri Anadolu'dan atmak isteyen 120 bin kişilik Yunan ordusu, 22 Ağustos sabahı Sakarya önlerine geldi.Yunan ordusu savaşı kazanırsa, Ankara basılır ve meclis dağıtılırdı. Türkler Sevr'i imzalamak zorunda kalırdı. Hayat memat meselesiydi.23 Ağustos'un ilk ışıklarıyla Yunan ordusu taarruza kalktı. Taarruzunun amacı, Türk mevzilerini kuşatmaktan ibaretti. Başarısız oldu.Kuşatma başarısız olunca Yunan ordusu ikinci plana geçti. Bu çok klasik bir plandı, Türk savunma hattı yarılacak ve dağıtılacaktı. Asırlardır uygulanan klasik savaş doktrinine göre bir ordunun ip gibi dizilmiş savunma hattı yarılırsa, ordu geri çekilmek zorunda kalır.Çünkü ordu geri çekilmezse, yarılan hattan içeri giren düşman, orduyu çevreler ve imha eder. Yani, imha edilmemek için çekilmek şart. Hattı yarılan bir ordu, büyüklüğüne oranla geri çekilmek zorundadır. Aksi halde düşman, orduyu yeni bir hat kuramadan yakalar. Yunan ordu komutanı Papulas, Türk hattını yarıp, ordunun Ankara'nın gerisine çekileceğini hesapladı. Böylece meclis basılabilecekti. Papulas'ın ordusu, Türk hattını Haymana mevkiinden yarıp Çal dağını ele geçirmek için taarruza kalktı. Çatışma saatlerce sürdü. Çal Dağı'nı koruyan 190. Alay kahraman gibi direniyordu. Fakat Yunan taarruzu çok güçlüydü. 30 Ağustos'ta Duatepe ve Kartaldağ düştü. Yunan topları artık Polatlı'ya düşmeye başladı. Kent boşaltıldı. Ertesi gün 31 Ağustos'ta Karadağ da düştü. Moraller bozuktu.Yunan ordusu bitirici vuruşu yapmak için 1 Eylül'de koca bir tümenle Çaldağı'na saldırdı. Çaldağı düşerse, hat kırılırdı. 2 Eylül'de çatışmalar tüm gün sürdü. Ve Çaldağı, gece vakti düştü. Haber Papulas'ın çadırında coşkuyla kutlandı. Türk hattı yarılmıştı.Şimdi Türk ordusunun Ankara'nın doğusuna çekilmesi gerekiyordu. Asırlardır uygulanan muharebe doktrini bunu gerektiriyordu.Fakat, Çaldağı'nı ele geçiren Yunan kuvvetleri Türklerin çekilmediğini gördüler. Çünkü, Mustafa Kemal sahnedeydi! Mustafa Kemal oyunu klasik harp doktrini ile oynamayı reddetti. Ve tarihi emrini verdi: HATTI MÜDAFAA YOKTUR SATHI MÜDAFAA VARDIR ! Yani Türk ordusu tek bir hat üzerinde kalmayacak, onlarca asimetrik hatlar, tüm satha yani alana yayılacaktı. Denenmemiş şey...Bu, denenmemiş olduğu kadar, riskli bir hamleydi.. Her birlik sağı ve solu düşmanla çevrelenerek imha olmak tehdidiyle karşıyaydı.Mustafa Kemal bir kumar oynamıştı.Ya yok olacaktı ya kazanacaktı. Askere güveniyordu. Askere büyük iş düşüyordu. Peki asker ne yaptı? Kısaca: Vatan, millet, Sakarya.. Askerin yaptığı buydu. Neyi varsa, ölmek ve yok olmak pahasına saldırdı.Haber Papulas'ın çadırında şok etkisi yarattı. Ankara'nın doğusuna çekilmesi gereken Türkler, Çaldağı'na saldırıyordu.. Bu delilikti.Türkler kısa süre içerisinde Çaldağı'nı geri aldı. Papulas yine taarruz emri verdi. Çaldağı yeniden düştü. Fakat Türkler yine çekilmedi.Klasik savaş doktrininde bu noktadan sonrası yoktu. Papulas bunun şaşkınlığı içerisindeydi. Ne yapacağını bilemeyecek duruma düştü. Yunan askeri, düşmanı yendiğini düşünüyordu ama Türkler çekilmemişti. Günler geçiyor ama sonuç değişmiyordu. Bir hat kırılınca, kısa mesafe çekilip savaşmaya devam ediyordu. 10 Eylül'de Yunan taarruzu durdu. Artık planı bir savaş değil, doğaçlama bir mücadele vardı.Mustafa Kemal'in emri ise çok netti: Vatanın her karış toprağı şehit kanıyla sulanmadıkça terk olunamaz. Yunan ordusu Çaldağı'nı elinde tutuyor ama ilerleyemiyordu. Türkler de çekilmiyordu. Muharebenin 14. günüydü. Bu bir dünya rekoruydu.Hattı kırılan bir ordu, 8 gündür çekilmeden direniyordu. Bu tarifi olmayan bir işti.Hava iki gündür yağmurlu.. Yerler çamur.. Savaşın ne kadar süreceği belirsiz.. Papulas orduyu Sakarya'nın batısına çekmeye karar verdi.Karar Yunan ordusunda şaşkınlık yarattı. Kazanmışlardı, ama çekiliyorlardı. Casuslar son defa Türkleri gözetledi. Hepsi yerindeydi.10 Eylül sabahı bir otomobil, Yunan elindeki Duatepe'ye yakın bir mevziye doğru ilerliyordu. Askerlerde aynı tepki: Mustafa Kemal mi o?Bölgedeki asker Başkomutan'ı yanlarında, mevzilerin içinde görünce heyecanlandı. Mustafa Kemal boşuna gelmemişti. Planı hazırdı. Yunan taarruzunun durması ve çekilme belirtileri görünce Papulas'ın hakimiyeti kaybettiğini anlamıştı. Şimdi sıra ondaydı.Önce kısa bir top atışı ve ardından 1, 15 ve 23. tümenlerin taarruzu... Yunan ordusu Duatepe'yi kısa sürede kaybetti.Tepeyi kaybeden Yunan birlikleri Beylik Köprüsü'ne çekilip mevzilenmeye başladılar. Düşmanı doğudan bekliyorlardı ama şaşkına uğradılar.Mustafa Kemal boşu boşuna Duatepe'ye gitmemişti. Amacı, düşmanı yanıltmaktı. Düşman, başkomutanı doğuda görünce, diğer yönleri unuttu.Güneye sızan süvariler düşmana hissettirmeden Mangal Köyü'ne kadar ulaşmıştı. Yunan ordusu doğu ve güneyden hilal biçiminde çevrildi.Papulas acil bir kararla 11 Eylül'de çekilme emri verdi. Fakat Türk, Yunan'ın ensesindeydi. Güneş batıyordu, gece sıcak geçecekti.Papulas gece karanlığında çekilmeye başlarken Mustafa Kemal taarruz emri verdi, çekilen Yunan ordusu gafil yakalandı.Yunan ordusu, Türk ordusunun yaptığı gibi satıh müdafaasına cüret edemedi. Böylece, Afyon'a kadar çekildiler. Papulas istifa etti.22 gün süren meydan muharebesi bitti. Türkler düşmanı kovmuştu. İstanbul bayram yeriydi. Tüm Anadolu'da şenlik vardı. Mağlup Yunan ordusu Eskişehir-Afyon hattına yerleşip yeni bir savunma hattı kurdu. Artık sıra Türklerdeydi. Ufukta yeni bir savaş vardı.Mustafa Kemal kırık kaburgasıyla, kör bir lambanın aydınlattığı ufak bir odada savaş kurallarını değiştirmişti. Ve kazanmıştı.
https://twitter.com/...602935889264640?s=20

Simurg (ϜϓſϞ), bir alıntı ekledi.
02 Oca 16:59

“Eline tüfeğini alıp, fişekleri göğsüne çaprazlamasına asıp, atını üstlerine sürse, kasabanın sokaklarında ölüm saçarak, önüne geleni yağmalayarak, yakıp yıkarak dolaşsa, kasabayı yerle bir etse bile, gözlerinden okunan bu sevginin ürküttüğü kadar ürkütemezdi onları...”

Bu sözler, belki elli yıl önce, Meksika’nın hayatın çok sert geçtiği taşrasında söylenince daha anlam kazanıyor. Her gün insanların tavuk gibi boğazlandığı, jandarmaların on, on iki yaşındaki kız çocuklarına kasabanın meydanında tecavüz ettiğinde, babalarının “nasıl olsa başına bir gün gelecek bir şeydi” dediği ve hayatın normal aktığı bir kasaba tahayyül edin.

Aşk... Sevgi...

Bu insanları o kadar korkutuyordu ki, ve sanırım, dünyanın uygar ve ilkel ülkelerinde, savaş veya barışın yaşandığı türlü yerlerinde de benzer bir korku vardı, sevgiye karşı. Ölüm ve kıyasıya şiddetin bile çekindiği bir şey haline gelmişti, sevgi.

İki yıl önce sevmişti o Kızılderili kızı. Çölde uzun zaman geçiriyordu. Çölün vahşiliği, kasabada yaşanan türden sahtelikten daha çekilir gelmişti ona. Bir şeyler farklıydı onda. Ağabeyi gibi düzene ayak uyduramamıştı. Ağabeyi çoktan kasabanın hatırı sayılır bir esnafı olmuştu, ama o...

O öyle değildi işte. Kasaba onu boğuyordu. Hayatına çok da ehemmiyet vermiyordu, ama hayatı boyunca canı sıkılsın da istemiyordu. Yankilerle Meksikalıların arası iyi değildi. O kızı ırmakta görmüştü. Sol göğsünün altındaki yarası kanıyordu. Kız ondan ürkmüştü, ama göğsünün altına çamur sürüp şifalı otlarla kaplamasına izin vermişti. Ona karşı “bir şey duymuştu”, onu iyileştirmek istemişti. Bunun aşk olduğunu anladı sonra.

Kilisenin onu aforoz etmesine ve kasabadan kovulmasına hiç aldırmıyordu. Dik yamaçlara tırmanmışlar, yarları aşmışlar, kendilerine yükseklerde bir kulübe yapmışlardı. İki sene büyük bir dinginlik ve aşkla geçmişti. Konuşmaya dahi ihtiyaç duymamak, yan yana olmanın verdiği huzur.. birbirine bakmaktan haz almak ve sevmek...

Sonra sol göğsün altındaki o yara açılmıştı yine, karısı gitmişti...

Ona borçlu olduğu bir şey olduğunu düşündü. Onu usulüne uygun gömmek istedi. Çünkü, ölse de, ölmese de, bir giden varsa, ayrılık vardır. Gideni, usulüne uygun gömmezse, yeniden başlayamazdı.

Karısını yıkadı, en iyi elbiselerini giydirdi, rugan pabuçlarını ayağına geçirdi, onu bir sedyeye bağladıktan sonra, ölümcül yolculuğuna çıktı. Kilise töreni olacak ve kasabanın mezarlığına dinî törenle gömülecekti. Sonra...

Terk edecekti bu kasabayı, o uzak sahil kentine gidecek ve her şeyi unutacaktı.

Yolda battaniyeyle çepeçevre sardığı sedyede gümüş taşıdığını zanneden haydutların saldırısına uğradı. Eşkıyalar gerçeği öğrenince, onu sevdiler ve öldürmediler. Hatta hikâyesinden ve sevgisinin gücünden çok etkilendiler. Kasabadaki esnaf ağabeyinden, çok daha iyi anlıyordu bu haydutlar onu. O da buna şaşacak biri değildi zaten, yoksa dağlarda olmazdı.

“Ona karımı sevdiğimi söylemek zorunda değildim. Bunu karıma bile söylememiştim, birlikte yaşadığımız iki yıl boyunca bir kere sözünü etmemiştim, gereği yoktu çünkü. Bir yabancıya açılmamın nedeni belki de inancımı yitirmeye başlamamdır. Peki, kendim inanmıyorsam, ölüp gittiği halde, onu neden doğru dürüst bir mezara gömebilmek için çırpınıyorum böyle? Hele baştan beri sevdiğim birinin ölüsüyse taşıdığım? Yok, asıl amacım onu lanet çukura tıkıp bu sevgiden kurtulmak, iki yılın anılarından sıyrılıp herkesin yaşadığı bugüne varmaksa, o zaman neden bana ateş eden, belki bir kere daha etmekten kaçınmayacak birine yalan söylemek zorunda kalıyorum? Neden cesedi şuraya bırakıp gitmiyorum?”

“Sevdiği kızla evlenmek, yeşil gölgeli iki yıl boyunca onu sevmek, başka hiç kimseye gereksinme duymamak kolaydı belki, gelgelelim bunlara tek başına son vermek hiç de kolay değildi...”

Her tarafı kan revan içinde kasabaya varıp, karısının cesedini kasabanın meydanındaki havuzun yanına kadar sürüklediğinde, tüm kasabanın ondan ürkmesinin nedeni buydu: Gözlerindeki vahşi aşk...

Ağabeyi onu anlamamıştı... en sonunda, karısının cesedini yine sarp kayalıklara geri götürüp yardan aşağı atmak ve o yarın dibinde onu usulüne uygun biçimde yakmak zorunda kalmıştı. O töreni yaparken, ağabeyi uzaktan seslenmişti ona, gerçekten başka bir evrenden sesleniyordu aslında:

“Böyle yapmak gerektiğini nereden biliyorsun?”

“Ne yaptığımı nereden bilebilirim? Doğru olup olmadığını nereden kestirebilirim? Daha önce hiç karşılaşmadım ki böyle bir durumla!”

Tören bitti ve döndü gitti. Yürürken, iki yeşil gölgeli yıl boyunca ağzına alma gereği duymadığı sözler döküldü dudaklarından ilk defa.

“Yat sevgilim. Kıpırdama. Yat bir tanem. Seni içime gömdüm...”

Seni İçime Gömdüm, Andrew JollySeni İçime Gömdüm, Andrew Jolly
Onur Özkan, bir alıntı ekledi.
19 Eki 2017 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Yalnızsın. Gemerek’in dışında bir benzin istasyonunun arkası.
Yerler ıslak. Çamur. Zifiri bir karanlık. Bir yamaçtasın orada.
Yalnızca jandarmaların attıkları mermilerin alevlerini görüyorsun.
Ateş etsen yerin belli olacak; ateş edemiyorsun.

O anda bombayı atmak aklıma geldi. Kafan çalışıyor.
Mantığın tıkır tıkır işliyor. Soğukkanlısın.
Pimini çekip bombayı elinde tutuyorsun bir iki saniye.
Pimi çektikten dört saniye sonra bombanın patlaması gerek.
Vakit geçirmemek gerek. Bomba elinde patlayabilir;
bunun korkusu var içinde; elinde patlarsa diye.

Fırlatıyorsun bombayı. Sinip bekliyorsun.
O andaki bekleme müthiş işte.
Müthiş uzun geliyor o süre; zaman bir türlü geçmiyor;
saniyeler dolmuyor bir türlü. Bomba, savunma bombası.
Patlayınca bayağı etkili patlar.
Havada birtakım kollar bacaklar göreceğini sanıp bekliyorsun.

Daha önce de kullandım bu bombadan. Eğitim atışları yaptım.
Ama buradaki, eğitim atışlarından çok değişik.
Patlayıncaya kadar, ilk akla gelen, bir türlü akıldan çıkmayan şey,
bombanın patlamama olasılığı. Bomba bozuk çıkabilir.
Ve bomba patlayınca isabet almak olasılığına karşı tam siper,
yüzü koyun yere atıyorsun kendini. Çok gariptir, bir içgüdüyle
ellerini ensende kenetliyorsun. Hiç tanımadığın, bilmediğin,
hiç görmediğin birtakım insanların öleceğini düşünüyorsun birden;
üzülüyorsun.

Patlıyor bomba. Kan kokusu duyduğunu, feryatlar, çığlıklar,
bağırışlar duyduğunu sanıyorsun ilk anda.
Sonra derin bîr sessizlik oluyor.
Sonra da kaçışan birtakım insanların ayak sesleri.
Yani, önce bir şok etkisi oluyor karşıdakilerde, bir şaşkınlık.
Sonra da panik ve kaçışma.

Yağmur ve çamur. Sigaran bitmiş. Yok. Tek sigaran yok.
Anlatılmaz bir sigara özlemi. Dayanılmaz bir istek.
Yanında da bir bardak sıcak çay istiyorsun, iyi mi.
Sonra birden anlatılması güç bir susuzluk.
Yerden kar falan alıp yiyorsun; susuzluğunu biraz olsun gideriyor.

Deniz Gezmiş Anlatıyor, Erdal Öz (Cem Yayınları - 1976)Deniz Gezmiş Anlatıyor, Erdal Öz (Cem Yayınları - 1976)
ilker Görkem, Kalecilik: Futbol Okulu'yu inceledi.
05 Ağu 2017 · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 9/10 puan

Ortaokul sıralarında bir kalecilik sevdası başlamıştı! Bundan önce ileride oynamak, çılgınca koşular yapıp, muz ortalar açmak, her çocuk gibi rövaşataya kalkıp artistik gol atmak beni çok mutlu eden şeylerdi. Bir anda kalecilik hevesi peyda oldu. Mahallede çakıllı topraklara atlaya atlaya ne diz bırakmıştım ne dirsek... Yağmur çamur demeden büyük bir arzuyla top tutmaya başlamıştım. Hele ki mahallemizin güzel kızı oralardan geçmeyegörsün. İşte o zaman hiç uçamadığım kaçar uçar, en sert topları bir savaşçı gibi karşılar, canım deli gibi yansa da yüzümdeki o mağrur ifadeyi korurdum. İşte bütün bunların sebebi bu kitap:) Kısacıktı ama etkisi büyük oldu! İsmime yakınlığından ötürü Iker Casillas'a özenirdim.
Kaleci olup sahalarda oynayamadım ama oyuncu olup sahnelerde oynadım :)