• 74 syf.
    ·Beğendi·9/10
    türk tarih kurumu tarafından ilk baskısı 1982'de çıkarılan 90 sayfalık şerafettin turan (1925-2015) kitabı.

    kitap fuarlarında türk tarih kurumu, türk dil kurumu, diyanet yayınları gibi kurumları mutlaka ziyaret eder, tamamı çok düşük fiyata satılan çok sayıda eseri mutlaka incelerim.

    bu da atatürk'ün fikriyatının temellerini anlamak konusunda gerçekten faydalı ve çok uygun fiyatlı eserlerden biri.

    atatürk, gençliğinden itibaren görev yaptığı her yerde, hatta cephelerde bile çok sayıda türkçe ve fransızca kitaplar okumuş, bunlar üzerinde notlar almış, kitapların kısa özetlerini çıkarıp el yazısıyla not etmiş. bu orjinal el yazmaları ilgili müze veya kütüphanelerde mevcut.

    genel olarak 2.000 kitaplık, tarih, siyaset, kültür ağırlıklı bir koleksiyondan söz ediliyor. bunlar epey miktarda elle yazılmış notlar ve karalamalar içeriyor. yani belki bu kadar veya buna yakın sayıda kitap okumuş olması da mümkün.

    zaten lise döneminde dahi okumayı sevdiği biliniyor. nitekim o dönem gençler için yapılan bir gazete bilgi yarışmasına katılanlar arasında mustafa kemal ismi geçiyor. bu yarışmada gençlere sade bir dil öğretmek amaçlanmış.

    atatürk'ün etkilendiği isimler arasında genel olarak şu isimler göze çarpıyor: ziya gökalp, şehbenderzade filibeli ahmet hilmi, namık kemal, tevfik fikret, j.j. ruousseau, h.g. wells...

    * * *

    fransız ihtilali sonrası avrupa ülkelerinin yaptığı işgallerin hat safhada olduğu, sömürü yoluyla zenginleşip güçlendikleri bir dönemde yaşamış atatürk. nitekim 1914 yılında afrika'daki 38 ülkenin 36'sı 7 haydut avrupa devleti (7 düvel) tarafından barbarca işgal ve talan edilmiş. sanki o kıtada yaşayanların hiç kıymeti harbiyesi yokmuş gibi her tarafı ele geçirmişler, yetmemiş birinin işgal ettiği yeri, öbürü bunun elinden almak için tekrar işgal etmiş.

    ve dahi bu işgallerin temelinde bir yandan evrim inancı da var. bu barbar haydutlar kendilerinden olmayanları, türkleri bile barbar, az gelişmiş, evrimini tamamlayamamış diye niteleyip, ülkeleri yağmalamış, çoluk çocuk demeden katletmişler. hele ingilizlerin üstümüze sürdüğü yunanlıların ve fransızlar birlikte çalışan ermeni çetelerin yüz binlerce sivil insanlarımızı ve çocuklarımızı nasıl canavarca katlettikleri tarihimizin kanlı sayfalarında mevcut.

    bu bağlamda batılıların çarpık düşünce sistemlerinde yerleşik bulunan, sözde üstün ırk ve üstün medeniyet anlayışına karşı, atatürk tarihten bu yana türklerin de üstün bir medeniyet olduklarını göstermek istemiştir. bunun için de türkleri müslümanlıktan ayrı tutarak değerlendirmiştir.

    avrupalılar kendilerini nasıl üstün görüyorsa, fransızlar nasıl üstün bir medeniyet ise, elbette bizim de onlardan aşağı kalır yanımız olamazdı!

    mu kıtası, güneş dil teorisi gibi araştırmaları, hep türklerin geçmişte de üstün bir medeniyet olduğuna dair tezlerini güçlendirmek içindi. türkler 1400 sene önceki muhammed'in diniyle değil, binlerce yıllık kendi üstün medeniyetleriyle, dil ve kültürleriyle değerlendirilmeliydi.

    atatürk'ü bu konularda etkileyen çok sayıda olaydan ikisi kavmi necib ve fes olaylarıdır.

    bir gün şam'daki garnizonda bir türk ve arap er kavga edince, subay olayın aslını araştırmadan türk ere "sen nasıl oluyor da kavm-i necipden [soylu kavim] olan birine hakaret ediyorsun" der.

    diğeri 1910 yılında avrupa'daki bir tatbikata giderken yanındaki arkadaşı binbaşı selahattin ile belgrad tren istasyonunda fes taktığı için alay edilmesidir. bu olay ii. mahmut döneminde 'zorla' giydirilmiş olan fese karşı kendisinde olumsuz bir tutum yaratmış ve sonradan şapka giydirilmesinin psikolojik temellerinden biri olmuştur.

    tabi şahsen bu durumda şapka zorunluğunu getirmenin, giymeyip karşı çıkanları da vatana isyan ve ihanet etmiş kabul edip asmanın, öncekinden daha iyi bir davranış olduğunu sanmıyorum!

    * * *

    atatürk'ün okulda aldığı eğitim ve okuduğu eserler genellikle dinden uzak idi.

    tarih konusunda ağırlıklı olarak yabancı eserleri okudu. bunlar islamiyeti ve hz. muhammed'i doğru kabul etmeyen, peygamberimizi sadece tarihi bir kişilik olarak alan, okuma bilmediği halde dünyadaki milyarlarca insanı etkilediği için üstün karakterli ve başarılı bir lider kabul eden seküler kaynaklardı.

    atatürk eleştirel okurdu ve her yazılanı kabul etmezdi. ama islam'a bakışını kendi dünyevi inancına uygun olarak bu kaynaklara uygun şekilde geliştirdi.

    komisyonla birlikte yazdığı tarih ii ortazamanlar kitabında bu temelleri görmek mümkündür. orada islam'ın kabul etmediği epey kısım vardır ve kitaba konulan bazı kısımlar bu kaynaklardan alıntıdır denebilir.

    bu durumu atatürk'ün din düşmanlığı şeklinde değerlendirmek yanlış olur. zira atatürk'e islam düşmanı değil, islam dışı demek daha doğru olur. yani düşmanlık beslemiyordu, zira atatürk'e göre islam insan yapımı bir fikriyat ve kültürdü ve buna düşmanlık beslemekle bunun dışında ve karşıtı olmak farklı şeylerdi. bununla birlikte çok kereler cuma namazları kıldığı, mevlitlere katıldığı belgelerle sabittir.

    bunu da halkın fikri değerlerini paylaşmak adına yapmış olması mümkündür. tabi bazı dönemler gerçekten samimi bir müslümanlık yaşamış mı bilemiyorum.

    armstrong'un bozkurt kitabındaki iddialara cevap vermek için akşam gazetesinden necmeddin sadık'a yazdırdığı bir haftalık yazı dizisinde de belirttiği üzere, içki içtiğini de gizlemiyordu.

    cephede askerlerin şehadet inancını da paylaşmıyordu ama o insanlara bir şekilde saygı duyuyordu. cepheden sürekli görüştüğü, istanbul'daki madam corinne'ye yazdığı fransızca mektuplarda muhammed'in müslüman erkekleri hurilerle kandırdığını, fakat kadınlara böyle bir ödül vermediğini tuhaf bulduğunu yazıyordu:

    "erkeklere o kadar huri ve başka hoş eğlenceler vaad eden muhammed'in kadınlar için hiçbir taahhütte bulunmaması pek tuhaf. demek ki, ölümden sonra erkekler cennet kadınlarına mâlik olmanın keyfini çıkarırken, kadınlar tahammül edilmez bir hâlde bulunacaklar! değil mi ya? görüyorsunuz ya, hanımefendi, insan, dağdağalı ve kan revan içinde geçen bir hayata alıştıktan sonra dahi cennet ve cehennemden bahsetmek ve hatta bizzat Allah’ı tenkid etmek için kâfi vakit bulabiliyor."

    her şeye rağmen atatürk'ün ilginç bir özgürlük anlayışı vardı. ülkenin ve milletin kurtuluşu için özgürlük ve bağımsızlık istiyordu. ama bir kültür olarak kabul ettiği dini bireysel özgürlük alanından çıkarıp, kendi kurguladığı toplumsal özgürlük anlayışına göre şekillendirmek istemesi de bana göre tuhaftır.

    bazı dönemlerde arkadaşları ile siyasi konularda konuşurken toplumun dini yaşantısını şekillendirmeyi tartışmıştır.

    islam'ı peşinen dünyevi olarak kabul ettiğiniz durumda, bir erk olduğunuz zaman doğal olarak onu şekillendirme hakkını da kendinizde bulmanız mümkün. böylelikle atatürk dini bir fikriyat gibi değerlendirerek, halkın "islam" fikriyatını bir şekilde ulusun milli menfaatleri adına kendince şekillendirmek istemiş, karşı çıkanları bu psikolojiyle cezalandırmakta beis görmemiş.

    birkaç yıl boyunca çanakkale'de, ortadoğu'da, güneydoğu'daki cephelerde, ingiliz fransız italyan rus yunan ermenilerle bilfiil savaşmış, savaş bittikten sonra sarayı ve ülkeyi yöneten kurumları işgal eden düşmanla siyasi olarak da mücadele etmiş, on binlerce düşman askerini öldürtüp, on binlerce türk'ün ölümüne de şahit olmuş, avrupa'daki rusya'daki ihtilallerden de etkilenmiş bir askerin psikolojisi.

    sonuç olarak benim okuduğum kronolojilere göre de değerlendirdiğimde, atatürk islam'dan uzak olmakla birlikte, kendine özgü bir gerçekçilik ve özgürlük anlayışı geliştirmiş, milli ve vatansever bir askerdi. fakat bu durum, milletin dinini ve dilini kendi ürettiği anlayışa göre kökten değiştirmesinin, bunu yaparken 'devrimciliği' kutsayıp radikal yöntemler kullanmasının haklı gerekçesi olmaktan çok uzaktır...
  • 384 syf.
    ·Beğendi·7/10
    Freud ve onun kitapları hakkında yorum yazmak, cennete gitmek için kendini öldürmeye benzer. Yani psikolojinin babası hakkında yorum yaptığınız zaman bu alanda ilgisi olan herkesin dikkatini çekersiniz. Doğal olarak da yazdığınız satırlar arasında sizi analiz edebilecek her türlü sırrın peşine düşerler. Yazdıklarınız düşüncelerinizdir. Düşünceleriniz de sizsiniz demektir. Konfor alanınızın dışına çıkmışsınızdır ve bu alanda savunmasız bir şekilde gelebilecek olan tüm darbeleri tek başınıza karşılamak zorundasınızdır. Freud de öyle. O da yazılarıyla kendi düşüncelerini insanlara ulaştırır. Freud hakkında hiç yazılmayan bazı şyler vardır. Sizin de şaşıracağınız şeyler. Bunlara yazının ensonunda değineceğim. BUndan önce Freud'ü de yazılarından çıkarabileceğimiz gibi öncelikle onu tanımak da gerekir. Freud bir kere zeki ve oldukça da çalışkan bir çocuktur. Okulunda sürekli sınıf birincisi olur. Doktor olmaya pek hevesli bir çocukluk yaşamamıştır. Kendisi de şöyle diyor; "Çocukluğumda, acı çeken insanlığa yardım etme özlemi duyduğumu hatırlamıyorum... Gençliğimde içinde yaşadığımız dünyanın bilmecelerini anlamaya ve belki de çözümüne katkıda bulunmaya yönelik ezici bir ihtiyaç duyuyordum." Zaten kariyer sürecine baktığımız zaman da bu alana yönelmesi çetrefilli bir süreçten sonra olmuştur. Tıp alanına girer ancak önce biyoloji ve fizyoloji alanlarına yoğunlaşır. Fiziksel bilimlere ilgisi ise Brücke'nin laboratuvarında çalışmaya başlamasıyla birlikte geçecek olan altı yıllık sürecin sonunda olur. 1882 yılında Viyana Genel Hastanesi'nde çalışmaya başlar ve artık burada nöroanatomi ve nöropatoloji üzerine incelemeler yapmaya başlar. Paris'deki Slatepiere'de Charcot yanında çalışmaya başlamısyla da artık bugünkü anlamıyla tanımaya başladığımız Freud oluşur ve fiziksel bilimlerden ruh ve sinir hastalıkları üzerine incelemelere başlar. Freud, insan ruhunun bilimsel incelemesi için ilk yöntemi keşfeden kişidir. İnsan ruhunun bilimsel olarak incelenmesi... Çünkü bu bilimsel alan dışında kalan ve metefizik olarak adlandırılabilecek bir süreçtir. Hiçbir gözlemcinin dışarıdan baktığı zaman göremeyeceği bir alan üzerinde çalışarak, insanın bu yönünü bilinçdışı alan olarak yorumlamıştır. Bu kitabında uygarlık, din ve toplum üzerine düşüncelerini yazmış. Ancak din ve dini algılayış noktasında ben pek bir satır göremedim. Daha çok toplumun yapısı ve gruplar üzerine psikotik incelemeler vardı. Bugün tüm dünya insanlarının toplumsal yaşamına baktığımız zaman internetin sosyal medyaya evrilmesiyle birlikte iş ve politika hayatının tüm telaş ve heyecanı biz normal hayatını yaşayan insanlarında yaşamlarına dahil oldu. Özellikle Twitter üzerinden baktığınızda insanların tüm odak noktası İstanbul BBB seçimleri olduğunu görüyoruz. Ve bu süreç içerisinde şunu çok net bir şekilde görüyorum ki bu atmosferin bizim yaşamlarımıza karbondioksit salgılamasıyla birlikte sinirler gerilmekte ve tükenmekte. İnsanların birbirlerine karşı olan sabırları, kalmamış durumda. Toplum ciddi bir tükeniş içerisinde. Farkında değiliz ama sosyal medyaya yansıyan bu ilişkiler, ahlaki ilkelerimizi ve milli manevi ideallerimizi yozlaştırmaya başlamıştır. Bakın en son İzlanda hava alanında milli takımımıza yapılan ve hiçbir surette açıklanamayacak olan bir davranış şekli nedeniyle, insanlarımız sosyal medya üzerinden bin kat mislini İzlanda milli takımı Türkiye'ye geldiği zaman onlara yapalım noktasında birleşmiş durumda. Ve bunu gayet ahlaki olarak görmekte, angajman kuralları içerisinde saymakta. Halbuki bu bizim ülkemiz ve toplumumuzun Avrupa insanı kadar ve hatta Avrupa insanından daha hoşgörülü olduğunu, tüm dünyaya göstermek için büyük bir fırsattır bu. Ama halk olarak işte bu Freud'ün de vurguladığı gibi siyasi ve toplumsal yapımızdaki meydana gelen sürekli değişmeler, sinir sistemimizde sert bir çöküş meydana getirmiştir. Bakın Freud ne diyor; "Uygarlığımız, içgüdülerin bastırılması üzerine inşa edilmiştir. Her birey, varlığının bir bölümünden -her şeye kadirlik duygusu, saldırganlık, kişiliğindeki intikam eğilimleri- vazgeçmiştir." Şimdi Twitter hesabınız varsa girin ve atılan twitlerin tamanına bakın. Uygarlığımızı meydana getirmek için vazgeçtiğimiz tüm bu insani duyguların, kat be kat fazlasını gösterdiğimizi görecek v eşok olacaksınız. Ne zaman bu kadar kendimizden ve vicdanımızdan vazgeçtik. İnandığımız din bunu mu emrektmekte ya da tarihsel kültürümüzden bize miras kalan bu anlayış mı? Freud'ün şu sözlerine katılmamak elde değil; "Uluslar böylesine farklı koşullarda yaşadığı sürece, bireysel yaşamın değeri bu kadar farklı koşullarda ortaya konduğu ve ulusları bölen düşmanlıklar ruhsal yapıdaki böylesine güçlü güdülenimleri temsil ettiği sürece, savaşların hiçbir zaman ortadan kalkmayacağını söyleriz kendimize." Devam edelim. Toplumu anlatıp da cinsel içgüdüye değinmeden olmazdı zaten. Ki Freud de bu konu üzerinde uzun uzun durmuştur. Mesela eşcinselliği ele almış. Sapıkları ve karşı cinsten uzaklaşan eşcinsellerin durumunu gelişim bozukluğu olarak tanımlamış. Sapıklar diyor, uygarlık evrelerinin ahlaki beklentileriyle çatışma yaratan eğilimleri tamamen bastırmayı başarır. Ama diyor, cinsel içgüdüleri bu şekilde bastırabilmek için başka türlü kültürel etkinliklerde kullanacakları enerjileri kullanmaktadırlar. Baktığınız zaman evet gerçekten de doğru görünüyor. Ama bunun bir de sonuçları var tabi. Çünkü bu sürecin sonunda kişinin kendini tatmin edemediği, cinsel birleşme ile etse bile o tatminkarlığı alamadığı da bir gerçektir. Sürekli bastırma duygusunun da zaten gelişim bozukluğu olan sapık kategorisindeki bu insanların vahşi dürtülerini açığa çıkaracağı da muhakkaktır. Ülkemizde de meydana gelen bu sapıkca suçlara baktığımızda zanlı evli, çocukları var. Ama yine de içerisindeki bu bastıramadığı cinsel dürtüyü, dışarıda suç işleme derecesinde tatmin etme eğiliminde oluyor. Demek ki cinsel birleşim dahi bu duyguları tatmin edemiyor, zamanla bastırma çabaları da onu bir canavara çeviriyor. Freud de bu noktada özetle şöyle diyor, zamanında toplumsal kısıtlamalar nedeniyle bastırılmak zorunda kalınan cinsel içgüdüler, sürecin sonunda nevrotik bir hastalığa dönüşür. O halde toplumsal kısıtlamalar, cinsel yaşamda bir belirlenimlik meydana getiriyor. Bizim toplumsal yapımızda dinsel inanç ve ahlaki ikilemler karşısında evlilik dışı cinsel birleşim günah ve ayıplanan bir davranış olarak görülür. Böyle bir toplumda nasıl olacak da bu nevrotik hastalıkların önüne geçeceğiz. Freud diyor ki; "Cinsel ilişkiyi yasaklamakla ve kadınlık iffetinin korunmasına büyük bir değer vermekle kalmaz, yetişen genç kadını, oynamak zorunda olduğu rolün bütün gerçekleri konusundaki cehaletini sürdürerek ve onda evliliğe yol açmayan hiçbir aşk dürtüsüne hoşgörü göstermeyerek, baştan çıkmasını da önler. Sonuçta kızın ebeveynleri aşık olmasına ansızın izin verdiği zaman genç kız, bunu ruhsal olarak başaramaz ve kendi duygularından emin olmadan evlenir." Şimdi böyle bir kadınla evlenen erkeğin, apaçık ki evliliğinde cinsel açıda tatmin olmamaıs beklenir. Çünkü kızın böyle bir algısı olmayacaktır. Öte yandan her erkek bir kızla cinsel birleşme yaşamak ister ama cinsel birleşme yaşamış bir kızla da evlenmek istemez. Bu da toplumumuz erkeklerinin ahlaki iki yüzlülüğüdür. Hiç kıvırmayın, bana da boş yere saldırmayın. Tam bu nokta Freud'ün de fazlasıyla eleştirildiği noktadır. Freud ahlaksızlıkla ve dini değerleri aşağılamakla itham edilmiştir. Sorun nasıl çözülmelidir peki? Bunun çözüm yolları sosyal bilimcilere ve psikoanalistlere bıraklılmalıdır elbet ama her şeyden önce toplumun normalleşmesini beklemek şarttır. Aksi bir durumda zaten her türlü girişim başarısızılıkla sonuçlanacaktır. Tabi bence işi bu kadar da uzatmanın bir anlamı yok. Kişiler özgürlüklerini kazandıkları andan itibaren istedikleri hayatı yaşamaya başlıyorlar. Çözüm noktası ise kimsenin bir başkasının hayatına karışmadığı zamandır. Uzmanların da üzerinde durması gereken nokta bu olmalıdır. Kitapta birçok konuya değinilmiş ancak toplumumuz açısından da sorun olan hususlara değinmek istedim. Son olarak da grup ve psikolojisi üzerinde konuşalım.
    Çünkü en nihayetinde cemaatler de birer gruptur ve ülkemizin geçmişte de bugünde de canının yanmasına neden olmuştur. Peki ama bu insanlar nasıl oluyor da aklı tecrit edebiliyorlar? Nasıl oluyor da inandıkları dine aykırı bir şekilde bir şeyhin önünde eğilerek ayaklarına kapanabiliyorlar? Onlara sorduğun zaman bunu bşr saygı göstergesi olduğunu ve Allah'tan başkasına
    tapmadıklarını söylüyorlar. Bunlar ya Kur'an-ı Kerim'i okumamışlar ya da okumuşlar ama Arapça okumuşlar, bu yüzden de akılla kavrayamamışlar. Hiç kusura bakmayın ama Kur'an bence gönüllerden ziyada akıllara hitap eden bir kitaptır. Kur'an-ı okuduğunuz zaman göreceksiniz ki ölüler için hiçbir şey yoktur. Tamamen yaşayanların hayatını düzenlemeye yönelik bilgiler içermektedir. Ama bu insanlara baktığımızda aralarında doktorlar, polisler, askerler, hakimler, savcılar, öğretmenler ve daha birçok meslekten, farklı kişilikten, farklı yaşam tarzından insanlar olduklarını görürüz. Tek başına olsalar belki böylesine bir dinden sapma söz konusu olmayacaktır ancak grup haline geldikleri zaman şüphesiz ki bireysel olduğundan daha farklı düşünecek ve hareket edeceklerdir. Çünkü grup içerisinde her bir düşünce bir diğerinin düşüncesini etkileyecektir. Zaten dikkat edin aralarına farklı düşünen bireyleri almazlar. Ya kendilerine yakın düşüncedekileri ya da henüz kararsız olan bireyleri, daha çok da fakir aile çocuklarını tercih ederler. Bu sayede üstün düşünce biçimini, bu bireylere enjekte edebileceklerdir. Süreç içerisinde öyle bir şekle sokulur ki birey, bilinçli kişiliğini kaybederek tamamen telkinlere açık hale gelir. Artık kendi eylemlerinin farkında olmayan birey, yaptığının doğruluğuna sorgusuz bir şekilde inanır, yaptığı her şeyin Allah'ın emir ve yasakları gereği yapıldığını düşünmeye başlar. İrade ve ayırt etme yetisi ortadan kalkmıştır. Şiddete yatkınlığa, acımasızlığa ve grup içerisinden aldığı coşkuyla bir kahramana dönüşür. Bu kadar fazlaca insanın bir araya gelerek oluşturduğu bu grup, nasıl olacak da cinayete varacak kadar kin ve nefret tohumlarıya doldurulacaktır; Verilen emirleri sorgulamaksızın yerine getiren kullara dönüştürecektir bireyleri? Bir grup,değişken ve tahrike açıktır. Böylece eleştirel beceriden yoksun olan bu grup için imkansız diye bir şey yoktur. Şüphe duymayan bir yapı haline gelmiş, vereceği her tepki de çok basit olmakla beraber, bir o kadar da abartılıdır. Böylesine bir grubu etkilemek için manipülasyonda bulunacak kişinin söylediklerinin mantıklı ve akla uygun olmasına gerek yoktur. Sözlerini en çarpıcı uslüpla süslemesi ve grubu olulturan bireylerin hassasiyetlerini tahrik etmesi yeterlidir. Çünkü bu ana gelinceye kadar grup, eleştirel akıldan yoksun bırakılmış, sorgulamanın anlamını kendisine karşıt olan her görüş yok edilmelidir olarak görmüştür ve bu andan itibaren de hiçbir gerçeğin peşinden koşmayacaktır. Şimdi yazının başında bahsettiğim Freud için bahsettiğim şu gizli kalan ve yazılmayan konulara. Bu alanla alakalı olarak Soner YALÇIN'ın Saklı Seçilmişler kitabından ilgili yerleri olduğu gibi kopyalayarak aktarıyorum;
    "Tavistock Enstitüsü... Bedford Dükü Tavistock'un Londra'daki binalarından birinde BirinciDünya Savaşı'ndan kurtulan İngiliz askerlerinin savaş şoklarını araştırmak amacıyla 1921'de kuruldu. Enstitü çalışmalarının ilham kaynağı o dönemde Londra'ya gelerek Prenses Bonapart'ın verdiği bir malikaneye yerleşen Sigmund Freud'un davranış bilimi doğrultusunda insan davranışlarının kontrolü konusundaki çalışmaları oldu. Enstitünün başkanlığım İngiliz Ordusu Psikolojik Savaş Bürosu Başkam Sir John Rawlings-Reese üstlendi. Enstitü Birinci ve İkinci Dünya Savaşı yıllarında psikolojik savaş örgütü olarak çalıştı. Geliştirilen "kalabalıkların kontrol metotları", gizli ve halkın tepkisini çekmeyecek şekilde Amerikan halkı üzerinde denendi ve onların psikolojik tavırları tespit edildi. Tavistock Enstitüsü, Rockefeller Vakfı'nın yaptığı büyük bağışlarla 1946 yılında görev alanı genişletilerek yeniden yapılandırıldı. Rockefeller, enstitüye geniş çaplı psikolojik savaş araştırmaları yapma ve uygulama görevleri verdi. Enstitü, Kore Savaşı'nda ilk defa denenen kitlesel beyin yıkama tekniklerini geliştirdi. Soğuk Savaş'ın en büyük silahı enstitü oldu. İstenmeyen kişiler karaktersiz bir imgeye dönüştürüldü. Neyin yenileceğine, neyin giyileceğine, neyin okunacağına, seyredileceğine enstitü karar verdi. Davranış bilimleri konusundaki programlar Tavistock Enstitü'yü ABD'nin en etkili kuruluşu yaptı. Öyle ki, 1960 öğrenci hareketinin önüne geçmek için LSD gibi uyuşturucu kullanımını artırdı. Neyin moda olacağına hep onlar karar verdi... Toplumsal davranışları nasıl belirlediklerini bir kişi üzerinden anlatayım: Viyanalı Edward Bernays (1891 -1995), Sigmund Freud'un yeğeniydi. (Annesi Freud'un kızkardeşiydi. Freud'un eşi de halasıydı!.) Bernays ailesi 1890'lı yıllarda Viyana'dan Amerika'ya taşındı. ABD, Birinci Dünya Savaşı'na girdikten sonra Bernays, psikolojik savaş yürüten Kamu Bilgilendirme Komitesi'nde görevlendirildi. Bu halkla ilişkiler işine girmesine neden oldu. Çok başarılı oldu.Örneğin... American Tobacco Company için "özgür ateş" reklamıyla kadınların sigara (Lucky Strike) tüketmesine sebep oldu. İlk strateji, kadınları yemek yerine sigara içmeye ikna etmekti. Sigara içmeye Bernays incecik kadınların özel güzelliğini teşvik etmek için fotoğrafçılar, sanatçılar, gazeteler ve dergiler kullanarak "incelik idealini" geliştirerek başladı. Tıbbi otoritelerin, tatlılar üzerine sigara seçimini teşvik ettiğini söyledi. Ev sahiplerine, sigarayı el altında tutmanın sosyal bir zorunluluk olduğunu anlattı. Kadınlar için sigarayı "özgürlüğün meşalesi" haline dönüştürdü. Lucky Strikes paketi rengini moda yaptı! "Kitlelerin örgütlü alışkanlıklarının ve görüşlerinin bilinçli ve akıllıca manipüle edilmesi demokratik toplumda önemli bir unsurdur." dedi. Kuşkusuz dayısı Freud'un görüşlerinden yararlanıyordu. Bernays, Life dergisi tarafından 20'nci yüzyılın en etkili 100 ABD'lisinden biri seçildi."
  • ... bir millet veya din grubu içinde de zamanla kültür gelişmeleri ve farklılaşma ve sonuçta çatışma kendini gösterebilir....
    Bugün toplumumuzda, kültür benliği aile içindeki geleneklerle yetişmiş bir genç ile seküler okullarda eğitim görmüş genç arasında birbirini dışlama psikolojisi her şeyden önce bir kültür çatışmasıdır.
    Ziya Gökalp, insanın en derin benliğine hakim olan kültür değerlerinin gücünü belirtmiştir. Gelenekçiler karşısında inkilapçılar da ben ve öteki bilinci ile aynı derecede duygusal bir kültür kompleksi içinde karşı karşıya gelmişlerdir. Farklı kültür gruplarının mümessilleri olarak, sözde gerici ve ilerici diye adlamdırılan politikacılarımızın ve bürokratlarımızın anlamadığı ve anlamadıkları için de yanlış önlemlerle çatışmaya gittikçe daha keskin hale getirdikleri açık bir gerçektir. Karşı tarafı anlamak istemeyen bağnaz bir davranış yerine akılcı bir yaklaşımla insanlar, uzlaşmacı bir tutum içine girebilir. İnsan, kültür farklılığı ile birbirine karşı olabildiği gibi akıl sayesinde ben ve öteki bilincini aşabilen, yeni kültür sentezleri meydana getirebilen varlıktır. Medeniyet budur:
  • Dünyaya bağımlılığımızı artıran ve dini yaşantımıza zarar veren konuları gündemimize almaktan kaçınmalıyız..
  • Doğru inanç, sadece zihinlerdeki bir düşünceden ibaret kalmamalı, kişide inancının izleri apaçık görülmelidir..
  • İman zayıfladığında azim, kararlılık ve büyük hedefler de zafiyete uğrar.
  • Humeynizm, Kuran-ı Kerim'e göre Allah'ın neyi emrettiğinden habersiz olan sıradan vatandaş nasıl olur da politik konular hak­kında önemli kararlar verebilir gihi çok hassas sonıları gündeme getirir. Ruhani Lider'in rolü, kutsal ayetlere göre insanlara doğnı yolu göstermektir. Tek geçerli söz İmam Humeyni'nin kelarnı olduktan sonra, tüm İran halkı oy vermiş ya da vermemiş bunun ne önemi var ki!