• 136 syf.
    Rus hatip,gazeteci ve yazar Petrov, tüm insanlığın daha rahat bir hayat sürmesini, yücelmesini ve mutlu olmasını arzu etmiş ve bu doğrultuda eserler vermiş. Özellikle yoksul köylü ve işçilerin geri kalmışlıktan ve ezilmişlikten kurtulması yönünde çaba göstermiş.1868 yılında, Petersburg’un Yamburg kasabasında, yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş.Garson bir babaya sahip Hayatın tüm zorluklarını daha genç yaşlarda
    hisseden Petrov, yeryüzünün daha aydınlık, mutluluk dolu ve daha insanca yaşanabilir olması yolunda zihin yormuş.Daha ilkokulu yeni bitirmesine rağmen “İnsanoğlu, yeryüzünün en değerli varlığıdır. O, yaratan Rabb’in baştacıdır. Dünyada var olan her şey insan içindir. Yeryüzünün zenginlikleri ve güzellikleri insan için yaratılmıştır. İlim, felsefe, sanat ve din hep insanın olgunlaşması için vardır. Bunların her biri insanlığa hizmet etmek için oluşmuştur. Eğer tüm bunlar yeryüzünde daha mutlu, daha aydınlık ve gerçekten cennet hayatı sunmaya ve kurmaya hizmet etmeyeceklerse hiçbir önem ve değer taşımıyorlar demektir.” düşüncelerini savunmuş ve hayatı boyunca insanlığı geliştirmek ve yükseltmek amacıyla öğrenmiş, insanları ve toplumları da bu bakış açısıyla incelemiş.İsmimin önünde ünvanlar olursa insanlar beni daha iyi dinleyip anlarlar düşüncesiyle bir dönem rahiplik yapmış ama bizim imamlar gibi sabret,şükret,tevekkül et değil de, işçi ve köylü halkın gönlünde onları aydınlatarak taht kurmuş.Uyuyan herkesi uyandırma sevdasıyla zorluklar ve sıkıntılar içinde kıvranan yoksullara, eğitimsiz kalmışlara, işçilere ,köylülere özel vaazlar vererek, onları aydınlatmaya çalışmış ve “sömürülen emeğin görkemli geleceği”ne dair çeşitli gazetelerde makaleleri yayınlamış.Yazı yazdığı gazetelerin tirajlarını patlatmış,vaazlarını on binlerce insan dinlemiş ve halkının severek okuyup dinlediği bir hatip ve katip olmuş.Bu ünü ve popülaritesi dönemin kilise çevreleri içlerine
    sindirememiş ve her fırsatta aleyhte sözler sarf etmeye başlamışlar. Petrov, bunun üzerine rahip giysisini üstünden atıp din adamlığından istifa etse de sivil olarak günde iki bin satır yazarak çalışmalarına devam etmiş.Petrov, Rus halkının insan hakları ve özgürlüğü için en çok mücadele edenlerin başında
    geliyordu. O, birçok görmeyen gözlerin görmesini sağladı. Bu idealist tavırları tabi ki Rus egemenlerinin dikkatini çekmiş ve sadece Türkiye'de değil,dünyada da hiçbir başarının cezasız kalmaması talihsizliğiyle boğuşmuş.Hakkında açılan soruşturmalar,sürgünler...Cumhuriyet'in hemen öncesinde İstanbul-Yeşilköy'de bir süre sefalet içinde yaşamış.1923 yılında Hayat Mimarları adıyla Sırpça yazılıp 1925 yılında Bulgarcaya çevrilen bu eserin sahibi, Askeri okullarda okutulması emrini veren Atatürk ile keşke karşılaşsalarmış...

    Kitaba ve Finliler'in kanaat önderi,silahsız Atatürk'ü ve filozufu Snellman'a geçmeden önce en az Snellman kadar aydın bir düşünür olan kitabın yazarı Grigory PETROV ile ilgili dolu olan içimi boşaltıp edindiğim bilgileri paylaşmak istedim.Öyle ya,sırf Hıristiyan bir din adamı,aydın,düşünür olduğu için cehenneme gideceği iddia edilen kişi ile bunu iddia eden;sabret,şükret,tevekkül et,razı ol,isyan etme,onu etme,bunu etme diyerek kendisinin cennete gideceğini iddia eden din adamı arasındaki fark anlaşılsın diye uzattım.Uzatmayı sevmem ama ben bu kitabı,yazanı,ve içindekileri uzatmayı çok istiyorum.

    Bu eser bir Ulusun kurtuluş manifestosudur.Kitapta kurtuluşa eren ulus Finlandiyalılardır.O dönem nüfusu 2 milyon olan bir Ulus (şuan 5,5-6 milyon civarı) 'un uyanışı ve yıllardır atalete (devinimsizlik, tembellik, çalışmadan oturma, gevşeklik, uyuşukluk.) kapılmadan uyanık olma destanıdır.Toplumu oluşturan her birey,istisnasız hangi toplum olursa olsun bu eserde bahsedilen bildirileri,düşünceleri ve disiplini uygulasa ve uygularsa ancak o zaman ayakta kalabilir.Şuan dünyanın ayak basılmamış bir noktasına kafası çalışan yüz bin insanı koy,ver bu kitabı ellerine çok değil,20 sene sonra medeniyeti,uygarlığı öğretsin sana ! ki coğrafi olarak bataklık,dağ ve ormandan oluşan bir kara parçasına şu an günümüzde dünyanın en mutlu,refah,medeni,uygar olan o kara parçasına Finlandiya diyorlar.

    Uysal,sakin ve barışçıl bir ırk olan Finliler,İsveç ve Rusya'nın ortasında kalan Finlandiya,bir dönem İsveç egemenliği altında yaşamış ve İsveç-Rusya savaşı sırasında İsveç'in mağlup olmasıyla birlikte Rusya'nın insaflı ve torpilli egemenliği altına girmiş.Torpilden kastım Rus çarı I. Alexandr Finlandiya'yı istila ettikten sonra İsveç mi,biz mi? Kimin egemenliği altında kalmak istiyorsunuz diye sormuş ve eğer kendilerini seçerse iç anayasalarını bağımsız bir şekilde hazırlayıp uygulayacaklarını samimi şekilde ifade etmiş ve Finlandiya eski tipsiz kocasını (İsveç) bırakıp yeni yakışıklı kocası (Rusya)' nı seçerek kurtuluş mücadelelerinde en büyük adımı atmış.Anayasalarını bağımsız bir şekilde hazırlayıp uygulamaya başlayan Finliler asla daha azıyla yetinmemişler ve Rabbilalem'in işine bakın ki burası çok önemli ve ilahidir bence,bir dönem egemenliği altında yaşadığı İsveç'in,İsveç doğumlu olan Fin filozof, yazar, diplomat SNELLMAN'ın kanaat önderliğinde kurtuluşa ve muratlarına ermişler.Kitabın yazarı Grigory PETROV ve bataklık,dağlık ve ormanlık kara parçasını (Finler kendilerine “Suomi” derler ve çok sevdikleri ülkelerini “Suomi” diye tanımlarlar ki bu“bataklık arazi” anlamına gelmektedir.) Beyaz Zambaklar Ülkesi yapan en önemli isimlerden biri SNELLMAN'ın ideojisinin birebir ve ortak olması kitabı okurken gözümden kaçmayan önemli detaylardan biriydi.

    SNELLMAN'da tıpkı PETROV gibi bütün köylülerin, işçilerin, imalatçıların ve bütün halk kesimlerinin her yönden aydınlanmasını, öğrenim ve eğitimini hayatının en önemli görevi saymış; bir zamanlar Pierre d’Amiyen’in Haçlı Seferleri’ni kışkırttığı gibi, o da Finlandiya’da eğitim seferberliğinin öncüsü olmuştur.(alıntı) SNELLMAN ile bağlantı kurduğum bir diğer isim ise şüphesiz bizim önderimiz Mustafa Kemal ATATÜRK'tür.Kitabın her bölümünde SNELLMAN adını okuduğumda beynimde istemsiz olarak çıkan ''naber silahsız ATATÜRK'' sesine engel olamadım.

    Birey değişirse toplum değişir.Birey bilinçlenirse toplum bilinçlenir.Bizim TÜRKLER olarak verdiğimiz kurtuluş mücadelesinin yanında Finliler'in mücadelesi SURVİVOR kalır.Hayır,küçümsemek için söylemiyorum.Bizim kurtuluş mücadelemiz sadece kafalara ışık yakıp dillere destan devrimler yaparak olmadı.Biz kurtuluş mücadelemizi aynı zamanda yüz binlerce Şehit vererek sahada da gerçekleştirdik.Finliler'in en azından böyle bir derdi olmadı.He bataklık,dağlık taşlık bir kara parçası için (Finlandiya'dan bahsediyorum) kan dökmeye gerek var mıydı?evet bence de yoktu :) Takdir edilecek yanları aslında bence kurtuluş mücadelelerini gerçekleştirmekten ziyade ta o günden bu güne bu mücadelelerini her geçen dönem boyunca üzerlerine daha fazlasını koyup sağlamlaştırmalarıdır.Dünya'nın şuan günümüzde bile en mutlu,huzurlu,refah,medeni ülkesi olmasının sırrı istikrarlarıdır.Bir milletin uyanışı tabi ki mühimdir ama daha mühimi uyanık kalıp uyumaması,uyuşmaması ve alışmamasıdır.Beni üzüntü ve karamsarlığa düşüren şey ise kendi ülkem adına,verdiğimiz ve kazandığımız kurtuluş mücadelemizin gerek toprak parçası olsun gerek devrimler olsun her geçen dönem çatırdadığını hissetmemdir.Özellikle de son dönemlerde!

    Kurtuluş için bir kahraman mı gereklidir yoksa halk mı içinden bir kahraman çıkarır ikilemi var eserde.Bu ikilem aslında madalyonun iki yüzü.Her iki ikilem de teke düşürülüp kabul edilebilir ama bunca toplumsal yozlaşma ve çöküş yaşadığımız günlerde...üstelik Şövalye sandığımız kahramanların alüminyum folyoyla kaplanmış denyo olduklarını bariz bir şekilde anladığımız dönemde.Çok karamsarım çok.

    Satırlarıma son verirken hasretle ve istekle derim ki;Öğretmen misiniz?Öğrencilerinize okutun bu eseri.Doktor musunuz? Hastanız çoktur sizin aaa (şaka) hastalarınıza okutun.İşçi misiniz? İşçi kalın! (bu da şaka) arkadaşlarınıza okutun, sakın patronunuza okutmayın, kovulursunuz. (bu şaka değil) Kısaca sizden kitap tavsiyesi isteyen herkese tavsiye etmekle kalmayın,alın okutun.Çünkü eserde de bariz şekilde göreceksiniz ki,her şey okumak,anlamak ve uygulamaktan geçiyor.Yoksa bu insanlar deli mi kurtuluş mücadeleleri için kapı kapı,köy köy dolaşıp dağ bayır aşıp insanlara kitap okutsunlar!!! Bu gün Finlandiya hükümeti 98 miyon dolar para harcayarak şehir kütüphanesi kuruyor.Deli mi bunlar!Kuruş paraları yokken de okudular,varken de okudular.

    Ne mutlu TÜRK'ÜM bilinciyle büyüdük yetiştik ama onu da çok görüp söylenmeyecek dediler.İkinci bir şansım olursa şayet Ne mutlu FİN'im derdim.

    Şuan şeytan diyor ki;sat malı mülkü git Finlandiya'ya yerleş.Sonra diyorum ki;olum mal mülk mü var!

    Hani böyle karnın çok açtır,paran yoktur,sokakta lokantaların önünde durur da yemeklere bakar ağzını şapırdatırsın ya,he bildin? İşte kitap bittikten sonra pc'den mutlu,huzurlu,zengin Finlandiya'ya öyle baktım bende.Biraz araştırdım aşağıda güzel bilgiler var.Avrupa turuna çıktığım gün ilk durağım Finlandiya olacak.Kendime sözüm olsun.Ahan da bu da burda dursun!

    Finlandiya ilginç bir ülke, dilleri vasıtasıyla Ural-Altay grubundan akraba olduğumuz Finliler ve ülkeleri daha önce pek karşılaşmadığınız özelliklere sahipler...

    1. Finlandiya'da 187 bin 888 göl ve 179 bin 888 ada var.

    2. Finlandiyalılar birer kahvekolik... Kişi başına yılda 12 kilo kahve düşüyor. Bu da günde 10 finan kahveye denk geliyor.

    3. Dünyada en çok bilinen Fince kelime: Sauna

    4. Finlandiya telekom endüstrisinin merkezlerinden biri. Ülkede ankesörlü telefon bulamazsınız.

    5. Dünyanın en tuhaf etkinliklerine ev sahipliği yapıyor. Eş taşıma dünya şampiyonası, Karınca yuvasına oturma yarışması ve çamur futbolu bunlardan sadece birkaçı.

    6. Finlandiya bir inovasyon yuvası. Kullandığımız birçok şey Finlandiya'da icat edildi ya da üretildi. Linux işletim sistemi, buz kayağı, Angry Birds, molotof kokteyli, SMS, sauna, tuzlu likör, nabız ölçer vs...

    7. Finlandiya aynı zamanda bir "kaybedenler" ülkesi. Her yıl 13 Ekim'de "Başarısızlık Günü" ülkede törenlerle kutlanıyor. Yani bu ülkede kaybeden olmak kötü bir şey değil.

    8. Finlandiya'nın pizzaları İtalya'dan daha iyi. 2008'de Dünyanın En İyi Pizzası ödülünü aldı. Üstelik pizzanın adı "Berlusconi"ydi. Sebebi de Berlusconi'nin Finlandiya mutfağını beğenmediğini açıklamasıydı. Finlandiyalılar'ın intikamı acı oldu.


    9. Finlandiya dünyanın en yüksek (yüksek ne kelime) trafikte hız yapma cezasına sahip. Örneğin bir Nokia yöneticisi 30'la gidilmesi gereken yolda 45'le gittiği için 103 bin dolar para cezasına çarptırılmıştı. Bu nedenle Finlandiya yollarından insanlardan daha yavaş giden otomobiller görmek mümkün.

    10. Finlandiya heavy-metal grupları üretmede bir dünya lideri. Daha da ötesi bir heavy-metal grubuyla (Lordi), pop yarışması Eurovision'da birinci olarak tarih bile yazdılar.
  • 412 syf.
    ·109 günde·10/10
    İnsanlık tarihi nerede basladı nereye gidecek?
    Kültür nedir?
    Din nedir?
    Irk nedir?


    Toplumsal degisimler , hareketler, devrimler neden sebep sonuc iliskisini çözümleyebilmek icin farklı bir perspektif verecek , size ilham verecek bir kitap,

    Yasanmis olaylardan yola cikarak , sizi bir düşünce dünyasında yolculuğa cikartiyor, yolda gördüklerinizi yorumlamanızla daha önceki tecrübeleriniz(beyninizde olan bilgi,kulturunuz,dininiz) de muhakkak bir sekilde etkiliyordur.

    Birde size verilen herseyin kesinlik, mutlaklıktan ziyade , kendi terazinizde tartıp sonra elekten geçirip ona göre yorumlamak gerekir. Bu durum sunu benzer , yüzmek icin denize girdiginizi düsünun, kimi sadece kiyilarda yüzer, kimi biraz daha ileri gider, kimi de bir dalgic gibi denizin dibine girip orda diger yüzücülerin göremediği şeylere vakıf olur.
    ”Bildiklerimiz, sadece bir damla,bilmediklerimiz ise, bir okyanustur ” biri demiş ama tam olarak kim olduğunu hatırlatmıyorum,



    Eksik taraflarından bir tanesi, insanoğlunun tarihi o kadar eskidir ki, Harari`nin sadece son ikiyüz yıla agirlik vermiş,buda belki bütün insanligin tarihini anlamada eksik kalıyor.

    Birde uzmanlık alani sadece tarih olan(tarih profesörü) bir bilim adaminin antropoloji , psikoloji/psikanaliz,din,felsefe alanına giren konularda kendi perspektifinden degerlendiriyor. Yani bu kadar geniş ve farklı alanlarda kalem çalmak fazla mübalağa bana göra.

    Tabi bügun ki modern dünyada sürekli bir algıya/beynin hacklenmesi/ günde binlerce kez farklı mesaja maruz kalan bireyler , ister istemez düşünce dünyasi, hissettikleri bir sekilde etkilenmektedir. Harari`nin bu banyodan gecmis olması etkilenmiş olması kacinilmazdir. Her ne kadar tarih profesörü olsada, bulunduğu ülkenin, yetistigi iklimin,kültürün , çevrenin üzerinde yaptıği intiba bir sekilde kitabına yansitmis..
    Bilim adami rasyonel düşünen ve irrasyonel hareket etmeyen, somut verileri olması gerekir. Ama bir sosyal bilim olan tarih /antropoloji, daha cok yorumlama üzerine giden, cünku elinizde sinirli bir belge yada hicbirsey yoktur.Tamamen hayal gücünüze dayanan sonuçlama yaparsiniz.




    Bilişsel devrime, tarım ve sanayi devrimine, ekonomiden mutluluk arayışına insan

    sosyolojik ekolojik ya da tarihsel kavramların birbirini nasıl etkilediğinin farkında olmadığımız şeylere ışık tutuyor. Özellikle bu neden sonuç ilişkileriyle zihin açan kısımlara guzel.


    Bunların hepsinin birbiri ile ne gibi etkileşimi vardır? Veya Tarihte nasil bir etkilisim icinde olmuşlardi ,ve gelecekte nerelere gidebilir?


    Diger incelemeleri okurken bu kitap ile ilgili, karsilastigim , yazarın özellikle kapitalizmi öne cikarip, övdüğü ile ilgili…Tabi eger sizin backgroundunuz, heybeniz sadece olaylari aciklamak yada yorumlamak icin liberalizm, kapitalizm yada sosyalizm üzerine ise o zaman yanılıyorsunuz dur. Büyük resmi göremezsiniz.

    Yazar tarihte yasanmis sömürge olaylarinin , ekonomik ve sosyal bir perspektiften ele almis, eksik kaldigi yerler olabilir ama bu demek değildir ki;
    Yazar sömürü düzenini savunuyor!,sadece size kendi perspektifinden gördüklerini aktiriyor. Ve sizin orda anlatilanlari yorumlaniz da tamamen sizin bildikleriniz ile ilgilidir.
    Bir bölümde gecen su paragraf nasil yorumlarsanız artik;

    ”Eğer bu imparatorlukların, dünyanın dört bir yanında ölüm, baskı ve adaletsizlik dağıtan kötü niyetli canavarlar olduğunu düşünüyorsanız, işlenen cinayetleri anlatan ansiklopediler doldurabilirsiniz. İmparatorlukların tebaa olan halklarının hayatını yeni ilaçlar, daha iyi ekonomik koşullar ve güvenlik sağlayarak iyileştirdiğini düşünüyorsanız bunlarla ilgili de bir ansiklopedi doldurabilirsiniz. Bilimle yakın işbirliği yapmaları sayesinde, bu imparatorluklar o kadar büyük güç toplamış ve dünyayı o kadar büyük ölçüde değiştirmiştir ki, basitçe iyi veya kötü olarak adlandırılamazlar. Bugün içinde yaşadığımız dünyayı, o imparatorlukları yargılamak için yararlandığımız ideolojiler de dahil, bu imparatorluklar yaratmıştır”...

    ”2013’teki ekonomik pasta 1500’dekinden çok daha büyük ama o kadar eşitsiz dağılıyor ki, pek çok Afrikalı köylü ve Endonezyalı işçi, bütün gün süren yorucu bir çalışmanın ardından eve atalarının beş yüz yıl önce getirdiğinden daha az gıdayla dönüyor. Tıpkı Tarım Devrimi gibi, modern ekonominin büyümesi de dev bir aldatmaca olabilir. İnsan türü ve küresel ekonomi büyümeye devam edecektir ama giderek daha fazla sayıda insan açlık ve yoksulluk içinde yaşayacaktır.”..



    Ve baska bir yerde sebep sonuc ilişkisini bize anlatmaya calisiyor, doğru veya yanlis o bizim yorumumuza kalmis, mutlak doğru veya mutlak yanlis yoktur,Yani kime göre, neye göre?

    ”Örneğin 16. yüzyılda krallar ve bankerler dünyanın etrafını dolaşacak seyahatlere muazzam finansal kaynaklar aktarmışken, çocuk psikolojisiyle ilgili araştırmalar için bir kuruş bile ayırmamıştır. Bunun nedeni de kralların ve bankerlerin dünyanın yeni bölgelerin keşfedilmesi durumunda kendilerinin de yeni topraklar fethedeceği ve yeni ticaret imparatorlukları kuracağı beklentisidir, öte yandan çocuk psikolojisini daha iyi anlamanın kendilerine bir kâr getirmeyeceğinin farkındadırlar”..

    İnsanlık tarihi bir kitabi sagamiyacak kadar uzun ve geniştir, yüzlerce ansiklopedik bilgi yada milyonlarda İnternet sayfası yapsanız bile yetmez. Ama genel anlamda bazi yasanmis olaylari anlamak icin Hariri bize bir fener tutmaya calisiyor. Bana göre de cok basarili olmuş. Tabi bunun yapan baska yüzlerce kitap, yazar da olabilir ama benim okuduğum bu kitap bana bu bakis acisini vermiştir. Kotu bir kitap veya yazar diyemem o zaman.

    Yada mesela tarih ile ilgili dusuncelerini bize aktarırken, savunduğu bir teori sudur, yani dediğim gibi mutlak bir doğruluktan ziyade bakis zaviyesi önemli;

    “Öyleyse neden tarih okuyoruz? Fizik veya ekonominin aksine, tarih doğru ve tutarlı tahminlerde bulunmak için uygun araç değildir. Geleceği bilmek için değil, ufkumuzu genişletmek, mevcut durumumuzun ne doğal ne de kaçınılmaz olduğunu anlamak ve sonuç olarak önümüzde akla hayale gelmeyecek olasılıklar bulunduğunu anlamak için tarih okuyoruz. Örneğin Avrupalıların nasıl olup da Afrikalıları boyundurukları altına aldıklarını anlamak, bize ırk hiyerarşisinin kesinlikle doğal veya kaçınılmaz olmadığını ve dünyanın farklı bir şekilde de düzenlenmiş olabileceğini fark etmemizi sağlar”



    Özellikle bugünkü modern dünyada genel gecer olan, din, dil ve irk ayrimi olmamaksızın hepsinin ortak noktalarından bir tanesi;
    ”Dini inançlar konusunda anlaşamayan Hristiyanlar ve Müslümanlar paraya inançta anlaşıyordu, çünkü din bir şeye inanmamızı isterken, para başkalarının da bir şeye inandığına inanmamızı ister”...

    Mesela sosyalist ve komünist bir düzen oldugunu iddaa eden Cin Halk Cumhuriyeti veya Kapitalist sistemin en byuklerinden olan Amerika arasinda fark kaldimi?

    ”Bugün tüm insanlar, itiraf etmek istemeseler bile, giyim kuşamda, düşüncede ve zevkte Avrupalıdır. Söylemde çok katı Avrupa karşıtı olabilirler ama gezegendeki neredeyse herkes siyaset, tıp, savaş ve ekonomiyi Avrupa'nın gözlerinden görüyor, Avrupa melodileriyle yazılmış ve Avrupa dillerinde söylenen müzikleri dinliyor. Yakın bir gelecekte küresel boyutta üstünlüğü kurmaya aday günümüzün gelişen Çin ekonomisi bile, Avrupa tipi bir üretim ve finans modeli üzerine kuruludur”...



    Tarihin akisi icin, farkli kültürler, medeniyetler ortaya cikmislardir ve bunlarin kendi kulturleri dilleri, dinleri, yasam bicimleri, gelenekleri olmuştur ve bunlara göre adalet, esitlik, gibi kavramlari kendi perspektifinden yorumlamislardir, mesela tarihte yasamis olan kadim bir medeniyet ve kültür olan Babiller ile günümüz modern dünyanın en buyuk hakim kültürü kabul edilen Amerikalilari karsilastirirken Hariri,söyle yorumlamis;

    ” Amerikalılara göre insanlar eşitken, Babillilere göreyse kesin olarak eşit değildir. Amerikalılar doğal olarak kendilerinin haklı, Hammurabi’nin haksız olduğunu öne süreceklerdir. Hammurabi de doğal olarak kendisinin haklı, Amerikalıların ise haksız olduğunu öne sürecektir. Aslında iki taraf da haksızdır. Hem Hammurabi hem de ABD’nin kurucuları, eşitlik veya hiyerarşi gibi evrensel ve değiştirilemez adalet ilkeleriyle yönetilen bir gerçeklik hayal etmişlerdir. Bunlar sadece Sapiens’in derin hayal gücü ve icat ederek birbirlerine anlattığı hikayelerde var olabilir. Bu ilkelerin nesnel bir geçerliliği yoktur.”
  • Milli Kurtuluş Savaşımız, günümüzün bir­ çok kurtuluş savaşından ayrılmaktadır. Oralarda, kurtu­luş savaşı, sömürgeciyle birlikte onunla işbirliği yapan prekapitalist düzenin egemen sınıfiarına karşı yapılmış­tır. Hareketin temel dayanağını fakir köylü teşkil etmiş ve başta toprak reformu olmak üzere, köklü devrimler ile, prekapitalist düzenin egemen sınıfları tasfiye edilmiştir. Türkiye'de ise, tarihsel şartların sonucu, bu unsurlar kur­tuluş savaşının temel dayanaklarından birini teşkil etmiş­tir. Savaş eşrafa ve eşrafın bezgin köylü kitlesi üzerinde­ki nüfuzuna dayanarak yürütülmüş ve kazanılmıştır.
  • ...
    Bana göre günümüzün sanatçısı devrimin geçici yapıtını verebilir. Dönem daha bitmemiştir. Yeni dediğimiz insanın yüreğinde eski toplumun filizleri hala sürüyor ve insan eski toplum yaşamının koşullarını daha atamadı içinden. Şunu söylemek gerekiyor. Büyük kültür devriminden önce, örgüt ve toplumsal yapıcılık dönemi, ancak ondan. sonra da yüksek kültür dönemi geliyor. Yüksek kültür devriminden önceki dönem, örgüt ve toplumsal yapıcılık dönemidir. Toplumsal örgütlenme devriminden önceki dönem, devrim dönemidir. Bilmiyorum, devrim döneminden önceki dönemin skolastik ve akıl durağanlığıyla despotizm, fanatizm ve cahillik dönemi olduğunu söylemek gerekiyor mu? Toplumsal devrim, eski, hemen hemen ölü değerleri yıktıktan sonra sanat tam anlamıyla üretici olacak ve o zaman yeni temelleri üzerine kurulmuş genç toplum yeni kültürün ilk yazın yapıtlarını, başyapıtlarını rahat ve bol verecektir. Yeni Weimar şairlerine verimli bir toprak hazırlamak için onlara hoşgörü hakkı tanınmalıdır. Düşün hoşgörüsü dönemi Utreht Barış Antlaşması’nın imzalanmasıyla başlamıştır. Bu, Lessing’in Protestan skolastiğine karşı utkuyla biten savaşının sonucudur. Otuz yıllık savaş zaten bir bakıma devrim aşaması, vicdan özgürlüğü savaşıdır. Vicdan özgürlüğü yalınç bir politik hak olmadığı için Utreht anlaşmasıyla başlayan ve Lessing’in gelişiyle biten yazın ve sanat dönemi, çağının zekâsının bu yeni utkusunda sanat ve kültür yaratıcılığı için esin kaynağı oluyor.

    Burjuva kültürü 19. yüzyılın antiklerikal , (papazlığa karşı) ve laik platformunda ilerliyor ve zenginleşiyordu. Bu kültür Fransız Devrimi ve ona bağlı olan kanlı savaşlar dolayında düşüncelerin birleşmesinin sonucundan başka bir şey değildir.

    İki dönem arasında bir ara gerekiyor bize ki, bu arada sanatçı gererken entelektüel dinlenmeyi sağlayarak, hem kendi yüreğinin atışını, hem kitlenin nabzını dinlemeye fırsat bulabilsin. Böylece ilk önce yaşadığımız dönemi incelemeliyiz; bu yapılmazsa yeni kültürün önemi ve doğasına değin varsayımı yaratamayız.

    Yaşadığımız dönem, nasıl bir dönemdir? Bir yandan parlamento yöntemleriyle varoluşunu savunan kapitalizm, öbür yandan Sovyet Rusya’da var olan komünist dünya ve üçüncü dünya olarak da kapitalizmin başka bir evresi olan faşizmdir. Savanarola’nın fanatizmini andıran küçük burjuva görüşüyle faşizm, ilk iki dünyaya tepkiden başka bir şey değildir. Ama son bir dördüncü dünya, iç ve dış ulusal bağımsızlığın gerçekleşmesini isteyen ulusal özgürlük savaşını veren halkların dünyasıdır.

    Ne, giyotinle ve halk ordularının silahlarıyla prestijini yükseltmeye çabalayan Büyük Fransız Devrimi, ne Otuz Yıl Savaşı, yaşadığımız çağ kertesinde devrimci olamamıştır. Çok yoğun ekonomik bunalım, işsiz orduları, sömürge ve yan sömürge halkları, kanlı kıyımlar, ekonomik yapıcılığın artması, açık ve gizli olarak silahlanan uluslar, faşizmin Neronca canavarlığı, işte çağımız budur. Zamanımız insanlığa çok ağır bir görev verdi. Rönesans çağında, çağın sorunlarıyla salt üç ya da dört küçük cumhuriyet ilgileniyordu.

    Söz konusu görev, sanırım, 19. yüzyılın başlangıcında insanlığın önünde var olan sorunlarla ölçülemez. O zamanki sorunlar Batı Avrupa’nın ancak birkaç ülkesini ilgilendiriyordu. Şimdiyse insanlar, birbirleriyle bağlı olduklarını ve aynı yazgıyı paylaştıklarını anlamalıdırlar. Ancak o zaman “ide”lerin büyük dünyasını yaratmaya olanak vardır. Ve bu düşünce dünyasına gelene dek devrimler dönemini bitmiş sayamayız. Dünya ulusları bugün aynı haklara sahip değiller. Ve yeni dünyayı yaratma yolunda aynı ölçüde yürüyemiyorlar. Ve yeni toplum kuruluncaya dek de, yeni anlamıyla hoşgörü dönemi gelemez.

    Devrim ve sosyalizmi kurmada Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ni örnek gösterebiliriz.

    Büyük sanatın zamanı daha gelmedi. Ama bana göre, büyük sanatın zamanını hazırlayan epik dönem iki ülkede de duyumsanıyor: Sovyet Rusya’sında ve Türkiye’de.

    Biz çağdaş yazarlar, gerçekçi romancılar olarak sttosfer’e yükselen, en tehlikeli derinliklere inen buradaki insanları, Sovyetler ülkesinin topraklarında gördüklerimizi yazabileceğimiz kuşkuludur.

    Dev konuların Syklop tarafından yaratıldığı söylenir. ‘Çeluskin’in (1932 yılında vapurlarla kutba ilk giden) destanı bütün dünyanın söylencelerini aşmıştır. Esinin bu kaynağından bütün uluslar, entelektüel ve ahlaksal hazineler alabilirler.

    Ulusum Anadolu’da özgürlüğü için üç yıl savaş vermek zorunda kaldı. Bütün emperyalist dünya onu yenmeye, zapt etmeye çalışıyordu. Türk ulusunu yok etmek için bütün emperyalist dünya altını ve silahı harekete geçirdi. Tarihimizin çok acılı bir dönemiydi. Toplar, zırhlı arabalar·, tanklar, uçaklar, ölüm kusan silahlar her yandan ulusun yaşamını tehdit ediyordu. Ve yüzyıllar boyunca Avrupa için iştah açıcı bir parça olan Türkiye, iki yüzyıl içinde topraklarının sürekli paylaşılmak tehlikesi altındaki Türkiye, Dünya Savaşı’ndan arta kalan bütün güçlerini toplamaya çalıştı istilacılara atılmak zorunda bırakıldığı için. Ya utku ya ölüm isteğiyle, zincirlerini kırmak mucizesini bütün dünyaya göstermek istedi ve bunu onurla başardı. (Alkışlar)

    Zırhlı arabalara karşı ancak kağnı gönderebildik, uçak filolarına karşı hepsi hepsi üç ya da dört uçak. Savaşta utkuyu kazanmak için tüfeğimiz bile yetmiyordu.

    Yoldaşlar, Türk köylüsünün özverisiyle, kahramanlığıyla bu utku kazanılmıştır. (Alkışlar) Bütün tekniğiyle ve yıkım araçlarıyla emperyalist Avrupa, Anadolu toprağında yenilmiştir. Ama bu tarihsel olay, bizim sanat ve yazınımızda tohumlanmadı. Çünkü başka ülkelerde olduğu gibi bizde de sanatçılar zamanın sesini hemen duymuyorlar. Bugün epik şairimiz yoksa inanıyoruz ki gelecekte olacak. Homer’in ortaya çıkmasından önceki dönemi yazık ki bilmiyoruz. Homer’den önce söylenen mistik şarkıların koleksiyonları ve fantezilerle dolu olan çobanların aşk şarkıları vardı. Bizden dört bin yıl önceki Yunan – Roma kültüründen bize kalan bunlardır. Bu kültür, uygarlığımızı doğurmuştur.

    Büyük yazar Gorky’nin söylediği gibi, günümüzün işçi ve köylü şarkıları ve öykülerine dayanan yarının kültürünün çiçekleneceğine niçin inanmayalım? Onlar dahaca yazın dilini bilmiyorlar ve biz de kimileyin ‘Onların diline tam değerini veremiyoruz. Ama bir gün gelecek ki, birleşme ve karşılıklı anlaşma gerçekleşecek. Ve yazının ilk kaynağının gücü, tam ve mutlu bir noktada birleşecek. (Alkışlar)
  • Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Politikada 45 Yıl adlı ilginç kitabında, kendisinin yer aldığı Devrim denilen hareket içinde bürokratların yalnızlığını itiraf etmektedir. Karaosmanoğlu, eğer devrimci bir-iki lidere bir şey olsa, bütün devrimlerin yok olacağı korkusunu belirtmiştir. 'Devrimleri Koruma' sloganı da aslında bu yalnızlık korkusundan ortaya çıkmıştı. Devrim denilen şeyler kime karşı korunacaktı? Neden devrimlerin korunması gençliğe bırakılmıştı? Halk nerede idi, köylü efendimiz nerede idi? Devrimler, kimler için korunacaktı? Bu sorular şimdi ısrarla sorulmalıdır bence.
  • «Halk» denince, en başta, köylüyü düşünmek
    gerekir. Bugün nüfusumuzun yüzde 70'i köylüdür.
    Cumhuriyet kurulduğunda belki yüzde 90'ı köylü
    idi. Onun için, özellikle o dönemde, «halk» denince,
    en başta köylüyü düşünmek gerekir. Şimdi,
    «halk» olarak köylüyü ele alıp, bazı devrimlere bir
    bir bakalım...

    Şapka Devrimi Ve Köylü :
    Yukarda da değindiğim gibi, örneğin bir şapka
    devrimi, hiç kuşkusuz, yararlı, gerekli bir devrimdi.
    Ama köylüye ne getirmişti?... Ekonomik
    bakımdan, sosyal bakımdan ne getirmişti? Hattâ
    biçimsel olarak ne getirmişti?
    Köylünün, aslında, ne fesden yana ne de şapkadan
    yana olması beklenebilirdi. Köylü, ne serpuş
    bulabilirse; kendi işiyle, yaşamıyla ve olanaklarıyla
    bağdaşabilen ne serpuş bulabilirse, onu geçirirdi
    başına.
    Fes yerine şapka giydirilmesine karşı tepki
    de, zaten, köyde doğmamıştı. Şapkaya karşı tepki,
    kasabalarda bazı tutucu çevrelerden, çoğu da okur
    yazar olan kimselerden gelmişti.
    Gene kendi başımdan geçen bir olayı anlatmak
    isterim.
    Bundan birkaç yıl önce, bir açık hava toplantısında
    konuşmak üzere Kastamonu'ya gidiyordum.
    Giderken aklıma geldi ki, konuşacağım gün,
    Atatürk'ün Kastamonu'da şapka devrimini ilân ettiği
    günün yıldönümüne rastlıyordu. Bunun iyi bir
    rastlantı olduğunu düşündüm. Kastamonu'daki
    konuşmama, şapka devriminin önemini anlatarak
    başlayabilirdim.
    Meydan dolmuştu Kastamonu'da. Halk beni
    dinliyordu. Şapka devriminin yıldönümünde, ben,
    uzun uzadıya, bu devrimin önemini anlatmağa
    başladım. Fakat halk ilgisizdi, heyecansızdı... Birden
    bire idrak ettim ki, koca meydanda, beni dinleyen
    bir tek şapkalı insan yoktu. Ne fesli vardı
    ne de şapkalı... Birçok kasketliler vardı. Halk, kendi
    iş durumuna ve olanaklarına göre, başına geçirecek
    en uygun şey olarak kasketi bulmuştu, onunla
    gelmişti beni dinlemeye.
    Bir üstyapı devrimi olarak, şapka devrimi,
    ona değmemişti. Üstünden geçmişti.

    Yazı Devrimi Ve Köylü :
    Köylü, yazı devrimine de karşı olamazdı.
    Çünkü bu devrim yapıldığında, köylünün büyük
    çoğunluğu okuma-yazma bilmiyordu. Yazı devrimine karşı
    direnenler de, kentlerdeki kasabalardaki
    bir avuç aydından ibaretti. Yazı devrimine
    tepki, ancak okur-yazarlardan gelebilirdi. Bu da
    bir üstyapı devrimiydi. Bu da köylünün üstünden
    geçiyordu.

    Peçe, Kafes Ve Köylü :
    Kadınların eşit haklara kavuşturulması... Kadınların
    peçe altından, kafes ardından kurtarılması...
    Belki en sert tepki bu devrime karşı gelmiştir.
    Ama köylüden mi gelmiştir... Hayır... Köylüden
    gelmesi söz konusu olamazdı.
    Çünkü bu devrim yapılmadan önce de, Türk
    köylülerinin büyük çoğunluğu, kadın erkek bir
    arada çalışırlardı. Ekonomik koşullar, onları, kadınların
    yüzleri açık, kadm-erkek tarlada yanyana
    çalışmağa mecbur bırakmıştı. Köyde kadınlar ne
    kafes ardındaydılar ne peçe altındaydılar.
    Kurtuluş Savaşında, ileri, modern, aydın İstanbul'un
    hanımları henüz peçe altında, kafes ardında
    iken, Anadolu'nun köylü kadınları, yüzleri
    açık, cephedeki erkeklerine mermi taşıyorlardı. O
    köylüler mi Atatürk'ün kadın hakları ile ilgili devrimine
    karşı çıkacaklardı?... Karşı değillerdi, karşı
    olamazlardı. Ama o devrimlerden yana da olmaları,
    o devrimi övmeleri için de bir neden yoktu.
    Çünkü, İstanbul hanımları kafes ardından, Peçe
    altından çıkmadan önce köylünün geçim durumu
    ne idiyse, bu devrimden sonra da oydu.
    Bu devrime, kadın haklarıyla ilgili devrime
    karşı da tepki, halktan değil, köylüden değil, bazı
    aydınlardan, bazı seçkinlerden gelmişti.
    Aydınların Yanılgısı
    Bu birkaç örnek, köylüyü «devrimci değil» diye,
    «devrimlere tepki gösterdi» diye suçlarken, aydınların,
    ne kadar haksızlık ettiklerini, kendi suçlarını,
    nasıl, halka yüklediklerini göstermeğe yetse
    gerektir.
    Yakın zamana kadar aydınlarımız, gerçek
    gericiyi, gerçek tutucuyu teşhis etmekte yanılmışlardır.
    Büyük bir bölümü hâlâ da yanılmaktadır.
    Bu yanılgının sonucu olarak da, ağır bir haksızlık
    yaparak, Türk halkını, Türk köylüsünü,
    devrimci olmamakla, devrimlere karşı olmakla suçlamışlardır.
    Onun için de, gene haksız olarak, halkın oylarıyla,
    köylünün oylarıyla, halk yararına devrimler
    yapılamayacağını sanmışlardır.
    Ancak bunca yıl sonra, şimdi şimdi, bazı aydınlar,
    o da aydınlardan henüz küçük bir bölümü,
    gerçek tutucuyu ve gericiyi teşhis edebilmeğe başlamışlardır.
  • STALİN - LENİNİZM'İN İLKELERİ

    STALİN

    LENİNİZMİN İLKELERİ

    İÇİNDEKİLER

    1 LENİNİZM'İN İLKELERİ
    2 İÇERİK
    3 I. LENİNİZM'İN TARİHSEL KÖKLERİ
    4 II. YÖNTEM
    5 III. TEORİ
    6 IV. PROLETARYA DİKTATÖRLÜĞÜ
    7 V. KÖYLÜ SORUNU
    8 VI. ULUSAL SORUN
    9 VII. STRATEJİ VE TAKTIK
    10 VIII. PARTİ
    11 IX. ÇALIŞMA TARZI

    LENİNİZM'İN İLKELERİ

    Leninizmin İlkeleri, Stalin'in “Les Questions du Léninisme” (Editons en Langues Entranges, Moscou 1941) adlı kitabından, "Des Principes du Léninisme" ve "Questions du Léninisme" adlı yazıları, "Leninizmin İlkeleri" adıyla Sol Yayınları tarafından Mart 1978'de Dördüncü Baskı olarak (Birinci baskı: Aralık 1969) yayınlanmıştır.

    Bu ilkeler pratik olarak 1936 SSCB Anayasası'nın temelini oluşturmaktadır.

    İÇERİK

    1924 Nisan başlarında Sverdlov Üniversitesinde verilen konferanslar, Bu sayfaları Lenin kampanyasına sunuyorum (J. Stalin).

    LENİNİZMİN İLKELERİ: bu, geniş bir konudur. Bu konuyu ayrıntılı olarak anlatmak için koca bir kitap yazmak, birkaç cilt doldurmak gerekir. Bu nedenle, bu konferanslarımızın Leninizmin tam bir açıklaması olmayacağı doğaldır; olsa olsa Leninizmin çok kısa bir özeti olabilir. Bununla birlikte, Leninizmi daha ayrıntılı incelemek için gerekli olan bazı temel hareket noktalarını verebilmek amacıyla, bu özetin yararlı olacağına inanıyorum.

    Leninizmin ilkelerinin açıklanması, Lenin'in dünya görüşünün ilkelerinin açıklaması değildir. Lenin'in dünya görüşü ile Leninizmin ilkeleri, kapsam bakımından aynı değildir. Lenin Marksist’tir ve dünya görüşünün temeli [sayfa 7] de, kuşkusuz Marksizm’dir. Ama bu, Leninizmin açıklanmasına, Marksizmin açıklanmasıyla başlamayı gerektirmez. Leninizmi açıklamak, Lenin'in yapıtlarında özel ve yeni olanı, Lenin'in Marksizmin ortak hazinesine kattığı ve Lenin'in adına kendiliğinden bağlı olan şeyi açıklamaktır. Ben, konferanslarımda, Leninizm’den ancak bu anlamda söz edeceğim.

    Peki, Leninizm nedir?

    Bazıları, Leninizm, Marksizmin Rusya'nın özel koşullarına uygulanmasıdır, diyorlar. Bu tanımlama, gerçeğin bir kısmını içerir; ama bütün gerçeği yansıtmaktan uzaktır. Gerçekten Leninizm, Marksizmi, Rus gerçeğine uygulamış ve bunu ustaca yapmıştır. Ama Leninizm, Marksizmin Rusya'nın özel koşullarına uygulanmasından ibaretse, o halde Leninizm, yalnızca ulusal, yalnızca Rusya'ya özgü bir olay olmak gerekir. Oysa Leninizmin, –yalnızca Rusya'ya özgü değil– bütün uluslararası gelişmelerde kökleri olan, uluslararası bir olgu olduğunu biliyoruz. Bundan dolayı, bu tanımlama tek yanlıdır, sakattır.

    Bazıları da Leninizmin, sonraki yıllarda ılımlı olduğu ve devrimci olmaktan çıktığı iddia olunan Marksizmin 1840-1850 yıllarındaki devrimci öğelerinin canlandırılması olduğunu söylerler. Marx'ın öğretisini –devrimci ve ılımlı– diye ikiye ayırmanın saçmalığını ve bayağılığını bir an için dikkate almazsak, tamamıyla yetersiz ve inandırıcı olmaktan uzak olan bu tanımlamada bile bir gerçek payı bulunduğunu kabul etmek gerekir. Bu gerçek, Leninizmin, gerçekten İkinci Enternasyonal oportünistlerinin hasıraltı ettikleri Marksizmin o devrimci içeriğini canlandırmış olmasından ibarettir. Ama bu, dediğimiz gibi, gerçeğin ancak bir parçasıdır. Tam gerçek şudur ki, Leninizm, yalnızca Marksizmi canlandırmakla kalmadı, Marksizmi, kapitalizmin ve proletaryanın sınıf savaşımının yeni koşulları içinde geliştirerek, ileriye bir adım attı.

    Öyleyse Leninizm nedir? [sayfa 8] Leninizm, emperyalizm ve proletarya devrimi çağının Marksizm’idir. Daha tam söylemek gerekirse, Leninizm, genel olarak proleter devrimin teori ve taktiği, özel olarak proletarya diktatörlüğünün teori ve taktiğidir. Marx ve Engels, emperyalizmin henüz gelişmediği devrim-öncesi dönemde, proletarya devriminin pratikte henüz kaçınılmaz olmadığı bir dönemde, savaşım verdiler. Marx ve Engels'in öğrencisi olan Lenin ise, gelişmiş emperyalizm döneminde, proletarya devriminin bir ülkede başarıya ulaştığı, burjuva demokrasisini yendiği ve proletarya demokrasisi çağını, Sovyetler çağını açtığı gelişme halindeki proletarya devrimi döneminde savaşım verdi.

    İşte bundan dolayı Leninizm, Marksizmin yeni koşullarda gelişmesidir. Genellikle, Leninizmin, olağanüstü savaşımcı ve olağanüstü devrimci niteliğine işaret edilir. Bu, tamamıyla doğrudur. Ama Leninizmin bu özelliği, iki nedenle açıklanabilir: birincisi, Leninizm, proletarya devriminden doğmuştur ve zorunlu olarak bu devrimin izini taşır; ikincisi, Leninizm, İkinci Enternasyonalin oportünizmine karşı savaşta, büyümüş ve güçlenmiştir, o savaş ki sermayeye karşı savaşımın başarılması için zorunlu bir önkoşul idi ve zorunlu bir önkoşuldur. Unutmamak gerekir ki, Marx ve Engels ile Leninizm arasında, İkinci Enternasyonal oportünizminin tek başına egemen olduğu koca bir dönem vardır ve bu oportünizme karşı amansız savaşımın, Leninizmin en önemli görevlerinden biri olması kaçınılmazdı.

    I. LENİNİZM'İN TARİHSEL KÖKLERİ

    Leninizm, emperyalizm koşullarında, kapitalizmin çelişkilerinin en aşırı noktaya ulaştığı; proletarya devriminin hemen çözülmesi gereken bir eylem sorunu haline geldiği, eski, işçi sınıfını devrime hazırlama döneminin yeni bir döneme, sermayeye karşı doğrudan doğruya savaşım dönemine [sayfa 9] dönüştüğü bir zamanda gelişti ve biçimlendi.

    Lenin, emperyalizme "cançekişen kapitalizm" derdi. Neden? Çünkü emperyalizm, kapitalizmin çelişkilerini son sınırına, ötesinde devrimin başladığı noktaya vardırır da ondan. Bu çelişkiler arasında, en önemli sayılması gereken üç çelişki vardır:

    Birinci çelişki, emek ile sermaye arasındaki çelişkidir. Emperyalizm, sanayi ülkelerinde, tekellerin, tröstlerin, konsorsiyumların, bankaların ve malî oligarşinin tam egemenliği demektir. Bu tam egemenliğe karşı savaşımda, işçi sınıfının –sendikalar, kooperatifler, parlamenter partiler ve parlamenter savaşım gibi– alışılagelen yöntemlerinin tamamıyla yetersiz olduğu görülmüştür. Ya kendini sermayeye teslim et, eskisi gibi sürün, hatta daha da aşağıya düş; ya da yeni bir silaha sarıl; emperyalizm, proletaryanın sayısız kitleleri önüne, sorunu böyle koyar. Emperyalizm, işçi sınıfını devrime götürür.

    İkinci çelişki, hammadde kaynaklarını, başkalarının topraklarını ele geçirmek için savaşım halinde olan çeşitli malî gruplar ve emperyalist devletlerarasındaki çelişkidir. Emperyalizm, hammadde kaynaklarına sermaye ihracıdır, bu kaynakların tekeline sahip çıkmak için amansız savaşımdır; "yaşam alanı" arayan yeni malî grupların ve devletlerin, zorla aldıkları yerlere, kene gibi yapışan eski gruplara ve devletlere karşı kıyasıya yürüttükleri, paylaşılmış dünyanın yeniden paylaşılması uğruna savaşımdır. Çeşitli kapitalist gruplar arasındaki bu kıyasıya savaşımın dikkate değer yanı, emperyalist savaşları, başkalarının topraklarını fethetmek için yapılan savaşları, bu savaşımın kaçınılmaz bir öğesi olarak içermesidir. Bu da, emperyalistlerin karşılıklı zayıflamasına, genel olarak kapitalizmin durumunun zayıflamasına, proletarya devrimi saatinin yaklaşmasına, bu devrimin zorunluluğuna neden olması bakımından dikkate değerdir. [sayfa 10]

    Üçüncü çelişki, bir avuç egemen "uygar" ulus ile dünyanın yüzlerce milyonluk sömürülen ve bağımlı halkları arasındaki çelişkidir. Emperyalizm, geniş sömürgelerin ve bağımlı ülkelerin yüz milyonlarca insanının en utanmazca sömürülmesi, onlara en insanlık-dışı zulüm demektir. Bu sömürünün ve zulmün amacı, daha fazla kâr sızdırmaktır. Ama emperyalizm, bu ülkeleri sömürürken, buralarda demiryolları, fabrikalar ve yapımevleri, sanayi ve ticaret merkezleri kurmak zorundadır. Bu "siyaset"in kaçınılmaz sonuçları, bir proletarya sınıfının ortaya çıkması, yerli aydınların yetişmesi, ulusal bilincin uyanması, kurtuluş hareketinin güçlenmesidir. İstisnasız bütün sömürgelerde ve bütün bağımlı ülkelerde devrimci hareketin güçlenmesi, bu gelişmenin belirgin bir kanıtıdır. Sömürgeleri ve bağımlı ülkeleri, emperyalizmin yedek gücü olmaktan çıkarıp, proletarya devriminin yedek gücü haline getirerek, kapitalizmin mevzilerini temelden yıkmak, proletarya için önemlidir.

    Genellikle, eski "gelişen" kapitalizmi, cançekişen kapitalizm haline getiren belli başlı çelişkiler bunlardır.
    Bundan on yıl önce patlak veren emperyalist savaşın anlamı, bütün bu çelişkileri tek bir düğümde toplayarak terazinin kefesine koyması, böylelikle proletaryanın devrimci savaşlarını hızlandırması, kolaylaştırmasıdır.

    Başka bir deyişle, emperyalizm, devrimin kaçınılmazlık haline gelmesi sonucuna varmakla kalmadı, kapitalizmin kalelerine doğrudan doğruya saldırmak için elverişli koşulların yaratılması sonucuna da vardı.

    Leninizmi doğuran uluslararası durum işte budur.

    Bütün bunlar çok iyi ama emperyalizmin klasik yurdu olmayan ve olamayan Rusya, burada ne arıyor? Öncelikle, Rusya'da ve Rusya için çalışan Lenin'in burada işi nedir? Leninizm'in yuvası, proletarya devriminin teori ve taktiğinin anayurdu neden Rusya oluyor da, başka bir ülke olmuyor, diye sorulabilir. [sayfa 11]

    Rusya, emperyalizmin bütün çelişkilerinin düğüm noktasıydı da ondan.

    Çünkü Rusya, her ülkeden daha çok devrime gebeydi ve bundan dolayı yalnız bu ülke, bu çelişkileri devrim yoluyla çözecek durumdaydı.

    Önce, çarlık Rusya’sı, en insanlık-dışı ve barbar biçimiyle her türlü zulmün –kapitalist ve askerî zulmün, sömürge zulmünün– yuvasıydı. Rusya'da sermayenin büyük kudretinin çarlık istibdadı ile kaynaştığını, Rus milliyetçiliğinin saldırganlığını, Rus olmayan halklara yapılan zulmün, –Türkiye'de, İran'da, Çin'de olduğu gibi– geniş bölgelerin sömürüsünün, istilâcı savaşlarla ve bölgelerin çarlık tarafından ilhakı ile ilişkili olduğunu kim bilmez? Lenin, çarlık "askerî-feodal bir emperyalizmdir" derken haklı idi. Çarlık, emperyalizmin en olumsuz yanlarının kat kat yoğunlaşmasından doğan bir sonuçtu.

    Bundan başka, çarlık Rusya’sı, Batı emperyalizminin başlıca yedeği idi; bu, yalnızca yakıt ve metalürji gibi Rusya'nın ulusal ekonomisinin en önemli kollarını elinde tutan yabancı sermayeye serbest alan olmasından ötürü değildi; aynı zamanda, çarlığın, Batı emperyalistlerinin çıkarları uğruna savaşa sürmek üzere milyonlarca askeri seferber edebilecek durumda olmasından ötürüydü. İngiliz-Fransız kapitalistlerine sınırsız kârlar sağlamak için emperyalist cephelerde kan döken oniki milyonluk Rus ordusunu anımsayınız.

    Sonra, çarlık, Doğu Avrupa'da, emperyalizmin bekçi köpekliğini yapmakla kalmıyordu, üstelik Paris, Londra, Berlin ve Brüksel'de çarlığa yapılan ikrazların yüz milyonlara varan faizlerini halkın sırtından çıkarmakla görevli emperyalizmin ajanı durumundaydı.

    Ve son olarak, Türkiye, İran, Çin vb. gibi ülkelerin paylaşılmasında, çarlık, Batı emperyalizminin en sadık müttefiki idi. Çarlığın emperyalist savaşa emperyalist ittifakın [sayfa 12] bir üyesi olarak katıldığını ve Rusya'nın bu savaşın esas öğelerinden biri olduğunu kim bilmez?

    Çarlığın ve Batı emperyalizminin çıkarlarının birbirine sarılıp birleşmesi ve sonunda emperyalizmin çıkarlarının tek bir yumağı haline gelmesi bundan dolayıdır. Batı emperyalizmi, çarlığı savunmak ve korumak için, Rusya'da devrimi yenmek amacıyla bir ölüm-kalım savaşında bütün güçlerini denemeden, eski Rusya gibi Doğuda bu kadar güçlü bir desteği ve bu kadar zengin bir güç ve olanaklar hazinesini elden kaçırmaya razı olabilir miydi? Elbette razı olamazdı. Bunun içindir ki, çarlığa vurmak isteyen, ister istemez emperyalizme el kaldırıyordu; çarlığa karşı dikilen, emperyalizme karşı koyuyordu; çünkü çarlığı yıkmak isteyenin amacı, gerçekten çarlığa yalnız bir darbe indirmek değil de onu yıkmak ise, emperyalizmi de yıkması gerekiyordu. Böylece, çarlığa karşı devrim, emperyalizme karşı devrime yaklaşıyordu ve bu devrimin, proletarya devrimi biçimine girmesi zorunluydu.

    Rusya'nın devrimci köylüsü gibi önemli bir müttefiki olan dünyanın en devrimci proletaryasının başında bulunduğu büyük halk devrimi, Rusya'da, o sırada doğuyordu. Böyle bir devrimin yarı yolda duramayacağını, başarıya ulaşması halinde, emperyalizme karşı isyan bayrağını kaldırarak ilerleyeceğini tanıtlamanın gereği var mı?

    İşte bunun için, Rusya'nın, emperyalizmin çelişkilerinin düğüm noktası olması gerekiyordu; bu, yalnızca, bu çelişkilerin Rusya'da özellikçe rezilce, özellikle dayanılmaz biçimde belirmesinden ötürü değildi; yalnızca, Rusya'nın, Batının malî sermayesini, Doğunun sömürgelerine bağlayan Batı emperyalizminin başlıca desteği olmasından ötürü de değildi; ama bunlarla birlikte, emperyalizmin çelişkilerini, devrimci yoldan çözümlemeye güç yetirecek gerçek gücün yalnız Rusya'da bulunmasından ötürüydü.

    Dolayısıyla, Rusya'daki devrimin bir proleter devrimi [sayfa 13] olması zorunlu idi ve bu devrimin, gelişmesinin ilk gününden başlayarak, uluslararası bir nitelik alması ve bundan dolayı, emperyalizmi ta temelinden sarsması kaçınılmazdı.

    Bu koşullar içinde, Rus komünistleri, bir Rus devriminin dar ulusal çerçevesi içinde çalışmakla yetinebilirler miydi? Elbette yetinemezlerdi. Tam tersine, gerek iç durum (derin devrim bunalımı), gerekse dış durum (savaş), her şey, onları, çalışmalarında bu çerçeveyi aşmaya, savaşımı uluslararası alana aktarmaya, emperyalizmin yaralarını örten perdeyi yırtmaya, kapitalizmin kaçınılmaz iflâsını tanıtlamaya, sosyal-şovenizmin ve sosyal-pasifizmin üstesinden gelmeye, sonunda kendi ülkelerinde kapitalizmle savaşıma ve bütün ülkelerin proleterlerinin kapitalizmle savaşım işini kolaylaştırmak için proletarya devriminin teorisi ve taktiğini kurmaya zorluyordu. Zaten Rus komünistleri başka türlü hareket edemezlerdi, çünkü burjuva düzeninin yeniden kurulmasına karşı Rusya'yı güvenlik altına alabilecek bazı uluslararası durum değişiklikleri ancak böyle bir yol izlenerek sağlanabilirdi.

    Rusya'nın, Leninizmin ocağı ve Rus komünistlerinin önderi Lenin'in onun yaratıcısı olması, işte bu yüzdendir.
    Bu bakımdan Rusya'nın ve Lenin'in "başına gelen", 1840-1850 arasında Almanya'nın ve Marx ile Engels'in başına gelmiştir. Almanya, o tarihlerde, tıpkı Rusya'nın 19. yüzyılın başlarında olduğu gibi, burjuva devrimine gebe idi. Komünist Parti Manifestosu'nda Marx şöyle yazıyordu:

    "Komünistler dikkatlerini esas olarak Almanya'ya çeviriyorlar, çünkü bu ülke 17. yüzyılda İngiltere'dekinden ve 18. yüzyılda Fransa'dakinden daha gelişkin bir Avrupa uygarlığı koşulları altında ve çok daha fazla gelişmiş bir proletarya ile yapılmak zorunda olan bir burjuva devrimi arifesindedir ve çünkü Almanya'daki burjuva devrimi, onu hemen izleyecek bir proleter devrimin başlangıcı olacaktır.". [sayfa 14]

    Başka bir deyişle, devrimci hareketin merkezi, Almanya'ya doğru kayıyordu.

    Kuşku yok ki, Almanya'nın bilimsel sosyalizmin anayurdu olmasının ve Almanya proletaryasının önderlerinin bilimsel sosyalizmin yaratıcıları –Marx ve Engels– olmasının nedeni, Marx'ın yukarda anlatılan paragrafta işaret ettiği durumdur.

    20. yüzyıl başlarındaki Rusya için aynı şeyi söylemek, ama üstüne daha çok basarak söylemek gerekir; ancak, Rusya, 1840-1850 Almanya'sına oranla gelişmenin daha yüksek bir noktasında idi. Rusya, o dönemde bir burjuva devriminin arifesinde bulunuyordu; Rusya, bu devrimi, daha ileri bir Avrupa çerçevesi içinde ve (İngiltere ve Fransa şöyle dursun) Almanya'dakinden de gelişmiş bir proletarya ile yapmak zorundaydı; ve her şey, bu devrimin, proletarya devriminin mayası ve başlangıcı olacağını gösteriyordu.

    Daha 1902'de, henüz Rus devriminin hazırlık günlerinde, Lenin, Ne Yapmalı? Adlı yapıtında, geleceği önceden gören şu sözleri yazmıştı:

    "Tarih, bizi [yani Rus Marksistlerini, –J. St.] şu anda herhangi başka bir ülkenin proletaryasının karşı karşıya kaldığı bütün ivedi görevlerin en devrimcisi olan bir görevle karşı karşıya getirmiştir. Bu görevin yerine getirilmesi, yalnızca Avrupa gericiliğinin değil, (şimdi denebilir ki) Asya gericiliğinin de bu en güçlü kalesinin yıkılması, Rus proletaryasını, uluslararası devrimci proletaryanın öncüsü yapacaktır." (c. IV, s. 382, Rusça.)

    Başka bir deyişle, devrimci hareketin merkezinin Rusya'ya doğru kayması gerekiyordu.

    Rusya'da devrimin izlediği yolun, Lenin'in bu önceden görüşünü tamamıyla doğruladığı bilinmektedir. [sayfa 15]

    Böyle bir devrimi başarmış ve böyle bir proletaryası olan bir ülkenin, proletarya devriminin teori ve taktiğinin anayurdu olmasına şaşılabilir mi?

    Bu proletaryanın önderi Lenin'in, aynı zamanda, bu teorinin ve taktiğin yaratıcısı ve tüm proletaryanın önderi olmasına şaşılabilir mi?

    II. YÖNTEM

    Yukarda, Marx ve Engels ile Lenin arasında İkinci Enternasyonal oportünizminin egemen olduğu uzun bir dönem bulunduğunu söyledim. Açıkçası, sözkonusu egemenliğin biçimsel olmayıp gerçek olduğunu da eklemeliyim. Biçimsel olarak, İkinci Enternasyonalin başında, Kautsky ve diğerleri gibi "sadık" Marksistler, "Ortodokslar" bulunuyordu. Ama gerçekte, İkinci Enternasyonalin esas çalışmaları, oportünizm çizgisini izliyordu. Oportünistler, küçük-burjuva nitelikleri gereği ve uzlaşmalara eğilimlerinden ötürü burjuvaziye uyuyorlardı, "Ortodokslar" ise, "birliğin korunması" uğruna, "parti içinde barış "m sağlanması uğruna, oportünistlere uyuyorlardı. Sonuç, oportünizmin egemenliği idi, çünkü burjuvazinin siyasetini "Ortodoks'ların siyasetine bağlayan zincirde bir kopukluk yoktu.

    Bu dönem, kapitalizmin nispeten sakin bir gelişme dönemi, emperyalizmin felâketli çelişkilerinin henüz açıkça belirmediği, işçilerin ve sendikaların iktisadî grevlerinin az-çok "normal" bir biçimde geliştiği; seçim savaşımının ve parlamento gruplarının "başdöndürücü" başarılar sağladığı; legal savaşım biçimlerinin övgülerle göklere yükseltildiği ve legalite yoluyla kapitalizmin yenilebileceğine inanıldığı bir savaş-öncesi dönemdi. Kısaca, bu dönem, İkinci Enternasyonal partilerinin kendilerini besiye çekip semirdikleri, ve devrimi, kitlelerin devrimci eğitimini ciddî olarak düşünmek istemedikleri bir dönemdi. [sayfa 16]

    Tutarlı bir devrimci teorinin yerini, birbirine karşı teorik tezler, kitlelerin gerçek devrimci savaşımından kopmuş ve modası geçmiş dogmalar haline gelmiş teori parçaları almıştı. Görünüşü kurtarmak için, Marx'ın teorisi elbette anılıyordu. Ama bu, Marksist teorinin canlı, devrimci ruhunu boşaltmak için yapılıyordu.

    Devrimci bir politika yerine, zayıf ve cılız küçük-burjuva oportünizmi, parlamento diplomasisini ve parlamenter kombinezonları kollayan siyaset esnaflığı, görüşünü kurtarmak için "devrimci" kararlar ve sloganlar kabul ediliyordu, ama bunlar, büro çekmecelerinde saklanmak içindi.

    Parti eğitimine önem verileceği ve kendi yanılgılarının derslerinden yararlanarak, partiye, doğru devrimci taktik öğretileceği yerde, bu cansıkıcı sorunlardan ustaca kaçınılıyor, bu sorunlar örtbas ediliyor, gizleniyordu. Besbelli ki, gene görünüşü kurtarmak için cansıkıcı bazı sorunlara da değinilmesine razı oluyorlardı; ama bu, nereye çekersen oraya giden "esnek' bir karara varmak içindi.
    İkinci Enternasyonalin çehresi, çalışma yöntemi ve silahları işte böyleydi.
    Ama bu sırada yeni bir dönem, emperyalist savaşlar ve proletaryanın devrimci savaşları dönemi yaklaşıyordu.

    Malî sermayenin eşsiz gücü karşısında, eski savaşım yöntemlerinin yetersiz olduğu açıkça görünüyordu.
    İkinci Enternasyonalin bütün etkinliğini, çalışma yöntemini yeniden gözden geçirmek, küçük-burjuva oportünist ruhu, zaafı ve dargörüşlülüğü, bayağı politikacılığı inkâr zihniyetini, sosyal-şovenizmi, sosyal-pasifizmi atmak gerekiyordu. İkinci Enternasyonalin bütün silahlarını gözden geçirmek, paslanmış eski silahları atmak, yeni silahlar edinmek zorunlu olmuştu. Bu hazırlığı yapmadan, kapitalizmle savaşıma girişmek yararsızdı. Bu yapılmadıkça, yeni devrimci savaşımda, proletarya, silahı ve cephanesi eksik olarak, hatta silahsız olarak savaşa girmek tehlikesi ile karşı [sayfa 17] karşıya idi.

    İkinci Enternasyonali genel olarak gözden geçirmek ve Augias ahırlarının genel bir temizliğini yapmak onuru Leninizme düştü.

    İşte Leninizm yöntemi, bu koşullar içinde doğdu ve biçimlendi.

    Bu yöntemin ilkeleri nedir?

    Birincisi, İkinci Enternasyonalin teorik dogmalarının, kitlelerin devrimci savaşımının ateşinde, canlı pratik eyleminde işe yarayıp yaramadıklarını sınamak, yani teori ile pratik arasındaki kaybolan birliği kurmak, teori ile pratik arasındaki ayrılığı birliğe çevirmek zorunda idi. Çünkü devrimci bir teori ile donatılmış gerçekten proletaryaya özgü bir parti, ancak böyle yaratılabilir.

    İkincisi, İkinci Enternasyonal partilerinin siyasetini, (güvenilmez) slogan ve kararlarına bakarak değil, yaptıklarını, eylemlerini gözönünde tutarak sınamak gerekirdi. Çünkü proletarya kitlelerini ve onların güvenini kazanmak, ancak böyle olabilirdi.
    Üçüncüsü, partinin bütün çalışmalarını, kitlelerin devrimci savaşıma hazırlanmasını hedef tutan yeni devrimci bir tarzda yeniden örgütlendirmek gerekti, çünkü kitleler proletarya devrimine ancak böyle hazırlanabilir.

    Dördüncüsü, proleter partilerinin özeleştirisi, kendi yanılgılarından aldıkları derslere dayanarak eğitimi zorunlu idi; çünkü gerçek kadrolar, gerçek parti önderleri ancak bu yoldan yetiştirilebilir.

    Leninizmin yönteminin özü ve temeli bunlardır. Bu yöntem, pratikte nasıl uygulandı? İkinci Enternasyonal oportünistlerinin bir sürü teorik dogması vardır ve bu dogmaları yineleyip dururlar.

    Bunlardan birkaçını ele alalım:

    Birinci dogma: proletaryanın iktidara geçiş koşullarına ilişkindir. Oportünistler, proletaryanın, ülkenin çoğunluğunu [sayfa 18] oluşturmadan iktidarı ele geçiremeyeceğini ve geçirmemesi gerektiğini söylerler. Bunun kanıtı yoktur; çünkü bu saçma tezi, ne teorik, ne de pratik olarak haklı göstermek olanaksızdır. Lenin, bu İkinci Enternasyonal baylarına, pekâlâ, dediğinizi kabul edelim, diyor, ama nüfusun azınlığını oluşturan proletarya, emekçi kitlelerin büyük çoğunluğunu kendi çevresinde toplayabildiği (savaş, tarım bunalımı vb. gibi) bir tarihsel durum meydana gelince, niçin iktidarı ele geçirmesin? Proletarya, sermayenin cephesini yarmak ve genel gelişmeyi hızlandırmak için elverişli uluslararası ve iç durumdan niçin yararlanmasın? Marx, daha 1850 yıllarında "Köylü Savaşının bir ikinci baskısı" proletarya devrimine yardım edebilirse, Almanya'da devrimin "çok güzel" koşullar sağlayacağını söylememiş miydi? O zaman, Almanya'da proleterlerin sayısının, örneğin 1917'de Rusya'daki proleter sayısından daha az olduğunu bilmeyen var mı? Rus proletarya devriminin pratiği, İkinci Enternasyonal kahramanlarının pek değer verdikleri bu dogmanın, proletarya için hiç bir hayatî önemi olmadığını göstermemiş midir? Kitlelerin devrimci savaşım pratiğinin, bu eskimiş dogmayı tuzbuz ettiği besbelli değil mi?

    İkinci dogma: ülkeyi yönetmeye yetenekli, eğitilmiş kimselerden ve yöneticilerden yeteri kadar hazır kadrolara sahip değilse, proletarya, iktidarı koruyamaz; dolayısıyla ilkönce kapitalist rejimde kadroları yetiştirmeli, sonra iktidara geçmelidir. Lenin, bunu şöyle yanıtlar: bunun doğru olduğunu kabul edelim; ama sorunu niçin tersine çevirmemeli? İlkönce iktidara geçip, sonra, her adımda yedi fersah aşan tılsımlı çizmeleri ayağa giymek, çalışan kitlelerin kültür düzeyini yükseltmek, işçi çevrelerinden çıkma kalabalık yönetici kadroları yetiştirmek için, ileri atılmak niçin olanaklı olmasın? Rusya pratiği, işçi çevrelerinden çıkma yöneticiler kadrosunun, proletarya iktidarı altında sermaye iktidarında olduğundan yüz kez daha çabuk ve daha iyi [sayfa 19] gelişeceğini göstermemiş midir? Kitlelerin devrimci savaşımının pratiğinin, oportünistlerin bu dogmasını da hiç acımadan ezip yerlebir ettiği açık değil mi?

    Üçüncü dogma: genel siyasal grev yöntemi, teorik dayanaktan yoksundur (Engels'in eleştirisine bakınız) ve (ülkenin iktisadî yaşamının düzenini bozabileceği, sendika kasalarını boşaltabileceği için) pratikte de tehlikelidir; bu yöntem, proletaryanın sınıf savaşımının başlıca biçimi olan parlamenter savaşım biçimlerinin yerini tutamaz. Ama ilkönce, Engels, her genel grevi yermiş değildir, yalnızca bir tür genel grevi, anarşistlerin siyasal savaşımın yerine konulmasını savundukları iktisadî grevi yermiştir. Bunun genel siyasal grev ile ne ilişkisi olabilir? İkinci olarak, parlamenter savaşım biçiminin proletaryanın başlıca savaşım biçimi olduğu kim tarafından ve nerede tanıtlanmıştır? Devrim hareketinin tarihi, parlamenter savaşımın, proletaryanın parlamento-dışı savaşımının yalnızca bir hazırlığı, bir yardımcı aracı olduğunu göstermez mi? Üçüncü olarak, parlamenter savaşımın yerine genel siyasal grevin konulacağını nereden çıkarmışlardır? Genel siyasal grev yanlıları, parlamenter savaşım biçimleri yerine parlamento-dışı savaşım biçimleri koymaya nerede ve ne zaman kalkışmışlardır? Dördüncü olarak, Rusya'da devrim, genel siyasal grevin, proletarya devriminin en büyük kitlelerinin seferber edilmesi ve örgütlenmesi için en önemli bir araç olduğunu göstermemiş midir? Öyleyse, iktisadî yaşamın düzenli seyrinin bozulacağı, sendika kasalarının boşalacağı yolundaki ikiyüzlü yakınmalar, burada yersiz değil midir? Devrimci savaşım pratiğinin bu dogmayı da yıktığı açık değil midir?

    Vb. vb.

    Bunun içindir ki, Lenin, "devrimci teorinin bir dogma olmadığını", bu teorinin "ancak gerçekten kitlesel ve gerçekten devrimci bir hareketin pratiği ile sıkı sıkıya bağlı olarak kesin biçimini aldığını" (["Sol" Komünizm] Bir[sayfa 20] Çocukluk Hastalığı) söylerdi; çünkü teori, pratiğe hizmet etmelidir; çünkü "teori, pratiğin ileri sürdüğü soruları yanıt-lamalıdır" (Halkın Dostları [Kimlerdir ve Sosyal-Demokratlara Karşı Nasıl Savaşırlar?]) çünkü teori, verilerin sınavından geçmelidir.

    İkinci Enternasyonal partilerinin siyasal sloganlarına ve siyasal kararlarına gelince, karşı-devrimci çalışmalarını parlak sloganlar ve kararlarla gizleyen bu partilerin izledikleri siyasetin bütün yalan ve kokuşmuşluğunu anlayabilmek için "savaşa karşı savaş" sloganlarının öyküsünü anımsamak yeter. Bale Kongresinde İkinci Enternasyonalin tantanalı gösterilerini herkes anımsar; bu kongrede, emperyalistler, savaş çıkartmaya cüret ettikleri takdirde, devrimin bütün dehşetiyle tehdit edildiler ve korkunç "savaşa karşı savaş" sloganı burada formüle edildi. Ama aradan bir zaman geçtikten sonra, savaşın eşiğinde bulunulduğu bir sırada, Bale kararının büro çekmecelerine kitlendiğini ve kapitalist yurt uğruna işçilerin birbirlerini öldürmeleri için yeni bir sloganın ortaya atıldığını kim anımsamaz? Devrimci slogan ve kararların, eylemle gerçekleştirilmedikçe metelik etmeyeceği açık değil midir? Oportünizmin siyasetçilerinin bütün alçaklığını ve Leninizm yönteminin önemini anlatmak için, emperyalist savaşın iç savaşa dönüştürülmesini hedef tutan Leninist siyaseti, İkinci Enternasyonalin savaş sırasındaki ihanet siyasetiyle karşılaştırmak yeter. Burada Lenin'in Proletarya Devrimi ve Dönek Kautsky adlı yapıtından, İkinci Enternasyonalin önderi Kautsky'yi; partililerin hareketlerine göre değil, kâğıt üzerinde kalan sloganlarına ve kararlarına dayanarak değerlendirme çabasından ötürü şiddetle eleştiren bir pasajı anmaktan kendimi alamayacağım.

    "Sloganların ilânının bir şeyi değiştirdiğini sanırken Kautsky, baştanaşağı ikiyüzlü, tipik küçük-burjuva bir siyaset uygulamaktadır. Burjuva demokrasisinin bütün tarihi, [sayfa 21] bu hayalin yanlışlığını tanıtlar: halkı aldatmak için burjuva demokratlar, istenen bütün 'sloganları' formüle etmişlerdir ve hâlâ da etmektedirler. Sözkonusu olan, bu partilerin içtenliğini sınamaktır, sözleri ile eylemlerini karşılaştırmak, idealist, şarlatanca sözlerle yetinmemek, partilerin sınıf gerçekliklerini aramaktır." (c. XXIII, s. 377, Rusça.) Düşünceyi körelten ve partinin kendi hatalarından ders alma yoluyla sağladığı eğitimini dizginleyen İkinci Enternasyonal partilerinin özeleştiri korkularından, hatalarını gizleme, cansıkıcı sorunların üstünü örtme, işlerin tatmin edici biçimde gittiği sanısını uyandırmak için eksikliklerini gizleme huylarından burada söz bile etmiyorum; o huy ki, Lenin tarafından güçlükleri belirtilmiş ve bütün çıplaklığı ile sergilenmiştir. Lenin, "Sol" Komünizm adlı yapıtında proleter partilerinde özeleştiri üzerine şöyle yazıyordu:

    "Bir siyasal partinin kendi yanılgıları karşısındaki tutumu, bu partinin ciddî olup olmadığını, kendi sınıfına karşı ve emekçi yığınlara karşı görevlerini yerine gerçekten getirip getirmediğini saptayabilmemiz için, en önemli ve en güvenilir ölçütlerden biridir. Yanılgısını içtenlikle kabul etmek, nedenlerini arayıp bulmak, bu yanılgıya yolaçan koşulları tahlil etmek, yanılgıyı doğrultma yollarını dikkatle incelemek; işte ciddî bir partinin belirtileri bunlardır, bu, ciddî bir parti için görevlerini yerine getirmek, sınıfı ve ardından da yığınları eğitmek ve bilinçlendirmek demektir." (c. XXV, s. 200, Rusça.)[3]
    Bazıları, kendi öz hatalarını açıklamanın ve özeleştirinin parti içinde tehlikeli olacağını, çünkü parti düşmanlarının, bunu, proletarya partisine karşı kullanmalarının olası olduğunu öne sürerler. Lenin, bu tür karşı çıkmaları önemsiz ve tamamıyla yanlış sayardı. Daha 1904'te henüz partimizin az üyeli ve zayıf bulunduğu sırada yayınladığı [sayfa 22] Bir Adım İleri, İki Adım Geri adlı broşüründe, şöyle diyordu:

    "Onlar [yani Marksistlerin düşmanları –J. St.], bizim tartışmalarımıza şeytanca alkış tutmakta ya da sinsice gülmektedirler; kuşkusuz onlar benim broşürümden yalnız partimizin başarısızlık ve kusurları ile ilgili bölümleri seçip, kendi amaçları için kullanmayı deneyeceklerdir. Rus sosyal-demokratları, daha şimdiden böylesine ufak-tefek şeylerden tedirgin olmayacak kadar ve bunlara karşın, özeleştiri görevini sürdürecek, işçi sınıfı hareketi büyüdükçe, kuşkusuz ve kaçınılmaz olarak üstesinden gelecekleri kendi yanlışlarını inatla sergileyecek kadar çelikleşmişlerdir." (c. VI, s. 161, Rusça.)

    Leninizmin yönteminin ayırdedici özellikleri kısaca bunlardır. Lenin'in yönteminin bize verdiklerinin çoğu, Marx'ın öğretisinde de vardı; o öğreti ki, Marx'ın dediği gibi, "özünde eleştirici ve devrimcidir". Lenin'in yönteminde baştan sona başat olan, işte bu eleştirici ve devrimci ruhtur. Ama Lenin'in yöntemini, Marx'ın önceden söylediklerinin basit bir yinelenmesi saymak yanlış olur. Aslında Lenin'in yöntemi, Marx'ın eleştirici ve devrimci yönteminin, materyalist diyalektiğinin yalnızca yeniden kuruluşu değil, bu yöntemin somutlaştırılması ve daha da geliştirilmesidir.

    III. TEORİ

    Bu konuya ilişkin üç soruna değineceğim: 1) teorinin proletarya hareketi için önemi; 2) kendiliğindenlik "teori"sinin eleştirisi; 3) proletarya devriminin teorisi.

    1) Teorinin önemi. Bazıları, Leninizmin, pratiğin teoriye üstünlüğü olduğunu sanırlar; şu anlamda ki, Leninizmin de, aslında, Marksist ilkelerin uygulanması olduğunu düşünürler; teoriye gelince, Leninizmin bununla uzun boylu [sayfa 23] ilgilenmediğini sanırlar. Plehanov'un, birkaç kez, Lenin'in, teoriyi, özellikle felsefeyi "umursamaması"ndan alayla sözettiği bilinir. Öte yandan, bilindiği gibi, bugün, özellikle koşulların kendilerine yüklediği büyük pratik çalışma yüzünden birçok Leninist pratikçi arasında teori pek geçerlikte değildir. Lenin ve Leninizm konusundaki bu gülünç görüşün tamamıyla yanlış olduğunu ve hiç bir biçimde gerçeğe uymadığını ve pratikçilerin teoriye sırtlarını dönme eğiliminin Leninizm ruhuna tamamıyla aykırı olduğunu ve dava için tehlikeler taşıdığını söylemeliyim.

    Teori, bütün ülkelerin işçi hareketlerinin genel biçimi ile ele alınan deneyimidir.

    Kuşkusuz ki teori, devrimci pratiğe bağlanmadıkça amaçsız kalır; tıpkı yolu devrimci teori ile aydınlatılmayan pratiğin, karanlıkta, elyordamıyla yürümesi gibi. Ama teori, devrimci pratik ile çözülmez bir bağlılık halinde gelişince, işçi Hareketinin büyük bir gücü haline gelebilir. Çünkü harekete, güvenliği, yönünü belirleme gücünü ve olayların iç bağıntılarının anlaşılmasını, teori ve yalnız teori sağlayabilir; çünkü teori ve yalnız teori, yalnızca sınıfların bugün hangi yönde ve nasıl hareket ettiklerine değil, aynı zamanda bu sınıfların en yakın bir gelecekte, hangi yönde ve nasıl hareket edecekleri pratiğini anlamamıza yardım edebilir. Şu ünlü tezi söyleyen ve birçok kez yineleyen Lenin'den başkası değildir: "Devrimci teori olmadan, devrimci hareket olamaz."[5] (Ne Yapmalı? c. IV, s. 380, Rusça.)[6]
    Lenin, teorinin büyük önemini herkesten daha iyi anladı, özellikle bizim partimiz gibi, uluslararası proletaryanın öncüsü rolünü yüklenmiş ve karmaşık bir iç ve uluslararası bir durumla karşılaşan bir parti için teori özellikle önemlidir. Lenin, daha 1902'de, partimizin bu özel rolünü önceden görerek, "... yalnızca, öncü savaşçı rolünün ancak [sayfa 24] en ileri teorinin kılavuzluk ettiği bir parti ile yerine getirilebileceğini" (ibidem) anımsatmayı zorunlu görüyordu.

    Lenin'in, partimizin rolü konusundaki bu kehanetinin gerçekleştiği bugünde, Lenin'in bu tezinin özel bir önem ve güç kazandığı, tanıtlamayı gerektirmeyecek kadar açıktır.

    Engels'ten Lenin'e kadarki dönemde, bilimin en önemli buluşlarının materyalist felsefede genelleştirilmesi ve Marksistler arasındaki anti-materyalist akımların eleştirilmesi gibi en ciddî görevlerden birini Lenin'in kendisinin yüklenmesi, onun, teoriye verdiği büyük önemin en parlak ifadesi sayılmalıdır. Engels, "Materyalizm, doğabilimleri alanında çağ açan her yeni buluş ile kaçınılmaz olarak biçimini değiştirmek zorundadır"[7] derdi. Lenin'in Materyalizm ve Ampiryokritisizm adlı önemli yapıtıyla, kendi çağında bu işi başardığı bilinmektedir. Lenin'in felsefeyi "umursamama"sıyla alay eden Plehanov'un böyle bir işi ciddî olarak üzerine almaya bile cüret etmediği bilinen bir şeydir.
    2. Kendiliğindenlik "teori"sinin eleştirisi ya da harekette öncünün rolü. Kendiliğindenlik "teori"si oportünizmin teorisidir, işçi hareketinin kendiliğindenliğini yüceltme teorisidir; bu, eylemde işçi sınıfı öncü güçlerinin, işçi sınıfı partisinin yönetici rolünün yadsınması teorisidir.

    Kendiliğindenliğe tapınma teorisi, işçi hareketinin devrimci niteliğine taban tabana karşıttır; bu teori, hareketin, kapitalizmin temellerine karşı savaşıma doğru yönelmesine engel olur, hareketin ancak gerçekleşmesi olanaklı olan ve kapitalizm için "kabul edilebilir" istemler çizgisini izlemesi gerektiği anlamını taşır. Tamamıyla "en az direnme çizgisini" destekler. Kendiliğindenlik teorisi, trade-union'cu ideolojidir.

    Kendiliğindenliği yüceltme teorisi, kendiliğinden [sayfa 25] harekete, bilinçli, planlı bir nitelik verilmesine karşı çıkar; bu teori, partinin, işçi sınıfının başında yürümesine, partinin, kitlelerin siyasal bilinç düzeyini yükseltmesine, partinin harekete kılavuzluk etmesine karşıdır. Bu teori, hareketin bilinçli öğelerinin hareket seyrini izlemesine engel olmamalarını, partinin kendiliğinden hareketi gözlemekle yetinmesini, hareketin ardından sürüklenmesini ister. Kendiliğindenlik teorisi, hareket içindeki bilinç öğesinin rolünün azaltılması teorisidir, "kuyrukçuluk" ideolojisidir; bu teori, tüm oportünizmin mantıksal temelidir.

    "Ekonomistler" denilen ve birinci Rus devriminden az önce sahneye çıkan bu teorinin yandaşları, aslında, Rusya'da bağımsız bir işçi partisinin zorunluluğunu reddediyorlar; işçi sınıfının çarlığı devirme uğrundaki devrimci savaşımına karşı koyuyorlar, hareket içinde salt trade-union'culuk siyasetini öğütlüyorlar ve genel olarak işçi hareketini liberal burjuvazinin egemenliğine teslim ediyorlar.

    Eski İskra'nın savaşımı ve Lenin'in Ne Yapmalı? Adlı yapıtında "kuyrukçuluk" teorisinin parlak eleştirisi, "ekonomizm"i yıkmakla kalmadı, aynı zamanda, Rus işçi sınıfının gerçekten devrimci hareketinin teorik temellerini yarattı.

    Bu savaşım olmasaydı, Rusya'da bağımsız bir işçi partisinin yaratılmasını ve bu partinin devrimde kılavuz rol oynamasını düşünmek bile saçma olurdu.

    Ama kendiliğindenlik teorisine aşırı hayranlık, yalnızca Rusya'ya özgü bir olay değildir. Bu teori, istisnasız bütün İkinci Enternasyonal partilerinde, biraz farklı biçimde de olsa, geniş ölçüde yayılmıştır. Ben, burada, her şeyi mazur gösteren, herkesi uzlaştıran, olayları saptayan ve iş işten geçtikten sonra bunları açıklamaya kalkışan ve olayları saptadıktan sonra görevini tamamlanmış kabul eden İkinci Enternasyonal önderleri tarafından tahrif edilmiş "üretici güçler" teorisi diye tanınan teoriden sözediyorum. Marx, [sayfa 26] materyalist teorinin, dünyayı açıklamakla yetinemeyeceğini, dünyayı değiştirmekle de yükümlü olduğunu söylerdi. Ama buna karşın, Kautsky ve yandaşları, bununla hiç ilgilenmiyorlar ve Marx'ın formülünün yalnız birinci kısmını alıyorlar.

    Bu "teori"nin uygulanmasının birçok örneklerinden biri şudur: emperyalist savaştan önce, emperyalistler savaşı başlattıkları takdirde, İkinci Enternasyonal partileri, "savaşa karşı savaş" tehdidinde bulundu, deniliyor. Savaşın eşiğinde, bu partilerin "savaşa karşı savaş" sloganını büro çekmecelerine kilitledikleri ve bu sloganın tam tersi olan "emperyalist yurt uğruna savaş" sloganını gerçekleştirdikleri söyleniyor. Bu slogan değiştirme, milyonlarca işçinin ölümüne neden oldu, deniliyor. Ama burada suçluların bulunduğunu, işçi sınıfına ihanet etmiş, ya da onu elevermiş kimselerin bulunduğunu sanmak hata olur, deniliyor. Hiç de öyle değil! Her şey, olması gerektiği gibi olmuştur. Çünkü ilkönce [İkinci] Enternasyonal, bir "barış aracıdır", savaş aracı değildir. İkinci olarak, çünkü o zamanki "üretici güçlerin düzeyi" ile başka bir şey yapmak olanaklı değildi. "Kabahat", "üretici güçler "dedir. Bay Kautsky'nin "üretici güçler" teorisi, bize tam olarak bunu açıklar. Ve kim bu "teori"ye inanmazsa, Marksist değildir. Ya partilerin rolü? Bunların eylem içindeki önemleri? Ama "üretici güçlerin düzeyi" kadar kesin bir etken karşısında bir parti ne yapabilirdi ki?..

    Marksizmin bu çeşit tahriflerinin bir sürü örneğini vermek olanaklıdır.

    Oportünizmin çıplaklığım örtmeye yarayan bu tahrif edilmiş "Marksizm’in, Lenin'in daha ilk Rus devriminden önce savaşım verdiği şu "kuyrukçuluk" teorisinin Avrupa modasına uydurulmuş bir türünden başka bir şey olmadığı, tanıt gerektirmeyecek kadar açıktır.

    Batıda gerçekten devrimci partilerin yaratılabilmesi [sayfa 27] için teorinin bu biçimde tahrifinin önlenmesi şarttır.

    3. Proletarya devrimi teorisi. Proletarya devriminin Leninist teorisi, üç temel tezden çıkar.

    Birinci tez. – İlerlemiş kapitalist ülkelerde, sermayenin egemenliği; malî sermayenin başlıca işlemlerinden biri olarak esham ve tahvilât emisyonu; emperyalizmin temellerinden biri olan hammadde kaynaklarına sermaye ihracı; malî sermayenin egemenliğinin sonucu olarak malî oligarşinin çok büyük gücü; bütün bunlar, tekelci kapitalizmin asalak niteliğini kabaca belirtir, tröstlerin, kapitalist konsorsiyumların boyunduruğunu yüz kat daha dayanılmaz hale getirir, işçi sınıfının kapitalizmin temellerine karşı öfkesini artırır, kitleleri proletarya devrimine götürür. (Lenin'in Emperyalizmine bakınız.)

    Bundan birinci sonucu çıkarabiliriz: kapitalist ülkelerde devrimci bunalımın ağırlaşması, "metropollerde", iç proleter cephede patlama öğelerinin artması.

    İkinci tez. – Sömürgelere ve bağımlı ülkelere gittikçe artan sermaye ihracı, "nüfuz bölgeleri"nin ve sömürgelerin yeryüzünün tamamına yayılması; kapitalizmin, dünya nüfusunun büyük çoğunluğunu, bir avuç "gelişmiş" ülke yararına malî anlamda köleleştiren ve sömürgeci baskı altında tutan bir dünya sistemine dönüşmesi – bütün bunlar, bir yandan çeşitli ulusal ekonomileri ve çeşitli ulusal toprakları, dünya ekonomisi denen bir tek zincirin halkaları haline getirirken, öte yandan da dünya nüfusunu ikiye böldü: geniş sömürgeleri ve bağımlı ülkeleri sömüren ve onlara zulmeden bir avuç "ileri" kapitalist ülke ile emperyalist boyunduruktan kurtulmak için savaşım vermek zorunluluğunda olan sömürgelerin ve bağımlı ülkelerin büyük çoğunluğu.(Emperyalizm'e bakınız.)

    Bundan ikinci sonuç çıkarılabilir: Sömürgelerde devrimci bunalımın ağırlaşması, dış cephede, sömürgeler cephesinde, emperyalizme karşı gittikçe artan sayıda ayaklanma öğeleri. [sayfa 28]

    Üçüncü tez. – "Nüfuz alanları"na ve sömürgelere tekelci sermayenin sahip olması; dünya topraklarını gaspetmiş olan ülkelerle bu topraklardan "pay" isteyen ülkeler arasında dünyanın yeniden paylaşılması için kudurmuşça savaşıma varan ayrı ayrı kapitalist ülkelerin eşit olmayan gelişmesi; bozulan "denge"yi yeniden kurmanın biricik aracı olan emperyalist savaşlar – bütün bunlar, emperyalizmi zayıf düşüren ve iki cephenin, devrimci proletarya cephesinin ve sömürgelerin kurtuluş cephesinin, emperyalizme karşı birleşmesini kolaylaştıran üçüncü cephede savaşımın, kapitalist devletler arasında savaşımın şiddetlenmesine neden olur.(Emperyalizm'e bakınız.)

    Bundan da üçüncü sonuç çıkarılabilir: emperyalizm koşullarında savaşlardan kaçınılamaz ve emperyalizmin dünya cephesine karşı, Avrupa'da proleter devrim ile Doğuda sömürgesel devrim arasında bir tek dünya cephesi oluşturacak ittifak kaçınılmazdır.

    Bütün bu sonuçları, Lenin, şu genel sonuçta toplamıştır: "Emperyalizm, proletarya toplumsal devriminin hemen öncesidir." (Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, "Önsöz", c. XIX, s. 71, Rusça.)

    Dolayısıyla proletarya devrimi sorunlarının ele alınışı, dolayısıyla devrimin niteliği, kapsamı, derinliği, genel olarak devrimin şeması değişmiş bulunmaktadır.
    Eskiden proletarya devrimine hazırlık döneminin önkoşullarının tahlili, genellikle tek başına ele alınan şu ya da bu ülkenin ekonomik durumu bakımından yapılırdı. Şimdi artık sorunun bu tarzda alınması yetersizdir. Şimdi sorunu, bütün ülkelerin ya da ülkelerin çoğunluğunun ekonomik durumu açısından, dünya ekonomik durumu bakımından ele almak gerekir; çünkü ülkeler ve ulusal ekonomiler kendi [sayfa 29] kendilerine yeter birimler olmaktan çıkmışlar, dünya ekonomisi demlen bir zincirin halkaları haline gelmişlerdir; çünkü eski "uygar" kapitalizm gelişerek emperyalizm olmuştur; emperyalizm ise dünya nüfusunun büyük çoğunluğunun bir avuç "ileri" ülke yararına, malî bakımdan köleleleştirilmesi ve sömürgeci baskı altına alınmasıdır.

    Eskiden ayrı ayrı ülkelerde ya da daha doğrusu, gelişmiş şu ya da bu ülkede, proletarya devrimi için nesnel koşulların varlığından ya da yokluğundan söz etmek âdetti. Şimdi, bu görüş artık yetersizdir. Şimdi devrim için, nesnel koşulların, dünya emperyalist ekonomi sisteminin tümünde eksiksiz bir bütün olarak bulunup bulunmadığından söz etmek gerekir; çünkü sistem, tümü ile devrim için olgunlaşmış ise, ya da daha doğrusu, olgunlaştığı için, bu sistemin içinde sanayi yönünden yeter derecede gelişmemiş bazı ülkelerin bulunması, devrim için aşılmaz bir engel olamaz.

    Eskiden, gelişmiş şu ya da bu ülkede proletarya devriminden, sermayenin şu ya da bu ulusal cephesine karşı duran, bu cephenin taban tabana karşıtı olan belirli ve kendi kendine yeten bir varlık gibi söz etmek âdetti. Şimdi artık bu görüş yetersizdir. Şimdi dünya proletarya devriminden söz etmek gerekir, çünkü sermayenin ayrı ayrı ulusal cepheleri, emperyalizmin dünya ölçüsünde cephesi denilen ve bütün ülkelerin devrimci hareketinin genel cephesi ile çatışma halinde bulunan bir tek zincirin halkaları haline gelmiştir.

    Eskiden proletarya devriminin, yalnızca, belirli bir ülkenin iç gelişmesinin bir sonucu olduğu düşünülürdü. Artık bu görüş de yetersizdir. Şimdi proletarya devriminin, her şeyden önce, emperyalizmin dünya sistemindeki çelişkilerinin gelişmesi sonucu, emperyalist cephe zincirinin şu ya da bu ülkede kırılmasının sonucu olarak düşünülmesi gerekir.

    Devrim nerede başlayacak? Sermayenin cephesi önce nerede, hangi ülkede yarılabilecek?

    Eskiden bu soruya, sanayiin en gelişmiş olduğu yerde, [sayfa 30] proletaryanın çoğunluğu meydana getirdiği yerde, daha yüksek kültür, daha çok demokrasi olan yerde diye yanıt verilirdi.

    Hayır –der Leninist devrim teorisi–, devrimin sanayiin en gelişmiş vb. olduğu yerde başlaması zorunlu değildir. Sermayenin cephesi, emperyalizm zincirinin en zayıf olduğu yerde yarılacaktır; çünkü proletarya devrimi, dünya emperyalist cephe zincirinin kırılmasının sonucudur ve devrime başlayan ülke, sermayenin cephesini yaran ülke, kapitalist anlamda daha gelişmiş ülkelere oranla daha az gelişmiş olabilir ve bununla birlikte, kapitalizmin çerçevesi içinde bulunabilir.

    1917'de dünya emperyalist cephesi zinciri, Rusya'da, öbür ülkelerinkinden daha zayıftı. Ve bu noktada kırılarak proletarya devrimine yol açtı. Niçin? Çünkü Rusya'da halk devriminin en büyüğü gelişmekteydi ve bu devrimin başında, büyük toprak sahipleri tarafından ezilen ve sömürülen milyonlarca köylü gibi önemli bir müttefiki olan devrimci bir proletarya yürüyordu. Çünkü orada devrimin düşmanı, bütün manevî otoritesini kaybetmiş ve bütün halkın nefretini hak etmiş olan çarlık gibi emperyalizmin iğrenç bir temsilcisi idi. Rusya, zincirin daha zayıf bulunduğu nokta idi, oysa Rusya, kapitalizm bakımından, Örneğin Fransa'dan ve Almanya'dan, İngiltere'den ya da Amerika'dan daha az gelişmişti.

    Yakın gelecekte zincir nereden kırılacaktır? Gene en zayıf bulunduğu noktadan. Zincirin, örneğin Hindistan'da kırılması olanaksız değildir. Niçin? Çünkü Hindistan'da genç ve ateşli bir devrimci proletarya var ve bu proletarya, ulusal kurtuluş hareketi gibi itiraz kabul etmeyen bir müttefike sahip. Çünkü bu ülkede, devrime karşı duran düşman, her türlü manevî saygınlıktan yoksun ve Hindistan'ın bütün ezilen ve sömürülen kitlelerinin nefretini hak etmiş olan, herkesin tanıdığı yabancı emperyalizmdir. [sayfa 31]

    Zincirin Almanya'da kırılması da pek mümkündür. Niçin? Çünkü örneğin Hindistan'da yürürlükte olan etkenler, Almanya'da etkilerini göstermeye başlamıştır. Ama Hindistan'ın gelişme düzeyi ile Almanya'nın gelişme düzeyi arasındaki büyük fark, Almanya'da devrimin gidişine ve sonuçlarına damgasını basmaktan geri kalmayacaktır.

    İşte bunun için Lenin şöyle der:

    "... Batı Avrupalı kapitalist ülkeler sosyalizme doğru gelişimlerini tamamlayıncaya dek dayanabilecek miyiz? ... Onlar bu gelişimlerini, sosyalizmin yavaş yavaş 'olgunlaşması' yoluyla değil, emperyalist savaşta yenilen ülkelerden ilkinin sömürülmesi ile birlikte Doğunun tümünün sömürülmesi yoluyla tamamlıyorlar. Öte yandan kesinlikle Birinci Emperyalist Savaşın sonucu olarak Doğu, tamamıyla devrimci hareketin içine çekilmiştir, tamamıyla dünya devrimci hareketinin genel girdabı içine çekilmiştir." ("Az Olsun, Temiz Olsun", c. XXVII, s. 415-416, Rusça.)

    Kısaca, genel kural olarak, emperyalist cephenin zinciri, halkaların en zayıf olduğu noktada kırılmalıdır ve bu noktanın ille de kapitalizmin en gelişmiş olduğu, proleterlerin yüzde şu, köylülerin yüzde bu kadar olduğu bir ülke olması şart değildir.

    Bundan dolayı, proletarya devrimi sorunu karara bağlanırken belirli bir ülkenin proletaryasının genel nüfusa oranı hakkında istatistik hesaplara, emperyalizmin ne olduğunu anlamamış olan ve devrimden tıpkı vebadan korkar gibi korkan İkinci Enternasyonal yorumcularının verdikleri özel önem tamamıyla büyütülmüştür.

    Devam edelim. İkinci Enternasyonalin kahramanları, bir yanda burjuva demokratik devrimle, öte yanda proletarya devrimi arasında, ikisini az çok uzun zaman aralığıyla birbirinden ayıran uçurum, hiç değilse bir Çin Şeddi [sayfa 32] bulunduğunu ve bu zaman aralığında iktidara geçen burjuvazinin kapitalizmi geliştirdiğini, proletaryanın ise güçlerini biriktirdiğini ve kapitalizme karşı "kesin savaşıma" hazırlandığını iddia ederlerdi (ve hâlâ iddia da etmektedirler). Genellikle, bu sürenin onlarca yıl, hatta daha uzun bir zaman alacağı tahmin edilir. Emperyalizm koşulları içinde bu Çin Şeddi "teori"sinin bilimsel değerden yoksun olduğunu, burjuvazinin karşı-devrimci hırsını gizlemeye, saklamaya yarayan bir araç olduğunu tanıtlamanın hiç gereği yoktur. Çatışmaların ve savaşların filizini özünde taşıyan emperyalizm koşullarında, "sosyalist devrimin arifesi" koşullarında, devrimci hareket dünyanın bütün ülkelerinde büyürken, "gelişen" kapitalizmin "cançekişen" kapitalizme dönüştüğünü(Lenin); emperyalizmin, çarlık ve feodalizm dahil, istisnasız bütün gerici akımlarla ittifak kurduğu ve böylelikle Batının proleter hareketinden Doğunun ulusal kurtuluş hareketine kadar bütün devrimci güçlerin ittifakını zorunlu kıldığı; feodal rejimin kalıntılarını ortadan kaldırmanın emperyalizme karşı devrimci savaşıma girişmeden olanaksız olduğu bu sırada, burjuva demokratik devrimin az çok gelişmiş ülkede proletarya devrimine yaklaşmak zorunluluğunda olduğu, birincinin ikinciye dönüşmesi gerektiği, tanıtlanmaya gereksinme göstermeyecek kadar açıktır. Rusya'da devrimin tarihi, bu tezin doğruluğunu, apaçık kanıtlarıyla tanıtlamıştır. Lenin'in, daha 1905'te, birinci Rus devriminin arifesinde, İki Taktik adlı broşüründe, burjuva demokratik devrimle sosyalist devrimi bir tek zincirin iki halkası olarak, bir tek tablo olarak, Rus devrimini kucaklayan bütün bir tablo olarak göstermesi nedensiz değildi.

    "Proletarya, kuvvet yoluyla otokrasiyi ezmek ve burjuvazinin tutarsızlığını etkisiz hale getirmek için köylü yığınlarıyla ittifak kurarak demokratik devrimi sonuna kadar götürmelidir. Proletarya, kuvvet yoluyla burjuvazinin direncini kırabilmek için, köylülüğün ve küçük-burjuvazinin [sayfa 33] kararsızlığını etkisiz hale getirmek için, halkın yarı-proleter unsurlarıyla ittifak kurarak sosyalist devrimi başarmalıdır. Yeni-İskra grubunun devrimin kapsamı konusunda bütün tezlerinde ve kararlarında o denli dar bir biçimde sundukları proletaryanın görevleri, aslında işte bunlardır." (c. VIII, s. 96, Rusça.)
    Lenin'in, Leninist devrim teorisinin temel taşlarından biri olarak burjuva devrimin proletarya devrimine dönüştürülmesi fikrini, İki Taktik adlı yapıtındakinden daha belirgin bir biçimde ortaya koyduğu öbür ve daha sonraki yapıtlarını anmıyorum.

    Öyle görünüyor ki, bazı yoldaşlar, Lenin'in bu fikre ancak 1916'da vardığını; o zamana kadar Rusya'da devrimin burjuva çerçevesi içinde sınırlı kalacağını ve bunun sonucu olarak, iktidarın, proletaryanın ve köylülüğün diktatörlük organı biçiminde proletaryanın eline değil, burjuvazinin eline geçeceğini düşündüğünü sanıyorlar. Bu görüşün, Rus komünist basınımıza bile girdiği söyleniyor. Bunun kesinlikle yanlış olduğunu ve gerçeğe uymadığını söylemeliyim.

    Lenin'in, 1905'te, Partinin III. Kongresindeki proletaryanın ve köylülüğün diktatörlüğünü, yani demokratik devrimin zaferini, "düzen örgütü" olarak değil, "savaş örgütü" olarak nitelendirdiği bilinen söylevini kaynak olarak anabilirim. ("Sosyal-Demokrasinin Geçici Hükümete Katılması Üzerine Rapor", c. VII, s. 264, Rusça.)

    Bundan başka, Lenin'in, Rus devriminin gelişme perspektiflerini açıklayan ve partiyi, "Rus devriminin birkaç aylık bir hareket değil, yıllarca süren bir hareket olması için; iktidarı ellerinde tutanlardan koparılan ufak-tefek ayrıcalıklarla yetinilmeyip bu iktidarın tam olarak devrilmesi için" gerekeni yapmakla görevlendiren "Geçici Hükümet Üzerine" adlı ünlü makalelerini kaynak olarak anabilirim. Bu [sayfa 34] makalelerde Lenin, bu perspektifi daha da geliştirmekte ve Avrupa'da devrime bağlayarak şöyle demektedir:

    "Bu başarılırsa, o zaman... O zaman yangının alevleri bütün Avrupa'yı saracaktır; burjuva gericiliğinin baskısı altında acı çekmekten bıkmış olan Avrupalı işçi de ayaklanacak ve bize 'işin nasıl yapılacağını' gösterecektir; o zaman Avrupa'daki devrimci atılım Rusya üzerinde karşı etki yapacak ve birkaç yıllık devrim dönemini on yıllarca süren devrim dönemi haline getirecektir." ("Sosyal-Demokrasi ve Devrimci Geçici Hükümet", c. VII, s. 191, Rusça.)

    Bundan başka, Lenin'in 1915 Kasımında yayınlanan makalesini de kaynak olarak gösterebilirim. Bu makalede şöyle denilmektedir.

    "Proletarya, iktidarın ele geçirilmesi için, Cumhuriyet için, topraklara el koymak için... Burjuva Rusya'yı, askerî-feodal 'emperyalizmin' (=çarlığın) boyunduruğundan kurtarma işine 'proleter olmayan halk kitlelerinin' katılmasını sağlamak için savaşım veriyor ve savaşıma yiğitçe devam edecektir. Ve proletarya, burjuva Rusya'yı çarlığın boyunduruğundan, büyük toprak sahiplerinin toprak üzerindeki egemenliğinden kurtarma işinden, tarım işçilerine karşı savaşımlarında zengin köylülere yardım etmek için değil, Avrupa proletaryası ile ittifak halinde sosyalist devrimi tamamlamak için doğrudan doğruya[12] yararlanacaktır." ("Devrimin İki Çizgisi", c. XVIII, s. 318, Rusça.)

    Ve son olarak, Lenin'in Proletarya Devrimi ve Dönek Kautsky adlı ünlü broşürünü de kaynak olarak anabilirim. Lenin, bu broşürde, İki Taktik'te Rus devriminin kapsamına ilişkin yukarda anılan kesimi belirttikten sonra şu sonuca varıyor:

    "Her şey söylediğimiz gibi oldu. Devrimin izlediği yol, çıkardığımız sonuçların doğruluğunu saptadı. İlkönce 'bütün' [sayfa 35] köylülük ile birlikte monarşiye karşı, büyük toprak sahiplerine karşı, ortaçağ düzenine karşı (ve devrim bu aşamada burjuva devrim, burjuva demokratik devrim olarak kalıyor); sonra da yoksul köylülük ile birlikte, yarı-proletarya ile birlikte, bütün sömürülenlerle birlikte, zengin köylüler, kulaklar, spekülatörler dahil, kapitalizme karşı – ve devrim, artık sosyalist devrim olmuştur. İki devrim arasında yapay olarak bir Çin Şeddi kurmak, ikisini, proletaryanın hazırlık derecesiyle, yoksul köylülerle birliği derecesiyle değil de, herhangi bir başka şeyle birbirinden ayırmak, Marksizmin tahrifini son sınırına vardırmaktır, Marksizmi bayağılaştırmaktır, Marksizmin yerine liberalizmin konmasıdır." (c. XXIII, s. 391, Rusça.)
    Sanırım bu kadarı yeter.

    Peki, bu böyleyse, Lenin "sürekli [kesintisiz] devrim" fikrine karşı neden savaşım verdi? Denilebilir.

    Çünkü Lenin, çarlığı tamamıyla tasfiye etmek ve proletarya devrimine geçmek için köylülüğün devrimci olanaklarından sonuna kadar yararlanmayı, köylülüğün devrimci enerjisini sonuna kadar kullanmayı öneriyordu; oysa "sürekli devrim" yanlıları, Rus köylülüğünün devrimdeki önemli rolünü anlamıyorlar, köylülüğün devrimci gücünü ve enerjisini küçümsüyorlar, Rus proletaryasının gücünü ve köylüyü ardından sürükleme yeteneğini küçümsüyorlar ve bu yüzden de köylüyü burjuvazinin etkisinden kurtarma işini, köylüyü proletaryanın çevresinde toplama işini güçleştiriyorlardı.

    Çünkü Lenin, devrimi, iktidarın proletaryaya geçişi ile taçlandırmak isterken, "sürekli devrim" yanlıları, işe doğrudan doğruya proletarya devrimi ile başlanacağı fikrindeydiler; onlar, böylelikle feodalizmin kalıntıları gibi bir "küçük ayrıntı"ya gözlerini yumuyorlar ve Rusya köylülüğü gibi önemli bir gücü hesaba katmıyorlardı; böyle bir politikanın, köylülüğün proletaryadan yana kazanılmasını ancak [sayfa 36] geciktireceğini anlamıyorlardı.

    Demek ki, Lenin, "sürekli" devrim yanlılarına karşı, sürekliliğini savundukları için savaşım vermiyordu, Lenin'in kendisi de sürekli devrim görüşünden yanaydı. Ama onlara karşı, proletaryanın en büyük yedeği olan köylülüğün rolünü küçümsedikleri, proletaryanın egemenliği fikrini anlamadıkları için savaşım veriyordu.

    "Sürekli" devrim fikri, yeni bir fikir değildir. Bu fikir, ilkönce, 1850'de Marx tarafından ünlü Komünist Birliğe Çağrı'da formüle edilmiştir. Bizim "sürekli “ilerimiz, bu fikri, Marx ‘tan aldıktan sonra onu değiştirdiler ve değiştirince de fikri bozdular ve işe yaramaz hale getirdiler. Bu hatayı düzeltmek için, Marx'ın kesintisiz devrim fikrini saf biçimi ile alıp Leninist devrim teorisinin köşe taşlarından biri yapmak için Lenin'in usta eline gerek vardı.

    Çağrı'sında komünistleri gerçekleştirmeye davet ettiği bazı demokratik istemleri sıraladıktan sonra Marx, kesintisiz (sürekli) devrim hakkında şunları söylüyor:

    "Demokratik küçük-burjuvazinin, devrimi olabildiğince çabuk ve olsa olsa yukardaki istemlerin gerçekleşmesiyle sonuçlandırmayı arzulamasına karşılık, az çok mülk sahibi tüm sınıflar egemen konumlarından uzaklaştırılıncaya dek, proletarya, devlet gücünü ele geçirinceye ve yalnızca bir tek ülkedeki değil, dünyanın tüm önde gelen ülkelerindeki proleterlerin birliğinin, bu ülkenin proleterleri arasındaki rekabetin ortadan kalkmış olduğu ve hiç değilse belli başlı üretici güçlerin proleterlerin ellerinde toplanmış bulunduğu noktaya ulaşıncaya dek, devrimi sürekli kılmak bizim sorunumuz ve bizim görevimizdir."

    Başka bir deyişle:

    a) Bizim "sürekli" devrimcilerimizin planlarının tersine, Marx, 1850-1860 Almanya'sında devrime doğrudan [sayfa 37] doğruya proletarya iktidarı ile başlanmasını asla önermemiştir.

    b) Marx, yalnızca proletarya iktidara geçince, devrim yangınını bütün ülkelerde alevlendirmek için, burjuvazinin kesimlerini birbiri ardından adım adım iktidardan yuvarlamak yoluyla, devrimin, proletarya devlet iktidarı ile taçlandırılmasını öneriyordu. Lenin'in bütün öğrettikleri ve emperyalizm koşulları içindeki proletarya devrimi teorisini izleyerek devrimimiz boyunca bütün gerçekleştirdikleri, bunlara tamamıyla uygundur.

    Böylece bizim Rus "sürekli" devrimcilerimiz, Rus devriminde, köylünün rolü gibi proletaryanın egemenliği fikrini de küçümsemekle kalmadılar, Marx'ın "sürekli" devrim fikrini de (bozarak) değiştirdiler ve bu fikri pratikte kullanılmaz hale getirdiler.

    Bunun içindir ki, Lenin, "sürekli" devrimcilerimizin teorisi ile alay ediyor, bu teoriyi "orijinal" ve "mükemmel" diye nitelendiriyor, "sürekli" devrimcileri "on yıldan beri, yaşamın, bu mükemmel teorinin yanından gelip geçmesinin nedenlerini düşünmemekle" suçluyordu. (Lenin, bu makaleyi, 1915'te, Rusya'da "sürekli" devrimcilerin teorisinin ortaya çıkışından on yıl sonra yazdı. "Devrimin İki Çizgisi", c. XVIII, s. 317, Rusça.)

    Bunun içindir ki, Lenin, bu teoriyi, yarı-menşevik bir teori sayıyor ve şöyle diyordu: "[Bu teori] Bolşeviklerden proletaryanın kesin devrimci savaşıma ve siyasal iktidarın proletarya tarafından ele geçirilmesine çağrıyı ödünç alırken; menşeviklerden de köylülüğün rolünün 'tanınmama'sını ödünç alıyor." (Ibidem.)

    Lenin'in burjuva demokratik devrimin proleter devrime çevrilmesi, proleter devrime "hemen" geçmek için burjuva devrimden yararlanılması fikrinin esası budur.

    Devam edelim. Eskiden devrimin bir tek ülkede başarıya ulaşması olanaksız sayılmaktaydı, çünkü burjuvaziyi yenmek için bütün ileri ülkelerin, hiç değilse bu ülkelerin [sayfa 38] çoğunluğunun proletaryasının, ortak eyleminin gerekli olduğuna inanılıyordu. Şimdi bu görüş artık gerçeğe uymamaktadır. Şimdi, devrimin bir tek ülkede zaferini olanak dahilinde görmek gerekir, çünkü emperyalizm koşulları içinde çeşitli kapitalist ülkelerin birbirine eşit olmayan sıçramak gelişmesi; emperyalizmin bağrında kaçınılmaz savaşlara neden olan felâketli çelişkilerin gelişmesi, bütün dünya ülkelerinde devrimci hareketin büyümesi, bütün bunlar, proletaryanın tek tek ülkelerde zaferini yalnız olanaklı değil, hatta zorunlu kılmaktadır. Rus devriminin tarihi, bunun dolaysız kanıtıdır. Ancak, burada, burjuvazinin yenilmesinin, yalnızca, kesinlikle gerekli belirli koşulların birleşmesi halinde gerçekleşebileceğini unutmamak gerekir; bu koşullar gerçekleşmeden proletaryanın iktidarı ele alması diye bir sorun bile olamaz.

    Lenin'in "Sol" Komünizm adlı broşüründe bu koşullara ilişkin olarak söyledikleri şunlardır:

    "Devrimin temel yasası, bütün devrimler tarafından ve özellikle 20. yüzyıldaki üç Rus devrimi tarafından doğrulanan devrimin temel yasası şudur: de