• ...Asya ,Afrika ve Latin Amerikadaki zorba yönetimler, şiddetle, çılgınca ve ısrarla Batı kapitalizminin ürünü olan cinsel özgürlükleri olabildiğince yaygınlaştırıp güçlendiriyor. Bunların gün be gün artması için zemin hazırlıyorlar.
    Aslında ufacık bir bilinç ve akıllıca bir değerlendirmeyle; bu cezbedici " cinsellik tufanının " gerçek yüzünü, yeni dünyanın o şeytani çehresini ve bu asrın büyük putu ve teslis dininin üç tipini temsil eden " eşekleştirme" , "sömürü " ve " istibdat" ı fark edebiliriz.
    Bunlar Freud adında yalancı bir peygamber çıkardı ve Freudizm adı altında bilimsel ve insani bir din icat ettiler.Cinsellikten bir ahlâkî vicdan ve hukuki sistem yarattılar. Ardından şehvetten müteşekkil bir tapınma, dua, ibadet ve ubudiyyet mabedi bina ettiler.Bu mabedin eşiğinde kesilen ilk kurban da KADIN oldu.
  • Rabbimiz yeryüzünde tüm canlılara yetecek şekilde rızık yaratmıştır. Eğer yeryüzünde insanlar açlıktan ölüyorsa bu, -hâşâ- Allah’ın onların rızkını unuttuğundan, hazinesinde onlara yetecek rızık bulunmadığından, onları sevmeyip cezalandırdığından değil yeryüzündeki insanların bir bölümünün haksızlık, zulüm ve sömürü yoluyla bu kimselerin hakkını yemeleri yahut da yardım etmeleri gerekirken yardımdan uzak durmaları sebebiyledir. İnsanların kendi yaptıkları zulümlerin faturasını Allah’a kesmeleri adalet ve insafla bağdaşmaz.
  • Başlığa bakıp aldanmayın. Hayır, bu Turgut Özal’ın şizofren evladının sürekli olarak ortaya attığı iddialarının bir benzeri değil. Siyasi alanda tek hazinesi, babasının ölümü olan bir zavallı gibi, Mustafa Kemal’in bedenen ölümünün altında buzağı aramayacağız.

    Bir devrimci önder olarak Mustafa Kemal’den bahsedeceğiz. Yani Nazım’ın şiirlerinde bahsettiği “Bıraksalar İnce, uzun bacakları üstünde yaylanarak ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak. Kocatepe’den Afyon ovasına atlayacaktı.” diyerek tasvir ettiği, emperyalizme karşı savaşan bir devrimci önderin devrimci ruhunun, nasıl öldürülmeye çalışıldığından bahsedeceğiz.

    Hikmet Kıvılcımlı’nın, “Atatürk ve Türkiye” başlıklı yazısında yer verdiği “Atatürk’ü Öldüren Nedenler” bölümü, yaklaşık 48 yıl önce bu konu hakkında katili tespit etmiş ve nefesi yettiği derecede katili teşhir etmişti.

    “Türkiye’nin son yarım yüzyılına kişiliklerinin damgasını vurmuş görünen iki kahramandan birinin “İhtilâlci“, ötekisinin “Nizamcı” karakterleri bu bakımdan birbirini tamamladı ve sosyal eğilimde ortak yanlarını kaynaştırdı. “Ulu önder”, gene tarihsel devrimler geleneğine dayanarak, karşısına çıkabilecek herkesi, önce acı güç kullanamıyacak “sivil” durumuna soktu : “Kuvayı Milliye zamanı uzaktan yakından politikayla temas eden ne kadar kumandan ve subay varsa, yaverlerine kadar, hepsi sivil olmuşlar ve çoğu meclise katılmışlardır.” (Falih Rıfkı, Çankaya.; s. 345). Burada kişi kaprisi değil, enkonsiyanın etkisi gibi derinlere işlemiş sosyal eğilim kendine yol açıyordu. Nitekim, kadim Pers Devletinden beri yerleşik olan : Askeri-sivil güçleri bölme tekniğine uygunca, Atatürk, hemen bütün devlet işlerinden “Yüce Hakem” rolüne çekildi : “Yalnız. dış politikaya devamlı bir ilgi göstermiştir. Bunun dışında Hükümet İsmet Paşaya, Ordu Fevzi Paşaya emanetti. Bazı meselelerde şikâyet ve tenkitler üzerinde müdahaleler yapmak ve hakem rolünü oynamaktan başka Hükümet işleriyle pek yorulmazdı.” (agy, s. 350). “Hükûmet işleriyle pek baş ağrıtmamıştır. Bütün inkılâplar Atatürk’ ündür. Dış politika, bâzı bayındırlık (imar) işleri, Orman Çiftliği, Yalova, Florya vs. gibi… Bir de dil ve tarih dâvalariyle uğraştı.” (agy., s. 472).

    En basit dil işinde : “İşi başkalarına bırakamam” diyen Atatürk mizacında bir insanın tümüyle devlet işini başkalarına bırakması kahredici sosyal determinizmdendi. Varolan sosyal “DÜZEN”e ve “HİYERARŞİ”ye kart blanş verilmezse yaşanmazdı. “O bir kuru kabadayı değildi. İnsanın kendisini boşuna harcamasından topluluğun bir şey kazanamıyacağını pek iyi anlayanlardandı.” (agy., 508) deniyor. Doğrusu bunun tersidir: Atatürk kendini yazık ki harcamıştır. Harcayışının sebebi, dilediğini yapamamasıdır. Kızkardeşi Makbule hanıma gazeteci soruyor : “Büyük Atatürk birçok işler yapmış… Acaba, bunların içinde hangisi kendisi için daha mühimdi?” Hanım, düşünmeye lüzum görmeden şu cevabı verdi : “- Hiçbirini ötekine tercih etmiyordu… Daha doğrusu onlardan hiç birini dilediği çapta kabul etmiyordu. Daha çok şeyler yapmak, daha büyük inkılâplar yaratmak niyetindeydi…” (Milliyet, 16 Kasım 1955 : Ağabeyim Mustafa Kemal no : 7). Şimdi gericilerin ağzına sakız edilen Atatürkün içkiciliğini gözönüne getirelim. Her keyif veren zehir: hayat baskısına enkonsiyan protestoda bulunmak için taksitle intihar etmektir. Atatürk’ü içki intiharına götüren içgüdü ne idi? “Daha büyük inkılâplar yaratmak niyeti”ni gerçekleştirememek baskısı. Bay Falih’in kendisi yazıyor : “Savaş ve devrim günlerinde, meseleler konuşulduğu sıralarda hiç içmez veya pek az içerdi.” (agy., 493). Demek Ata’yı içkiye sardıran şey, “Kendini boşuna harcaması” : dileğine rağmen “Daha çok şeyler” yapamıyacak ortamda kıvranmasıydı.

    Sosyal sınıf eğilimleri önünde tek kişinin trajedisiydi bu. Ne kadar ULU olursa olsun, ergeç, kişinin rolü sosyal sınıfların etkisiyle yönetiliyor yahut eziliyordu. Düşünce ve sınıfalanından iki canlı örnek :

    Atatürk ve düşünceleri : “Uzun gecelerde, arasıra bir takım düşüncelerini dikte ettirmek Atatürk’ün âdetiydi. Kalabalık arasında : “- Bunları gazetene koyarsın” derdi. Pek çok defa bu diktelerde bir “Dikişsizlik”, bir “Gelişi güzellik” olduğu için, biz notları ertesi gün kaybederdik. Kendisine söylediğimizde : “- İyi ettiniz. Zaten mesele vakit geçirmektedir.” derdi.” (agy., 473) deniyor. Yapacak o kadar çok şeyi bulunan kimse, vakti boşuna geçirmek ister miydi? Fakat işte, sofrasında ün alan bir kapıkulu gazeteci bile, Atatürk’ün düşüncelerini sansür edebiliyordu. Atanın “Dikişsiz” sayılan düşünceleri nelermiş? Gerçekten öyle bile olsalar, onları o hâle getiren kimlerdi?

    Atatürk ve sosyal sınıf ilişkileri: Yazar soruyor : “Etrafındaki bu adam ve seviye karışıklığının sebebi ne? Bir akşam, yanındaki hanıma sofrasındaki bir dâvetliyi göstererek : “- Bu adamın ne bayağı olduğunu bilmezsiniz! ” demişti. Hanım şaşırarak : ” Aman Paşacığım, öyleyse, ne diye sofranıza alıyorsunuz?” demesi üzerine : “- Ha, işte… Onu da sen bilmezsin, kızım.” cevabını vermişti. Bu devrin, kendisine eski komitekâri taktiklerden faydalanmak zaruretlerini duyuran hususiyetlerden gelir.” (agy., 354)… Yâni, hanımcağız insanüstü kahramanın çevresini dileğince yaratıp yokedebileceğini sanıyordu. Kahraman ise, sosyal ilişkilerden nasıl bağımsız kalınmıyacağını anlatıyordu. Kişi olarak Atatürk, bütün tiksintilerine rağmen, içine düştüğü veya içine işlemiş çevre sınıf insanlarını kontrol altına alamıyordu.”

    Yazıda hiç ikirciksiz biçimde belirtildiği gibi, sürekli olarak devrimi düşünen, içinde devrim ateşi yanan bir devrimciyi, parababaları(finans-kapital) ve biricik müttefiki ağalar (tefeci-bezirgan), çeşitli yollarla kontrolü altında tutuyordu. Hatta kıytırık bir burjuva gazetecisi bile, Mustafa Kemal’e sansür koyuyor, yani onu susturuyordu. Çünkü Mustafa Kemal, sömürülen onlarca ülkenin kurtuluş yolunu göstermiş ve affedilmez bir hataya düşmüştü. Parababalarının sürekli olarak kazandığı, halkların kaybettiği ve 11 yıl süren savaşlar sürecini sona erdirmişti. Yani ülkelerin sömürüsüz bir yarına atacağı adımı, başarıyla sonuçlanan ilk kurtuluş savaşında göstermişti.

    Mustafa Kemal’i bedence değil, ama onun içinde yanan devrimcilik ateşini defalarca ortadan kaldırmaya çalışan bu suikastçı takımının girişimlerinin sadece küçük bir örneğiydi bu. Bu yetmedi, onu bedenen de ortadan kaldırmaya çalıştılar. 1925’te Şeyh Sait isyanına arka çıkarak, 1926’da İzmir suikast girişimiyle, 1930’da Menemen isyanıyla, her saniyesinde devrim düşünen bir beyni ortadan kaldırmaya çalışan yine bu iki zümreydi. Sadece kendisini ortadan kaldırarak değil, çeşitli halklardan gelen isyan hareketlerini, en aşağılık demogojilerle farklı gösterek, demokratik girişimlerin tümünü birer “işbirlikçilik” olarak göstererek, Mustafa Kemal’in tüm dünya halklarında sahip olduğu güveni boşa çıkarma çabasına girişenler, yine onlardı. Maalesef tek bir kişi, bir sınıftan daha üstün değildi.

    Günümüzde de bu suikast girişimleri devam etmektedir. Mustafa Kemal’in devrimci mücadelesi, bugün milyonlarca gencin gönlünde yanmaktadır. Hala çeşitli yollarla Mustafa Kemal’i kavramaya, anlamaya çalışarak, onu örnek alan milyonlarca genç var bu ülkede. Dolayısıyla gençlerin gönlündeki bu ateşi söndürmek isteyen parababaları çeteleri, Mustafa Kemal’i suikastle katletmeye devam etmektedir.

    Bugün parababaları çeteleri, Mustafa Kemal adına film çeker, onun portresini şirketlere asar, Türkiye bayrağı ile her yeri donatır. Ancak bu sahip çıkar gibi görünüş, bir kandırmacadır.

    Nasıl ki bugün AKP’den bir üye, Mustafa Kemal hakkında övgü dolu bir söz ettiğinde şüphe duyuyorsak, onların samimi olmadığını adımız gibi biliyorsak, nasıl ki Pensilvanya’daki çete, Yurtta Sulh adını kullanarak Mustafa Kemal’i kullandığında kanmadıysak, o zaman ülkemizi çapul etmek için sıraya giren, milyonlarca işçinin kıdem tazminatına, emeklilik hakkına göz diken, Türkiye adım adım BOP’a sürüklenirken bu projenin destekçileri ile çalışma yürüten “milli(!)” burjuvazi Mustafa Kemal ile ilgili övücü bir söz ettiğinde nasıl inanabiliriz?

    Türkiye’yi BOP projesi ile bölmek adına elini ardına koymayan NATO’ya sponsor olan “milli(!)” burjuvazinin tek amacı, Türkiye’deki sömürü düzenine zeval gelmemesidir. Çok örnek verilir, biri ile yetinelim. Bugün çocukları, torunları “Atatürkçü” olarak geçinen Vehbi Koç’un, faşist general Kenan Evren’e söylediklerine bakalım.

    “Sayın Kenan Evren,

    Yakalanan anarşistlerin ve suçluların mahkemeleri uzatılmamalı ve cezaları süratle verilmelidir. Polis teşkilatı teçhiz edecek ve onu kuvvetlendirecek imkânlar genişletilmeli, gerekli kanunlar bir an önce çıkarılmalıdır.

    İşçi-işveren ilişkilerini düzenleyecek olan kanunlar asgari hata ile çıkarılmalıdır. Bazı sendikaların Türk Devleti’ni ve ekonomisini yıkmak için bugüne kadar yaptıkları aşırı hareketler, göz önünde bulundurulmalıdır.

    DİSK’in kapatılmış olmasından dolayı bir kısım işçiler sendikal münasebetler yönünden bekleyiş içindedirler. Militan sendikacılar bu işçileri tahrik etmek ve faaliyeti devam eden sendikaların yönetim kadrolarına sızarak davalarını devam ettirmek niyetindedirler. Bu durum bilinerek hazırlanacak kanunlarda gerekli tedbirler alınmalıdır.

    Komünist Parti’nin, solcu örgütlerin, Kürtlerin, Ermenilerin, birtakım politikacıların kötü niyetli teşebbüslerini devam ettirecekleri muhakkaktır, bunlara karşı uyanık olunmalı ve teşebbüsleri mutlaka engellenmelidir. Zatıalilerine ve arkadaşlarınıza muvaffakiyetler temenni ediyorum. Emrinize amadeyim.”

    Vehbi Koç’un emrine amede olduğu Kenan Evren, ortaçağcı gericiliğin önünü açan her türlü olanağı sağlamış ve bugün organize suç örgütlerinin Türkiye iktidarında yer almasına ve Türkiye’nin faşist din devleti (belki de kabileler federasyonu olacaktır) haline dönmesine yol açmıştır.

    Parababalarının dalga geçer gibi Anıtkabir’i özelleştirmeye girişmesi, sponsorluk yaparak park kurması boşuna değildir. Bunların tümü, sınıf kinidir. Ancak ne kadar katletmeye çalışırlarsa çalışsınlar, Mustafa Kemal’in sömürülen halklar için umut olan ışığı ölüme terk edilemeyecektir. İkinci Kurtuluş Savaşı, parababalarının iktidarını yıkmak için, mutlaka başarıya ulaşacaktır.
  • O hâlde Şeriati’yi Marksizme bağlayan nedir? O, esasında İslamî kılıf altında kendisini saklayan bir Marksist midir? Şeriati, kendisini sosyalist olarak kabul etse de o bir Marksist değildir ama Marksist toplumsal fikirlerden etkilenmiştir. Şeriati, sınıf mücadelesi, sınıfsal sömürü ve sınıfsız toplum [ya da nizam-ı tevhidi], tarihsel materyalizm, emperyalizm, altyapı-üstyapı, artık değer ve sürekli devrim gibi önemli kavramları Marx’tan ödünç almış, bunları kaleme aldığı eleştiri çalışmalarında sistematik bir biçimde tatbik etmiştir. Ervand Abrahamyan’ın da yerinde bir tespitiyle, Şeriati’nin Marx’a yönelik paradoksal yaklaşımının kaynağı onun üç Marx tanımlıyor olmasındandır: ilki, ağırlıklı olarak bir felsefeci, ekonomik indirgemeci, ateist ve güçlü bir biçimde din karşıtı olan genç Marx; ikincisi, esas olarak toplumların hareket yasalarını keşfeden, “praksis” ve devrimci pratik anlayışını teşvik eden, (ekonomik olmayan) tarihsel determinizm teorisini geliştiren bir sosyal bilimci olarak olgun Marx; üçüncüsü de siyasetçi olarak Marx’tır. Şeriati, bu son Marx’ı mazlum kitlelerin idealleri ile günlük politik eylemleri uzlaştırdığını düşündüğü Kautsky, Engels hatta Stalin gibi diğer Marksist “siyasetçiler”le birlikte ele alır. Şeriati, birinci ve üçüncü Marx’a karşı çıkarken ikincisinden etkilenir.[14]
    Şeriati’nin şu iki eseri dikkate alındığında, Abrahamyan’ın açıklaması havada kalmaz: Cihatgiriyi tabakati İslam [İslam’ın Sınıfsal Eğilimi] ve Ümmet ve İmamet. Bu çalışmalarda Şeriati, İslamî politika ve ekonomiyi ele alır. Ayrıca yukarıda bahsi geçen Marksist terimlere başvurur. Ama aynı zamanda bu kavramların bir kısmına farklı anlamlar verir. Örneğin Şeriati, bilgi teorisini Marksizmden alır ancak sonrasında fenomenolojiye kayar.[15] Ondaki tarihsel determinizm, takdiri ilahiden başka bir şey değildir; altmışların önde gelen Fransız sosyologlarından olan Georges Gurvitch’in etkisi altındaki sınıf anlayışı ekonomik çıkarların biçimlendirdiği ekonomik sınıflara değil, dinî inançlar, semboller, gelenekler, âdetler ve kültürel normlar gibi maddî olmayan faktörlerin biçimlendirdiği politik sınıflara işaret eder. Bu tarz bir politik sınıf anlayışı ile Şeriati, Üçüncü Dünya’da bilhassa Müslüman ülkelerde değişimi gerçekleştirecek ve kitlelere önderlik edecek yegâne sınıfın proletarya değil aydın sınıfı [ruşenfikren] olduğu sonucuna ulaşır. Buna ek olarak dinlerin toplumların üstyapısının bir parçasını olduğunu kabul eden Şeriati, Şiiliğin farklı olduğunu ve tek başına bir toplumun ekonomik temelini biçimlendirebileceğini düşünür.
    Belirli Marksist kavramları yeniden yorumladığı gibi Şeriati, aynı zamanda İslam’a ait kimi temel kavramları da yeniden tarif eder. Ona göre Habil-Kabil kıssası, tarihteki zalimler-sömürücülerle (Kabil) mazlumlar-sömürülenler (Habil) arasındaki sınıf mücadelesinin sembolize edilmesinden ibarettir. İntizar (ya da Mehdi beklentisi) ise eli kolu bağlı oturup adalet beklemeyi değil, adaletsizliklere karşı verilecek mücadeleye fiilen katılımı ifade eder. Bu mücadelede hedefe kesin olarak ulaşılacaktır. Şiilik de zalimlerle mazlumlar arasında süren sınıf mücadelesinin konusudur. Zalimler, Şiiliği hâkimiyet aracına (Safevî İslam’ı), mazlumlar da kurtuluş ideolojisine (Alevilik veya kızıl Şiilik) dönüştürürler. Ulema ya da mollalar, zalim Şiiliğin gelişiminin en büyük sorumlularıdırlar. Onlardaki cehalet, kadercilik, İslam’ın yorumlanması üzerinde kurdukları tekel, hakiki İslam’ı kitlelerden uzak tutmakta, nihayetinde muktedirle kurdukları ittifak sonucu Şiilik, devrimci bir inanç olmaktan çıkıp muhafazakâr bir ideolojiye dönüşmektedir.
    Ayrıca Şeriati’ye göre, Tanrı ve ruhun varlığını inkâr edenlere değil, dava için somut ve nesnel bir eylem içerisine girmek istemeyenlere “kâfir” denilir.[16] Bu tarz bir küfür anlayışı sayesinde Şeriati, mollaların yaptığı gibi Marksistleri felsefî açıdan materyalist, ateist, ahlâkdışı ve küffar olma temelinde göz ardı etmemiş olur. Bunun yerine o, mollalara ve fıkha karşı sürekli eleştiri geliştirir. “Bizim camilerimiz, devrimci solumuz ve alt tabaka vaizlerimiz yoksulların hayrına, müsrifliğe ve dünyaya düşkünlüğe karşı çalışırken, bizim fıkhı ve hükümler vermeyi öğreten fakihlerimiz sağcıdır, kapitalisttir ve muhafazakârdır. Hâsılı bizim fakihlerimiz, kapitalizm için çalışmaktadırlar.”
  • Zira fikrî, itikadî ve psikolojik sömürü ve saldırılar karşısında eli boş, dirençsiz, tarihî ve asaletten, insanî değerlerden ve ruhî özgürlükten yoksun bir şahsiyet olmaları gerekir ki ram olsunlar, boyun eğsinler, kancaya takılsınlar ve en önemlisi "kültürel kimlik"ten mahrum kalsınlar.
  • "Dinin siyasallaşması en çok dinin kendisine zarar veriyor. Allah'la kul arasında olduğunda çok masum ve gerekli bir kurum olan din, belli çıkar çevrelerine hizmet için siyasallaştırıldığında ise kirleniyor ve kamplaştırıcı bir şeye dönüşüyor. Maalesef din bu ülkede cahil,niteliksiz ve kurnaz insanların elinde bir taciz aracına dönüşmüş durumda. Buna 'dinsel taciz' diyebiliriz sanırım. Böyle insanların elinde din:
    Her türlü hırsızlığı meşrulaştırma aracı;
    Erkek egemen toplumun bir silahı;
    Masum,müteyeddin insanları sömüren büyük bir istismar aracı;
    Nefret söylemi üreterek insanları kamplaştırma-ayrıştırma aracı;
    Demokratik yaşam tarzına alternatif görüldüğü için demokrasi düşmanı;
    Farklı olana yaşam hakkı tanımayan bir baskı aracı;
    Haksız rekabet doğuran siyasi bir aktör;
    Toplumu Araplaştırma aracı;
    Bilimin,ilerlemenin önünde en büyük engel...
    Bu haliyle bazılarını mutlu eden din kurumunun, belli toplum kesimlerinde de ciddi bir mutsuzluk yarattığı kesin. Dinin bir baskı ve sömürü aracına dönüşmediği toplumların dünya ölçeğinde daha mutlu olduklarını biliyoruz. "
  • Tanrılar mutabakata vardı
    Ve çekildiler köşelerine
    Emekliliğe ayrılanlar sonsuzlukta unutuldular
    Unutulmak istemeyenler elçilerle konuştu
    Sen tanrının elçisisin
    Sözümün yegâne tek temsilcisisin
    Konuştu insandan insan bir canlı
    Herşey yalan size tek yaratıcınızdan
    Mesaj getirdim
    Tarih çok gördü mesajları
    Sümer'lerden
    Mısır'lılara
    Antik yunan'dan
    Roma'lılara
    Budist'lere
    Ínka ve Aztek imparatorluğuna
    Geldi ve gittiler
    Oyununu oynayan çekildi köşesine
    Başarısızlar emekliğinin tadını almakta
    Sonra çok zaman sonra evrimleşip
    Paraya bıraktı yerini
    Güce tapanlar
    Sömürmek için can atanlar
    Elinde İncil tanrının mesajını getirdim
    Size ey Afrika
    Ne gülünç
    Afrikalılara kaldı İncil
    Tanrının mesajını götürenlere
    Kara elmas ve uçsuz bucaksız toprak
    Dinde zorlama yoktur dedi elçi
    Sizi hak din İslam'a davet ediyorum
    Lakin kabul etmez iseniz
    Karılarınız ve kızlarınız cariye
    Sizin ve erkek çocuğunuzun kellesi gidecek dedi mümin kâfire
    Ve mallarınız da ganimetimiz
    Çok tanrılı inançtan tek tanrılı inanca evrimleşmiş olsada yaratıcı
    Ne hikmetse sonunda hep bir
    Sömürü aracı.....