• 336 syf.
    Nihayet okudum zaman bulup da. Gerçi zaman da beni bulmuş olabilir ama konumuz bu değil. Hoş zaten bu konuya girersek de çıkamayız gibime geliyor. Ya da denemek lazım belki bilemiyorum. Velhasıl canım şu an şu kitabın incelemesini yapmak istediğinden bir müddet rafa kaldırıyorum zaman muhabbetini. Belki de orada çürüyüp gidecek zamanla... Neyse başlayalım...

    Bu kitabın fikri aklıma takıldı efendim. Fikrime takıldı. Ben tamamen spoi içerikli konuşiciim. Bunu bilerek okumaya başlayanlar ile uçuş kemerlerimizi bağladıktan sonra yolumuza devam edelim...

    Ne diyorduk. Fikir. Malerman kitabın adını ‘kuş kafesi’ koyarak ne anlatmak istedi? Şüphesiz bütün bu olanlardan kurtulan o üç muhabbet kuşunun etkisi olması lazım gelir. Peki, nedir ‘bütün bu olanlar’? Efendime söyleyeyim lakin siz de anlayın ki (sonuçta efendim ile muhabbet etmiyorum değil mi? ya da kim bilebilir?) Malorie hamile. Yalnız bir kadın, her ne kadar kardeşi ile yaşasada. Yalnızlığı bilerek seçmiş hatta. Dış dünyadan korkan biri mi desem... Çünkü kız kardeşi ‘asıl yalnızlıktan korkmalısın’ demiş idi kendisine. Ressamlığı da var. Yine yalnızlık bağlamında resimler çiziyor... Neden resimlerinde susan insanlar çizdiğini soran kız kardeşine ‘onlar susmuyor, konuşacak konuları yok...’ diyor.

    Evet. Nihayet bir ipucu yakaladım gibi. Teknolojinin bizleri ne kadar yalnızlaştırdığının altını çizmiş olabilir yazar. Çünkü Malorie ne zaman dışarı çıksa etrafında telefonu ile haşır neşir insanlar beliriyor. aç parantez, Modern zamanlarda aşk dipdidiriru mudur nilcim, kapa parantez.

    Teknolojinin bizlere sanal bir cennet sunduğu aşikar. Sırf bu sebepten, onda var bende niden yok temalı serzenişlerin ister istemez bilinçaltımıza yerleştiği de kesin. Belki de bu yüzden insanlar garip bir şekilde intihar ediyor kurguda. Bilemiyorum Altan. Elbette başka sebepleri de mevcut olmalı ki tezimiz sağlam olsun, rayına otursun.

    Düşününce teknoloji müsebbipli birbirimizi ihmal ettiğimiz kadar doğayı da ihmal ediyoruz. Kirletiyoruz soluduğumuz havayı. Radyolojik etkenler de var tabii uyguladığımız doğa üzerine(aşırı devrik cümle). Gübre-tohum işine hiç el atmıyorum zira kalbim dayanmıyor sevgili dostlarım. Sonu kendi eli ile mi getiriyor insanoğlu yoksa?

    Biraz aydınlanır gibi olduktan sonra gelelim finale. Öncelikle iki çocuğun kurtulması harika oldu. Mutlu sonla bitti. Sonu konusunda çok detay vermeyeceğim ancak çok güzeldi gerçekten. Genel anlamda çok beğendiğimi anladım sizlerle birlikte incelerken kitabı. Sistem eleştirisi üzerine gerilmek isterseniz buyurun okumaya...
  • 631 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Merhaba dostlar. Geldik son kitaba. Öncelikle kısa konulardan başlayalım. İlk olarak muayenesi ve içki sorunu ele alınıyor. İleride Siroz teşhisi konulacak durumu az çok duymuşsunuzdur. Bunun evvelinde bir doktor muayenesi ile başlıyoruz kitabımıza. Ardından kısa kısa hikayelerle devam ediyoruz ilk başlarda. Bazen kendisi bir bölüme 150n sayfa ayırdığı için böyle 1-2 sayfalık kısa anılardan oluşan hikayeler görünce beni çok şaşırttığı için bu şaşkınlığım ilk paragraf önceliğim oldu resmen.
    Takvimler 1927 olduğunda Paşa bir gün şarkı dinlemeye gider. Bakar ki hep Arap şarkıları söyleniyor, ülke de bir Türk kültürü yerine Arap kültürü egemenliği var. Bakınca devlet dairesine kadar girmiş, devletin resmi dili olmuş artık. Dünyada ise çok kolay kullanılan bir dil var, Türkçe Ö,P,Ç gibi harfleri de kullanabilme imkanı sağlıyor. Şimdi bile bazı klavyelerin Türkçe karakterinin olmaması nedeniyle SIKILDIĞIMIZI bile belirtemediğimizi göz önüne almamızı istiyorum hep beraber. Paşa da o zaman ben bir harf devrimi yapabilir miyim düşüncesinde. O kafasına koyduysa yapar tabii ki. Ayrıca şu da bilinen bir gerçek ki ulusun %90’ı okuma-yazma bilmiyordur. Bu bilinen bir gerçektir çünkü 20. yüzyıl başı itibariyle yaşanılan savaşlar ve neredeyse sürekli savaşla geçen 30 yıl gibi bir zamandan sonra birçok erkek şehit olunca ve kadınların da o dönem şartlarında eğitimine fazla önem verilmediğinden bu oran düşüktür. Bunda kesinlikle bir kötüleme yapmıyorum, benim yaş grubum mutlaka hatırlayacaktır ki 2000’li yıllarda ilkokula giderken okul poşetlerimizde şöyle bir yazı vardı: HAYDİ KIZLAR OKULA. Söyleyeceklerim bu kadar.
    => 1 Kasım 1928 – Latin Harflerinin Kabulü

    Biz Türklerin en büyük yaşadığı tartışmalardan birini bilirsiniz. Nereden Geldik? Evet, bu bizim yaşantımızın büyük bir sorunu aslında. Bir boy olarak mı vardık, devletimiz hep var mıydı derken işin aslı ilk olarak nerede nasıl bir araya gelip bir topluluk kurduk, araştırdık? Ne eserler verdik, neler yazdık? Bulunan yazıtlarımızı, anıtlarımızı neden bizler değil de daha birkaç sene önce savaştığımız insanlar bunları araştırmaya kendilerini adamışken, bizler neden kendi öz tarihimizi araştırmıyor, neler olduğunu bilmiyorduk. İşte bu düşünceler ile birlikte bir şey yapılmaya karar verildi. Bununla beraber ileride iki kurum kurulacaktı.
    => 15 Nisan 1931 – Türk Tarih Kurumu Kuruldu
    => 12 Temmuz 1932 – Türk Dil Kurumu Kuruldu

    Bunların akabinden bir Sığırtmaç Mustafa meselemiz var. Diğerlerinin arasında bunu ayırma gereği gördüm. Fikriye Hanım’a yaptıkları yüzünden bir türlü kanımın ısınmadığı isimler arasında kız kardeşi Makbule Hanım, Makbule Atadan da bulunmaktadır. Yanlış anlaşılmasın, Mustafa Kemal’e bugün nasıl aşkla bakıyor, nasıl özlem duyuyorsak ben aynı şekilde Fikriye aşkına tutuldum. Kendisi telefonumun ekran resmidir. Söylemekten onur duyarım. Neyse, bu Sığırtmaç Mustafa, Mustafa Demir işte bu Makbule Atadan’ın daha sonradan manevi oğlu olacak, askeriyeye girecek, subay olarak çıkacaktır. Mustafa Kemal ile 11 yaşında karşılaştığı söylense de Paşa ile 8 yaşında karşılaştığı bilinmektedir. Özel ilgi görmüş ve bu ilginin karşılığını hem okuması ile hem asker kişiliği ile ödemeye çalışmıştır.
    => 16 Eylül 1929 – Sığırtmaç Mustafa ve Mustafa Kemal Karşılaşması

    Geleceğiz en can alıcı noktalardan birisine. İsmet İnönü diktatörlüğü ülkeyi kavurmaktadır. Köylü perişandır. Milletin efendisi sözü laftadır. Koskoca Mustafa Kemal, Dolmabahçe’de hapis hayatı yaşarken İsmet Bey rahatça takılmakta ve neyi nasıl istiyorsa öyle yaptırmaktadır. Paşa bu durumdan oldukça rahatsızdır. Bir ara konuştukları mecliste bir yoklama yapar, acaba Paris’ten Ali Fethi Bey’i geri mi getirsek de İsmet’e rakip yapsak diye. Aslında kimse net cevap veremez ama İsmet Bey’e karşı da öyle bir dolmuşlardır ki bunu hepsi benimser. Ali Fethi Bey de gelerek partiyi kurar aslında. Parti ikinci birçok parti denemesidir aslında. Başlıca ilkeler Cumhuriyetçilik ve Milliyetçilik olup yabancı sermayenin ülkeye girişini savunmak isteyen Sağ Merkezli bir partidir. Bu partiye küfür edenler dahi var ve bunu belirteyim Mustafa Kemal’in yakın arkadaşları ve güven duyduğu insanları bizzat teşvik ederek bu partiye soktuğu kayıtlarıyla beraber mevcuttur. Zaten CHP’li olup İsmet Paşa’ya karşı olan kim varsa partiye katılmış, katılmayanların beyanatlarında da tekrar bir İstiklal Mahkemesi kurulur da asılırız korkusu fark edilmiştir. Yani sözün özü bu parti eğer sonradan içine girenleri yönetebilseydi harika bir siyasi ortam oluşabilecekti ama nasip değilmiş ki gene olmadı.
    => 12 Ağustos 1930 – Serbest Cumhuriyet Fırkası Kuruluş
    => 17 Kasım 1930 – Serbest Cumhuriyet Fırkası Kapanış

    Mustafa Fehmi denildiğinde aklınıza ne geliyor? Eğer çıkaramadıysanız hemen şöyle belirteyim. Kubilay. Asteğmen olarak gösterilse de bir öğretmen ve bir yedek subay olduğunu özellikle belirterek başlayacağım. Bu yüce şehidimiz bizlere hakkını helal eder inşallah. Kendisine Mehdi diyen Derviş (!) Mehmet tarafından şehit edildiğinde Menemen’de olaylar büyümüştü. Ben Mehdiyim diyerek ortalığı bulandıran bir insan Şeyh Sait isyanı sonrası en büyük Cumhuriyet dönemi isyanını gerçekleştirmişti. 23 Aralık yani 2 gün öncesi de onun şehadet dönemidir. İsyanda bu Mehdi öldürülmüş, geri kalanlar ise idam ve yaşı küçük olanlar da çeşitli ağır cezalara çarptırılmışlardır.
    => 23 Aralık 1930 – Öğretmen Kubilay Şehit Edildi
    => 3 Şubat 1931 – Kubilay’ın Katilleri Asıldı

    Bu kitabı son kitap olmasından mı yoksa içeriğinin zenginliğinden mi daha bir benimsedim bilmiyorum. Şimdi sizi bir yolculuğa daha çıkarayım. Atatürk’ün manevi kızı Ülkü. Mutlaka Ata’yı araştıranlar bir yerlerde onu da görmüşlerdir. Hiç hikayesini merak ettiniz mi? Ben de burada okurken öğrendim ve çok da mutlu oldum. Valide Zübeyde Hanım, ahretliğim (evlat, evlatlık) diyerek Vasfiye adında bir kadını hiç yanından ayırmaz. Bu kız olgunluğa eriştiğinde biriyle evlenir. Evlendiği adam hem çalışmadığı gibi (karakterini s….m böylelerinin) hem de kadının ev işlerine giderek kazandığı parayı zorla elinden alıp harcamakta ve kadına işkence etmektedir. Bu kadın bir gün daha fazla dayanamaz ve Gazi Paşa’nın yanına gider. Önce yaver Cevat Abbas ile görüşür sonra Paşa da onun derdini öğrenir ve bu duruma çok üzülür. Vefat eden annemizi hatırlamıştır. Onu helal süt emmiş biriyle evlendirip rahat ettirmek ister ve bunu bulur. Çukluoğlu adındaki bir trenci. Bu iki güzel insanın bir sonraki yıl evlatları olacaktır. İşte bu güzel kız çocuğu, bizim ablamız Ülkü’dür. Hadi devam edelim, bunun gerisi yalanlayacak babayiğit varsa başım gözüm üstüne. Bu kızcağız sonradan elim bir trafik kazasında (!) hayatını kaybeden Ülkü Adatepe’den başkası değildir. 6 yaşına kadar Atatürk’ün yanında yaşadıktan sonra onun vefatıyla beraber ülkenin kendisine kaldığını sananların hegemonyasında 16 yaşında evlendirilmiş, Atatürk’ten kalan miras payı kendisinden Atatürk sonsuzluğa gittiğinde alınmış ve maddi imkansızlıklarla boğuşturulmuş bir insandı o. Yıllar geçse de ona yapılan düşmanlık, ona yapılan haset bitmeyecek, 2012 tarihinde saatlerce trafik kanununu hiçe sayan, ömründe özel şoförlük yapmamış bir kamyon şoförünün kullandığı 15 senelik bir hurda yığınının içinde elim bir kaza (!) sonucu vefat etmiştir. Ben yemedim, siz yer misiniz bilemem orasını artık. Hepinizin vicdanına kalmış.

    Geleceğiz Nakiye Hanım diye bilinen Nakiye Elgün’e. Nakiye Hanım’ın bir özelliği var dostlar. Ülkemizde Feminizmin ilk temsilcisi olarak bilinir. Özellikle kadınlara verilen seçim hakkı ve sonrasındaki vekilliğiyle tanınır. Tabi şimdi ki Feminist geçinenlerin bunu bir saygısızlık ve kendi yaptıkları saçmalıklara aracı kullanmalarını düşündüğümden her işin gerçeğini yapanları saygıyla anarım. Eğer birlik olacaksanız çocuk ölümlerinde, kadın ölümlerinde daha sert tedbirler alınmasını (idam, elektrik) örgütlemelerini isterim. Neyse.
    => 23 Mart 1954 – Nakiye Elgün Vefatı

    Geliyoruz en sevdiğim konuya. Cumhuriyet kurulmuş, yıl 1933 olmuş, Mustafa Kemal Paşa’nın son zamanları gelmiş, ağrıları artmış ve bu 10 yılı kutlamak için güzel bir iş yapmak istemektedir. Faruk Nafiz ve Behçet Kemal tarafından yazılmış Cemal Reşit Rey tarafından bestelenmiş bir marş gelir önüne. İki farklı beste vardır ve onların ki biraz daha kötü gibi durmaktadır aslında. Bir oyun yaparlar ve kendilerininkini en son balkonda dinletmek ve herkesi etkilemek istemişlerdir. Başarılı da olurlar, herkes etkilenir. O güzel marş böylelikle yazılmış olur ve kabul edilir. Bununla da yetmez, bir de nutuk verecektir Paşam. Verir de. Ankara Hipodromunda verilen bu nutuktan da etkilenmemek mümkün müdür ki? Bir alıntı ve paylaşımın altında bir yorumla da bunu paylaştım zaten. Türk Milleti! Bugün Cumhuriyetimizin onuncu yılını kutladığı en büyük bayramdır, kutlu olsun! Bu dizeleri duyduktan sonra etkilenmemek mümkün mü? İmkanı yok. Türk yurdunda nefes alasın da beğenmeyip, İSTEMEZÜK diyesin, mümkün değil.
    => 29 Ekim 1933 – Onuncu Yıl Nutku
    => Ağustos 1933 – Onuncu Yıl Marşı Bestelenir
    => 29 Ekim 1933 – Onuncu Yıl Marşı Okunur

    Gelelim çok tartışılan Sabahattin Ali mevzusuna. Kendisini sevmem, eserlerine saygı duyarım. Tüm tarihçiler de onun ne olduğunu bilirler. Bazıları ise onu sevimli göstermek adına kendilerini parçalar adeta. Bu adam zamanında Gazi’ye ağır hakaret etmiş, yetmemiş kötü laflar söylemeyi her yerde adet edinmiş en son da sürülmüştür. Ekmeksiz kaldığında geri dönmüş, Paşa için bir şiir yazarak öğretmenlik kazanmış ancak çok fazla tutulmamıştır. Şimdi dahi eserleri sadece Kapitalizm adına pazarlanarak satılmaya çalışılan, sevimli gösterilen birisidir. Zamanında birkaç eserini okumuş bulundum, beğendiklerim de oldu yalan konuşmayacağım ama bunu öğrendiğim günden sonra kitaplarına bakmadım bile. Benim kutsalıma hakaret eden insanın hiçbir sevimli yanı olamaz, şirin göstermeye çalışanın da ondan farkı yoktur. Bir diğer kişi de bu şekilde Nazım Hikmet’tir. Onunla alakalı Paşa’nın kendi ağzından cümlesini kurup geçeceğim, yorum sizlerin olsun.
    => Bu adam, yeni Türk Dili’nin en büyük muştucusu olabilirdi. Ne yazık ki bir militan olmayı yeğ tuttu. Artık, ondan hayır yoktur! Bu sözlerini söylediği yer de plağının dinlendiği bir ortamdır ve Paşa onun plağını alıp kırdıktan sonra bu sözleri söylemiştir.

    Geçen gün yazımı paylaşmadan önce birkaç arkadaşıma okuttum. İsmet Paşa hakkında söylediğim kelimeler salt eleştiri olsa da hakaret olmasa dahi saygısızlık gibi duruyormuş. Bu vesileyle kendisinden özür diliyorum. Saygısızlık, benim kişiliğime yakışmaz. Ancak onun yaptıkları hakkında Paşa’nın yine bir mecliste yanında Recep Peker varken söylediği ve oradaki herkesin korkudan üstüne alındığı bir sözü de paylaşmak isterim, buyurun;
    => Recep, ben bir adamı yükseltirim! Ancak o sindiremez, durumu değerlendiremezse ve özellikle kerameti de kendinden bilirse, bir gün kaldırır atarım! Benim attığım da, paçavra olur! Zaten bundan kısa bir süre sonra yine tartışacaklar ve bir antlaşmaya bakmadan imza atan İsmet Paşa’nın kendini çok üstün gördüğünü anlayacak onu Başbakanlıktan çekerek yerine Celal Bayar’ı getirecekti. Bunlar tarihin bilinen gerçekleri arkadaşlar.

    Gelelim en tartışmalı konulara. İnsanların resmen ikiye ayrıldığı bir konuya hem de. Eğer bir insan baştaki hükumete isyan ederse ve o hükumetin başındaki daha sevmese, kanlı bile olsa bu nefretini silaha döker; askerin, polisin, sivilin, çoluk çocuğun canına kıyarsa bu isyandır. Bu isyanı bastırmak için yapılan ise katliam değildir. Amaç düzeni bozanlara karşı çıkmaktır. Üstelik bu isyan üzerinde yaşadığın devlete, o devletle sınır komşusu dahi olmayan Avrupa Kıtasının esaslı devletlerinden aldığın destekle yaptığın bir olaysa üzerinde yaşadığın hükumet buna sessiz kalamaz. Üstelik size son ana kadar teslim olun diyen subayları da kurşuna dizerek inada binerseniz ve buna hala bize Katliam yapıyorlar diyorsanız sizin damarınızda akan kanda sıkıntı var demektir. Yeterli açıklama olduğunu düşünüyorum. Ayrıca bu duruma halen katliam diyenlere de bir çift lafım var. Eğer -Türk düşmanı olduğunuz belli- kendi ülkenizde, kendi elini öptüğünüz ajanların yanında size bir saldırı olur, salt siz değil de suçsuz günahsız masum insanlar da sizden ayırt edilmeden kurşuna dizilir ve o bölge temizlenirse bunun adı katliamdır. Türk Askeri kendi tarihi boyunca böyle bir şeye asla bulaşmamıştır, bulaşan ufak tefek insanlarda bunun karşılığında güzel bir İP ödülü kazanmış ve bu durum tarihte hep kalmıştır.

    Son olarak ise Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün son zamanlarından biraz bahsedelim istiyorum. Birçok kitapta ya da yazıda hep son gün olan 10 Kasım anlatılır. Biraz daha gerileri gitmeyi bir borç bilirim. 1938 Şubat’ında Yalova’ya gidiyorlar. Paşa’nın burada karaciğerinin büyümüş olduğunu bildirdi. Daha sonradan sürekli tekrarlanan burun kanamaları, karın ve bacak kaşıntılarının sürekli tekrar etmesi ve bunun karınca öyküleriyle geçiştirilmesi ile sürekli bir yorgunluk ve bitkinlik havası derken doktorlar da durumu anlamıştı. Halbuki onlardan çok önce Paşa durumunu sözlüklerden araştırmış ve Siroz hastalığına yakalandığını anlamıştı. Yerli yabancı birçok doktor seferber edilmiş özellikle 24 saatinin 23’ünü yatakta geçirmesi salıklanmıştı. Hele tedavinin sıklaştığı, hastalığın iyice ağırlaştığı dönemde ilk etapta 10.5 litre gibi bir su Paşa’dan alınıyor, bir sonraki gün yine vücudu su topluyordu ki ben okurken çok kötü canım acıdı. Bazı utanmaz arlanmaz insanların bunu bile kullanarak sen misin dinimizi elimizden alan laflarıyla aslında içindeki öfke, hıyanet, kin ve çekememezliklerini görünce nasıl olur da bir insanın acısından kendilerine böyle rahatlatıcı paylar çıkarmaya çalışırlar diye düşünmeden de edemedim yahu. Bu kadar kolay mı bir insanı karalamak? Neyse bir şeref abidesini anlatırken şerefsizlere yer vermemek gerek.
    Son günler çok çetin geçiyordu. Mustafa Kemal Paşa yanındakileri tanıyamıyor, onları anlamıyor sürekli acayip sorular soruyordu. 9 Kasım gecesi çok büyük bir komaya daha girmişti. 10 Kasım sabahı artık herkes kendini tutamıyor, doktorlar bir yandan koşturuyor, bir yandan yanındaki yaveri, yardımcısı herkes hıçkırıyordu. 10 Kasım 1938 Perşembe, çok acı bir gündü. Paşa arkadaşlarının son kez gözlerinin içine bakmış ve sonsuzluklar ülkesine doğru aramızdan ayrılmıştı. İlk olarak Hasan Rıza sonra herkes bu kutsal ölünün arkasından sırayla onun ellerini öptüler, ona son saygılarını sundular. Saat ise 09:05 olarak yazılmıştı. Paşa, son kez gözlerinin içine baktığı arkadaşlarından ayrılmış, büyük yurdu sonsuza kadar öksüz bırakmıştı. Ruhu şad, mekanı cennet olsun. Odada çıt çıkmıyor, kimse göz yaşlarını saklamanın kutsal denilen erdemini göstermiyor, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Büyük Baba evlatlarını bırakmış ve gitmişti..
  • Bir akşam karakoldan çıktım. Arkadaşımın yanında birisi var. Yirmisinde var yok. İlkin, arkadaşımın bir tanıdığı sandım. Yanımıza sokulan, bizimle konuşan yok ama, besbelli bu genç bizim Bursa’ya neden gelmiş olduğumuzu bilmiyor. “Kim bu?” gibilerden arkadaşıma göz işareti yaptım. O da tek omzunu kaldırıp dudağını büzerek işaretle “bilmem” dedi.
    Bizde de bir ürkeklik var. Yabancılarla konuşmaktan pek hoşlanmıyoruz. Neyin nesi olduğu bellisiz. İpli mi ipsiz mi, hırlı mı hırsız mı nereden bileceksin?.. Bir de yabancılarla tanıştın mı, artık işin yoksa başından geçenleri anlat dur...
    Delikanlının, karşısındakinin ciğerini okumaya çalışan derin bir bakışı var. Kaşının birini kaldırmış öylece bizi süzüyor. Biz ona aldırmadan yürürken, bu esrarengiz yakışıklı delikanlı,
    – Siz falanca değil misiniz? diye bana sordu.
    – Evet, dedim.
    Sonra arkadaşıma sordu. O da,
    – Evet... dedi.
    Demek, bizi tanıyan biri. Birlikte yürüyoruz.
    Onunla tanışmamız işte böyle oldu. Buraya sürgün edilmişiz, bizim için de bisürü dedikodu çıkarılmış ya, bu delikanlı da bizi bir gizli örgütün şefleri sanıyor. Daha doğrusu onun gözünde, özellikle ben, Türkiye’ye dağılmış gizli çetelerin başıyım. Göğüsleri fişeklikle kaplı, bombalı komitacılar var buyruğumda.
    Ne diyorsam anlatamıyorum delikanlıya.
    – Tabii, diyor, sizin örgütünüz gizlidir. Siz yeraltı çalışması yaparsınız. Elbette, biz gizli çalışıyoruz diye açıklayacak değilsiniz ya... Tabii çalışmalarınızı gizli tutacaksınız. Ama ne olur, benden saklamayın, benden şüphelenmeyin... Ben de sizin örgütünüzde çalışmak istiyorum.
    Yemin üstüne yemin ediyorum:
    – Yok vallahi, billahi yok... Ne örgütü, ne yeraltısı bre kardeşim... Şu halimize baksana...
    Bitürlü inanmıyor.
    – Tabii, tabii... Elbet böyle giyineceksiniz ki, kimse sizden şüphe etmesin. Haklısınız. Ben sizi gayet iyi anlıyorum. Siz bana güvenemiyorsunuz.
    Bir bela ki, anlatılır gibi değil... Sabah erkenden, çat kapı geliyor... Bir gün, iki gün, beş gün... Canımıza tak dedi ama, bişey de yapamıyoruz. Biz Bursa’da, doluya tutulup saçak altına sığınmış gibiyiz. Öyle bir ürkek halimiz var. Kimse yanımıza gelmez, kimse konuşmaz. Uzaktan bizi korkulu bakışlarla süzer dururlar. Herkes bize böyle baka baka, bize de bir ürkeklik gelmiş. İşte o duyguların etkisi altında delikanlıyı bitürlü, “Git başımızdan!” diye kovamıyoruz. Gider, biyerlerde bizim için olmadık sözler söyler, haydi başına yeni belalar al...
    Her sabah erkenden geliyor. Biz de, onun geldiği sırada ekmekleri çaya batırıp kahvaltı ediyoruz.
    Soruyor:
    – Para alıyorsunuz değil mi?
    – Ne parası?
    – Dışardan para gelmiyor mu?
    – Ne parası kardeşim?
    – Canım gizli örgütü yönetmek için...
    İçimden “Git işine!” diye bağırmak geliyor, ama yapamıyorum.
    – Ne yediğimizi görmüyor musun? Parası olan böyle mi yer?
    – Tabii tabii... diyor, böyle görüneceksiniz ki başkaları anlamasın.
    Sabahları kapı çalındı mı, pencereden, gazete kâğıdından yapılma perdelerin aralığından bakıyoruz. O gelmişse kapıyı açmıyoruz. Ertesi sabah daha erken geliyor. Gitmez de... Çalar kapıyı, çalar kapıyı...
    Onu istemeyişimizin asıl nedeni başka. Söylemesi ayıp ama söyleyelim. Bu delikanlı bizim yiyeceklerimize de ortak oluyor. Maşallah çok da iştahlı. Bizim dört günde yemek için ayırdığımız zeytini bir kahvaltıda silip süpürüyor. Biz kendimizi besleyemezken, bir de bu delikanlıyı besliyoruz. El kadar ekmek parçasını bir lokma yapıyor. Üstelik durup durup,
    – Siz bana güvenmiyorsunuz... diyor.
    – Neden güvenmeyelim?
    – Güvenseniz gizli örgütte bana da görev verirsiniz.
    İnsanı çat diye çatlatır.
    Kapıyı açmıyoruz. O da durmadan çalıyor. Alt kattaki ev sahibi kadın kapı tokmağının gürültüsüne dayanamıyor, gidip bahçe kapısını açıyor.
    Delikanlının geldiği bişey değil, bir daha da gitmiyor. Yapışık, bulaşık bişey... Öğle yemeğini de akşam yemeğini de onunla birlikte yemek zorunda kalıyoruz. Biz hangi gizli örgüttensek, o da kendini bizden sayıp küt diye soframıza oturuyor. Böylece o da kendini gizli örgütten sayıyor.
    Gitsin de sonra yemeğimizi yiyelim diye bekliyoruz. Gitmez. Açlıktan baygınlıklar geliyor üstüme. Yok ki... Olsa, buyursun, o da yesin, ama yok... Atlatılır püsküllü belalardan değil. En sonunda, yine kendisi söylüyor:
    – Acıktık yahu, yemek yemeyecek miyiz?
    Bigünden bigüne de kendisinin bir kilo ekmek getirdiği yok. Nasıl olsa yeraltı örgütünden para geliyor.
    Artık bu oğlana kızgınlığımız yavaş yavaş geçti. Ona alıştık bile...
    Epiy zaman, işte böylece iki sürgün, bir de sürgün gönüllüsü, üç kişi biarada yaşadık.
    Günlerden bigün Istanbul’dan biri geldi. Bursalıymış. Bir arkadaşımız bize, onunla bir paket yollamış. Paketi açtık ki, Allah... Bir kızarmış tavuk, bir kutu kuru baklava... Biz iştahla bunlara bakarken kapı çalındı. Ben tavukla baklavayı toparlayıp dolaba saklarken, ev sahibi kadın da kapıyı açtı. Oğlan merdivenden çıkıyor.
    Arkadaşıma,
    – Ben ona bu tavuktan yedirmem... dedim.
    – Gitmez...
    – Bir kolayını bulurum.
    Geldi.
    – Merhaba! dedi.
    – Merhaba! dedik.
    Durdu, dikkatle baktı:
    – Sizde bişey var... dedi.
    – Ne var?
    – Bir haliniz var bugün. Nedir?
    – Yok vallahi bişey...
    – Var, var, benden saklıyorsunuz.
    – Kör olayım yok.
    – Siz bana güvenmiyorsunuz. Sizde bugün bir değişiklik var.
    Ben tavukla baklavayı dolaba saklamışım, üstümüze gelip bastıracak diye nasıl şaşırmışım ki, bizdeki olağanüstülüğü çaktı.
    Yok mok dedikse de yutmuyor. Şuradan, buradan konuşuyoruz. Benim aklım, hep tavukla baklavada, ağzım sulanıp duruyor. Ona da buyur desek, bize bişey düşmez. Ya Allah deyip girişti mi, nasıl olsa gizli örgütün malı diye, koca tavuğu dört lokmada göçürecek. Biz de kızarmış tavuğun kemiklerini sıyıracağız.
    Bekleriz bekleriz, gitmez. Nerdeyse akşam olacak.
    Durup durup,
    – Bana güvenmiyorsunuz... diyor.
    Durup durup,
    – Bana örgütünüzde görev vermiyorsunuz... diyor.
    Hay Allah, ne etsek de oğlanı başımızdan savsak?..
    Belki onuncu kez,
    – Sizin benden sakladığınız bişey var! dedi.
    Gerçekten büyük bir gizli örgütün şefi pozunu takınarak,
    – Evet arkadaş, dedim, senden gizlediğimiz bişey var.
    Arkadaşım, gözleri büyümüş, bana baktı.
    – Ama bugün sana herşeyi açıklayacağız.
    Suratım asık, kaşlarım çatılmış, tok tok konuşuyorum:
    – Bugüne kadar sana gizli örgütümüzde görev veremedik. Takdir edersin ki veremezdik. Çünkü şimdiye kadar örgütümüz seni kontrol ediyordu. Örgütümüzden aldığımız rapora göre, senin namuslu bir adam olduğunu öğrendik.
    Gözlerinin içi güldü. Devam ettim:
    – Artık sana güveniyoruz. Bugünden sonra örgütümüzün bir üyesi oldun.
    – Teşekkür ederim, dedi.
    – Bilirsin, yeraltı örgütü çok gizlidir. Sen yalnız bizimle temas edeceksin. Sana şimdi bir görev veriyorum.
    Saçından tırnağa dikkat kesilmişti.
    – Sana şimdi bir zarf vereceğim. Bu zarfı, Yeşil Caminin avlusundaki çınar var ya... O çınarın oyuğuna bırakacaksın. Arkana bakmadan dönüp geleceksin. Sakın zarfı açayım, zarfı bıraktıktan sonra arkana bakayım deme... Şakaya gelmez ha... Bu, yeraltı örgütü. Bunun ucunda ölüm var.
    Sık sık Yeşil Caminin avlusuna gider, şadırvanın solundaki çınarın dibine otururduk. Onun için tarif ettiğim çınarın kovuğunu biliyordu.
    – Ben zaten anlamıştım, dedi, hergün o çınara gidişimizden orda bişey olduğunu anlamıştım.
    Sofadaki kitaplarımın arasından aldığım zarfa boş bir kâğıt koydum, kapadım, eline verdim.
    – Haydi, durma, marş!.. Bu iş, saniye işi...
    Zarfı aldı, uçtu.
    Biz hemen sofrayı kurduk, tavuğa, baklavaya yumulduk. Hayatımda böyle neşeli bir yemek yediğimi hatırlamıyorum. Gülmekten gözlerimizden yaş geliyor, kahkahadan boğulacağız.
    Sofrayı kaldırırken kapı çalındı. Gelmişti. Asker gibi,
    – Tamam, dedi, yaptım!..
    – Aferin!..
    Tavukla baklavayı enaz iki gün idare edecektik.
    O günden sonra kolayını aldım. Yemek saati geldi mi, bunun eline bir zarf tutuşturuyordum.
    – Zarfı bırak gel, sakın arkana bakma!..
    Böylece yemeğimizi onunla bölüşmekten kurtulmuştuk. Bigün de tutturdu:
    – Bu mektupta neler yazılı?
    – Söylenmez, gizli.
    Elinden kurtulamıyoruz.
    – Ne yazılı mektupta?
    – Yahu, sır be... Sır söylenir mi?
    Şeflerle temas ettiği için kendisini gizli örgütün üst kademesinden sayıyor. Onun için de öğrenecek. Ben işi büyükten alayım diye,
    – Suikast, dedim, yakında bir suikast yapılacak da...
    – Yoksa İnönü’yü mü öldüreceğiz? dedi.
    – Onu ben de bilmiyorum.
    Bigün yine zarfı bırakıp gelmişti. Yüzü sapsarıydı.
    – Haber kötü... dedi.
    Birden korktum.
    – Ne var? dedim.
    – Dün koyduğum zarf alınmamış, yerinde duruyor. Yoksa zarfı alacak olan yakalandı mı? Bizi ele verir mi?
    Çınarın kovuğundaki zarfı ben akşamları gider alırdım. O zarfı almayı unutmuşum.
    – Yoksa cevap mıydı, almalı mıydım?
    Birlikte Yeşil’deki çınara gittik. Zarfların ikisi de yok. Birisi almış.
    – Siz beni kandırıyorsunuz! dedi.
    – O nasıl söz?
    – Ben zaten şüpheleniyordum. Zarfı açtım, içinde boş kâğıt var.
    – Ne? diye bağırdım, zarfı açtın öyle mi?.. Ulan zarf açılır mı? Gizli mürekkeple yazılmıştır o. Okunmaz. Ancak ilaca konur, öyle okunur.
    Istanbul’a geldim. Ondan sonra çok şeyler geldi başıma. Aradan dört yıl geçti. Geçinebilmek için Levent’te bir kitapçı dükkânı açtım.
    O sıralarda da Necip Fazıl günlük bir gazete çıkarıyor. Adı, Büyük Doğu. Büyük Doğu dergisini, günlük gazete yapmış. Ben de kitap satıp ekmek parası kazanmaya çalışıyorum ama, kazanamıyorum.
    Dükkânımın bitişiğinde bir Rum pastacı var. Bir sabah gözleri korkudan büyümüş, dükkânıma geldi, elindeki gazeteyi uzattı:
    – Bak vire, ne yazmis senin için?
    Gazeteye baktım: Eyvah!.. İkinci sayfada üç sütun bir yazı. Yazan, o delikanlı.
    Biz Bursa’da nasıl gizli örgüt kurmuşuz? Bu delikanlıyı nasıl iğfal edip yeraltı örgütünde kullanmışız. Nasıl suikast düzenleyip İnönü’yü öldürecekmişiz... Yazının sonunda: Devamı yarın...
    Elim ayağım titredi. Bu tefrika on gün sürdü. On gün ölüp ölüp dirildim. Her sabah, polisler gelip beni tutuklayacaklar diye bekliyordum. O on gün içinde neler çektiğimi anlatamam.
    Bereket versin, o sıralarda Demokrat Partinin ileri gelenleri, ilçe başkanları, belediye başkanları filan “İnönü’yü asmalı, kesmeli, sürmeli!..” diyorlardı. Öyle bir zamandı. Her nasıl oldu ise, o yazılar dikkati çekmedi.
    Aradan yıllar geçti. Bigün Necip Fazıl’a,
    – Yahu, o yazıları gazetene nasıl koydun? Beni mahvedebilirdin... dedim.
    Yazıyı yazan delikanlı için,
    – Bırak şunu canım... dedi.
    Hep düşünürüm, bu yazılar gözden mi kaçtı? Ya bunlara önem verselerdi halim nice olurdu? Bütün gazeteler yazacaklardı: “Aziz Nesin, İnönü’yü öldürmek için gizli örgüt kurmuş...”
    Ayıkla pirincin taşını... Ağır ceza mahkemesine mi giderdim, askeri mahkemeye mi? O çok ciddi mahkeme heyeti huzurunda anlatmaya çalışırdım:
    – Sayın başkan, şunu arz etmek isterim ki, bu işin aslı kızarmış tavukla bir kutu kuru baklavadır. Kızarmış tavuğu kurtarmak için...
    Evet anlatırdım, anlatırdım. Çok ciddi mahkeme heyeti anlar mıydı acaba?
  • 268 syf.
    ·3 günde·8/10
    Sırça Köşk, Canım Aliye, Ruhum Filiz, Kürk Mantolu Madonna ve şimdi de İçimizdeki Şeytanı okudum.
    Gerek Ömer ve Macide'nin iç dünyasını, gerekse o dönemin toplumsal yapısı ve ilişkilerin en ince detaylarına kadar kusursuz bir şekilde anlatmış Sabahattin Ali. Burada belirtmeden geçmeyeceğim. Sabahattin Ali'nin analizleri Zweig'a benzetiyorum. Bu kitapta çok daha fazla hissettim.
    Hayatımızda sorunlar, başarısızlıklar olduğu zaman hakikati göremeyip hep başkalarını ya da bir şeyleri suçlarız. Yazarda "içimizdeki şeytanı" suçlamış. Aslı nedir? Kitaptan bir alıntı tam da cevabını vermekte: "İçimizde şeytan yok... İçimizde acizlik var... Tembellik var... İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var."
    Sabahattin Ali'nin o dönem yaşadığı umutsuzluğu, yaşadıklarından dolayı hastalıklı ruh halini Ömer üzerinden bizlere anlatmış. Ömer, iradesizliğinden dolayı ne arkadaşlarından elini ayağını çekebiliyor ne de Macide'ye verdiği sözleri yerine getirebiliyor. Hikaye boyunca da kaybedenler kulubünün iç sıkıntılı üyelerinden biri olmaktan kurtulamıyor. Özünde iyi bir insan olmasına rağmen kendi deyimiyle daha çok yontulması gerekiyor. Ee tabi buna da irade gerekiyor. Ömer'e üzülmedim sadece acıdım. Macide'ye acıdım. Rüzgar nereye esiyorsa oraya savruluyor. Macide, hikayemizdeki çoğu kadın gibi silik, gölgede kalmış, şefkatli ve cefakâr bir kahraman.
    Hikayeye girip çıkan kişilerle; bir yandan toplumun çarpık ahlak anlayışı diğer yandan mahalle baskısını, rüşvet, adam kayırmacılık, sanatın yozlaştığı, siyaset adı altında toplumu birbirine düşürme, fos çıkan kahramanlıklar, kolay yoldan para kazanma gibi toplumsal olayları okuyoruz. Ayrıca yapılan bazı eleştiriler felsefi nitelikte olmuş.
    Bedri'den bahsetmeden olmaz. Bedri içlerinde en mantıklı olan. Ayrıca naif ve hassaz bir karakter.
    Beni en çok etkileyen kısımlar, veznedarın Ömer'e verdiği ders, Macide'nin mektubu (olayların özeti niteliğindeydi) ve kitabın başındaki Selim İleri'nin yazısı.
    Son olarak en yakın zamanda Peyami Safa ve Atsız'ın kitaplarını okuyacağım. Bu kitaptan sonra okumam gerektiğini düşünüyorum.
    Sabahattin Ali'nin okunması gereken kitaplarından.
  • 368 syf.
    ·3 günde·1/10
    Herkese merhabalar. Ben yine saçmalığıyla bana enerji veren, içindeki redaksiyon hatalarıyla eğlendiren bir kitap yorumuyla gelmiş bulunuyorum.

    2018 bitiyordu ama bazen çilemiz bitmiyordu. Herkesin çok sevdiği, beğendiği bir kitapla daha Büşra anlaşamıyordu.

    (Araya sıkıştıralım, kitabımızın soundtrackını oluşturdum:
    İkinizi de sevdim ve Yıldız Tilbe'den iki kadın bir adam.)

    Kitabı anlamayı, saçmalıklarını görmezden gelmeyi ve tuhaflıklarını kabul etmeyi çok denedim. Ama bir yerden sonra bende ipler koptu. Yok arkadaş, anlamıyor, sevmiyor ve beğenmiyorum. Karar verilmiştir! Gelsin taşlar...

    Ne yazık ki yorumum bir parça spoiler içeriyor olacak. Neden kitabı sevmediğimi anlamanız için bu şart. Yine de ipucu istemeyenleri, buradan sonrasını okumaması için uyarmış olayım.

    Char, yirmili yaşlarını yaşamakta olan bir genç kadın. (Kitabın Türkçe edisyonundaki saçma kapak bize sanki liseli bir kızın hayatıyla ilgili bir şeyler okuyacakmışız izlenimi verse de -ya da bana- şükür ki karakterlerimiz 16 yaşında değil. Yeeey!) Yaşadığı bir travma sonrası kendisi arafta kalan ölü ruhları görmeye başlamıştır ve gerek ailesi, gerekse arkadaş çevresi ona sırtını dönmekte hiç tereddüt etmemiştir. 6 yıldır hayatını ölülere yardım ederek geçirmekte, kafayı yemeye bir hayli yakın bir çizgide hayatını sürdürmektedir. Bir gün ona ihtiyacı olan Ike adında bir ölüyle tanışır ve bir anlaşma yaparlar. Ike "öbür tarafa" geçmesi için ikiz kardeşi George'un toparlanmasına ihtiyaç duyuyordur. Char ona yardım ederse o da kızımıza başını sokacak bir çatı, para kazanacak bir iş bulma konusunda yardımcı olacaktır. Anlaşma yapılır, mühürlenir ve işleme konulur.

    Olaylardan bize ne? Ben size kitabı sevmeme sebebimi anlatacağım. Ike, kızımıza aşık olmuştur. Ölü oğlan, bildiniz. Ve kızımız da ölü oğlana aşık olmuştur. Aşk bu ya, olur böyle şeyler. Şey etmeyelim. Ve kızımızın aşk anlayışı, bittabi, birinin yakışıklı olmasını yeterli bulacak seviyededir. Tesadüf bu ya, George da ikizi ile aynı görünüme sahiptir. Bilin bakalım kızımız ne hisseder? Ona da aşıktır, yaşayan oğlana. Ve bittabii oğlan da ona. Aynı zamanda bir yakışıklı gördüğü an kendini kaybeden kızımız bir ara hafiften, ucundan iki kardeşin kankası Sniper'a göz dikmiş, vazgeçmiş ve George'un yasak aşk yaşadığı çalışanı Misty'nin yavuklusu Roger'ı da epeyce çekici bulup ne olmuş canım diye atarlanmıştır da. Tüm bu sözde aşk karmaşası arasında birkaç yerde ben yerlere mi yatsam, kafamı duvara mı sürtsem diye çok düşündüm ve kararsızlığı ile gündeme gelen bir insan olarak çözümü yorum yazmakta buldum.

    Bir yerde kızımız, kadınların kendini değerli hissedebilmek için erkek ilgisine ihtiyaç duyduğundan dem vurmaktadır. Büşra da hayalinde onun kafasını, ne kadar değerli olduğunu hissetsin diye duvara vurmaktadır.

    Bu arada yazar bu çoklu aşk sendromuna sürekli olarak karakterlerin ağzından atarlanmaktadır. Ike der ki belki kimse Char'ı anlamıyor ama ne olmuş? Ben anlıyorum. Sevdiğim kadın kalbine iki adam koyacaksa bunun ikizim olmasıyla gurur duyarım. Ve George, azıcık ucundan kıskansam da Char'ı anlıyorum, eğer onu bir adamla paylaşmam gerekseydi bu Ike olurdu. Kardeşlik, kalleş- ay pardon, paylaşmaktır; diyerek bize değerli bir öğüt sunmaktadır. Oğlanların ana babası dahi bu normalliği sorgulatan aşk üçgenine karşı saygı doludur; zira yetiştirdikleri iki oğlanı aynı anda sevmemek mümkün müdür? Kim seçim yapabilir ki onlar arasında? Ah ne tatlı. Kızımız da başta içten içe utanç içindedir ve yazarın satır aralarına yedirdiği terapilerle bu utancı yenip aşkını haykırır: İkinizi de seviyorum. İkinizi farklı şekillerde seviyorum. Hem merak etmeyin, ikiniz hayatta olsaydınız kimi seçsem yav diye başınızı ağrıtmaz çekip giderdim. Aşığım size kardeşler; gibi nidalarla zırlamaktadır. Bolca ağlayan, ailesinden hayatın sillesini görmüş bu kızımıza içimizin acıması ve ona aferin kızım, arkandayız dememiz beklenmektedir ama bir Büşra bunu reddeder. Yemezler güzelim.

    Kitabımıza dair iplerin koptuğu yere gelmiş bulunuyoruz. Hazır mısınız? Çünkü buraya kadar olan cidden göz devirmek dışında tepki vermediğim değersiz ayrıntılardı. Kitabımızın sonunda sevgili Char şöyle düşünür: George, ben ve Ike ileride öbür tarafta bir araya gelip tamamlanacağız.

    Ve mutlu son.

    Yazar, yazarın sevenleri ve kitabın sevenleri size saygım sonsuz olmakla birlikte şunu belirtmek istiyorum: Hayatımda bu kadar hastalıklı çok az düşünceye şahit oldum ki şahit olduklarımın bir çoğu bu kitapta barınıyor. Allah herkese akıl fikir versin diyor, yorumuma son veriyorum.