• Hâtim, cömertliğiyle şöhret bulmuş olan Hâtim b. Abdullah b. Sa'd olup aynı zamanda cesur ve şâir bir kimseydi. Kendisinden her ne talep edilirse cimrilik etmez, şâyet birisini esir edecek olsa onu hemen serbest bırakır; servete sahip olacak olsa eline geçen şeyi infâk ederdi. Rivâyet edilir ki Hâtim bazı ihtiyaçları için harâm aylarda çıkıp Anze tarafına gittiği zaman Anze kabilesinin elinde bulunan esirlerden birisi “Yâ Ebâ Seffâne! Esâret beni perişân etti” diye kendisinden yardım isteyince “Hay Allah cezânı versin! Öyle bir anda benden istimdât ettin ki yanımda hiçbir şey yok. Ama ne çare ki adımı açıkça söyleyip yardım dilediğin için icâbına bakmaya mecburum” diyerek adam için kabilenin önde gelenlerine başvurdu. Neticede esiri satın alıp salıverdikten sonra memleketine döndü, ardından da esirin bedelini tedârik edip kabileye ödedi.

    Hâtim’in karısı Mâriye şöyle anlatır: Bir sene kıtlık baş gösterip tırnaklı tırnaksız bütün hayvanlar açlıktan telefolup gitmişti. Bir gece son derece açlık çektiğimiz bir sırada oğlumuz Adî ve kızımız Saffâne’yle beraber çadırımızda otururken Hâtim, çocukları birtakım sözlerle oyalayıp uyuttuktan sonra beni de oyalamaya çalıştı. Ben de amacının beni meşgul etmek olduğunu anladım ve uyuyormuş gibi yaparak sesimi kestim. Hâtim yeniden konuşmaya başlayınca uyanık olduğumu ona hissettirmemek için cevap vermedim. Konuşmalarına benden cevap alamayınca da beni uyuyor zannederek o da süküt etti. Bu esnâda çadırın arka tarafından bir insan başı gözükünce dikkatle ona baktım ve bunun bir kadın olduğunu fark ettim.

    Bu kadın meğer açlıktan dolayı yardım için Hâtim’in yanına geldiği için Hâtim’e hitâben “Aman yâ Ebâ Seffâne! Birkaç aç ve bîilaç çocuğumun yanından senden yardım istemek için geldim” deyince Hâtim kadına “Git çocuklarını yanıma getir, karınlarını doyurayım” cevabını verdi. Ben, o bunu söyler söylemez yerimden fırlayıp “Behey adam! Senin çocukların yemek yerine aslı astarı olmayan bir alay lakırdıyla karınlarını doyurup yatmışken kadına böyle söz vermek de neyin nesi?” dedim. Hâtim hemen yerinden kalkarak elindeki tek kısrağını da kesip ateşi yaktı. O esnâda kadın da çocuklarını getirmiş olduğundan kadına bir bıçak verip “Kısrağın etini pişirip çocuklarımla beraber karnınızı doyurun” dedi. Bana da çocuklarla birlikte atın etinden yemeyi teklif etti? Ardından “Yemin ederim ki şu çadırlardaki insanların hepsi açlık bakımından sizinle aynı durumdadır. Sizin karnınızı doyurup onların aç kalması sezâ mıdır?” diyerek gidip diğer çadırlardaki insanları da getirerek onların da karınlarını doyurdu. Kendisi ise kısrağın etinden bir parça bile yememiş ve elbisesine bürünmüş olarak bir tarafta oturup onları seyretti.

    Tayy kabilesine göre Hâtim, cömertliği annesi Gunye binti Afîf et-Tâî’den öğrenmiştir. Kadın cömertlik konusunda mukâyese edilemez bir kimseydi.
  • "Gerçeğe sahip olmak her babayiğidin harcı değil.Aklını,kalbini,bedenini sahip olduğun gerçeğin beklentilerine cevap vermek için kullanmalısın."
  • Soru 26: "Tanrı'nın yanlış ya da çelişkili kararlar verdiğine, ya da insanlardan akıl alarak iş gördüğüne inanır mısınız?"
    Eğer bu soruya: "Hayır inanmam; çünkü Tanrı her şeyi bilen'dir, her şeyi önceden hesap eden ve görendir; asla yanılmaz, ve insanlardan akıl almaz" şeklinde bir yanıt verecek olursanız, müslümanlık sınavı'ndan yine sınıfta kaldınız demektir. Çünkü, başta Kur'ân olmak üzere İslâm kaynaklarını incelediğimiz zaman görmekteyiz ki Muhammed'in Tanrı'sı, çoğu zaman birbirini tutmaz ve çelişkili ya da yalan/yanlış kararlar vermek yanında, insanlardan akıl alarak da iş görmektedir. Bu konuya da çeşitli yayınlarımda değinmiş olmakla beraber, yukarıdaki soru vesilesiyle burada kısa bir özetlemede bulunmak yararlı olacaktır. Sadece bir kaç örnek vermekle yetineceğim.
    Muhammed'in Tanrı'sının, her hangi bir konuda enine boyuna düşünmeden, hesap etmeden, ve kötü sonuçlar yaratacağını bilmeden kararlar verip, sonra bu kararlarını, kulları'nın uyarısı üzerine değiştirmiş olmasına verilecek nice örneklerden biri, Kur'ân'da, İsrâ sûresi'nde geçen "Mirâc Olayı" ile ilgilidir, ki "Muhammed'in gök gezisi" olarak da bilinir. İsrâ sûresi'ne şöyle yazılı:
    "Bir gece, kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (Muhammed) kulunu Mescid'i Harâm'dan çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya götüren Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir. O, gerçekten işitendir, görendir" (K. İsrâ sûresi, âyet 1).
    "Miraç" sözcüğü, genellikle Kur'ân'daki "Göğe dayalı merdiven" deyimiyle karşılanmakta (Bkz. Zühruf sûresi, âyet 33). Güyâ Muhammed, bir gece Mekke'deki "Mescid-i Haram"dan kalkıp Kudüs'teki "Mescid-i Aksa"ya gitmiş ve sonra "gök merdiveni" ile gök'lerin yedinci katına çıkmış, ve Tanrı ile buluşup ondan bir takım buyruklar almıştır ki bunların arasında namaz vakitleriyle ilgili olanı vardır. "Gök gezisi" olarak da bilinen bu hikâye, 1400 yıl boyunca müslümanlar için kutsal bir anlam taşımıştır; özeti şöyle:
    Bir gün Tanrı, Muhammed'i yanına çağırıp âyet'lerinden bir kısmını göstermek ister! Bunun üzerine Muhammed, Burak adındaki atına binerek Mekke'deki Kâ'be'den hareketle Kudüs'deki Mescid-i Aksâ'ya gider ve oradan Cebrail ile birlikte gök katlarını çıkmağa başlar. Yedi kat'dan oluşan gök katlarından her birinde, eski dönem "peygamber'lerinden" biri oturmaktadır (Örneğin İbrahim, Musa, İsa. vb.... gibi). Muhammed'in söylemesine göre bütün bu peygamberler, Tanrı tarafından müslümanlıkla emrolunmuşlardır. Her kat'dan geçerken onlarla selamlaşır ve nihâyet Tanrı'nın bulunduğu kata gelir. Tanrı kendisine, günde elli vakit namaz kılınması için buyrukta bulunur. Nasıl bir gerekçeye dayalı olarak günde elli vakit namazı uygun bulmuştur, bilemiyoruz. Yalnız bildiğimiz şu ki günde elli vakit namaz kılınmasını içeren emir, uygulanması mümkün olmayan bir emirdir. Çünkü eğer insanlar, günde elli vakit namaz kılmağa kalkışacak olurlarsa, ne çalışmağa, ne uyumağa, ne yemek yemeğe, ne eğlenmeğe ve ne de çiftleşip nesil üretmeğe vakit bulabileceklerdir. Bunun böyle olduğunu en basit bir hesapla ortaya vurmak kolay: örneğin her bir namaz (hazırlık, abdest almak, vs... dahil), en azından 20 dakika tutmuş olsa, günün aşağı yukarı 17 saatini bu işe ayırmamız gerekecektir. Geriye 7 saatlik bir boş zaman kalıyor ki, uyku uyumağa bile yetmez. Şimdi sormak gerekiyor: "Nasıl olur da Tanrı, bunu hesap edemez!" . Ne var ki, sadece Tanrı değil, fakat Muhammed de, elli vakit namaz emrinin, uygulanması imkansız bir emir olduğunu düşünmez. Emri alır almaz, büyük bir sevinç izhar eder, ve Tanrı'nın bu sözlerini kendi kavmine müjdelemek üzere hemen gök katlarını inmeğe başlar. Her bir kat'ta rastladığı peygamberlerle selamlaşır, Tanrı ile görüşmüş olduğunu anlatır. Fakat Musa'nın bulunduğu kat'a geldiği zaman, Musa kendisine Tanrı'dan ne emirler aldığını sorar. Elli vakit namaz emri verildiğini öğrenince Muhammed'e şöyle der: "Senin kavmin günde elli vakit namaz kılamaz. Geri dön ve Tanrı'dan bu emri değiştirmesini, namaz vakitlerinin sayısını azaltmasını iste". Musa'nın bu şekilde konuşması üzerine Muhammed, hiç tereddüd etmeden gök katlarını tırmanarak Tanrı'nın yanına döner ve namaz vakitlerinden indirme yapmasını Tanrı'dan ister. Tanrı onun isteğini kabul ederek 10 vakit namaz indiriminde bulunur ve müslümanlara günde 40 vakit namaz kılınmasını emrettiğini bildirir. Aslında 40 vakit namaz da az sayılmaz; ama her ne hikmetse Tanrı böyle karar vermiştir. Tanrı'nın bu kararını Muhammed, yine sevinçle karşılar ve gök katlarını inmeğe başlar. Ne var ki Musa'nın katına geldiğinde, Musa kendisine günde 40 vakit namazın da çok olduğunu, ve tekrar Tanrı katına dönüp indirim sağlamasını söyler. Musa'nın dediğine uyarak Muhammed, tekrar katları çıkıp Tanrı'nın yanına gelir ve O'ndan indirim yapmasını diler. Tanrı 10 namaz daha indirimde bulunarak günde 30 vakit namaz kılınmasını emreder. Muhammed bunu uygun bulur, ve gök katlarını inerek Musa'nın yanına gelir. Fakat Musa bunun da çok olduğunu söyler ve geri dönüp Tanrı'dan indirim istemisini tavsiye eder. Muhammed, yine Tanrı katına dönerek indirim ister. Ve işte bu şekilde, Tanrı ile Musa arasında mekik dokuya dokuya, (ve her seferinde Musa'dan aldığı tavsiyeye uyarak) Muhammed, nihâyet Tanrı'dan namaz sayısının günde beş vakit olması gerketiğine dair karar alır. Ancak Musa bunun dahi çok olduğunu söyleyince Muhammed: "Hayır artık Tanrı'nın yanına çıkıp daha fazla indirim istemeğe yüzüm tutmaz" der, ve doğruca kavminin yanına gelerek emri bildirir [Bu Miraç olayı için bkz. Sahih-i Buharî Muhtasarı... (Diyânet yayınları, Cilt 10, sh. 65-72)...
    İslâm kaynaklarının Muhammed lehine iftiharla kaydettikleri bu olay'dan anlaşılıyor ki Tanrı, namaz vakitlerinin saptanması konusunda çok isabetsiz bir karar vermiştir, ve Muhammed bu kararın isabetsizliğinin farkına varmamıştır. İsabetsizliğin farkına varan sadece Musa'dır. Daha başka bir deyimle Musa, Tanrı'dan da, Muhammed'ten de daha isabetli düşünmüştür. Ve Tanrı, Musa'nın aklına uyarak iş görmüştür. Söylemeye gerek yoktur ki burada söz konusu olan Tanrı, Muhammed'in kendi hayalinde canlandırdığı bir Tanrı'dır.
    Ve işte eğer siz, böyle bir Tanrı tanıtımına inanıyor iseniz, müslümanlık sınavını geçmiş sayılırsınız. Ama kalkıpta: "Hayır, Tanrı böylesine isabetsiz karar vermiş olamaz; hele insanlardan akıl alarak iş görmesi söz konusu olamaz; zira Tanrı'yı ve Muhammed'i bu durumda kılmak, her ikisini de Musa'ya nazaran daha az akıllı saymak olur" şeklinde bir şeyler derseniz, bu takdirde müslümanlık sınavından sıfır alırsınız.
    *
    Kur'ân'ı incelerken görüyoruz ki, o her şeyi bildiğini söyliyen, ve kendisini "âlim" olarak tanıtan Tanrı, bilinmesi gereken çoğu şeylerden habersizdir. Bunun nice örneklerinden biri Muhammed'in okur/yazar olup olmamasiyle ilgili. Gerçekten de Kur'ân'da Tanrı'nın Muhammed'e şöyle hitap ettiği yazılı:
    "(Ey Muammed!) Yaratan Rabbının adıyla oku! İnsanı bir alaktan yarattı. Oku... " (K. Alak sûresi, âyet 1)
    Yâni Tanrı, Cebrail aracılığiyle Muhammed'e vahiy gönderirken, onun okuma bildiğini düşünerek: "Oku" diye emrediyor. Fakat Muhammed:
    "Ben okuma bilmem"
    diye karşılık verir. Fakat buna rağmen Tanrı emrinde ısrar eder ve:
    "Oku! Kalemle öğreten, insana bilmediğini bildiren Rabbin en büyük keremdir" (K. Alak sûresi, âyet 3-5)
    der. Muhammed, yine aynı şeyi söyler ve okuma bilmediğini tekrarlar. Tanrı yine ısrar eder, ve bu üçüncü kez Muhammed'ten:
    "Ben okumak bilmem"
    Şeklinde karşılığı alınca, ısrarından vazgeçer. Anlar ki Muhamed, gerçekten okumasızdır. Bunun üzerine Tanrı, okuma işini üstlendiğini ve bu işi Cebrail aracılığiyle yapacağını anlatarak şöyle der:
    "(Ey Muhammed!) Doğrusu o vahyolunanı senin kalbine yerleştirmek ve onu sana okutturmak Bize düşer. Biz onu Cebrail'e okuttuğumuz zaman, onun okumasını dinle. Sonra onu açıklamak bize düşer" (K. Kıyâmet sûresi, âyet 17-19)
    Ve bu söylediğini pekiştirmek için şunu ekler:
    "Ey Muhammed! Cebrâil Kur'ân'ı okurken, unutmamak için acele edip onunla beraber söyleme, yalnız dinle..." (K. Kıyâmet sûresi, âyet 16)
    Ve sonra Tanrı, Muhammed'in okuma-yazma bilmez olduğunu herkese bildirmek üzere şöyle konuşur:
    "... bunu okuyup-yazması olmayan Peygamber Muhammed'e uyanlara yazacağız..." (K. A'raf sûresi., âyet 156-157)
    Ayrıca da Muhammed'e hitaben şöyle der:
    "Ey Muhammed... Sen daha önce bir kitaptan okumuş ve elinle de onu yazmış değildin. Öyle olsaydı, bâtıl söze uyanlar şüpheye düşerlerdi..." (K. Ankebût sûresi, âyet 49)
    Görülüyor ki Tanrı, Muhammed'in okuma bildiğini sanarak ona vahiy'lerini gönderiyor ve "Oku" diye emrediyor; fakat okumasız olduğunu anlayınca okuma işini kendisi üstleniyor! Pek güzel ama, nerede kaldı Tanrı'nın "âlimliği", nerede kaldı Tanrı'nın her gizli ve bilinmeyen şeyleri bilirliği!
    Bu yukardaki örnek, Kur'ân sûre'lerinin, İslâmcı'ların belirledikleri iniş sırasına göre açıklanmıştır. Eğer konuyu, Sûre'lerin Kur'ân'daki sırasına göre ele alacak olursak, bu kez Tanrı'yı güç durumda bırakan bir başka sonuçla karşılaşmış oluruz ki, o da şöyle:
    Muhammed'in okumasız olduğunu belirleyen âyet'ler, Kur'ân'daki Sûre'lerin sırasına göre şu düzeyde:
    A'raf sûresi, (7ci Sûre)
    Ankebut sûresi (29.cu Sûre)
    Kıyâmet sûresi (75ci Sûre)
    Alak Sûresi (96.cı Sûre)
    Kur'ân'in 7ci sûresi olan A'raf sûresi'nde Tanrı, Muhammed'in "ümmi" (yâni okumasız) olduğunu bildirmekte:
    "Yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları o ... ummî pegambere (Muhammed'e) uyanlar var ya..." (K. A'raf sûrei, âyet, 157)
    "(Ey Muhammed!) de ki: ... 'öyle ise Allah'a ve ummî peygamber olan Resulüne (Muhammed'e)... iman edin' ..." (K. A'raf sûresi, âyet 158)
    Görüldüğü gibi, Tanrı burada Muhammed'i okumasız bir kimse olarak tanıtmakta. Ayrıca da, onu okumasız bıraktığını anlatmak maksadiyle 29cu sûre olan Ankebut sûresi'nde, şöyle konuşmakta:
    "(Ey Muhammed!) Sen bundan önce ne bir yazı okur, ne de elinle onu yazardın. Öyle olsaydı bâtıla uyanlar kuşku duyarlardı..." (K. Ankebut sûresi, âyet 48)
    Yâni Tanrı Muhammed'i okumasız bırakmıştır, çünkü okuma/yazma bilir kılmış olsa, çevresindekiler yanlış kanıya kapılıp onun başka kitaplardan (örneğin Tevrat'tan, İncil'den) çalma yaparak Kurân'ı hazırladığını sanabilirlermiş!
    Fakat Tanrı bunu söylemekle kalmaz bir de, 75ci sûre olan Kıyâmet sûresi'nde, âyet'leri kendi ağziyle Muammed'e okuduğunu bildirmek üzere şöyle der:
    "(Ey Muhammed!) ... şüphesiz (Kur'ân'ı senin kalbine yerleştirmek) ve onu okumak bize ait'tir..." (K. Kıyâmet sûresi, âyet 16-17)
    Görülüyor ki Tanrı, Kur'ân'ın yukarda belirttiğimiz 7ci, 29cu ve 75ci sûre'lerinde Muhammed'i okumasız imiş gibi tanımlamakta. Böylece onu, başka kitapları okuyup bu kitaplara göre konuşmadığını anlatmağa çalışmakta. Ne var ki, Muhammed'in okumasız olduğunu söyleyen bu aynı Tanrı, bu söylediklerini unutmuşcasına, Kur'ân'ın 96cı süresi olan Alak sûresi'nde, Muhammed'e "Oku" diye emreder:
    "(Ey Muammed!) Yaratan Rabbinin adıyla oku! İnsanı bir alaktan yarattı. Oku... " (K. Alak sûresi, âyet 1)
    Evet ama, hani ya Muhammed okuma bilmezdi! Okuma bilmeyen bir kimseye "Oku" diye emredilir mi! Görülüyor ki, hangi açıdan bakarsak bakalım (yâni konu ile ilgili âyet'leri ister Sûre'lerin iniş sırasına göre, ya da ister Kur'ândaki sırayı göz önünde tutarak okuyalım) Tanrı, Muhammed'in okuma bilir ya da bilmez oluşu konusunda, ya habersizdir ya da kurnazlık peşindedir. [Bu konuda daha geniş açıklama için "Kur'ân'ın Eleştirisi 2", ve "Toplumsal Geriliklerimizin Sorumluları: Din Adamları" adli kitaplarıma bakınız].
    *
    İslâm kaynakları'nın bildirmesine göre Tanrı bir çok hususlarda, insanlardan akıl alarak iş görmüştür, ki bu kişilerin başında Ömer b. Hattâb gelmekte. Guyâ bir çok âyet'leri onun isteğine uyarak indirmiştir. Ömer'in bizzat kendi söylemesine göre Tanrı, özellikle üç konuda kendisinin isteklerinin âyet şekline dönüştürmüştür. Bunlardan biri, Kâ'be'deki Makam-ı İbrahim denen yerin namazgah ve duâ yeri olarak kabul edilmesidir. Bir diğeri kadınların örtünmesi konusundadır. Üçüncüsü de Muhammed'in karılarının kıskançlık göstermeleriyle ilgilidir. Bunları kısaca özetleyelim:
    Bakara sûresi'nin 125. âyet'inde, kâ'be'deki İbrahim makamı ile ilgili şu var:
    "Biz Beyt'i (Kâbe'yi) insanlara toplanma mahalli ve güvenli bir yer kıldık. Siz de İbrahim'in makamından bir namaz yeri edinin (orada namaz kılın)..." (K. Bakara sûresi, âyet 125)
    Guyâ Ömer b. Hattab, ikide bir Muhammed'e gelip, Kâ'be'deki Makam-ı İbrahim denen yerin ibâdet yeri olması isteğinde bulunurmuş, ve onun bu isteğini duyan Allah, bu isteğe uyarak Kur'ân'ın Bakara sûresi'nin yukardaki 125. âyet'ini indirmiş imiş!
    Kur'ân'in Ahzâb sûresi'nde, kadınların örtünmeleriyle ilgili olarak şöyle bir âyet var ki "Hicab âyet'i " diye de bilinir:
    "Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına (bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman) dış örtülerini üstlerine almalarını şöyle. Onların tanınmaması ve incilmemesi için en elverişli olan budur...." (K. Ahzâb Sûresi, âyet, 59; ayrıca 33cü âyet'e bakınız)
    İslâm kaynaklarının bildirmesine göre Tanrı bu âyet'i Ömer b. Hattâb'ın uyarısı ve isteği üzerine indirmiştir. Güyâ Ömer, son derece kıskanç olduğu için, kadınların tanınmayacak şekilde örtünmeksizin evden çıkmalarını istemezmiş. Bu nedenle bir gün Muhammed'e:
    "Yâ Resûlâ'llâh, emretsen de (eşlerin) hicab içine girseler. Çünkü senin yanına iyi-kötü insanlar girip çıkıyor"
    şeklinde bir şeyler söylemiş. Bunu duyan Tanrı, hemen yukadaki Hicâb âyet'ini indirivermiş. Söylendiğine göre Hicâb âyet'i, Hicret'in 5ci yılında inmiştir (kimine göre 3cü ya da 4cü yılında), ki Muhammed'in "Peygamber" olarak kendini tanıtmağa başlamasından 15 yıl sonraya isabet etmekte. Yâni Tanrı, 15 yıl boyunca kadınların örtünerek sokağa çıkmaları konusunda hiç bir şey düşünemiyor, ve bu işi Ömer'in hatırlatması üzerine yapıyor! [Bu hususlar için bkz. Diyânet yayınları: Sahih-i Buharî Muhtasarı... , cilt 2, sh. 346 ve d.; Hadis no.261; ayrıca bk. Cilt 11 sh. 48, 398].
    Kur'ân'in Tahrîm sûresi'nde, Muhammed'e karşı kıskançlık göstermek üzere anlaşan eşlerin Tanrı tarafından uyarılmalariyle ilgili şöyle bir âyet var:
    "Eğer O (Muhammed) sizi boşarsa Rabbi ona, sizden daha iyi... sebatla itaat eden, tevbe eden ... dul ve bâkire eşler verebilir" (K. 66 Tahrîm sûresi, âyet 5)
    Kaynakların bildirmesine göre Tanrı, bu âyeti de, Ömer b. Hattab'ın uyarısı üzerine düşünmüş ve indirmiştir. Olay şu:
    Muhammed, her sabah namazını kıldırdıktan sonra, sırayla eşlerinin odalarına gider, onlarla cinsî münasebette bulunurmuş. Günlerden bir gün Hafsa'nın (ki Ömer b. Hattab'ın kızı'dır) yanına geldiğinde, Hafsa ona bal şerbeti içirmiş, bu yüzden Muhammed onun odasında biraz fazlaca kalmağa başlar. Bu iş bir kaç gün böyle devam edince Ayşe kıskançlığa kapılıp işkillenir, ve Hadira adındaki cariyesine: "Resûlu'llâh Hafsa'nın odasına girdiği vakit sen de git. Bak ne yapıyor! bana haber ver" der. Cariye Hadira, ertesi gün olan bitenleri görüp Ayşe'ye haber verir; bunun üzerine Ayşe, Muhammed'in diğer eşleriyle birlikte Muhammed'e bir oyun oynamak ister. Ve onlara şöyle der: "Resûlu'llâh yanınıza geldiği zaman kendisine: -'Sende magâfir kokusu duyuyorum' - deyiniz" der.
    "Magafir" denen şey, Urfüt denilen Arabistan meselerinin bal gibi tatlı fakat kokusu hoş olmayan bir cins zamk imiş. Muhammed ise, üzerinde fena bir koku bulunmasından hoşlanmazmış. Ve işte, eşlerinin yanına girdiğinde, onların:
    "Sende magâfır kokusu duyuyorum'" demelerinden rahatsız olmuş. Ve hele Ayşe'nin odasında ve onunla cinsî münasebette bulunurken ondan:
    "Yâ Reûlu'llâh, senden magafir kokusu duyuyorum. Yoksa yedin mi!"
    sözlerini duyunca:
    "Hayır, Hafsa bana bal şerbeti içirdi"
    diyerek cevap verir. Ayşe bunu duyunca:
    "Demek, o balın arıları Urfüt otlamış"
    diye karşılık verir. Muhammed de ona, artık bir daha bal şerbeti içmeyeceğine dâir yemin eder:
    "Vallâhi bir daha ağzıma koymam"
    der. Ne var ki Tanrı buna râzı olmaz. Yâni Muhammed'in, sırf Ayşe'yi ve diğer eşlerini hoşnud etmek için bal şerbeti içmekten vazgeçmesini istemez; ve hemen şu âyet'i indirir:
    "Ey Peygamber! Eşlerinin rızasını gözeterek Allah'ın sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine haram ediyorsun...." (K. 66 Tahrîm sûresi, âyet 1)
    Fakat bu arada Ömer b. Hattâb, olan bitenleri öğrenince fena halde öfkelenir ve Muhammed'in eşlerine, yaptıkları için kötü bir şey olduğunu hatırlatır ve şöyle der:
    "Ne bilirsiniz! Eğer (o) sizi tatlik edecek (boşayacak) olursa, Rabbi belki size bedel ona sizden daha hayırlı ezvâc (eşler) verir".
    Anlaşılan o ki Tanrı bütün bu olan bitenleri izlemiş ve Ömer'in söylediklerini çok uygun ve yerinde bulmuştur. Nitekim, Ömer'in söylediklerini hemen vahy şekline dönüştürür ve Tahrîm sûresi'nin 5ci âyet'ini indirir ki, biraz önce belirttiğimiz gibi şöyledir:
    "Eğer O (Muhammed) sizi boşarsa Rabbi ona, sizden daha iyi... sebatla itaat eden, tevbe eden ... dul ve bâkire eşler verebilir" (K. 66 Tahrîm sûresi, âyet 5)
    [Bütün bu hususlar için benim "Şeriât ve Kadın", "Kur'ân'ın Eleştirisi" adlı kitaplarıma bakınız. Ayrıca bkz. Sahih-i Buharî Muhtasarı... , cilt 2, sh. 346 ve d.; Hadis no.261]
    Yine İslâm kaynaklarından öğrenmekteyiz ki Tanrı, sadece yukardaki hususlarda değil fakat daha bir çok konulardan Ömer b. Hattâb' ın fikrinden yararlanmış olarak iş görmüştür. Örneğin Tirmizî gibi kaynaklar, Kur'ân'daki pek çok âyetlerin Ömer'in uyarısına uygun olarak indiğini söylerler, ve İbn-i Ömer'in şu sözlerini anımsatırlar:
    "Hiçbir mes'ele tehaddüs etmemiştir ki, nâs bir türlü, Ömer de bir türlü re'yde bulunmuş olsunlar da Kur'ân, Ömer'in dediğine uygun olarak nâzil olmuş olmasın" [Bkz. Diyânet Yayınları, Sahih-i Buharî Muhtasarı... , cilt 2, sh. 349]
    [Bu sözlerin Türkçesi Şöyle: "Halk ile Ömer'in görüş ayrılığına düştükleri hiçbir sorun yoktur ki Kur'ân'a, Ömer'in görüşüne ve dediğine uygun âyet'ler şeklinde girmemiş olsun"]
    Fakat hemen ekleyelim ki Muhammed'in Tanrı'sı, sadece Ömer'in isteklerine ve aklına uyarak değil fakat başkalarından da esinlenerek iş görmüştür. Yer darlığı nedeniyle bunları burada değil fakat "Muhammed'in Tanrı Anlayışı" adlı kitabımda ele alacağım. Fakat burada kısaca belirtmek isterim ki, Tanrı sözleri olarak tanıtılan kitap, akıl ve mantık dışılıklardan gayri, önemli sayılmak gereken bir çok yanlışları da içermektedir. Örneğin İsa'nın anası Meryem ile, Musa ve Harun'un kızkardeşleri olan Meryem birbirleriyle karıştırılmış ve sanki aynı kişi imiş gibi tanıtılmıştır; oysa bu iki Meryem'in 1700 yıl ara ile yaşadıkları kabul edilir. Yine bunun gibi Acem hükümdarlarından Ahasveros 'un veziri olan Haman, Mısır Firavun'larından birinin veziri olarak tanıtılmıştır. Öte yandan Ay, güneşin uydusu ve dolayısıyle güneşe nazaran ikinci derecede bir değeri olduğu halde, Kur'ân'da "Münir" (yâni "Nurlandırıcı") yâni güneşe üstün gösterilmiştir. Bunlara benzer diğer yanlışlar konusunda benim "Kur'ân'ın Eleştirisi 3" adli kitabıma bakınız.
    İlhan Arsel, Müslümanlık Sınavı
    Tanrı Kavramı İle İlgili Bazı Sorular
  • 203 syf.
    ·Puan vermedi
    Adalet Ağaoğlu'nun mükemmel kitaplarından biri. Postmodern roman özellerini taşıyan bir kitap.

    Roman bir yazarın anahtar deliğinden tarihi seyretmesi ile başlıyor. Burada da Doğu'nun Batı'ya aşağılık kompleksini gösteriyor.

    Daha sonra tarih öğretmeni Kamil Kaya anlatılmaya başlanıyor. Kami Kaya, Kastamonu-Konya-Kütahya gibi illerde öğretmenlik yapar.

    Kitap hakkında çok bilgi vermek istemiyorum . Ama sürükleyici bir kitap . Asıl olaylar ise Kamil Kaya'nın kaybolması ile başlıyor. Okurken kafanız da "acaba böyle olabilir mi?" diye sorular sormak zorunda kalacaksınız ve sorduğunuz sorulara cevap bulamayacaksınız. İşte tam bu noktada ise postmodern roman olduğunun farkına varacaksınız.

    Postmodern romanlarda;
    -sonunda soru işareti kalması
    -parçalanmış kişilikler
    -yazarın işin içine girmesi gibi özellikler bulunur ve bu romanda da bu özellikleri göreceksiniz.
  • "Herzaman en korkulan kişiler soru soran kişilerdir.Sorulara cevap vermek o kadar sakıncalı değildir. Tek bir soru bin cevaptan daha güçlü olabilir."
  • (Sayfa 50-51)
    Bugünkü Türk kafası, ileri bir kafadır. Bu kafanın şimdiki düşünüşü ile o zamanki Arap meselesi için karar vermek yanlış olur. Şunu hesaba katmalıdır ki, İttihat ve Terakki, Osmanlı İmparatorluğu’nun hiçbir hak ve nüfuzundan vazgeçmeye razı olmamıştır. İttihat ve Terakki; Arnavut, Ermeni, Rum ve Arap, bütün azınlıkların milliyetçi ve istiklaldi unsurların can düşmanı idi.

    Cemal Paşa, rahmetli Mahmut Kâmil Paşa hakkında bazı şüpheler olduğunu, Enver Paşa’ya yazarken:
    —— Eğer, diyordu; Erzurum cephesinde vatana iyi hizmet ediyorsa hiç kurcalamayalım.
    Enver Paşa’nın bu şifreye:
    —— Hiçbir vatan hizmeti, vatana yapılmış olan fenalığı mazur gösteremez, vesika bulursanız hemen bana bildiriniz... diye cevap vermiş olduğunu hatırlarım.
    Falih Rıfkı Atay
    Sayfa 50 - Pozitif Yayınları; Baskı: Haziran 2020, İstanbul