Berci Kristin Çöp Masalları

8,3/10  (28 Oy) · 
79 okunma  · 
23 beğeni  · 
1.129 gösterim
"Kadınlar kucaklarından bebeklerini atıp ellerine keserleri aldılar. Erkekler karınlarını küreklerin saplarına verip konduların önünde durdular. Konduların birinin duvarını tekmeyle yıkan bir yıkımcı, topal bir kadından ilk darbeyi yedi. Kanlar içinde yere serildi. Yuvarlana yuvarlana ta dereye indi. Konducular topluca yıkımcıların üstüne atıldılar. Kuşlar kanat çırpıp bulutlara yukarı uçtu. Yıkıcımlar kazmalarını bırakıp dere aşağı kaçtılar."

Berci Kristin Çöp Masalları, kentin kıyısında, geniş çöp sahaları ile sanayi bölgesi arasında kurulan bir gecekondu semtinin hikâyesidir. Geride bıraktıkları kırsal çevrenin gelenek ve alışkanlıkları ile büyük şehrin maddi olanakları arasında sıkışıp kalan insanların hayata ve kente tutunma mücadelesi. Bir yanda yoksulluğu aşmak için yoğun bir çaba, diğer yanda büyük şehrin getirdiği yozlaşma, yıpranma, boş inançlar, tutkular, özlemler...

Latife Tekin manilerle, tekerlemelerle ördüğü, kendine has diliyle öyküsünü anlatırken, yoksulluğa, yabancılığa, sürgün edilmişliğe sahici ve içeriden bir bakışla yaklaşıyor. Bir gecede türeyen ve "alnında kara derin harflerle, fabrikalar, çöp ve rüzgâr yazılı" kondularda yaşananları, gerçekçi bir noktadan ve şefkatle anlatıyor.

"Bu 'cinli kız' Türkiye'de yaşayan insanların çok kalabalık bir kesiminden seçtiği kişilerin inançlarını, tutkularını, sevgilerini, boşinanlarını, sürekli didişmelerini anlatırken, neredeyse ülkemizdeki 'akla aykırı' yaşama biçiminin nedenlerini de sergiliyor."
-Memet Fuat-
(Tanıtım Bülteninden)
  • Baskı Tarihi:
    Kasım 2012
  • Sayfa Sayısı:
    143
  • ISBN:
    9789750511127
  • Yayınevi:
    İletişim Yayınevi
  • Kitabın Türü:
Ebru Hacıalioğlu 
18 Eyl 2015 · Kitabı okudu · 26 günde · Beğendi · 7/10 puan

Şimdilik ilk 40 Sayfayı okuyabildim ama karşımızda modern ve bir o kadar acıtıcı, zorlayıcı bir Dede Korkut Masalı var gibi... Ilk sayfalarda okurken düşünmeden edemediğim toplumun ne kadar fevri olduğu oldu. Fabrikadan gelen atıklar yüzünden hastalanan gecekondu halkının fabrika sahibine isyan ederken iki gün sonra gönderiği yoğurt için duacı olduğunu görüyoruz maalesef. Fevri ama boşuna, neye feverân ettiği belli değil, dün sayarken bugün duacı... Yani normal yurdum insanı aslında...
Henüz okuma devam ediyor...
...
Dedikten sonra nihayet bitirebilDim!

Dedikten sonra nihayet bitirebilirim...
Öncelikle ilk yorumumu devam ettirerek zor okunan bir roman/destan diyebilirim.
İç ezici... Romandaki karakterlerin hayatları içinizi eze eze yaşıyorlar hayatı, daha doğrusu vahşi kapitalizmle birleşmiş cehaleti. Okurken sanki Yılmaz Güney filmi seyreder gibi oluyorsunuz, seyretmem lazım bu kadar gerçekliği diyorsunuz ya filmi seyrederken işte öyle bir duygu verdi bana bu kitap.
Baştan sona derlenmiş bir emek hikayesi aslında.
Halk bir barınak, ev kurmak için geliyor çöp toplama bölgesine ve bir gecede kuruyor haneleri ama önce rüzgar, sonra fabrika kuracaklar rahat vermiyor barınmalarına. Halk cehalet ve çaresizlik içinde her söylenceyi dinleyip inanmaya ve ondan bir efsane yaratmaya hazır. Her söz allanıp pullanıp efsane oluyor ve kendi masallarına inanıyorlar. Arada isyan etmek geliyor içlerinden ama tabi ki birileri bir kap yoğurda dindiriyor isyanları. Tek bir işçinin direnişi ile fabrika çalışıyor veya duruyor ama farkında değiller güçlerinin öyle bilinçsizce, içgüdüsel ayaklanıyorlar sabun köpüğü gibi. Ne zaman bir grev çadırı kurulsa hep aynı şey oluyor, bir söylenti başlıyor ve korkutucu bir efsaneye dönüyor ve elbette bitiriyorlar grevi...
Demem o ki bu kitap insan hayatı uğruna sanayileşen küçük burjuva toplumu destanı.