• 99 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Efenim herkeşlere selamlar olsun .. Hava buz gibi .. Neşe tavan .. Biram , (yine uyarıyı yapayım : AMAN BİRA İÇMEYİN EY 18 YAŞ ALTI KARDEŞLERİM .. YOLDAN ÇIKARSINIZ BAK!! DEMEDİ DEME !!) fındıh ,fıstıh, jelibon dörtlüsü ile dörtlü kutsal ittifakı kurduk .. Mihver devletleri gibiyiz.. Keyfim gıcır olduğundan kelli , bir de KAR YAĞINCA (WOTAN MIT UNS!!) , esasen yapmayayım dediğim bu incelemeyi yapma kararı aldım .. Arkaya da DAVARO OST açtım ki - beni takip edenler bileceklerdir - bu parça ile yapılan incelemelerden fazla hayır ve CİDDİYET beklemeyesiniz .. Ben uyarıyı yaptım sevgili kikirik ..

    Sayın cevizkabuğu biliyorsunuz ki bizim atasporumuz sanıldığının aksine halter ya da güreş falan değil, "NE OLACAK BU MEMLEKETİN HALİ " bazlı yapılan tartışmaların katık edildiği müsabakalardır.. Spor diyince aklına ekipman , giyim ,alet, edavat ya da sahalar falan geliyor hemencik biliyorum..Ama bu öyle bir spordur ki HER YERDE icraa edilebilmektedir .. Sermayesi , akarı kokarı , algısı ,vergisi olmadığı gibi toplum içinde YERGİSİ DE yoktur .. Bununla birlikte fit bir vücut gerektirmemesi , akıllı - akılsız herkes tarafından da yapılabilir oluşu onu daha da cazip hale getirmektedir..
    Yani?
    Yanisi şu cicim : Köy yerinde su başında sıra bekleyen ve memeleri "SAĞLIK TOPUNA" evrilmiş Hacile teyze de , gökdelendeki ofisinde oturmuş , Harvard mezunu ,milyar dolarlık sermayeyi yöneten ve küçük bir kaçamak sonucu yakalanıp gece ofiste yatmak zorunda kalan beli tutuk Ferruh bey de eşit şartlar altında yarışmaktadırlar ..Okumadan , yazmadan ,sorgulamadan düşünmek biliyorsunuz ki bizde bedava!! Gelgelelim biz Türk milleti senelerdir yaptığımız tüm bu maçları deplansmanda değil "evimizde" yapıyor olmamıza rağmen bir arpa boyu yol gidebilmiş değiliz bu sporda.. Osmanlının fetret devrinden itibaren sayacı günümüze alırsak , 300 400 senelik bir mazimiz var .. Yahu insan 400 senede hiç mi ilerlemez be bilader bir spor dalında?!?! İşte İŞİM GÜCÜM OLMADIĞI İÇÜN ben bu kötü gidişe bir son vermeye karar verdim .. Elimi taşın altına sokuyorum !! Herşeyler sizin için sayın canikolar.. Elimden ne gelirse İŞSİZLİK ADINA seferber edeceğim ..

    İsota bulanmış sevgili şemmameler ..Ben size bir yol haritası vermeyeceğim .. Mekik , şınav , barfiks gak-guk falan benim işim değil .. Oku desem biliyorum ki OKUMAZSIN!! Yaz desem adını yazamazsın!! Ama bir de mevsim kış diyip gürlersin suratıma .. Ondan kelli ben sana iki isim ve iki farklı olay serisi anlatıcam .. Şapkanı çıkarıp düşünesin diye .. Hazırsan başlayalım ..

    1.55 boylarında bir adam .. "Sakıncalı" dediklerinden ... Tam bir kefere ! TAM AMA !! Türkiye "güççüh amariga" olacak demişler karşı çıkmış, sürülmüş .. Anasından emdiği sütü burnundan getirmişler .. Nereye gitse kovulmuş , üstü çizilmiş .. Çocukluğu inanılmaz yokluklar içinde geçmiş .. Devlet başına nasıl bir belayı sardığını bilmeksizin almış okutmuş bunu ..Kendisini Türkiye Cumhuriyeti okuttuğu için , sürekli bir borçlu psikolojisi altında ezilip durmuş .. Bu millete borcumu ne yaparsam yapayım , istesem de ödeyemem diye .. İsmet İnönü' ye , Adnan Menderese' e , kısaca iktidara kim geldiyse sert bir dille eleştirip karşı çıkmış .. Daha öncede yazdım.. BJK ÇARŞI GRUBU gibi bir adam .. TEK KİŞİLİK ORDU! VE HERŞEYE KARŞI !! Haliyle 9 KÖYDEN KOVULMUŞ .. 10. Köy' de , kendi vakfında yaşayan bir tip .. Bilenler kim olduğunu anladı ya , ben yine bilmeyenler için başından geçmiş YUH DEDİRTEN bir olayını anlatayım ... Efenim rivayet odur ki , bir gün gazetesini okurken seri ilanlarda bir satır dikkatini çekiyor bu keferenin .. Edirne' de bir GENELEV ,içindeki hayat kadınlarıyla beraber açık arttırmaya çıkarılmak sureti ile satışa sürülmüş .. Bir kez , üç kez ,sayıyla 5 kez okuyor , gözlerine inanamıyor gerçek mi bu yazanlar diye .. Dedim ya tam bir kefere, İfritin en önde flamalı araçta gideni!!! Kalkıp gidiyor açık arttırmanın olduğu mekana .. Huzur bozacak yaa !! O zamanlar facebook , twitter ve sosyal medya yok ..Ondan kelli, O'nun yüzünü simasını bilen de yok pek tabii.. Oturuyor bir köşeye olanı biteni bir bir not alıyor .. Geri dönünce , bu gördüklerini gazetesinde yazıyor , BU NASIL BİR İNSANLIKTIR DİYE!!! Vay efendim sen misin yazan ?!? Hemen dava açılıyor tabii hakkında... Ne için mi?
    ADLİYEYİ AŞAĞILAMAK SUÇUNDAN!! =)) NASIL??? MÖHTEŞ Dİ Mİ AMA ?!?!? =))
    Velhasıl kelam , lafı çok uzatmayayım .. Yargıç soruyor buna , “Siz genelevdeki kadınların avukatı mısınız?" diye.. Karşılığında şu cevabı alıyor;
    "ELBETTE AVUKATIYIM". Salt onların değil, bütün insanların avukatıyım ve salt ben değil, bütün aydınlar, yazarlar halkımızın avukatıyız, sizler de öyle olmalısınız..."
    Merak edenler için kısa not : Tabii ki suçu cezasız kalmıyor.. =))

    Kim bu şahıs dersen , bu kitaba önsöz yazan adam O..İsmi Aziz Nesin .. BABALARIN BABASI !!

    Sevgili çokomeller .. Diğer isim bu kitabın yazarı ...Bu kitaba yapılmış incelemeleri açıp okursanız zaten Uğur Mumcu ile alakalı pekçok satıra gark olacaksınız .. Bu satırlara , yenilerini de ben eklemek istemiyorum .. Bilen zaten kim olduğunu biliyor .. Türkiye' de araştırmacı gazetecilik denince, "İLK" kim akla geliyor HERKEŞ biliyor... O ekolün okulunun temellerini kim atmış , kahpe amerika ve ülkemizdeki yardakçılarına kim dur demiş , diyince başına neler gelmiş hepimiz biliyoruz sanırım .. Bilmeyen Mars kolonisi sakinlerini de , 55. kattan kafalarına atacağım ELLİ BEŞER kiloluk Diyarbakır karpuzlarıyla ödüllendiriyorum işte burada , bu satırları yazarken sizinde huzurlarınızda .. Biliyorsunuz ben spoiler falan vermiyorum normalde incelemelerde.. Yine de derine dalmadan birkaç konu başlığını incelemek elzem diyorum bu defaya mahsus..

    VE Bunun için halk arasındaki adıyla CIRCIR yani İshal denilen illeti ele almamız gerekiyor .. GÜLME !! Ben gayet ciddiyim !!

    Hepimiz bu kabus ile yüzleşmişizdir .. Bir korkulu rüya , bir istenmeyen misafir , kimimiz için "AMAN ALLAH KORUSUN" , kimimiz için "ODHIN BETERİNDEN SAKLASIN" dediğimiz bir olaydır bu .. İnsanlık halidir .. Kimimizi evde , kimimizi uçakta ( başıma geldi !!) , kimimizi işyerinde yakalar .. Şiddetine göre kabusun ivmesi büyür.. Öyle bir düşmandır ki , evde yakalananlar hariç ,ilaçı olmadığından dolayı açık kalmış ARTEMA marka duş başlıklarına dönersin .. Tuvaletlerde kahve falına dönmüş post modern şaheserlere imza atarsın .. Kısaca evlerden ırak bir müsibettir bu .. Peki , bu kitapta yeralan TRAJİKOMİK dahi diyemeyeceğim bir olayı aktarayım sizlere .. Bir hukuk doçentinin İSHAL oluşu VE İFADE VERMEYE GİDEMEYİŞİ Anayasa Mahkemesi İçtihat Kararlarına nasıl olur da girer ?!?! BAKIN ANAYASA MAHKEMESİ DİYORUM !! BORU DEĞİL !!! Darbe olmuş ve "askeri" mahkemeler kurulmuş !! Şakası yok bunun !! Bakkal Rüstem emmi çağarmıyor seni ifade vermeye cicim !!! RÖHAHAHAHAHAHA !!! =))

    Ya da yazdığınız bir yazının içinde bir türküden aktardığınız "sağdan sola , soldan sağa salla bayrağı düşman üstüne" satırları yüzünden Komunizm propagandası yaptığınızdan kelli ceza almanız aklın ve mantığın neresine düşmektedir !

    Ya da bilmem kaç yıl önce ölmüş Şopen'i dinleyerek komunizm övmek ??! =))

    Yüze yakın Aziz Nesin kitabı okudum .. Az çok dilini ve zikrini biliyorum .. Bu önsözü ondan başkası yazsa idi cidden olmazdı !! Ki o da yazarken kıskanmıştır nasıl yazdın bunları be adam diye .. Adım gibi eminim !! O kadar açık ve net garanti veriyorum .. İster acı acı , ister katıla katıla gülün ama NE OLACAK BİZİM BU HALİMİZ SORUSUNUN CEVABI "KABAK" gibi ortada duruyor bu kitabın içinde ..

    Şimdi diyeceksin ki , yahu arkadaş nerden aklına geliyor bunlar .. Bu kelimeleri bu incelemenin içinde görsem inanmazdım falan fistan gülistan .. Kardeşim malzeme bu .. Ben düşünüp önüne getirmiyorum ki .. Uğur Mumcu bunları yazdıysa SEBEBİ SENSİN !!! AZİZ BABA bunları yazdıysa SEBEBİ SENSİN !!! İŞSİZ OLDUYSAM SEBEBİ SENSİN .. Askerde 3-5 nöbetine

    - " KALK !!! ALAY KARARGAHIN ÖNÜNE UFO İNMİŞ!"
    - " ROBER HATEMO NİZAMİYEDEYMİŞ ..DURUM ACİL .. BEKLENİYORSUN ! GİYİN HEMEN! "

    diyerek kaldırdığım ve koşa koşa oraya giden insanlar bunun sebebi .. BEN NE YAPAYIM ?!?! =)) Kemal Kükrer' in torunuyla davalık olayazmış bir adam var karşınızda .. BENİM SUÇUM YOK !! SUÇ SİZİN !! =))) İnceleme burada bitti ama ...

    Uzun bir aradan sonra , kendisini soranlar için gelsin KuP KuP BoY ' dan şu dizeler ..

    Bizde incelemeler KAMU MALI , "ÖZELLEŞMEZ" ABİSİ
    Sanma ki şaha kalkan faşizm gördüklerinin en ADİSİ
    Ahlak jandarmaları türemiş ! AHLAKLISI HANGİSİ?
    18 , 19 , 66 .. ortasında yer alır İŞSİZLİKLER VADİSİ !

    KuP KuP BoY

    Esen kalınız , İŞSİZ KALINIZ KUKUMANJEROLAR !!!
  • 288 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    *
    “Cahilliğin dağlarında gezenler için; almasını bilene bilgece öğütler, yaşanmışlıkların getirdiği doğru tespit ve öneriler, samimi itiraflar; bir o kadar da topluma tenkit yağmuru. İlber Ortaylı’nın sakınmadan söylediği her söz, gençler için altın değerinde. Toplumun her kesimine ustaca entelektüel bir dokunuş, hazır olun; bu bir kültür seyahatidir. Başlangıcınızı not edin, bitişte fikirlerinizde yenilik tohumları filizlenecektir.”

    Ç News
    *

    Bu kitap “Çok Cahiliz Keşke Bilgilensek” adlı İlber Ortaylı Etkinliği kapsamında okunmuştur.
    #41115222

    Cahil deyip duruyoruz, nedir bu cahillik?

    TDK’ya göre “cahilin” tanımı:
    Cahil: Öğrenim görmemiş, okumamış, belli bir konuda yeterli bilgisi olmayan.

    Yarı Cahil nedir peki? İlber Hoca şöyle tanımlar:
    "Yarı cahil, Goethe ve Faust'u duymuştur ama o mu ötekini yazmış, öteki mi onu yazmış onu bilmez." der.

    Bilir ama neyi bildiğini bilmez, emin olmadığı şey hakkında da biliyormuş gibi konuşur, akıl vermeye çalışır.
    İlber Ortaylı, cahilden korkmaz; yarı cahilden korktuğu kadar.

    Bu konuya açıklık getirebildiysek, haydi şimdi cahilliğimize bilgi kattığımız, ufkumuzu birkaç tık daha açtığımız kitabın incelemesine. Sürekli yazdım, yine tekrar edeyim, muazzam bir kitap. :)

    Öncelikle bu kitap kişisel gelişim kitabı değildir; tam olarak kişisel ve toplumsal değişim kitabıdır.

    İlber Hoca’nın gençliğini yaşadığı dönem ile şimdi ki dönem arasında büyük farklar var. Ne Ankara eski Ankara ne de İstanbul eski İstanbul. En çok yakındığı konuların başında bu durum geliyor. Cumhuriyet dönemi öncesi Ankara, çorak bir arazi aslında. Yeşilin olmadığı bir vaha gibi diyebiliriz. Bunu özellikle Falih Rıfkı Atay okuyanlar çok iyi bilir, hele ki Çankaya okuduysanız daha iyi bilirsiniz. Gazi Paşa’nın inatla başardığı eseridir Ankara.

    İlber Ortaylı hem üslup olarak hem de konuşma jargonu olarak kendi tarzını yaratmış bir insan. Birçok tenkitine rağmen, özellikle gençler onun sözlerine önem veriyor. Yoksa cahil dediğiniz insan size kızar ya da bir tepki verir, hoca deyince tepkiden ziyade memnuniyet doğuyor. Çünkü insanlar onun söylediğinde bir mana arıyor, yaptıkları bir hatanın sonucu olarak hak ettiklerini düşünüyorlar. Tabi ki bunun dışında, hocaya karşı eleştirilerde yok değil. Ben o kısımla ilgilenmiyorum, bizim işimiz şu halimizle bilgi bakımından yanına yaklaşamayacağımız bir insana çamur atmak olamaz. O başkalarının işi olsun, olsa olsa temenni eder, fikir beyan ederiz o kadar. Bilmeden konuşmanın alemi yok çünkü. Bu arada özellikle Türk Tarih Tezi konusunda farklı düşündüğümü de hep söylerim, her konu da hem fikir olmak zorunluluğumuz yok sonuçta…

    *
    "Önündeki modeller başka dünyalar kurabilen insanlar olunca, sen de o başka dünyaya adım atabiliyorsun." #41708907

    İlber Ortaylı’nın, İlber Ortaylı olmasının ana etkeni öncelikle kendisinin merakı ve sürekli bir şeylerin peşinde koşması, ikincisi ise gençliğinde ulaşabileceği ve yol gösterici insanların olması. Bunu kesinlikle şans olarak nitelendirmemek önemli, çünkü bizzat o insanlardan ders almak için uğraşmıştır. Doğru insanlardan, doğru tavsiyeler almıştır.

    Yaşadığımız hayat ve bulunduğumuz ortam kendi seçimlerimizden oluşmayabilir. Bunun seçimini yapamayabiliriz, nasıl ve nerede, kimin çocuğu olacağımızı seçemeyeceğimiz gibi bir şeydir bu. Zengin ya da fakir olmak meselesi değildir bu, imkansızlıktan imkan yaratılacağı gibi, imkandan da hiçbir şey yaratılamayabilir. İnsanların içlerinde bir şey yoksa, zorla ortaya çıkaramazsın. Bizim toplumumuz, belirli kıstaslara göre hareket eder. Okursun ya da okumazsın, erkeksen askere gidersin, işe girersin, evlenirsin ve çoluk çocuğa karışırsın. Ana teması bu şekildedir. Kadın ise çocuk baksın mantalitesi ile yetiştirilmek istenmektedir.

    Özellikle bu teknoloji çağında, çocukların gelişimi daha iyi olması gerekirken, daha kötü bir hale gidiyor. Sistemin sistemsizliği bir kenara dursun, ailelerin sistemsiz ve disiplinsiz tavırları da ortada duruyor. Disiplin derken, askeri bir disiplinden bahsetmiyoruz, çocuğun alacağı terbiyeden bahsediyoruz. İlber Hoca, çocuğa her istediğini almayacaksın diyor, kesinlikle haklı. Bu bir şımarıklık ortaya çıkarıyor. Ne olursa olsun, ilk önce hak etmeli. Çocuk ağlamasın diye yapılan her şey, ilgisiz bir aile örneğidir.

    *

    "Sorumluluk alamayan insanlar boş olur.

    Bir de hak talep ediyorlar. Sorumluluk duygun yoksa hak talep edemezsin. Çünkü hakkın temelinde sorumluluk vardır." #41697024

    Her insan sorumluluk almayı istemez ve sevmez, yalnız hayattan bir şeyler istiyorsan, hayata da bir şeyler vermen gerekir. Televizyon dünyası insanlara cazip geliyor ama öyle bir hayat gerçek değil. Hayal ya da taklit ettikleri şeyler asla olamayacaklar. Kolay para kazanıp yan gelip yatma peşinde olan milyonlarca insan olduğu malum bilinen bir durum. Bu paralara sahip olsalar ne kendilerine ne ülkelerine ne de insanlığa bir şey katarlar. Daha önce gördük ki, bu paralar haydan gelip huya gitmiştir. Kişi ilk önce kendini geliştirmelidir, bunun içinse çok çalışmalıdır. Hiçbir şey dışarıdan gözüktüğü kadar kolay değildir.

    İlber Hoca bir programda şöyle demişti;

    “İnsanın hayatta en kıymetli şeyi zamandır, para değildir. Çünkü hiçbir şekilde telafi edilemez, yerine konamaz. Para gelir, zaman gelmez.”

    İşte bu minvalde zamanı doğru kullanmak gerekir. Herkesin zamanı kendinedir ama hızlı geçer zaman, ne yaptığını anlamadan yaşamın sonuna gelirsin ve bomboş bir hayat geçirmiş olursun. Kıymetini bileceğin bir hayatı boşuna harcamak istemezsin, işte bu yüzden bu şansı iyi kullanmak gerekir.

    Hoca’ya baktığımda bunu çok iyi kullanmış. Özellikle Ankara’da yaşadığı yılları fırsata çevirmiş. Dil öğrenmiş, turizme merak salmış, tiyatroya merak salmış. Bizim görme fırsatımız dahi olmayan büyük insanlarla ahbaplıklar kurmuş. Bunları da oturduğu yerden yapmamış. Dışarı çıkmış, peşinden koşmuş. Genç yaşında dilini geliştirmiş. Ne olmak istiyorsa onu yapmış. Bir yere takılı kalmamış, sürekli gezmiş. Kendisine zemin hazırlamış ve kendi yarattığı imkanları da değerlendirmiş. Daha sonra kapılar elbet kendisine açılmaya başlamış bu seferde bu şansı iyi kullanmış. Bunların hiçbirini yapmayıp, üniversitesinde ona ayrılan koltuğa oturup, iki de ders verip maaşını alabilirmiş ama yapmamış. O yapmamışsa, biz neden yapıyoruz? Ne kazandık bu hayattan? Neyin peşinden koştuk? Cidden dolu bir cevap vermek zor iş.

    Kitap içeriğinde sinemadan, müziğe, müzelerden gezilecek ülkere kadar çok güzel İlber Ortaylı listeleri bulunuyor. Bölümlerin sonunda bunları toplamaları gerçekten iyi olmuş. Birkaç örnek vermek gerekirse;

    İlk önce "Petra, Antakya, Palmira, Enfes ve İskenderiye," nin gezilmesini istiyor,
    *Londra’da British Museum, *Paris’te Louvre Müzesi, *Vatikan Müzeleri, *Roma’daki Capitol ve daha fazla müzenin gezilmesini öneriyor. Bu müzeler için bile seyahat edilebilir diyor.

    Kitap içeriğinin hepsini paylaşmak gibi bir huyum olmadığı için, örnekleri kısa kestim. Bu listeler dediğim gibi kitap sonlarında uzunca listelenmiştir. Birçok okurun işine yarayacak listelerdir. Ve seyahat acenteleri İlber Ortaylı turları düzenleyeme başlamış. Tesadüfen karşıma çıktı. Söylediği rotalara turlar düzenleniyor. Sonuçta ticari kar gibi gözükse de, gitmek isteyenler için bulunmaz bir fırsat.

    Ayrıca önerdiği kitapların yüzde seksenine sahip olmak beni mutlu etti.

    Halil İnalcık, Yaşar Kemal, Falih Rıfkı Atay, Şevket Süreyya Aydemir yerlilerden,
    Goethe, Bernard Lewis, Puşkin, Tolstoy, Dostoyevski, Ciano, Maalouf, Çehov ise önerdiği yabancı yazarlardan bazıları. Bu liste kitap adları ile veriliyor ve daha uzun.

    Klasik müzik seviyor Ortaylı, en çok Bethoveen dinliyor, Mozart ve Chopin’de dinliyor.

    *

    İlber Hoca’nın tarihe bakışı çok samimimi ve anlayışlıdır. Kötülemek bir kenara dursun, yad etmeyi sever. Yeri geldiğinde tenkitten kaçınmaz.
    Ortaylı, Atatürk’ün açtığı yolun çok gerisinde kaldıklarını belirtir her seferinde. Özellikle yurt dışına talebe göndermesi, eğitim gören talebelerin ülkelerine geri dönmesi ve bu insanlardan fayda sağlanmış olmasına değinir. Aldığı eğitimi veren hocaların birçoğu, Cumhuriyet yetiştirmesidir. Mezun olduğu Ankara Atatürk Lisesi’ni ayrı bir yere koyar.

    "Mustafa Kemal Atatürk'ün bir aydın olduğu hakikattir." #41703089

    İncelemeyi bu sefer kısa tutacağım, son son birkaç kelam daha edip bitireceğim…

    Kitabı okumaya başladığınızda, zaten farklı gelen fikirler kendi hayatınızı da süzgeçten geçirmenize neden olacak. Başarmış olduğu şeyleri, o yapabiliyorsa ben niye yapamadım ya da yapmadım sorusunu soracaksın kendinize. En basiti neden birkaç dil bilmiyorum? Neden tatil anlayışım Ege’den, Akdeniz’den ibaret, neden yurt dışına çıkmadım, neden risk alıp başka şeyler yapmadım, neden diploma için okudum, kendim için ne yaptım, hayatın neresindeyim ve nereye gidiyorum? Gezilmesi gereken yerleri gezmek bir kenara, belki de bulunduğun şehir olan İstanbul’u bile niye bilmediğini sorgulayacaksın.

    "Evet, eğitim çok uzun... Daha kötüsü, bu uzun eğitim hiçbir işe yaramıyor. Eğitimimizle övünüyoruz ama övündüğümüzle de kalıyoruz.

    “Artık bir ortaokul çocuğu bile Aristo’nun bildiklerini biliyor,” diyorlar. Yok canım! O çocuk Aristo’nun bildiğinin çeyreğini bilmediği gibi, onun yaptığını da yapamıyor.

    Bu eğitim tam aksine, insanların yaratıcı taraflarını öldürüyor. " #41693730

    Eğitim konusunda her zaman eleştirisini yapar hoca. Özellikle okullarda verilen eğitimin yetersiz ve gelen iktidarların dayatması olduğunu söylüyor. Ders kitaplarının yetersiz, içeriklerinin detaysız, tarih bilgisinin zayıf olduğunu söylüyor. Hepsinde haklı. Bir de EBZER eğitimin tekrar gelmesi gerektiğini söylüyor. Ezberden kasıt, sınav için ezberlenen bilgiler değil, bir konunun ezberlenip anlaşılmasından bahsediyor. Ezberlemediğin şeyi nasıl anlayacaksın, anlamadığın şey aklında nasıl kalacak? Bunun mutlaka geri gelmesini istiyor. Öğrencilerin tembelliğinden şikayetçi. Özellikle üniversite kantininde yemek yemek dışında, kahve içmek dışında çok takılanların kesinlikle tembel insan olduklarını söylüyor. Hocalarda bunu yapıyorsa, onlarda tembeldir diyor.

    Öğretmenlerin, silkinip eskisi gibi idealleri olan insanlar olup, toplumda tekrar yerlerini almanı istiyor. Özellikle eğitim enstitülerinin kapanmasını buna sebep oldu. Nitelikle öğrenci yetişmiyor diyoruz, çünkü nitelikli öğretmen yok. Öğretmen ona verilen ders programını işleyen kişi değildir, öğretmen yol gösterir, bir çocuğun yeni şeyler keşfetmesini sağlar ve rol model olabilir. Eskiden öğretmenler maaş bir kenara, insan yetiştirmek için çalışırlardı. Çünkü Cumhuriyet terbiyesi bunu gerektiriyordu. Kendilerinden daha fazlasını vermesi beklenen bir meslek grubu olmasına karşın, değişen yönetimle tamamen normalleşme yaşıyorlar ve bariz bir şekilde önemlerini yitiriyorlar. Ve İlber Hoca onlardan toparlanmalarını ve aramızdaki yerlerini geri almalarını istiyor. Bir lider olarak!

    Her okur bir şeyler keşfedecek bunu biliyorum. Özellikle gençlerin zaman kaybetmeden, kendilerine çeki düzen vermesi gerekiyor. Hepimiz bazı fırsatları kaçırmış ya da tembellik etmiş olabiliriz ama başkalarının bu treni kaçırmamasını sağlayabiliriz.

    İlber Hoca kitabın başında “12-25 yaşları arası, 25-40 arası, 40-55 arası ve 55 sonrası” diye bir ayrım yapıyor. Bu bölüme özellikle dikkat edin, treni nerede nasıl kaçıyorsunuz kendi kendinize mutlaka sorun.

    Keyif alarak okudum, üzülerek kaçırmış olduğum şeyleri gördüm. Vakit hiçbir zaman geç değil, o yüzden hayal etmek yerine, harekete geçmenin tam vaktidir!

    İncelemeyi okuduğunuz için teşekkür eder, kitabı hızlıca temin edip, okumanızı öneririm. 10/10

    *

    Ve son söz;

    "Herkes kendi talihinin mimarıdır(...)

    Hayat, derbederlik ve tembellik için çok uzun; fakat hırsla, yağma ve haydutluk yapmaya değmeyecek kadar kısadır." #41681934
  • 151 syf.
    ·1 günde·9/10
    Oktay Akbal , gazeteci ve yazar. Servet-i Fünun gazetesinde sekreterlik yaparak başladı bu iki mesleğe de. Hikaye, roman, anı, günlük, gezi, inceleme, deneme ve köşe yazısı olmak üzere birçok anlatım türünde eser verdi. Elliden fazla eser kaleme aldı ve bu eserler birçok ödüle layık görüldü. Ama en çok öykücülüğü ile tanındı.

    Beyoğlu Festival Alanı'ndan geçerken yine dayanamayıp sahaf kitaplarını incelerken rastladım bu kitaba. Daha önce de bir kitabını okuduğum için Akbal'ın kitabı dikkatimi çekti. Eskiden pek uğramazdım sahaflara çünkü temiz kitaplar benim için çok daha öncelikliydi. Ancak burada yayınevlerinde bulamadığım çok değerli kitaplara rastlıyorum ve artık ilk tercihim diyebilirim sahaflar için. Kitabı arkadaşıma aldık ama ilk ben okudum.

    Birçok yazara rağmen edebiyat derslerinde daha az adı anılan bir yazar olması aklıma takıldı bu kitabını da okuduktan sonra çünkü baktığınızda en az Peyami Safa kadar iyi ve daha ölçülü daha tarafsız yazdığını düşünüyorum. Elliden fazla eser kaleme almış olması, dönemini böyle güzel yansıtması ve dili bu kadar akıcı ve sade kullanması beni bu düşünceye yöneltti. Belki de gazeteci yanı ağır basıyordu bilemiyorum ama ben romanını da günlüğünü beğendiğim kadar çok beğendim.

    Karamsar bir kitap okumak istersem aklıma gelecek yazarlardan oldu Oktay Akbal. Sevdiğim bir diğer yanı da aforizmalar barındırması. Yaptığı betimlemeler, duygu tahlilleri çok gerçekçi ve yerinde. Ben o evi, o yeşil önlüğü, kaynanayı, Selmin'i hayal edebiliyorum. O sokaklarda onları yürürken izleyebiliyorum. O trende onlarla yolculuk edebiliyorum.

    Kitaba geçecek olursak Oktay Akbal'ın romanlarından "Suçumuz İnsan Olmak" ilk baskısını 1957 yılında yapmış, Varlık Yayınları tarafından. Benim elimdeki eser ise 1985 yılında Can Yayınları tarafından basılmış 8. baskı. Kitap başlarken herhangi bir önsöz veya bilgi karşılamıyor okuru. Ben bunu büyük bir eksik olarak görüyorum. Her ne kadar " Önsöz okunur mu? " gibi bir algı olsa ya da yayınevleri " Sevgili okur sen önsöz okumazsın biliriz. "diyerek başlasalar da sözlerine ben buna katılmıyorum. Kitaptan önce bir ön okuma yapma, kitaba ve yazara ısınma fırsatı tanıması açısından önsöz eksikliğini fazlaca hissettiğimi söylemeliyim.

    İsmi ve içeriğiyle bana daha okumadan "İçimizdeki Şeytanı"ı anımsattı. Orada şeytana yüklenen sorumluluk burada da insan olmaya bağlanarak omuzlardan atılıyor. Olanlar olmuştu bir suç varsa bu sadece insan olmaktı.

    Atilla Özkırımlı, Oktay Akbal için: " aydınlık özlemini yitirmeyen bir karamsar" demiş. Yazarın üslubunu anlatacak en güzel cümleyi kendisi kurmuş. Gerçekten daha önce okuduğum günlüğü de şimdi okuduğum romanı da çok karamsar kitaplardı. Özellikle benzetmek gibi bir çabam yoktu ancak bana başka iki yazarı okuyormuşum hissi verdi. Bunlardan biri Dostoyevski idi. Okurken hissettiğim karamsarlık, içe oturan kasvet tam onun kitaplarındakiler gibiydi. Diğer yandan anlatım şekli, ruh tahlilleri, iç konuşmaları ve diliyle, günümüzde de çokça okunan ve okurlarını etkileyen Zweig'a benziyor. Kitap sadece Nedret veya Nuri'yi anlatsa bu kitap kesin bir Zweig kitabına dönüşürdü.
    Çünkü o kitapların kendi aralarında adı henüz konulamamış başka bir tür kitap olduklarını düşünüyorum.

    Karakterlerden bahsederek olayı özetlemeye çalışacağım. Bu kez daha somut bir tahlil yapmak istiyorum. Olaylarla birlikte gideceğim. Birbirine benzeyen Nedret, Nedim, Nuri, Sevim, Selmin, Hamdi isimleri arasında bazı zamanlar kaybolsam ve Nedret ismini kadına yakıştıramasam da Nedret ile başlamayı uygun buluyorum.

    Nedret, mutfağında yeşil önlüğü içerisinde meşguldür. Sarı saçları oradan bir anlık geçen Nuri'nin fevkalade dikkatini çeker. Kadını izlemeye başlar, kadın onu fark edince ikisi birden korkarlar. Nuri hızlı hızlı uzaklaşır ama bu sarı saçlı kadını bir türlü hafızasından çıkaramaz. Kadın ise bu yabancıyı yıllardır gelmesini beklediği, o hayallerini kurduğu kişi yerine koyar. Olay da buradan doğar zaten. Bir insanın bir insanı hayalindeki insan sanmasından.

    Nedret, kendinden 18 yaş büyük bir erkekle evli. Adam işine de eşine de bağlı. Çocukları yok ve rutin bir hayat sürüyorlar. Adam kadının iç dünyasından hayallerinden haberdar değil. Kadınsa mutfağına, evine, kaderine hapis ve razı olmuştur. Sadece hayal kurmuş, bu zamana kadar yalnız hayalleriyle avunmuştur. Okuduğu, hayal ettiği aşka ulaşamayacağını kabullenmiştir. Ama eksik bir şeyler var yaşamında bu okurken dahi yoğun bir şekilde hissediliyor. Kocasıyla aynı filmden zevk almıyor, aynı duyguları hissetmiyorlar. Bir aradalar ama bir değiller.

    Nedret ve Hamdi arasındaki ilişki güven ve saygıya dayalı. Adam kadına sadık ve onu seviyor. Kadın da adamı seviyor ama bir alışkanlıkla. Kendisi de anlatırken, onun yanındayken herkesin yanındakinden güvendeyim ama bu dünyada en yakınım olan insan bana öyle uzak ki diyor. Çünkü onlar aynı hayalleri kurmuyor, paylaşmıyor.

    Bana kalırsa Nuri'nin durumu daha zor. Karşımıza Ankara'da yaşayan bir memur olarak çıkıyor. Kaynanası ile aynı evi paylaşan ve karısını hiç memnun edemeyen, çocuklarına yetmekte zorlanan bir hayalci memur. Zamanında şiirler de yazarmış. Bunlar yoğun bir kasvet içinde anlatılıyor. Öylesine sıradan bir olay ki işe gidişi, gelişi, yaşayışı... Ama yazar bunu ustalıkla anlatıyor. O bayağı hayatın içine giriyor ve o bunaltıcı havayı siz de soluyorsunuz.

    Adam karısını severek evlenmiş, hem de çok severek. Onu güzel sözlerle, mektuplarla kandırmış. Onunla olmak onun için başlarda büyük mutluluk sebebiymiş. Ama sonraları bu büyü bozulmuş. Kadın yaşlanmaya, hiçbir şeyden memnun olmamaya başlamış. Ondan bahsederken onu artık sadece çocuklarımın annesi olarak görüyorum diyor. Aynı evde olmalarına rağmen aralarında uzak mesafeler birikmiş. Kadının şikayetleri hiç bitmiyor, adam boyun eğiyor.

    O uzun süre sessiz kalan insanların yaşadığı patlamayı yaşıyor Nuri. Eve geç geliyor, kimseye bir kelime etmiyor. Özgürce, kafasına göre bir hayat sürmeye başlıyor. Ne zamanki böyle uzaklaşıyor kocası, kadın o zaman adama eskisi gibi olabileceklerini anlatmaya çalışıyor. Adam bir an hem sarışın kadını, hem bunca sıkıntıyı unutacağını zannediyor ilk başta ama görüyor ki değişen bir şey yok. Çünkü geçim sıkıntısına hapsolan hayatları sevgiye yer açamıyor.

    Bazen olur öyle bir an ufacık bir an geçmişe gidilir. Zannedilir ki geri geldi geride kalanlar. Ama o rüyadan kolay uyanılır. Kolayca belki de bir kaç kelimeyle tekrar gerçeğe dönülür. Nuri ve Selmin arasında olan da budur. Eskiye bir bakıp geri dönmüş yine çekilmez hayatlarına devam etmişlerdir. Nuri de artık karısından teselli bulamayacağını anlar ve daha da Nedret'e yanaşır.

    Karşılaşmaları ise Sevim ve Nedim'in vasıtası ile oluyor. Bir sergide karşılaşıyor Nedret ve Nuri. Sonrasında Nuri Nedret'e bir mektup yazıyor ve o günden sonra görüşmeye başlıyorlar. Ufak yürüyüşler yapıyorlar. Kadın bu yaptığında bir bayağılık olmadığına kendini inandırmış ne adamın karısına ne çocuklarına ne de kendi eşine haksızlık yaptığını düşünüyor. İş çok ileri boyutlardayken bile böyle düşünüyor. Sanki bu zamana kadar aç olduğu aşkı bulmuş olması her şeyi normal kılabilirmiş gibi bir tavrı var. Yine de bana Nedret daha temiz göründü. Nedense en suçlu Nuri gibi hissettim. Ona fazla ısındığımı da söyleyemem. Çünkü sonuçta karısını da severek evlenmiş bir adam ancak hevesi geçtikten sonra bu kadına sadece çocuklarımın annesi olarak görüyorum diyerek bir değersizleştirmede bulunuyor. Oysa bir şeyler paylaştığımız, ortak sevinçlere sahip olduğumuz insanları daha çok sarmalı, öyle değil mi? Geçici güzellikler ardında aşkı aramak, aşkı aramak sayılır mı?

    Aslına bakılırsa ikisi de içinde sıkışıp kaldıkları, kabullenseler de memnun olamadıkları hayatlarında bir kaçamak bir heyecan arıyorlar. O bilinmeyenin merakı yakıyor içlerini. Tanımadıkları bir ruha karşı o tüm duyguları göstermek istiyorlar. Anlaşılmak sevilmek ama en çok da aşık olmak. Oluyorlar da. Gizli buluşmalar, özleyiş, bekleyiş. Onları her defasında daha da hayata bağlayan bir birliktelik bu. Herkese rağmen onları suçlu hissettirmeyen bir duygu, engel olamadıkları bir tutku. Özlemini duydukları o derin duyguların yerini birbirleriyle doldurmaya çalışıyorlar. Kendi hayal dünyalarını gerçeğe uydurmaya çabalıyorlar devamında.

    Bir zaman sonra yalnız uzaktan görüşmeler, konuşmalar yetmiyor. Dile getirmeden sözsüz bir anlaşma yapıyorlar. Bir apartman dairesine gittiklerinde ikisi de orada sergi bulamayacaklarını biliyor. Kadın pişman oluyor. İlk kez rahatsızlık duyuyor. Hayaller, gerçek dünyanın kiri ile kirlenecek, bana kalırsa bu onu ürkütüyor. Gitmek istiyor ama geri dönüşün de mümkün olmadığını fark ediyor. Hem adam da farkında bir şeyler yaşanacak ve bitecek. Arada hiçbir şey kalmayacak.

    Karıncalar ne kadar küçükse onlar da küçükler, kıymetsizler aslında şu dünyada. Bir uçaktan aşağı bakıldığında nokta halinde görünüyorlar ne güzellikleri ne hayalleri anlamlı kalıyor. Kendileri de bunun farkına varıyor o ilk yakınlaşma da ilk ve en büyük aldatışta... Birbirlerine bağlılıkları ne görünüşleriyle alakalı ne de başka bir şeyle. Yalnızca yıllarca kurulan hayallerin bir görünümü zannediyorlar.

    Kadın gitmek istiyor ama geç kaldı. Artık tek düşündüğü ne olacaksa olsun ve gideyim. Çalan bir kapı zili ile başlamadan bitiyor her şey. Kadın giyinip gidiyor. Adam kalıyor.

    İkisi de evlerine gidiyor. Hiçbir şey olmamış gibi yaşayacaklar. Nedret mutfağında yemek pişirecek, Nuri dairede çalışacak, gece karısının şikayetlerini dinleyecek. Belki de ikisi de bu yaşananları sadece diğer hayallerinden biri olarak hatırlayacaklar. Hayal kurmaya devam edecek bir daha da böyle işlere kalkışmayacaklar.

    Eğer ki pişman olacak olurlarsa yaşananlardan ikisinin de hazır cümleleri. Tek suçumuz diyecekler, tek suçumuz insan olmak.

    Bir ders vermeye çalıştığını düşünmüyorum ama böyle bir arayışa girecek olursak bence şöyle bir sonuca ulaşabiliriz. Hayal edilenler her zaman gerçeklerden daha güzel, daha özeldir. Hayaller sizindir. Her hale siz getirir her şeklini siz verirsiniz. Hayaller yaşamak için sürdürmez varlığını. Hayali kurulası en güzel şey aşk belki de. Aşk bu dünyanın icadı ise de yeri bu dünya değil. O yüzden onu yeryüzüne indirmeye çalışmamalı.

    İyi okumalar!
  • 224 syf.
    ·12 günde·Beğendi·8/10
    “Bence, bizim kardeşliğimiz -her alanda- düşündüğümüzden, hissettiğimizden de öte.”

    René Char, 3 Kasım 1951

    İnceleme yazmadan önce, kitabı tanıtma amaçlı daha güvenilir bir yazının linkini paylaşacağım: https://www.google.com.tr/...Char_mektuplari.html

    Yazacağım incelemeye başka bir incelemeyi eklemek saçma gelebilir ama Albert Camus deyince saygıdan titriyorum. Bu kitaba inceleme yazmaya niyetlenmek bile hadsizlik gibi geliyor ama kitap siteye benim isteğimle eklendi ve hiç okunmamış, bilinmeyen çok kıymetli bir kitap. Keşfedilmesi gerekiyordu. Ben de bunun sorumluluğunu hissettim, belki sayemde kitap birilerinin radarına girer ve okurlar diye bu incelemeyi yazmayı görev edindim. Tüm eksiklikler ve hatalar için şimdiden özür dilerim. Bu inceleme için yetersiz olduğumu baştan peşinen kabul ettim.

    Normalde böyle çok sayıp sevdiğim bir yazarın hayatını anlatan/ hayatından kesitler içeren bir kitaba inceleme yapacağım zaman dişe dokunur bir belgesel bulup onun linkini de atıyorum. İlk önce bu belgeseli izleyin, diyorum. Ama maalesef Camus için bulduklarım beni pek tatmin etmedi. Hakkında çekilmiş güzel filmler, doyurucu röportajlar, söyleşiler vs vardır eminim ama ben istediğim belgesel tarzı bir şey bulamadım. O yüzden ekleyemiyorum, bunun eksikliğini bir tek ben hissedeceğim sanırım. Zira önceki incelemelerime eklediğim videoların izlendiğini sanmıyorum.

    Kitap Albert Camus ve René Char’ın 1946-1959 yılları arasında birbirlerine yazdıkları mektuplardan oluşuyor. O dönemin siyasi olaylarına, sosyopsikolojik durumuna vs her iki yazar da mektuplarında zaman zaman değiniyor. O dönemle ilgili tarihi belge niteliği taşıyan bir kitap bu bakımdan. Benim ne İkinci Dünya Savaşı’na ne de diğer tarihi olaylara ilişkin derinlikli bilgi birikimim ve ilgim olduğundan o noktalara değinmeyeceğim ama ilgisi olanlar kitabı okurken o atmosferin tadını az biraz alabilirler.

    Camus’yü hepimiz tanıyoruz. Kitaplarını hiç okumamış olanlarımız bile (benim gibi) [ ikinci parantez: aaaa ama incelemenin başında sevip saydığını söylemiştin! Sevdiğin bir yazarın nasıl olur da hiçbir kitabını okumazsın?! bunu incelemenin devamında açıklayacağım. Okumaya devam!!!] sözleriyle denk gelmişizdir. Bir yerlerde mutlaka alıntılarıyla karşılaşmışızdır. Yani Camus’nün hissiyatını ve fikriyatını az çok biliyoruz ama René Char’ın adını ilk defa bu kitapla birlikte duydum. Kitapla da tesadüfen kütüphanede karşılaştım. Camus’nün Can Yayınları’ndan çıkan aynı kapaklı kitaplarına aşinaydım ama bu kitabın yayınevi de kapağında farklıydı. Aynı zamanda ikinci bir yazarı da vardı. Hemen aldım. René Char’ı tanımıyoruz çünkü bu eserle birlikte Türkçe’ye çevrilmiş toplamda sadece üç kitabı var. Kendisi şair ve şiir çevirmek handikaplı ve meşakkatli bir iş olduğundan eserlerinin az çevrilmiş olması anlaşılabilir.


    Kitap beni kelimenin tam anlamıyla altüst etti. Dostluklarındaki o samimiyet ve sıcaklık çok hüzün verdi. Ben Camus’yü hiç okumadım ama Tuhaf’ın birinci sayısındaki onun hakkında yazılmış o beş sayfalık yazıyı defalarca okudum, yedim yuttum. Kızı Catherine ona bir keresinde “Mutsuz musun baba?” diye soruyor. O da “Yalnızım” diye cevap veriyor. Bunu okuduğumda öyle yaralandım, öyle içim acıdı ki. Bu yalnızlığı yaşamak ve başkasının yalnızlığıyla bağlantı kurup acısını hissetmek bambaşka bir şeydir. En azından Char varmış, fikir dünyasında o kadar da yalnız değilmiş. Bu dünyadan onu anlayıp dinleyen birini bulup, onunla yaşamının sonuna kadar iç ısıtan bir dostluk kurup geçmiş, ne güzel. Ama ben hâlâ yalnızım. Yabancıyım. İçimi acıtan da bu içtenlikli dostluğun açlığını çekmem oldu sanırım. İnsan anlaşılmak, kendisini yargılanmadan dinleyip içini açabileceği, güvenebileceği biri istiyor hayatında. Hayatının merkezine koymak için değil hayatı daha katlanılır kılmak için. En azından benim için böyle.

    Eklediğim alıntılarda beni sarsan, hüzünlendiren bazen de umutla sarıp sarmalayan, kalbime dokunan her cümleyi paylaştım.

    Uzun zaman sonra ilk defa bu kadar derinden etkilendiğim, gözyaşlarımı akmaktan sele çeviren bir kitap okudum ve okurken bana eşlik eden, hüznüme hüzün katan iki beste oldu. Olur da kitabı okursanız lütfen en azından bir kısmını bu şarkıların eşliğinde okuyun. Benimşe aynı hislerle dolup daşacak başkaları da olacak mı merak ediyorum:

    İlki: https://youtu.be/EI8RQw5u9EA (20. saniyeden de başlatabilirsiniz.)

    Bu da ikincisi: https://youtu.be/X4wAtpstE90 Linke tıkladığınızda “Lolita’nın jeneriği ne alakaa?” diye şaşabilirsiniz ama lütfen lütfen lütfen dinleyin. Sadece ezgiler.... Biz müziğe dokunamayız ama müzik bize dokunabilir ve DOKUNDU.

    İyi okumalar...

    PS: Camus’yü belli bir yetkinliğe erişene kadar okumak istememiştim. Şimdi okumalarla geçen 4-5 aydan sonra az biraz kendime bir şeyler kattığıma inanıyorum. Fırsatını bulur bulmaz Yabancı’yla başlayacağım. Bu noktaya açıklık getirmek istedim ((;
  • 256 syf.
    Ne zaman, nasıl aldığımı hatırlamadığım bu kitabı geçen gün arkadaşım eline alıp inceledikten sonra bana “sen bunu okumazsın” demesi üzerine okumaya başladım. Okudum da... :)

    Kitap 2006 yılında basılmış. Kurgu türünde bir kitap değil. Siyasi ve tarihi olarak nitelendirebiliriz. Bilgi içerikli bir kitap. Yazarımız o dönemde ülkemizin kıskaçlar altında olduğunu söylüyor. (Gerçi şu tarihte de aynı şeyler fazlasıyla geçerli.) Ayrıca Orta Doğu’nun geleceği hakkında öngörülerini de içeriyor. Ve bunların birçoğu şuan gerçekleşmiş durumda…

    Kitabımız ilk olarak önsöz ile konusundan bahsediyor. Temelde Ortadoğu yani Türkiye, İsrail, Filistin ve diğer ülkeler ile olan mevzular var. Arkaplan da kuklacılık yapan ABD'yi unutmamak lazım. Toplam 17 bölümden oluşuyor.
    Kitaba İsrail’den başlıyoruz. İsrail’in Coğrafi Konumu ve Tarihçesinden, Yahudiliğin kronolojik tarihinden, Arzı Kenan dan, Tarih boyunca süren İsrail-Filistin çatışmasından, İsrail'in toprak ve nüfus genişletme politikasından, Altı gün savaşından, başbakanlarının biyografilerinden, Türkiye ile olan ilişkisinden, Vaat edilmiş topraklardan, ticari ve ekonomik ilişkilerden, diğer ülkeler ile olan ilişkilerinden ve daha birçok özelliğinden bahsediliyor.

    İsrail’in yanında Filistin’den de bahsediliyor. Tarihinden, FKÖ ve Hamastan, Liderlerin hayatlarından, politikasından ve diğer mevzulardan bahsediliyor. Bilgi içerikli bir kitap olduğu için uzun uzun yazmak istemiyorum. Çünkü kendi yorumlarımla beraber yeni bir kitap daha çıkar ortaya ki ben siyaset üzerine konuşmayı pek sevmiyorum. Onun yerine aşağıda dikkatimi çeken ayrıntıları yazacağım.

    -İsrail'in kurulmasından önce ve sonra Türk-Yahudi ilişkileri olarak iki bölümde anlatmış. Burada eğitimden ekonomiye, Askeriyeden siyasete kadar tüm ilişki ve antlaşmalardan bahsedilmiş.

    - Türklerin, Yahudiler ile ilişkileri Osmanlı'ya, 1300’lü yıllara dayanıyormuş. Osmanlıyı Kurtarıcı olarak görmüşlerdir.

    -Sözde Ermeni Soykırımının bir dönemler ABD kongresinden geçmesini engelleyenlerin Yahudi lobisi olduğunu okudum.

    - Marmara depremi sırasında en çok yardım yapan ülkelerden biride İsrail’miş.

    - 1493 yılında ülkemize göç eden Museviler tarafından matbaa kurulmuş. Ayrıca diğer birçok işte de Türklerin yardımcıları olmuşlardır.

    -İsrail Başbakanlarının biyografileri de verilmiş. Bunlar incelendiğinde hepsinin ne kadar okumuş, başarılı ve davaları için her şeyi yapacak insanlar olduklarını görüyoruz. Bazıları barıştan yana olmasına karşın bazıları vahşetten yana...

    -Kutsal Tapınaklar Beit Hamikdaş'ı Süleyman Peygamber inşa ettirmiş. Romalılar da Batı Duvarı(Ağlama Duvarı) hariç yıkmışlar. Osmanlılar da Ağlama duvarını ortaya çıkarmışlar.

    -Yahudi Devleti fikri Theodor Herzl tarafından ortaya atılmış.

    -Yahudilerin Filistin’e yerleşmelerinde İngilizleri büyük katkıları var. Özellikle 1. Dünya Savaşı ve sonrasında… Ardından en büyük destekçisi ABD olmuştur.

    -Yahudi ismi Hz Yakup'un oğullarından birinin adı. Musevi ve Yahudi aslında aynı anlama gelmiyormuş. Çünkü Hz Musa'nın peşinden gelenlerin çoğu İsrail oğullarının soyuna mensup değilmiş.

    -Siyonizm kelimesi Sion kelimesinden geliyor. Kudüs’teki bir dağın ismidir. Amaç Orta doğunun merkezine Yahudi devletini kurmak.

    -Siyonizm bütün fikirleri Talmud'un Tevrat'ından alınan mitolojik hikâyeler üzerine inşa edilmiş.

    -Tevrat'a göre Yahudiler Hz. Nuh'un oğlu Sam’ın neslindendir.

    -Orta Doğu kavramının çıkışından, ilk defa Mahan tarafından, Yaygın olarak kullanımı da 2. dünya savaşı sıralarında olmuştur.

    -Orta Doğu En dar hali ile Mısır'dan İran'a, En geniş şekli ile de Fas'tan Pakistan'a kadar yayılan bir alanı ifade eder.

    -Medeniyet olarak İslam, Ekonomik olarak Petrol, Fiziki olarak Kurak bozkır ve çöl iklimi gibi unsurları barındırır.

    - Kudüs Meselesi, Sabra, Şatilla, Kara Eylül gibi diğer olaylardan bahsedilmiş.

    -Anlatılan bilgiler grafik ve haritalar ile desteklenmiş.