• 203 syf.
    ·28 günde·7/10
    Peyami Safa 20. yüzyılda ülkemizin yetiştirdiği , bana göre en büyük birkaç edebiyatçıdan , romancıdan biridir. Onun bir metniyle karşılaşınca üslubundan tanıyabiliriz , ismine bakmasak bile. Tıpkı Sabahattin Ali , Oğuz Atay , Orhan Pamuk gibi.

    Yazarın ilk gençlik yıllarından başlayan bu hikayeler , henüz yirmili yaşlarının başına uzanır. Adeta gelecekteki romanlarının ayak seslerini duyuran , bir nevi prototip veya taslak gibidir.
    36 adet hikayenin toplandığı kitap , daha önce çeşitli dergilerde gazetelerde yayınlanan hikayelerin bir kitap haline dönüştürülmesiyle oluşmuş. Daha sonra o kadar verimli bir yazara dönüşür ki Safa , bir bu kadar sayıda hatta biraz daha fazla roman , uzun öyküler yazmıştır.

    Okumaktan keyif aldığımız yazarların romanlarını okumak , hikayelerinden çok daha uzun olduğu halde bana daha keyfili geliyor kısa yazılarına kıyasla. Zaten pek çok kişinin de kabul ettiği gibi , roman yazmak öykü yazmaktan daha kolay çünkü uzun sayfalar boyunca üzerine çalışmak , oynamak , yaymak bir kolaylık sağlıyor. Öykü yazmak ise çok daha zor , çünkü az kelimeyle çok şey anlatmak , bunu en vurucu şekilde ortaya çıkarmak daha zor.

    Bütün kitaplarını okumak istediğim yazarların başında geliyor Safa. Şimdiye kadar bu hikaye kitabıyla birlikte 4 tane romanını okudum. Çok okunan ve çok sevilen yazarlarımızdan malum. Siyasi veya başkaca görüşlerini sevenler ya da sevmeyenler olur lakin bunu yazarlığından ayırmak gerektiğini düşünüyorum , her yazar için olması gerektiği gibi.

    Peyami Safa için "Psikolojik Tahlil" ustası diyebiliriz , yine okuyanların bileceği ve çoğunun katılacağı şekilde. İnsani çelişkileri , çıkmazları bu kadar iyi anlatan büyük yazar az diye düşünüyorum , belki birincisi de Dostoyevski desek yalan olmaz.

    Ortalama 5-6 sayfalık hikayeler bu kitaptakiler. Çok az okunmuş , oysa romanları çok fazla okunuyor. Yazarın gelişim sürecini , fikri alt yapısını anlamak ve çözümlemek adına okunmasını tavsiye ederim. İyi okumalar..
  • Burada her şey şey geçici değil mi? Burada her şey fırtına hızıyla geçip gitmiyor mu, yaşamının tüm gücü çok nadiren sonuna kadar dayanır, ah, selde sürüklenip kaybolur, kayalara çarpıp parçalanmaz mı? Seni ve etrafındaki yakınlarını tüketmeyen bir an bile yok, senin bir yok eden olmadığın, olmaman gereken bir an bile yok; ne kadar iyi niyetli olursa olsun, bir gezinti bile binlerce solucanın yaşamına mal olur, atılan her adım, karıncaların bin bir zorlukla yaptığı yuvayı yıkar, küçük bir dünyayı ezerek utanç veren bir mezara dönüştürür.
  • Cesur Doruk'un, "biradambirbebek" kitabından alıntılar;

    S 26- Ölü doğum vakasını bildiğimden mi yoksa yetiştirilme şeklimden mi bilmiyorum ama hep şefkatli oldum kardeşime karşı. Hiç kıskanmadım. Mama yedirdim, oyun oynadım, uyuttum.

    S 37- Tamam kabul ediyorum beş yaşımda karşı komşumla oynadığım evcilik oyunlarından biraz daha zor ama olsun böylesi daha güzel. Artık bir bebeğimiz mi olsa?

    S 43- Tıbbi bir sorun yoksa her isteyen çocuk sahibi olabiliyor. Onu doğru, yanlış, dürüst, hırsız, sevecen ya da kötü yetiştirmek çevresel faktörlerle beraber büyük oranda anne ve babasının elinde. Bu düşünce bende büyük bir baskı yaratıyor. İnşallah iyi bir evlat yetiştirebilirim.

    S 70- O hastane odasında geçen günlerin sonunda kızımızı kucağımıza sağlıklı olarak alabilmenin dünyadaki her şeyden önemli olduğunu anlamıştık.

    S 95- Mesela kime "Baba" diyoruz? Ameliyathane kapısında bebeği kucağına alınca gözleri dolan adama baba diyoruz. Akşam evde oyuncaklarla oynarken şirinlerdeki Şirin Baba değil de Şirine olmayı kabul eden adama da baba diyoruz. Pişen balıklardan en büyüğünün kılçıklarını beyin ameliyatı yaparcasına ayıklayıp çocuğuna yediren adama baba diyoruz. Bazen çatlayan sabır taşını, Japon yapıştırıcısıyla yapıştırıp yerine koyan adama ermiş baba diyoruz.

    S 101- Tek başınıza kitap okuyun, bir filme gidin, hobinizle ilgilenin, hobiniz yoksa bir köşeye çekilip neden bu yaşa kadar bir hobi edinmemişim diye dertlenin ama mutlaka yalnız vakit geçirin. Yalnız vakit geçirin ki pil tekrar dolsun.

    S 113-114 Madem bu çocuk senin, her yaptığını yapmaya çalışan bir kopyacı, kitap konusunda da kopyacılık edecek tabii. Senin elinde ne kadar çok kitap görürse o kadar çok okuyacak, ne kadar cep telefonu ya da tablet görürse bu aletlerle o kadar çok ilgilenecek. Hani "çocuklarla kaliteli vakit geçirmek" diye bir söylem var ya, bence ailece beraber kitap okumak en kaliteli eylem...

    S 142- Seni hastane odasında o mart ayının soğuk gününde kucağıma aldığımda ilk his endişe oldu içimde. Sensizlik endişesi. Tüm varoluş sebebim değişti sanki bu dünyadaki.

    S 145- Sen bir şeye kızıyorsan ve çocuğun onu yapmasına izin vermiyorsan aynı tutarlılığı anne de göstermeli. Birinin kızdığı konuyu diğeri tolere etmemeli.

    S 152- Hiçbir zaman teknolojinin esiri olmasını istemedim kızımın ama nimetlerinden faydalanmamak da enayilik olur.

    S 161- Burada okuyup öğrendiğimiz taktikler devreye giriyor. Kaybeden yok taktiğini uyguluyoruz. "İlla etek mi giymek istiyorsun? Peki etek giyip nasıl üşümeyebilirsin bir düşünelim mi beraber? Senin bir önerin var mı? Mesela çorabı mı değiştirsek?"

    S 165- Biz hiçbir telkin edici söz ya da harekette bulunmadan kendi kendine harika bir düzen tutturdu kuzu.

    S 170- Benim inatçı kendim, bu yazdıklarımızın ne kadarını becerebileceksin bilmiyorum ama sen ben ol, hep "sev" ve sevgini hep göster olur mu!

    S 174- Kızım benim arkadaşım, içimdeki onunla aynı yaştaki çocuğun arkadaşı. Ben onu beklemişim büyümek için, beraber büyüyoruz şimdi biz.
    "Hadi gel yalnız bıraktın beni, tekli kırmızı parça bul bana baba!"
    O halde ben kaçtım, bitti zaten yazacaklarım, pat diye bitti, affınıza sığınarak ben kızımla oyun oynamaya gidiyorum.
  • İyi değiliz gözlük bak durmadan
    kırmaya çalışıyorlar bizi hiç iyi
    değiliz iki gözüm, bende can, sende cam
    bırakmadılar, daha kırılacak ne varsa bizde,
    gözlüğü olmayanlar çok mu acımasız oluyor
    ne, çekip alıyorlar seni gözümden, öyle
    çok eziliyoruz ki gözlük, sen bensiz kırık,
    ben sensiz karanlık, nerde insanlık
    bizi bu kadar kırmasalar, di’ mi cam
    dostum, onlara da birer gözlük alırdık!
    Ne güzel gözümün önünde olman yine,
    sensiz ne gülüşün tadı var ne de bakışın
    sen olmayınca kötülük daha kötü görünüyor
    gözüme, yumruklar daha zalim, sözler daha
    sert iniyor yüreğime, sensiz bu dünya
    bomboş görünüyor gözüme, sana gözüm
    gibi bakacağım, artık senden başkasını görecek
    gözüm yok, bizi görmeyenlere
    söyleyecek sözüm yok, bizi çok kırdılar gözlük,
    bizi tuzlabuz, bizi unufak, bizi camçerçeve
    kırdılar da bakmadılar bir kez olsun cangözüyle,
    şimdi hem cana, hem cama göz diktiler,
    hem gözden düştük hem sözden, bir daha
    kırılamayız gözlük, sonumuz olur kırılmak bir daha,
    parçamızı bulamazlar ikimizin de! Ah ne bakacak
    göz, ne görecek gönül bırakmadılar bize,
    bir güzellik kalsaydı, iki ne dört gözümüzle
    titrerdik üstüne, candan içeri olan camdan içeri
    derdik demesine de, öyle bakımsız, bakışsız
    bıraktılar ki gözümüzü, gönlümüzü, ne can
    hevese geldi, ne göresi geldi camın,
    biz birbirimize iyi bakalım gözlüğüm, canım,
    belki onlar da iyi bakarlar kendilerine,
    gözlüğüm, iki gözüm, kemiğim, bu sözlerimle
    umarım kırmamışımdır seni, zira çok incesin
    kırılırsın, kırılır arkadaşlığın camdan kalbi de!
    Haydar Ergülen
    Sayfa 96 - Kırmızı Kedi Yayınları {Gözlük}
  • 2010'da biliminsanları alışılagelmedik bir dizi dokunaklı fare deneyi yürütür. Bir fareyi küçük bir kafese kapatıp kafesi daha geniş bir hücreye yerleştirir ve başka bir farenin hücrede serbestçe dolaşmasına izin verirler. Kafesteki farenin sıkıntı uyaranları yaymaya başlaması özgür farenin de kaygı ve gerginlik belirtileri göstermesine neden olur. Serbest fare pek çok kez tutsak dostunu kurtarmaya çalışır ve birkaç denemeden sonra kafesi açıp tutsağı özgür bırakmayı başarır. Araştırmacılar aynı deneyi, hücreye bir parça çikolata bırakıp tekrarlarlar. Özgür fare artık tutsağı kurtarmak ya da çikolatanın keyfini tek başına sürmek arasında seçim yapmalıdır. Birçok fare önce dostunu kurtarmayı sonra çikolatayı paylaşmayı tercih eder (tabii az sayıda farenin sanki bazı farelerin daha kötü huylu olduğunu bizlere göstermek ister gibi bencil davrandığı da olur). Şüpheciler sonuçları görmezden gelerek özgür farenin empati kurmak yerine sadece kaygı ve gerginlik belirtilerini ortadan kaldırabilmek için tutsak fareyi kurtardığını öne sürerler. Huzursuzluk hisseden farelerin bu duygudan kurtulmaktan başka emelleri yoktur. Belki de... Peki aynı şey insanlar için de geçerli midir? Dilenciye para verdiğimde, onu görmenin bende yarattığı huzursuz hislerle hareket etmiyor muyum? Aslında dilenciyi mi düşünüyorum, yoksa birazcık vicdanımı rahatlatarak kendimi daha iyi hissetmenin mi peşindeyim?" Özümüzde fareler, köpekler,yunuslar ya da şempanzelerden farklı değiliz. Onlar gibi bizim de ruhumuz yok. Bizim gibi onların da bilinci ve karmaşık bir duyu ve duygu dünyası var. Her hayvanın kendine has özellik ve yeteneği, insanların da farklı farklı kabiliyetleri var. Hayvanların sadece daha tüylü hallerimiz olduğunu hayal ederek onları gereksizyere insansılaştıramayız. Bu yanlış bir yaklaşım olmanın ötesinde, hayvanları anlamamızın ve onlara kendi şartlarında gereken değeri vermemizin de önüne geçer.
  • BİRİNCİ SUAL: Hazret-i Hızır aleyhisselâm hayatta mıdır? Hayatta ise, niçin bazı mühim ulema hayatını kabul etmiyorlar?


    Elcevap: Hayattadır. Fakat merâtib-i hayat beştir. O, ikinci mertebededir. Bu sebepten, bazı ulema hayatında şüphe etmişler.
    Birinci tabaka-i hayat: Bizim hayatımızdır ki, çok kayıtlarla mukayyettir.
    İkinci tabaka-i hayat: Hazret-i Hızır ve İlyas aleyhimesselâmın hayatlarıdır ki, bir derece serbesttir. Yani, bir vakitte pek çok yerlerde bulunabilirler. Bizim gibi beşeriyet levazımatıyla daimî mukayyet değillerdir. Bazan, istedikleri vakit bizim gibi yerler, içerler; fakat bizim gibi mecbur değillerdir. Tevatür derecesinde, ehl-i şuhud ve keşif olan evliyanın Hazret-i Hızır ile maceraları, bu tabaka-i hayatı tenvir ve ispat eder. Hattâ makamat-ı velâyette bir makam vardır ki, "makam-ı Hızır" tabir edilir. O makama gelen bir velî, Hızır'dan ders alır ve Hızır ile görüşür. Fakat bazan o makam sahibi, yanlış olarak ayn-ı Hızır telâkki olunur.
    Üçüncü tabaka-i hayat: Hazret-i İdris ve İsâ aleyhimesselâmın tabaka-i hayatlarıdır ki, beşeriyet levazımatından tecerrüdle, melek hayatı gibi bir hayata girerek nuranî bir letâfet kesb eder. Âdetâ beden-i misalî letâfetinde ve cesed-i necmî nuraniyetinde olan cism-i dünyevîleriyle semâvâtta bulunurlar. "Âhirzamanda Hazret-i İsâ aleyhisselâm gelecek, şeriat-ı Muhammediye (a.s.m.) ile amel edecek" [ 1 ] meâlindeki hadîsin sırrı şudur ki:
    Âhirzamanda, felsefe-i tabiiyenin verdiği cereyan-ı küfrîye ve inkâr-ı ulûhiyete karşı, İsevîlik dini tasaffi ederek ve hurafattan tecerrüd edip İslâmiyete inkılâp edeceği bir sırada, nasıl ki İsevîlik şahs-ı mânevîsi, vahy-i semâvî kılıcıyla o müthiş dinsizliğin şahs-ı mânevîsini öldürür. Öyle de, Hazret-i İsâ aleyhisselâm, İsevîlik şahs-ı mânevîsini temsil ederek, dinsizliğin şahs-ı mânevîsini temsil eden Deccalı öldürür; yani, inkâr-ı ulûhiyet fikrini öldürecek.
    Dördüncü tabaka-i hayat: Şüheda hayatıdır. Nass-ı Kur'ân'la, şühedanın, ehl-i kuburun fevkinde bir tabaka-i hayatları vardır. Evet, şüheda, hayat-ı dünyevîlerini tarik-i hakta feda ettikleri için, Cenâb-ı Hak, kemâl-i kereminden, onlara hayat-ı dünyeviyeye benzer, fakat kedersiz, zahmetsiz bir hayatı âlem-i berzahta onlara ihsan eder. Onlar kendilerini ölmüş bilmiyorlar. Yalnız kendilerinin daha iyi bir âleme gittiklerini biliyorlar, kemâl-i saadetle mütelezziz oluyorlar, ölümdeki firak acılığını hissetmiyorlar. [ 2 ] Ehl-i kuburun çendan ruhları bâkidir; fakat kendilerini ölmüş biliyorlar. Berzahta aldıkları lezzet ve saadet, şühedanın lezzetine yetişmez.
    Nasıl ki, iki adam bir rüyada cennet gibi bir güzel saraya girerler. Birisi rüyada olduğunu bilir; aldığı keyif ve lezzet pek noksandır. "Ben uyansam şu lezzet kaçacak" diye düşünür. Diğeri rüyada olduğunu bilmiyor; hakikî lezzet ile hakikî saadete mazhar olur. İşte, âlem-i berzahtaki emvat ve şühedanın hayat-ı berzahiyeden istifadeleri öyle farklıdır. Hadsiz vakıatla ve rivayatla, şühedanın bu tarz-ı hayata mazhariyetleri ve kendilerini sağ bildikleri sabit ve kat'îdir. Hattâ, Seyyidü'ş-Şüheda olan Hazret-i Hamza radıyallahü anh, mükerrer vakıatla, kendine iltica eden adamları muhafaza etmesi ve dünyevî işlerini görmesi ve gördürmesi gibi çok vakıatla, bu tabaka-i hayat tenvir ve ispat edilmiş. Hattâ, ben kendim, Ubeyd isminde bir yeğenim ve talebem vardı. Benim yanımda ve benim yerime şehid olduktan sonra, üç aylık mesafede esarette bulunduğum zaman, mahall-i defnini bilmediğim halde, bence bir rüya-yı sadıkada, tahte'l-arz bir menzil suretindeki kabrine girmişim. Onu şüheda tabaka-i hayatında gördüm. O beni ölmüş biliyormuş; benim için çok ağladığını söyledi. Kendisini hayatta biliyor. Fakat Rus'un istilâsından çekindiği için, yeraltında kendine güzel bir menzil yapmış. İşte bu cüz'î rüya, bazı şerâit ve emâratla, geçen hakikate bana şuhud derecesinde bir kanaat vermiştir.
    Beşinci tabaka-i hayat: Ehl-i kuburun hayat-ı ruhanîleridir. Evet, mevt, tebdil-i mekândır, ıtlak-ı ruhtur, vazifeden terhistir; idam ve adem ve fenâ değildir. Hadsiz vakıatla ervâh-ı evliyanın temessülleri ve ehl-i keşfe tezahürleri ve sair ehl-i kuburun yakazaten ve menâmen bizlerle münasebetleri ve vakıa mutabık olarak bizlere ihbaratları gibi çok delâil, o tabaka-i hayatı tenvir ve ispat eder. Zaten bekà-i ruha dair Yirmi Dokuzuncu Söz, bu tabaka-i hayatı delâil-i kat'iye ile ispat etmiştir.
  • Ebû Dâvûd Sünen'inde Ebü'd-Derdâ hadîsi olarak şöyle rivayet eder: “Ebû'd-Derdâ, Resulüllah s.a.v.'in şöyle buyurduğunu söyler: ''Şüphesiz Allah, derdi de dermanını da indir­miş, her derdin dermanını yaratmıştır. O halde tedavi olunuz fakat haram şeylerle tedavi olmayınız."

    Buhârî Sahîh'inde İbn-i Mes'ud'dan şöyle nakleder: “Allah şifanızı size haram kılınan şeylerde yaratmamıştır.”

    Sünein'de Ebû Hureyre'nin şöyle dediği rivayet edilir: “Resulüllah s.a.v., pis sayılan ilaçlarla tedaviyi yasaklamıştır.

    “Târik, Peygamber efendimize şarapla ilgili soru sordu, Peygam­ber efendimiz onu şaraptan nehiy etti. Yahut da onun şarap yapmasını hoş karşılamadı.

    Târik: “Ben şarabı ancak ilaç olarak yapıyorum” dedi.

    Peygamber efendimiz s.a.v. bu cevaba karşılık: “Şarap deva değildir, aksine derttir” buyurdu.

    Sünen'de hadisin şu şekliyle rivayeti vardır: “Peygamber Efendimize, ilaca karıştırılan şaraba ilişkin soru so­ruldu. Peygamber Efendimiz s.a.v. cevap olarak: -"Şarap derttir, deva de­ğildik buyurdu”.

    Hadisi Ebû Dâvûd ve Tirmizî rivayet etmişlerdir. Müslim'in Sahîh'inde Târik İbn-i Süveyde'l-Hadramî'den şöyle dediği rivayet edilir:

    Dedim ki: “Ey Allah'ın elçisi, bizim toprağımızda üzümler var, biz onları sıkıyoruz, ondan içelim mi?

    Peygamber efendimiz: "Hayır" buyurdular.

    Tekrar Peygambere danıştım ve dedim ki: “Biz hastayı tedavide kullanıyoruz”

    O da bana dedi ki: "Bu kullandığınız şifa değil, aksine derttir"

    Neseî'nin Sünen'inde rivayet edildiğine göre: “Bir doktor Peygamber'in yanında kurbağayla tedaviden söz et­ti, bunun üzerine Peygamber s.a.v., doktoru kurbağa öldürmekten menetti”

    Hadis, şarapla tedavinin haram olduğuna delildir. Peygamber onun bir deva değil, dert olduğu­nu en açık şekilde bildirmiştir.

    Şarap içenlerin durumu şarabın gerçekten birçok hastalıklara sebep olduğunu her zaman gözler önüne sermektedir (bkz. Müslim; Sahih: c.6, s. 206; içecek­ler kitabı. Hadis no: 12)

    Fıkıhçılar arasında pis ve haram maddeyle tedavinin bazı şartlarda caiz olabileceği hususunda geniş tartışmalar olmuştur.

    Peygamber efendimizin şöyle buyurduğu zikredilir: “Kim şarapla tedavi olursa, Allah ona şifa vermez.” (Ebu Davut, Tirmizi).

    Haram şeylerle tedavi hem akıl, hem de din yönünden çirkin görülmüştür. Dinî yönden çirkinliği, zikrettiğimiz hadislerden ve diğer­lerinden anlaşılır.

    Akli yönden çirkinliğine gelince; Allah c.c., yasakladığı şeyleri pis­liklerinden ötürü yasaklamıştır, İsrail oğullarına ceza olsun diye temiz şeyleri: “Kendilerine yasaklanan faizi almaları ve haksız yere insanların mallarını yemeleri yüzünden önceden helal kılınmış temiz şeyleri on­lara haram kıldık” ayetiyle haram kıldığı gibi, bu ümmete temiz şey­leri haram kılmamış, ancak haram kıldığı şeyleri pisliklerinden dolayı haram kılmıştır.

    Allah-u Teâlâ'nın pis şeyleri haram kılması bu üm­mete acıdığı ve pis şeylere bulaşmaktan bu ümmeti koruduğu içindir. Haram şeylerle hastalıklardan kurtulmayı istemek uygun değildir. Ha­ram bir madde hastalığı gidermekte etkili olsa bile, kendisinde bulu­nan pisliğin gücüyle kalpte açtığı daha büyük bir hastalıkla sonuçla­nır. Böyle olunca onunla tedavi olan kimse vücut hastalığını kalp hastalığıyla gidermek için çaba harcamış olur. Ayrıca bir şeyin haram kılınması, ondan kaçınmayı ve her yolla ondan uzak olmayı gerekti­rir, onu ilaç olarak kullanmakta ise harama teşvik etmenin ve ona bulaşmanın payı vardır. Bu ise yüce Allah c.c.'in gayesine ters düşer. Yi­ne Peygamber Efendimizin de buyurduğu gibi, haram madde derttir, derdin deva kabul edilmesi caiz değildir.

    Aynı şekilde haram madde, bünyeye ve ruha pis olma niteliği kazandırır, çünkü bünye açık bir şekilde ilacın durumundan etkilenir, ilacın yapısı pis ise bünye ondan pislik kazanır, ilacın kendisi pis ise durum ne olur? İşte bu nedenle Allah, kullarına pis olan yiyecekleri, içecekler ve giyecekleri haram kılmıştır. Çünkü nefis bunlar aracılığıyla yapısı ve niteliği yönünden pisleşiyor. Bunun gibi, nefislerin ha­rama eğilim gösterdikleri sırada haramla tedavinin serbest bırakılma­sında, özellikle nefisler haramın kendilerine faydalı, hastalıklarını gi­derici ve hastalığın şifasını celbedici olduğunu bildikleri zaman, şeh­vet ve lezzetle harama yönelmeye yol açma vardır. Şehvet ve lezzet ise nefsin en çok sevdiği şeylerdir. Hâlbuki Cenab-ı Hak c.c., kötülüğe yol açan iş ve davranışları mümkün olan her şeyle engellemiştir. Kötülü­ğe giden yollan kapamakla açık bırakmak arasında şüphesiz bir çe­lişki ve çatışma vardır. Aynı zamanda haram maddeyle tedavide, fay­dalı olduğu sanılan, hastalığı artırıcı bir özellik de vardır.

    Sözün, Al­lah'ın bizim için kendisinde asla şifa yaratmadığı "kötülüklerin ana­sı" hakkında olduğu kabul edilirse, bu madde (şarap), doktorlara, fakihlerin çoğuna ve kelam bilginlerine göre, aklın merkezi sayılan di­mağa şiddetle zararlıdır.

    Hipokrat, azgın hastalıklar hakkında konu­şurken şöyle demiştir: “Şarabın başa verdiği zarar şiddetlidir, zarar hız­la başa doğru ilerler, bu sırada bedeni işgal eden salgılar da yükselir, şarabın zihne verdiği zarar bu yüzdendir.”

    Kâmir adlı eserin yazarı da şöyle der: “Şarabın özelliği, zekâ ve sinire zarar vermesidir.”

    Tedavide kullanılan haram maddelerden, şarabın dışındakilere gelince, bunlar iki türlüdür: Birincisi, nefsin üstün geldiği maddedir ki, bünye hastalığı atmak için onun desteğini beklemez. Zehirler, enge­rek etleri ve diğer tiksinti duyulan şeyler bu türdendir. Bu maddeler bünyede bitkinlik yaratarak bünyeyi ağırlaştırırlar, bu takdirde der­man değil de dert olurlar. İkinci tür maddeler de nefsin yenemediği maddelerdir. Taşıyıcıların örnek olarak kullandıkları şarap gibi, bunun zararı faydasından daha çoktur. Böyle olunca akıl, bu şarabın haram kılınmasını gerektirir. (Tiksinti ve zarar birleşince) akıl da fıtrat da ha­ram maddeyle tedavinin yasaklanması konusunda din ile uyum halindedir.

    Haram maddelerden şifa beklenmemesinde ince bir sır vardır. Hastanın ilaçtan fayda görmesinin şartı, ilacın iyi olduğunu kabul et­mesi ve faydasına inanmasıdır. Allah c.c. haram maddede şifa bereketini yaratmamıştır.

    Faydalı bir şey aynı zamanda bereketlidir. Eşyanın en faydalısı, en bereketli olanıdır. İnsanlardan mübarek olanlar da bulun­dukları yerde helal yollardan kendilerinden yararlanılan kişilerdir. Bi­lindiği gibi Müslüman’ın inancı, bu maddenin bereketine ve faydasına inanmakla, iyiliğine inanmak ve bünyesinin o maddeyi kabulle karşı­laması arasında dolaşan tereddütler haram olduğu yönündedir. Hatta Müslüman’ın inancı ne kadar büyük olursa, haramdan o derece iğre­nir, kötülüğüne o derece inanır, yapısı İtibarıyla haram, en çok tiksin­diği şey hâline gelir. Bu durumda hasta haram maddeyi aldığı zaman hasta için derman yerine dert olur. Ancak hastanın, maddenin pisliği­ne olan inancı, kötü zannı ve tiksintisi, sevgiyle yer değiştirirse o za­man faydalı olabilir. Haramı sevmek de inanca aykırıdır. Mü'min, tedavi maksadının dışında asla harama yönelmez. Allah her şeyi en iyi bilendir.

    İbn-i Kayyim El Cevziyye’nin Tıbbu’n Nebevi (s 190-195) adlı eserinden alınmıştır.

    Günümüzde alkol, domuz yağı, domuz deri veya kemiği veya helal kesim olup olmadığı tartışmalı sığırlardan elde edilen jelâtin gibi hayvansal maddeler birçok ilaç veya aşılarda kullanılmaktadır. Bu nedenle hastaların doktorlarından bu tür ilaçları yazmamalarını talep etmelidirler.

    http://www.gidahareketi.org/...-Mi--65-sayfasi.aspx