• Demek hayat böyle iki adım ilerisi bile görülmeyen sisli ve yalpalı bir denizdi.
    Tesadüflerin oyuncağı olacak olduktan sonra ne diye irademiz vardı ?
    Kullanmadıktan sonra göğsümüzü dolduran hisler ve kafamızda kımıldayan düşünceler neye yarardı?
  • Demek hayat böyle iki adım ilerisi bile görülmeyen sisli ve yalpalı bir denizdi.
  • Bize yöneltilen üçüncü itiraz da şu: 'Bir elinizle verdiğinizi öbür elinizle alıyorsunuz! Yani, salt sizin seçmenize bağlı olduklarına göre, aslında ciddiye alınacak değerler değildir bunlar!'
    Bu itirazı şöyle karşılayacağım: Böyle olmasına ben de üzülüyorum, ama elden ne gelir? Tanrıyı yok sayınca, değerleri seçip ortaya çıkaracak başka birinin bulunması gerekiyor. Onun için her şeyi olduğu gibi kabul edelim. Kaldı ki, 'Değerleri biz yaratıyoruz,' demek de, 'Hayatın önsel bir anlamı yoktur,' demektir. Evet yalnızca bu demektir. Siz yaşamazdan önce hayat bir şey değildir; ona bir anlam kazandırmak ancak size vergidir. Onu anlamlı kılan sizsiniz. Doğrusunu isterseniz, değer denilen şey de, seçtiğiniz bu anlamdan başka bir şey değildir. Öyleyse, siz de görüyorsunuz ki, bir insanlık topluluğu, bir kamu yaratabilir pekala...
  • Demek hayat böyle iki adım ilerisi bile görülmeyen sisli ve yalpalı bir denizdi.
  • Son Akşam Yemeği... Son! İsa, hayatının son yemeğini o sofrada yediği için değil. O sofrada ana yemek İsa olduğu için son. Hatta ilk ve son! İsa’nın ilk ve son lokması da o akşam çiğnenip yutulduğu için. Geriye tek bir İsa bile kalmasın ve buna dayanamayan Tanrı kendini göstersin, diye... Ama yemek boyunca Tanrı ne görüldü ne de duyuldu. Karınları tok ama ruhları aç, 12 havari, önlerindeki kemikleri taslara koyup köpeklerin merhametine bıraktılar ama yine de Tanrı ortaya çıkmadı. Tam da, altın yumurtlayan tavuğu boşuna kestiklerini düşündükleri o anda bir ses duydular. Ve Tanrı konuştu: “İnsan var mı?” Havariler o kadar heyecanlandı ki önce birbirlerine bakıp sonra da hep bir ağızdan, “Evet!” diye bağırdılar. “Peki, insana inanan var mı?” diye sordu Tanrı. Ne diyeceklerini bilemediler ve gözleri, İsa’nın kemiklerini eze eze yiyen hayvanlara kaydı. “Köpekler!” diye haykırdılar. Bunun üzerine bir sessizlik oldu ve Tanrı yeniden konuştu: “Madem insana inanan sadece köpekler kaldı... O zaman, aralarından kuduz olup aydınlananlar da çıkacaktır.” Sözünü bitirdiği anda ağızları dalga dalga köpüren köpekler, koşarak kaçtı ve geriye, sadece, küçük bir tasta, İsa’nın kafatasıyla üç kemiği kaldı... Bütün bu olanlara ölümüne tanıklık etmiş olan o sofradakiler, gerçeği kimse öğrenmesin diye, “Başka bir gerçek anlatacağız!” dediler. Sadece Yahuda “Hayır!” dedi. “Böyle bir yalanda benim yerim yok!” Ve İsa’dan geriye kalan son tası alıp sofrayı terk etti. Yahuda, pişmanlık denilen bataklıkta gömüle gömüle ilerlerken, geriye kalan 11 havari de derhal bir hikâye hayal ettiler. Bu hikâyede, ne İsa’yı yedikleri ne de Tanrı’dan duydukları yer bulacaktı. Aksine bu hikâyede İsa, “Bu benim etim, bu benim kanım” gibi son derece davetkâr bir cümle kurmuş olacak, ancak kimse onu yiyip içmeyecekti. En önemlisi de, bu hikâyedeki hain, Yahuda olacaktı. Sofradan kalktığı gibi İsa’yı Sanhedrin Meclisi’ne ihbar etmeye giden bir hain! Böylece İsa çarmıha gerilecek ve kimse onun, o akşam havarileri tarafından çiğnene çiğnene yendiğini bilmeyecekti. Ayrıca bu hikâyede, inandırıcılık açısından gerekli olan ayrıntılar da olacaktı. Yahuda’nın ihaneti karşılığında aldığı gümüş dinar miktarı gibi: 30! Yahuda’nın gerçekleri anlatmasından korkan havariler, kurdukları masalda anlaşıp dağıldılar ve aralarında başka bir gerçek dedikleri yalanı, önlerine gelene anlattılar. Oysa Yahuda’nın tek kelime edecek hali yoktu. Ne zaman ağzını açsa, içine pişmanlık giriyordu. Zaten anlatsa da kim inanırdı? 11’e karşı 1! Hiç şansı yoktu. Ne hakkında söylenmeye başlamış olan yalanlara ne de yaşadığı gerçeklere dayanabildi. Gördüğü ilk dilek ağacının önünde durup elindeki tası gölgesine gömdü. Sonra da ağacın en kalın dalına astı kendini... Ve ağacın dibine bir köpek geldi. Toprağı kazmaya başladı ve kemiklere ulaştığı anda kudurdu. Sonra bir köpek daha ve bir köpek daha kudurdu. Bunu gören köylüler, daha derin bir çukur kazıp tası içine attılar ve üstünü taşlarla kapladılar. Ama ağızlarını tutamadıkları için, yaklaşanı kudurtan ve İsa’yı çarmıha gerdiren Yahuda’nın lanetli tasını, fısıldayarak da olsa anlattılar. Asırlar içinde, kulaktan kulağa ilerledikçe, hikâye bir heykel gibi tıraşlandı. Kim yaşadığı köyün lanetli bir tasla birlikte anılmasını isterdi ki? Dolayısıyla ilk unutulan, tasın gömüldüğü yer oldu. Sonra Yahuda çıkıp gitti tekrarlanan cümlelerden. Ne de olsa, adını anmak bile günahtı. Geriye sadece İsa’ya ait bir tas kaldı. Ve buharlaşma sırası, tasın içindeki kafatasıyla kemiklere geldi. Teknik bir nedenden ötürü: “Bir tas varmış!” diye hikâyeye başlamak, “Bir tasın içinde bir kafatası ve üç kemik varmış!” demekten daha kolaydı. Hikâyenin yayılması da, kolay hatırlanabilmesine bağlıydı. Son olarak da, lanet kelimesi, masalı dinleyen çocukları korkuttuğu için, kutsal oldu! Hatta, o tas, zaman içinde, kâseye de dönüştü, kadehe de. Ne de olsa, gömenler çoktan ölmüştü ve etrafta anlatılanları yalanlayacak kimse yoktu. Böylece, bir neslin kurtulmak için çukura atıp üstüne taş yığdığı şeyi ele geçirmek üzere, başka nesiller, savaşlar çıkarıp adına Haçlı Seferleri dedi... Hâlâ onun peşinde herkes. O bir tas kemiğin. Farkında olmasalar da, İsa’dan geriye ne kaldıysa, onu da kemirip Tanrı’nın sesini duymanın peşinde hepsi... Oysa ne diyecekti ki yeniden konuşsa? Sorularının yanıtları değişmiş miydi, bu kadar zamandan sonra? İnsana inanan, sadece köpekler değil miydi hâlâ? Sırf Tanrı’nın ses tonunu öğrenmek için, kutsal kâse peşinde koşmanın bir anlamı var mıydı? Bir kafatası ve üç kemik peşinde!
    138. “Kısırdöngü asla yok olmaz. Sadece genişler, sonra da kendini unutturur. Niye? Çünkü döngü dediğin, bildiğin daire. Üstünde tam tur atmak o kadar uzun sürer ki, aynı noktadan ikinci kez geçtiğini anlayamazsın bile. Hatta bazen, kısırdöngü öyle bir genişler ki başladığın yere dönmeye ömrün bile yetmez. İnsan da, kör bir at gibi koşturur üstünde. Düz gittiğini zanneder. İlerlediğini. Hatta ilerlerken öldüğünü düşünüp son nefesini bile huzurla verir! Ama kör olmak şart, tabii! Yoksa anlarsın aynı yerde dönüp dolaştığını. Onun için yaşlıların gözleri bozulur, anlıyor musun? Aynı yerden tekrar geçtiklerini anlamasınlar diye. Kısırdöngüye karşı doğal bir savunmadır aslında, körleşme. Mekanik bir tepkidir yani! Hayatın kendisi gibi... Hatta bu yüzden hayat da bu kadar sıkıcı! Çünkü hayat da sadece bir tepki. Şimdi, bak şu çevrene! Her şey hayatın düşmanı! Yediğin, içtiğin, ne bileyim, aldığın her nefes, her şey! Hayat da işte, buna karşı bir tepkiden ibaret! Tabii en başta da ölüme karşı! Okulda öğretmişlerdir. Nedir bilimin temeli? Etki ve tepki, değil mi? Ne demek, biliyor musun? Doğadaki inatlaşma demek! Her şey bir inat meselesi. Özellikle de yaşamak. İşte bu yüzden de hayat, maçın kendisini şeref golü sayan, inatçı bir asalaklar takımını izlemek kadar sıkıcı. Dolayısıyla bir umut ya da bir amaca gerek yok, hayatta kalmak için. Öleceğini bilmek yeter. Hayattasın çünkü tehlikedesin. Hayattasın çünkü her saniye ölüyorsun. O kadar. Hayatının anlamı işte bu: Ölüm korkusu! Anlıyor musun beni?”
    Hakan Günday
    Doğan Kitap, Epub
  • insanlar geçmişlerine en büyük ihaneti unutarak yapar.
    benim geçmeyen geçmişim hep şimdimde duruyor.
    anılar, unutmayı zorlaştırmak için verilmiş cezalardır sevgilim.
    ben bu cezaya gülümsüyorum.
    senin bıraktığın hiçbir şey ardımda kalmadı benim.
    insana en uzak düşen şey, bilerek geride bıraktıklarıdır çünkü...
    kalbimdeki yerine hiç ihanet etmedim.
    gidişin hiç bitmedi bende.
    kaybedecek de olsam bir yolum vardı sende.
    ve hayat o kadar kuralsızdır ki bazen, oyunu kuralına göre oynamak bile kazandırmaz insana.
    seni kaybedeceğimi bile bile oynadım bu oyunu.
    utanmaktan utanmadan..
    acım mı? geçmedi... alıştım sadece.

    beni mutlu edecek yalanlar söylemeyi öğrendim sensizlikte.
    küçük mutluluklara büyüteçle bakmayı bildim.
    sustum öylece.
    konuşamadım sensizlikle.
    gidişini haklı gösterecek uyduruk bahaneler uydurdum kendime.
    sustum öylece...
    kimse benim kadar sessiz susamazdı.
    zaten o eski tadı da kalmadı susmaların; kime sorsam konuşuyor şimdi.
    anlamadığım tek şey; bende duran zaman sende nasıl geçiyor?
    acım mı? geçmedi... alıştım sadece.

    ben senden mutlu bir son değil, mutlu bir sonsuzluk istemiştim.
    anlamadın!
    belki de seni güzelleştiren, hayatın çirkinliğiydi...
    bunu da ben anlamadım!
    acaba, benimle mutlu olduğun için mi beraberdin yoksa ben mutlu olduğum için mi?
    bu sorunun da cevabını bırakmadın.
    sadece gittin.
    aşk ne senin bende gördüğündür ne de benim sende gördüğüm.
    aşk; birlikte gördüğümüzdür sevgili.
    seninle aynı değilmiş aşka bakışımız.
    sen benden kusursuz bir aşk istedin, ben senden yaşanabilir bir aşk.
    belki bu yüzyılın insanı değilsin diyeceksin bana, ama bence aşk karşındaki insan çırılçıplakken bile gözlerini onun gözlerinden ayırmamaktır sevgili.
    bu kadar temiz severken seni, koca bir hayatı kirletip terk ettin beni.
    bu hayat seni unutabileceğim kadar uzun değil sevgili.
    acım mı? geçmedi... alıştım sadece.

    sen bir katilsin ama suç işlemedin.
    suç işlemeden katil olanlar sadece kalp kıranlardır.
    keşke “beni” öldürseydin; kalbimi değil!
    üzülme sakın.
    yaşayan ölülere yas tutulmaz sevgili.
    ağlarken bile güzel kalmayı becerebilen yüzünle hatırlıyorum seni.
    bensiz de yaşayabilecekken, beni tercih edendin o zamanlar.
    nasıl da inanmıştım konuştuklarına.
    “sevdim” demiştin, hatırla.
    oysa sevilmekten önce güvenilmek isterdim ben.
    daha ilk kıskançlığımda çekip gittin.
    kıskanmak aşkın bencil yüzüdür sevgilim.
    aşkı meslek edinmiş yüreğin meğer ne kadar da hazırmış her yeni başlangıca, hazin bir son bulmaya...
    içindeki eksikliği, boşluk zanneden sevgilim; şimdi gözlerimizin her çarpışmasında kırılan kalbimin parçaları hayatıma batıyor biliyor musun?
    acım mı? geçmedi... alıştım sadece.

    aramıza kaç dünya girdi kim bilir?
    senden sonra öyle büyük bedeller ödedim ki...
    senin yalan ve ihanete ödediğin bedelin çok daha ağırını ben dürüstlüğüme ödedim
    ömrüne kattığın mutluluğu, benim hayatımdan çalman doğru muydu sence?
    gözlerin beni ararken benden önce kaç gözde kirlendi kim bilir
    bunun hesabını hiç sormadım ben sana.
    değişirsin diye çok bekledim.
    ve anladım ki insan değişir ama bizi asıl üzen hiç değişmeyenlerdir.
    yaralar acıyı saklar, izleri hayatı gösterir.
    gidişini affetmeyişimdendir bu gaddar halim.
    senden çok daha alaları beklese de kapımda, ben şairim; kıyamam turnayı gözünden vurmaya...
    acım mı? geçmedi... alıştım sadece.

    insanı yaşatan ve ayakta tutan umutların bir gün insanı öldüren umutlara
    dönüşmesi ne acı.
    hâlbuki bütün bunlara ne gerek vardı?
    hayat beni sensizken de uzun uzun öldürüyordu zaten.
    her yeniden, gerçekten yeniydi eskiden.
    şimdi her başlangıç, bitişini ezbere bildiğimize merhaba demek yeniden ve yeniden.
    işte hayat böyle susturuyor insanı bazen
    başlıyorsun ama sonunu getiremiyorsun.
    her şey o bildik ayrılığa çıkıyor çünkü.
    böyle zamanlarda basiretin bağlanır, dilin kurur, kalbin donar.
    başladığın cümleni kendin bitiremezsen, noktayı başkası koyar..!
    acım mı? geçmedi... alıştım sadece.

    yalnızlık tek başına taşınır.
    sakın yanlış anlama, kendimi yitirmiş değilim, sadece sende kayboldum o kadar.
    hayat sunduğu her engelin arkasına bir mutluluk saklıyor.
    elbet yolumu bulurum yine.
    elbet yine mutlu olurum.
    kış geldi bak, ayrılığımızın beyaz çölü.
    yine bahar gelecek, yine mevsimler dönecek ama gelecek de bir gün geçecek.
    bu kadar konuştuğuma bakma.
    aslında ben sana hep susacaktım ama sen kelimeleri ağzımdan çaldın.

    ah sevgili... beni benden alıp gittin; içimde bensizlik, dışımda sensizlik var şimdi.
    sadece şunu merak ediyorum; hiç ağlamıyor musun özlerken?
    bu kadar mı yoruldun benden?
    şimdi son sözüm sana şu sevgili: bazı erkekler adam doğar, bazıları sonradan adam olur.
    ben aşkı nimet gibi başımın üstünde taşıdım; bundandır boyun eğmeyişim.
    riski bazen kazanmak, bazen de elindekini kaybetmemek için alırsın.
    hayat böyle işte korkun kadar kaçar, cesaretin kadar savaşırsın!

    acım mı? geçmedi... alıştım sadece.