• Sonsuzluğu düşünün. Arkanıza bakın, geçmişin sonsuzluklarına baktığınızı hayal edin. Zaman ezeli ;zaman sonsuza dek geriye uzanıyorsa, olabilecek her şey, zaten daha önce olmuş şeyler değil midir? Burada yürüyen her neyse, bu yoldan daha önce geçmiş olmalı değil mi? Bu zaman sonsuzluğunda her şey önceden geçmiş ise Josef, içinde bulunduğumuz şu an bu ağaç dallarının arasında fısıldaşmamıza ne diyeceksiniz? Bu da daha önce olmuş bir şey değil midir, sonsuza dek geriye uzanabilen zaman, sonsuza dek ileriye doğru uzanamaz mı? Şu anda, her anda, her şeyi bir daha, bir daha yaşıyor olmuyor muyuz?
  • 448 syf.
    ·23 günde·Beğendi·10/10
    Hayatımda ilk defa bir kitabın sonunda ağladım. Beni çok düşünmeye sevk eden bir kitap oldu. Kitabın ortaları (hatta yaklaşık 200 sayfası diyebilirim) beni gerçekten çok sıktı fakat inat edip kitabı zorla da olsa bitirmek istedim. İyi ki okumuşum. Son 100 sayfası çok heyecanlıydı. Heyecanlı olmasını da geçtim çok çok anlamlı bir romandı. Kitabın sonu çok hüzünlü ve çok duygusal. Yaşamınızı ve değerlerinizi tartmanızı sağlıyor. Hayatın anlamı nedir? Ne için yaşıyoruz? Seçimlerimiz doğru mu? Yanlış ise üzülmeye değer mi? Sevdiklerimizin bizim için olan değeri nedir? Evimiz, yuvamız, şehrimiz, anılarımız... Tüm bunlara yüklediğiniz anlam nelerdir? Bunları hiçe sayıp kuracağınız yeni hayatta ne kadar mutlu olabilirsiniz? Peki ya kurmayı planladığınız yeni ve güzel hayatı hiçe saymak ne kadar mantıklı? Her şeyin en güzelini, en iyisini, en saygın olanını (ve belki de sıkıldığınızı hissettiğiniz hayatınızda size renk katacak olan yeni ve heyecanlı aksiyonları) ararken aslında farkında olmadan nelerden vazgeçtiğinizi çok net bir şekilde gözler önüne seriyor yazar. Sizi düşündürüyor. Daha önce hiç düşünmediyseniz bile düşünmenizi sağlayıp hayatınızı ve gitmek istediğiniz yönü sorgulatıyor size . Ayrıca sevdikleriniz yanınızda iken kıymetini bilmeniz gerektiğini vurguluyor. Ve son ana kadar ümit kesilmez derler ya. Kitabı okuduğunuzda Bay Hitchman'ın hikayesine dikkat edin. (Ne dediğimi o zaman anlayacaksınız. Kitabın sonunda ortaya çıkıyor) Ondan bahsediyorum. Son anda bile olsa bir umut ışığı vardır. Sakın savaşmayı bırakmayın. Hayata sıkı sıkı tutunun. Böyle dokunaklı, muhteşem bir romanı yazdığı için yazarı birebir görüp teşekkür edesim geldi. Ne desem az. Ellerine sağlık Laura J. Rowland.
  • Zamanın durakladığı bir dünya burası. (...) Bu dünyada zaman merkezden dışa doğru genişleyen halkalarla hareket ediyor; merkezde duruyor, çap arttıkça yavaştan, peyderpey hızlanıyor.

    Kim gider peki zamanın merkezindeki hacca?

    Çocuklu aileler ve âşıklar.
    Haliyle zamanın durduğu yerde çocuklarına donakalmış, asla çözülmeyecek kucaklamalarla sarılan ana-babalar görülüyor. (..) Zamanın durduğu yerde âşıklar, binaların gölgelerinde donakalmış, asla çözülmeyecek bir kucaklaşmayla öpüşüyor. (..)

    Tam merkezde bulunmayanlar aslında hareket ediyor, ediyor ama buzdağlarının hızıyla: Saça sürülen tek bir fırça darbesi bir, bir öpücükse bin yıl sürüyor.(..)

    Dış dünyaya dönenlere gelince: Çocuklar çarçabuk büyüyor, anne-babalarının saniyeler sürmüş gibi gelen yüzlerce yıllık kucaklamalarını unutuyorlar. (..) Çocuklar, ebeveynlerinin kendilerini ebediyen tutmaya, kucaklamaya kalkışmalarına bela okuyor, kırışan tenleri ve kartlaşan sesleri yüzünden zamana lanet ediyorlar. Yaşlandıklarında bu çocuklar da zamanı durdurmak ama başka bir zamanda durdurmak istiyor. Kendi çocuklarını zamanın merkezinde tutmak istiyorlar.

    Geri dönen âşıklar dostlarının çoktan göçüp gittiğini görüyorlar. Ömürler geçmiş çünkü. Tanımadıkları, yabancı bir dünyada yaşıyorlar. Geri dönen âşıklar gene bina gölgelerinde kucaklaşıyorlar ama kucaklaşmaları bomboş ve yapayalnız görünüyor. Çok geçmeden yüzlerce yıllık yeminleri, kendilerine saniyeler sürmüş gelen sözleri unutuyorlar. Yabancılarla bile kıskançlaşıyor, birbirlerine nefret dolu sözler sarf ediyor, arzuyu yitiriyor, ayrılıyor, tanımadıkları bir dünyada yapayalnız yaşlanıyorlar.

    Kimileri en iyisi zamanın merkezine hiç gitmemek, diyor. Yaşam bir keder teknesidir ama yaşamak asilcedir ve zaman yoksa hayat da yoktur, deniyor. Kimileri katılmıyor buna; memnun bir ebediyete, söz konusu ebediyet sabit ve donmuş olsa bile razılar. Koleksiyonların cam fanuslarına konmuş kelebekler gibi…
  • Bazan romantik ve gizli köpürüş anlarımda, Sofokles’in tiradları gibi "ey" nidasıyla başlayan haykırışlar içi­mi şişiriyor ve "ey insan!" diye bağırasım geliyor, ey ka­ranlık ihtirasların kölesi! Ey ikide bir tarihin çıkmazına düşen ve başını taştan taşa çarpmadıkça yolunu değiştir­mesini bilmeyen kör serseri! Ey âvâre! Ey görünmez isti­kametlere doğru ilerleyen sarhoş yelkenli! Bir karış öteni göremesen bile, dört yanında kabaran, azgın boğalar gibi haykıran ve teknenin üzerinde bombalar gibi patlayan dalgaların sesini de mi duymuyorsun? Yaklaşan belâları sezmekte bizden altmış, yetmiş yıl önce davrananlara inanmakta niçin geç kaldın? Daha o zaman Nietzsche "biz birbirini kovalayan yıkılışları, harabeleri ve altüst oluşları beklemeliyiz" diyordu. "Öyle harpler çıkacak ki arz onların benzerini hiç görmemiş olacak" diyordu. "Av­rupa gölgelerle dolacak" diyordu, "ben gelecek iki aske­rin tarihini anlatıyorum, istikbal bize sayısız işaretlerle sesleniyor, gözlerimizin gördüğü herşey bize kaçınılmaz çöküşü haber veriyor, kulaklarımız geleceğin bu musiki­sini duyacak kadar incelmiştir. Bütün Avrupa medeniye­timiz boğucu bir bekleme hali içindedir; her on yılda bir, büyük felâkete, katastrofa doğru yol alıyor" diyordu.
    Bu ihbarlara niçin kulak asmadın? Astınsa niçin ala­bildiğine kazanç, refah, keyif, müzakere, münakaşa ve gevezelik hürriyetinden başka selâmet yolu aramadın, çobanları sürülerin emrine veren ters cemiyet anlayışla­rıyla topluluklarını idareye kalktın? Ben seni ve kendimi bildim bileli hata içindesin: Çeyrek asır içinde bir dünya harbinin hatalarını düzeltmek için İkincisini yaptın ve onun hatalarını düzeltmek için üçüncüsüne hazırlanıyor­sun. Tarihin hiçbir devrinde senin gafletin bu kadar bü­yük olmamış ve felâketli neticeleri bu kadar kısa bir za­manda meydana çıkarmamıştır, ey insan! ey karanlık ih­tirasların kölesi! Ey ikide bir tarihin çıkmazına düşen ve başını taştan taşa çarpmadıkça yolunu değiştirmesini bil­meyen kör serseri! Ey... Ey... Ey...
    (EY İNSAN! Ulus, 21 Temmuz 1950
    Peyami Safa (Server Bedi)
  • Yaşarken yaşayın! İnsan yaşamını tamamlayıp öldüğü zaman, ölüm, taşıdığı dehşeti yitirir! İnsan doğru zamanda yaşamazsa, asla doğru zamanda ölmez.
  • Mahzunluğun baygınlık derecesini bilir misin?
    Evet, eşyanın üzerine ince bir sis çöker. Peşinden bir utanç. Bu defa çok şiddetli. Boğucu ve haykırtıcı.
    Nasıl?
    Bağırmak istiyorum: Nasıl!!!
    Ben bu mahlûku anlamakta nasıl bu kadar geciktim? Nasıl, evvelâ onu nasıl en seçme hislerimin mevzuu olmaya lâyık görebildim? Nasıl ve ne biçim bir körlükle, nasıl, nasıl, hangi zaaflar tarafından itilerek, nasıl, hangi idraklerin felci içinde, nasıl, derece derece ve birçok uyandırıcı işaretlere rağmen nasıl, zaman zaman içimi altüst eden keder fırtınalarının mânasına karşı tasasız kalabildim? Ve nasıl -haykırmak istiyorum, - nasıl, fakat nasıl... Nasıl diyorum, nasıl, çıldıracağım, nasıl, nasıl ona kadar yuvarlandım? Bu kız, Yarabbi, bu kadın, nasıl, bu karı, of, bu mahlûk nasıl benim hislerimin tarihine ve içimin en mahrem galerisine, sonunda kovulmak için bile olsa, nasıl, nasıl girebildi? Nasıl, ben onu nasıl, hayatımın hiç bir anında inmediğim bir aşağılık çizgisinden tanımaya razı oldum? Nasıl, Allah'ım, nasıl, onu hayalinin bile erişemeyeceği mertebelerin, süzülmüş mâneviliklerin kızı olmaya doğru götürebileceğimi sandım, çırpındım, çırpındım. Ve nasıl -hayvan! - Nasıl - Affet beni, ey aziz içim, affet - nasıl fakat, ruh radarlarının ve sayısız his intikallerinin ince delâletlerine ve hele nasıl bazan en haykıran işaretlerin şakağımdan itercesine ihtarına rağmen, şüphesiz derinden derine anlamadığım, anlar gibi olduğum halde, nasıl ve niçin ona düştüm? Boğuluyorum, haykıracağım, dur bak, sakin ol... Ve odada dolaşarak yüksek sesle mısraları okudu:

    Sen bak nasıl dönüp düşüyor nağmeler yere
    Sen bak nasıl benizler uçuk, nazreler melûl,
    Sen bak sitâreler nasıl âmade-i ufûl!

    Sonra koltuğuna oturdu. Fakat hemen kalktı, durdu, başını salladı ve odada yine gezinmeye başladı.

    Peyami Safa (Server Bedi)
  • ﴾87﴿ Andolsun biz Mûsâ’ya kitabı verdik. Ondan sonra da ardarda peygamberler gönderdik. Meryem oğlu Îsâ’ya da deliller verdik ve onu Rûhulkudüs ile destekledik. Ama ne zaman size bir peygamber nefislerinizin hoşlanmadığı bir şey getirdiyse büyüklendiniz, kimini yalanladınız, kimini de öldürdünüz, doğru değil mi?