Garcia Marquez, kitaba başlarken giriş yazısında okuyuculara kitabın adının neden on iki ve gezici olduğunu süreçleriyle anlatır. Bu giriş/önsöz okuduğum en güzel önsözlerden biri olması Marquez’e yaptığımız bir torpil değil aksine bir on üçüncü ve güzel hikâye olmasındandır. Yazar bu öyküleri yazmanın yıllar aldığını, zaman içinde değiştiğini, yeniden yazıldığını, filmlerden, gazetelerden alındığını belirtmek için “gezici”; ilk başta on sekiz “olaydan” oluşmasından, kısalmasından ve uzamasından sonra nihayet öykü sayısının durduğu yeri belirtmek için “on iki” dediğini belirtir. Yazıda ilgimizi çeken bir başka nokta ve belki de hem Marquez’e hem de eserlerine ve kahramanlarına duyduğum yakınlığı ve özdeşleştirmeyi daha da artıran huyu: Kitabını yazıp bitirdikten sonra bir daha okumaması çünkü çevireceği ilk sayfanın hemen arkasında pusu kuran bir pişmanlığın olması. Böyle yazmalıydım, şunu yazmamalıydım, daha iyi yazabilirdim ve belki de hiç yazmamalıydım… Saçağında durdukları sığınağın, bir yanıyla koruması bir yanı ile de saldırıya açık olması gibi ikilemler arasında olur dönüp bakmayanlar bir daha. Marquez pişman olunmayacak o saçağın altına Yüzyıllık Yalnızlıkla Buendiları, Kolera Günlerinde Aşk ile Florentino Ariza ve Fermina Daza’yı, Kırmızı Pazartesi ile Santiago Nasar’ı ve daha nice eseri ile “yaşayan nice kişiyi” sığdırmıştır.
Bu on iki öykü arasında gazete haberleri, film senaryoları gibi sanatın başka dallarından bulunan “hikâyeleri” öyküye büyük başarı ile dönüştürmüştür. Defalarca denemesi (çöp kutusu buruşturulmuş kâğıt ile dolu değildir!) ve görece az sayılabilecek sayfa sayısını (192 sayfa) uzun sürede yazması öykünün, yaşamın kılcal damarlarına kadar ulaşmasını beklediği içindir. Bir gazetenin üçüncü sayfa haberinden alma olan Kırmızı Pazartesi