• "kendi kendine acı çektiriyorsun."
    "evet ama ben zaten acı çekiyorum. kimse inanmıyor. aslında benim deli olduğumu sanıyorsunuz. kimsenin umrunda değil. doktorlar on ayrı teşhis koyuyorlar. bu da ciddiye alınmamı engelliyor. herkes işine geldiği gibi düşünüyor."
    "karamsarsın. öyle karamsarsın ki, karamsarlığın her şeyi daha da zorlaştırıyor."
    "başka türlü düşünmem mümkün değil ki.. bir an mutlu oluyorum, bir dakika sonraysa.."
    "yaşam, en beklenmedik anda şaşırtıcı, güzel sürprizler hazırlar insana. sana her dakika kehanette bulunmamanı söylüyorum sadece."
    "aklı selim mi bu?"
    "ya da öznellik. yanılabileceğine inanma alçakgönüllülüğünü göstersene."
    "henüz acılarım bitmedi."
    Rauda Jamis
    Sayfa 122 - everest yayınları, unutulmayan kadınlar
  • Bir Delikanlının Kaleminden
    …Her zaman ki gibi sevinçliyim yine kız istemeye gidiyoruz hava soğuk ve sisli.
    Ama soğuk umurumda değil heyecanlıyım, hayallerime kavuşmaya bir adım kalmış. .. Beraber abdest alıp beraber namaza duracağım mutlu bir yuva ..
    Annemler dindar bir kız bulmuş ben kendini görmedim bilmiyorum okuduğum kitaplar yüzünden kızlarla işim olmadı diyebilirim. …
    Neyse hazırlıklar çikolata çiçek derken çıktık bu yola… Kalp atışlarımın senfonisi eşliğinde ilerliyoruz.
    Ve gittik kapıyı çaldık…
    Ailem bu kişileri tanıyormuş memleketten..
    Her neyse kahveler geldi içtik babam sebebi ziyaretimiz dedi… Başladı söze Adam dur bir dakika hemşerim dedi kızın babası. .. Oğlunuzun işi nedir diye sordu… O sıralar çalışmıyordum. Babam ıhı ıhı etmeye başladı anneme kaş göz ederek… Annem aldı sözü babam cevap veremeyince …efendim dedi oğlum 5 vakit namazını kılar kitap okur terbiye den ötürü tam not veririm kendisine Allah gönlü güzel bir erkek çocuğu verdiği için bize şükürler olsun dedi..
    Yerin dibine girdim utançtan anne sus der gibi surat ifadem ile anneme işaret ettim. Annem neyse ki sustu.
    Kızın babası dindar olmama sevindi sevinmesine de… Kızımı alacak insanın şu kadar altını olacak bu kadar bileziği olacak beyaz eşya koltuk takımı vs vs vs 20.000 liralık bir liste çıktı ortaya. .
    Dindar diye geldiğimiz ev, daha kızı istemeden maddiyat pat diye önümüze atıldı…
    İmanımdan başka bir şeyim olmadığı için babama işaret ettim hadi kalkalım diye… O sırada gelin geldi tesettürlü ama boya cila ne varsa kafasından boşaltmış gibiydi. .Dar bir kıyafet kahve alırken yüzüne bakmamıştım…
    Bir baktım ki kızın ellerine bir liste var babasına fısıldayarak listeyi uzattı babasına. . Asıl kıyamet burada başladı kızımda az bir şey istiyor dedi adam. .. Bana karışmayacak, evlenince kıyafetime karışmayacak arkadaşlarıma karışmayacak bitmedi liste. .. Sinirlerim tavan yaptı biz daha istemeden kızı Böyle bir şey oldu. .
    Neyse babamla bir bahane uydurup çıktık oradan bu istediklerinizi yapamayız bizim durumumuz ortada dedik adam siz bilirsiniz dedi kızı sanki satılık. .Kız da babası ile anlamış sanki.
    Ve Böyle tam 5 kapıya gittik her şey maddiyat her şey para… Bu gittiğimiz kişiler güya dindar insanlardı..
    Artık ümidi kesmiştim.
    Yaşım ilerliyor diye kaygılıydım. Artık namazları daha bir istekli kılıyordum bunlar karşısında. . Peygamber efendimizin miras bıraktığı İslam maddi kimliğe mi bürünmüş dedim.. Kimse ile olmaya gönlüm el vermedi. .. Her kapıya gittiğimizde maddiyat vardı.
    Babanın birisi de son model falanca telefon çıkmış yeni onu kızıma alacaksın dedi en çok güldüğüm bu oldu Meğerse kızı her şeyin lüksünü seviyormuş…
    Hiç bir kız namazımı ahlakımı sormadı…
    Sorsa bile ne diyebilirdim ki Müslüman bir kişiye namaz kılıyor musun diye sormak çok saçma zaten. ..
    Kendimi ilme verdim her namaz sonrasında Yasin okur dünya sevgisini kalbimden çıkar Allah’ım, beni şehit olarak huzuruna al dedim.. Hastalandım hastaneye kaldırıldım.. Kanser teşhisi koyuldu… Tüm tedavileri yaptık lakin vücudum fazla dayanamadı aslında Rabbim’e kavuşacağım diye seviniyordum. Namaz vakitleri Allah tarafından hastalıktan eser kalmıyordu. 5 vakit namazı ayakta sağlıklı kılmam doktorları bile şaşırmıştı. Kemoterapi olmam saçlarımı döktü zayıfladım… Lakin gülümsüyordum doktorlar ölüme sevinçle giden birini görünce hayret ediyorlardı.
    Bir gün odama bir karartı girdi narkoz vermişlerdi hayal meyal başucuma bir şey konulduğunu hissettim… Narkozun etkisi geçer geçmez aldım kâğıdı okumaya başladım.
    Hazreti Eyüp aleyhi selam sabrı seninle olsun… İmanının yarısını kurtarmak istiyor musun? O halde ben sizin mahalleden Hafız Hatice yıllardır senin ilmine Allah aşkına hayran oldum… Biliyorum bir kadın erkeğe teklif etmez ama benimle evlenir misin yazıyordu. . Annen baban gelsin beni istesin.. Hayret ettim doğrusu ölecek bir adama bunu hiçbir kız demez.. Para pul kenara bırakmış üstelik kanser olduğum halde bunu bana demiş…
    İşte o zaman Mutlu oldum. Babama verdim kağıdı istemeye gitmişler bensiz nikâhımız hastane de kıyıldı.. Yasinler okundu eşim yanımda kaldı 3 Ay.
    Elimden tutuyordu Cennetim diyordu. . Gözleri gülüyordu hep neden diye sordum bir gün neden ben dedim eşime. . Bir rüya gördüm Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem karşımda idi bu şehidi görüyor musun? Dedi bana evet Efendim dedim..
    Bu cennetliktir onunla evlen o sana şehit olduğu için. Allah tarafından yakınlarına şefaat etme yetkisi verildi. .Sana şefaatçi olmasını istiyorsan onunla evlen diyordu…
    Dualarım kabul olmuştu nihayet eşime dedim. ..Allah senden razı olsun.
    Ben Rabbim’e gidiyorum. ..Eshedu enlailaheillallah ve esheduennemuhammeden abduhu ve rasuluh.
    Deli kanlının elinde sıkıca tuttuğu kâğıt düştü elinden yavaşça…
    Kâğıtta şu yazıyordu.
    Sen gönlünü dünyadan uzak et…
    Allah sana Sonsuzluğun kapsını acıyor. .
    Her namazda durma gönül dua et.
    Ecel gelse bile AŞK insana koşuyor.
    Aşk maddiyat değil, aşka gider yol…
    Allah varsa gönlünde aşkı Rahmeti bol..
    Ey biricik eşim sen huzurlu ol..
    ALLAH desin kalbin hep benimle ol..
    Not:Sevmek Allah için harcanan nefestir.
    Ey biricik eşim Nefesini kontrol et ve sakin ağlama. ..Çünkü Allah olmayan her nefeste bir ölüm vardır.
    — Son–
    Yazan: Mustafa Kuş
  • Bir yıl kadar sonra, Georg Wilhelm Friedrich Hegel’in yakın arkadaşı ve Göttingen Üniversitesi Tarih Kürsüsü Profesörü Heinemann, kasaba arşivinden bazı bilgiler almak için Stadthamburg’a geldi. Arşivin tozlu raflarından bir kitabı çekmek isterken rafın üstüne yığılı duran birtakım dergiler başına düştü. İşte bu basit olay, bizim Hegel’in kaderini değiştirdi. Dergileri kaldırırken bir tanesinin kapağına gözü takılan Heinemann, hayretle şu satırları okudu:



    “Kasaplık Hayvanların Kesiminde Devletin Uyarsız Tutumu Hakkında Bir Deneme”

    İmza: G. W. Hegel



    Profesör gözlerine inanamıyordu. Hemen durumu inceledi ve gerçeği öğrendi. Olay, kısa bir süre sonra, kasabada duyulmuştu. Heinemann da olayı arkadaşı Hegel’e anlattı; gülüp geçtiler. Fakat, bir iki ay sonra, Heinemann, büyük filozofla, devletin mutlak fonksiyonu konusunda sert bir tartışmaya girince, Hegel’e cevap olarak yayımladığı bir makalede: “Bu konuda, Stadthamburg’daki kasap Hegel bile daha tutarlı birşeyler söylerdi” diye yazınca kıyamet koptu. Hegel, gazetelere bir açıklama göndererek, yazıda adı geçen Hegel’le hiçbir ilgisi olmadığını, bütün meselenin bir ad benzerliğinden ibaret olduğunu belirttiyse de, bu açıklama Hegel’in şöhretini artırmaya yaradı sadece. Kasabada herkes, onu artık filozof Hegel diye çağırıyordu. Hegel bütün olanlara gülmek mi kızmak mı gerektiğini bilemiyordu. Fakat sonunda üçüncü yolu seçti: ciddiye aldı. Uzun tereddütlerden sonra Heinemann’a gönderdiği bir mektupta artık felsefeyle uğraşmak istediğini ve bu konuda kendisine yardım ederse çok sevineceğini yazdı. Profesör, bu beklenmedik mektuptan heyecanlanarak Hegel’i hemen Göttingen’e Hegel bile daha tutarlı birşeyler söylerdi” diye yazınca kıyamet koptu. Hegel, gazetelere bir açıklama göndererek, yazıda adı geçen Hegel’le hiçbir ilgisi olmadığını, bütün meselenin bir ad benzerliğinden ibaret olduğunu belirttiyse de, bu açıklama Hegel’in şöhretini artırmaya yaradı sadece. Kasabada herkes, onu artık filozof Hegel diye çağırıyordu. Hegel bütün olanlara gülmek mi kızmak mı gerektiğini bilemiyordu. Fakat sonunda üçüncü yolu seçti: ciddiye aldı. Uzun tereddütlerden sonra Heinemann’a gönderdiği bir mektupta artık felsefeyle uğraşmak istediğini ve bu konuda kendisine yardım ederse çok sevineceğini yazdı. Profesör, bu beklenmedik mektuptan heyecanlanarak Hegel’i hemen Göttingen’e çağırdı. Franz da kasap dükkânını ve evini Fichte’ye ucuz bir fiyata satarak, yerleşmek ve felsefeyle uğraşmak üzere Göttingen’e hareket etti. Yola çıkmadan önce de bir kitapçı dükkânında Kant’ın “Kritik der Reinen Vernunft” adlı eserini gördü ve hemen satın aldı. Bütün yol boyunca da, ne arabanın sarsıntısına ne de manzaranın güzelliğine aldırmadı; durmadan bu kitabı okudu. Göttingen’e vardığında, felsefeden vazgeçmek üzereydi. Fakat, Hegel’i hararetle karşılayan Heinemann onu kısa zamanda teselli etti; sonra da, üniversitedeki dostlarıyla tanıştırdı, bazı dersleri dinletti ve Profesör Hirsch’in on iki ciltlik “Felsefeye Giriş” adlı eserine başlattı. Hegel’e üniversite öğrencilerinin yaşadığı bir semtte bir pansiyon bulundu. Heinemann, rektörle bir görüşme yaparak Franz’ın Felsefe Fakültesine kabulünü de imtihansız sağladı. Franz da koruyucusunu utandırmadı. Üç yıllık üniversiteyi, sekiz yılda orta dereceyle bitirmeyi başardı. Bu başarıda Profesör Heinemann’ın payını da ihmal etmemek gerek. Bütün imtihanlara hazırlanmasında gecelerce uyumadan Franz’a ders tekrarlatan, her imtihana dinleyici olarak girip geç kalmış filozofumuzu her bakımdan destekleyen ve Latince profesörü Kirschoff ’u razı ederek bir not fazla almasını ve daha fazla yıl kaybetmemesini sağlayan bu vefalı adama Hegel çok şey borçluydu. Franz, üniversiteyi bitirdikten sonra da çalışmasını aynı hızla sürdürdü ve mezuniyetinden dokuz yıl sonra “Felsefe Doktoru” unvanını alarak felsefe fakültesinin öğretim kadrosuna katıldı. O sıralarda elli yedi yaşındaydı. Bilindiği gibi, ‘doktor’ olduktan sonra, diğer unvanlar daha çabuk kazanılır. Altmış iki yaşında doçent oldu ve altmış sekiz yaşında da profesör unvanıyla kürsü şefliğine tayin edildi.

    Hegel profesör olduktan iki ay sonra, şiddetli baş ağrılarından yakınmaya başladı. Heinemann öleli iki yıl olmuştu. Küçük bir evde yalnız yaşıyordu. Baş ağrıları, onu beklemediği zamanlarda yakalıyordu. Bir sabah öğrencilerine ders verdiği sırada, birden kafasının boşaldığını hissetti. Öğrencilerine belli etmedi ama, dersin sonunu getirmek için olağanüstü çaba harcadı ve dayanılmaz ıstıraplar çekti. Doğru eve koştu ve yatağa yattı. Durmadan söyleniyordu: “Ne yapıyorum? Neredeyim ben?” Günlerce yataktan çıkmadı. Bir tek şey düşünebiliyordu: Stadthamburger. Yemek yiyemiyordu, uyuyamıyordu. Doktorlar, Hegel’de önemli bir hastalık bulamadılar. Bünyesi kuvvetliydi ama üniversiteye gidecek gücü bulamıyordu kendinde. Akşama kadar yatıyor, gece de sokaklarda tek başına dolaşıyordu.

    Başına gelenlerin hep felsefeyle uğraşmak yüzünden olduğu kuşkusuna kapıldı bir gün. Yatakta Kant’ı okumaya çalışıyordu. Birden, boğazına bir şey tıkandığını hissetti ve kitabı elinden bıraktı. Bir süre sonra kendine geldi. Evet, bütün bu rahatsızlıklar, okumak ve düşünmekten ileri geliyordu. O günden sonra evde kitap görmeye dayanamaz olmuştu. Kitaplarını bir sandığa doldurarak tavan arasına çıkardı. Üniversiteye giderek, emekliye ayrılmak istediğini söyledi.

    Doğduğu kasabadan ayrı yaşamak da ona acı veriyordu. Ne kadar yanlış bir yola sapmıştı. Neden hayatını değiştirip başaramayacağı kadar ağır bir işe girmişti? Neden Heinemann’a kanmıştı? “Kasap Hegel,” diye söyleniyordu evde, odaları hızla dolaşarak. “Kasap Hegel, nasıl oldu da felsefeye özendin? Küçük kaderini değiştirmeye kalktın? Allahın verdiği aklı, neden onun tayin ettiği yolda kullanmadın?” Aşırı dindar olmuştu. Kilise kilise dolaşarak durmadan dua ediyor ve Allah’tan özür diliyordu. Heinemann’ı, onu baştan çıkarmak için gönderilmiş bir şeytana benzetiyordu. “Seninle aynı cehennemde yanacağız Heinemann!” diye bağırıyordu odasında. Kimseyle görüşmüyordu. Profesörlüğe geçebilmek için yazdığı iki kitabının dünyada yaptığı en kötü iş, en affedilmez günah olduğu düşüncesine kapıldı sonunda. Kitapları toplamaya karar verdi. Kitapçıları dolaştı; ancak otuz iki tanesini bulabildi. Kitaplar, bütün Almanya’ya dağılmıştı. Ümitsizliğe düştü. “Hiç olmazsa, üniversiteyi kurtarmalıyım onlardan!” Üniversite kitaplığından kitaplarını çaldı ve uykusuz bir gecenin sabahında kitapçılardan toplamış olduklarıyla birlikte hepsini yaktı.

    Bütün gününü hiçbir şey yapmadan geçirmek de onu yoruyordu. Hicivle ilgili eserler okumaya kaptırdı kendini nedense. Geceleri Juneval’den birkaç satır okuyunca biraz olsun uyuyabiliyordu. Dünyanın sonu gelmişti; her şeyle acı acı alay edilebilirdi sadece. “Kasap Hegel Felsefenin Kanını Nasıl İçti?” adlı küçük bir mizahi deneme yazdı. Denemenin sonunda Allah, onu, küçük bir çocuk gibi kulağından tutup üniversiteden atıyordu. “Haydi bakalım küçük Hegel,” diyordu Allah. “Yaptığın yaramazlık yeter. Artık uslu çocuklar gibi evine dön.” Bu son satırları yazdıktan sonra, başını kaldırdı ve ağlayarak: “Dönüyorum Allahım, dönüyorum,” diye inledi. “Kasap Hegel, etlerinin arasına dönecek. Burnunun alıştığı pis kokularla yaşayacak gene.” Deli gibi sokağa fırladı, Stadthamburg’a giden bir araba aradı hanları dolaşıp. İki gün sonra bir araba olduğunu söylediler. Bu iki gün eve hiç dönmedi. Meyhanelerde içkiye başlamıştı son aylarda sokaklarda gezdi durdu.

    Gustav Willibald Franz Hegel, arabaya bindikten dört saat sonra, bir konak yerine yaklaşırlarken, 18 Mayıs 1844 Perşembe günü akşamüzeri saat dört buçukta beyin kanamasından öldü.
  • 120 syf.
    ·Puan vermedi
    Hayat ne zaman başlar? Ana rahmine düştüğümüz ilk anda mı yoksa hayatı algılamaya başladığımız anda mı? İkisi arasında geçen uzun yıllar vardır. Hayatı algılamaya bilinçli bir şekilde yorumlayimaya başlamamız çok zaman gerektirir. Oysa başlangıcında o muhteşem kovuğun içinde huzurluyuzdur. Yüzüyor ve hiçbir çabaya ihtiyaç duymadan besleniyoruz ve büyüyoruzdur. Daracıktır dünyamız ve fakat kaygısızdır. Bilinçsizdir çünkü. Prangalar vuran emreden sakınan korkutan kaygılandıran bilinç henüz yoktur bizde. Kovuğumuz sıcak nemli ve huzurludur. Duyduğumuz sesler ritimsel bir huzur içerir. Bu huzuru her zaman ve daima arayacağımızı bilmeden doğarız dünyaya. Daracık bir kanaldan geçeriz feryat figan bir varoluşun tanığı sanığı ve sebebi olarak.

    “Doğar doğmaz tepeden tırnağa ölçülürsün; yüzüstü çevrilirsin, sırtın dinlenir. Beyaz önlüklü biri, bacaklarını neredeyse kopacakmış gibi ayırır. Yine beyaz önlüklü başka biri, muayene sonuçlarını büyük bir sayfaya yazar. Su dolu bir küvete taşırlar seni. Önce sevinirsin. Kendini yapış yapış ve kirli hissediyorsundur. Ama su, dokuz ay boyunca olduğu gibi içinde rahat ettiğin bir şey değildir artık. Gözlerine sızınca yakar, kulaklarına girince canını acıtır, ağzına dolunca boğulacak gibi olursun. Artık yüzemiyorsundur bile. Kalın kırmızı kollar seni tutmasa boğulacaksındır. İsteyen herkes seni öldürebilir. Hoyrat hemşire ellerini suya daldırabilir, kendini beğenmiş doktorlar beyninde bir damar çatlayana kadar baş aşağı tutabilir, histerik anneler ellerinden düşürebilir seni; diğer yenidoğanlar üzerine yuvarlanabilir, şişko kediler ağzının üzerine kurulmaya karar verebilir. Ağır bir yorganın altında kalabilirsin. Belki de bez değiştirme masasından düşersin ya da bebek arabasından.”

    Bir sürü bilinmezin ortasına çaresiz güçsüz bilinçsiz ve zayıf olarak fırlatılmışızdır. Bir sürü şey bekler hayat bizden önce tam ve eksiksiz olmamımızı. Sonra illaki şirin olmamızı. Sessiz bir çocuk yaramaz olmayan bir genç asi olmayan yetişkin. Düzene uyum sağlamak şarttır elbette. Daracık huzurlu dünyamız genişlemiş bir sürü bilinmezin gizemli büyüsü tarafından kutsanmıştır. Merak heyecan ve keyifle başlarız yolcuşuğumuza önce tadarak:

    “Hayat sonsuz bir bilgi zincirinden meydana gelir. Sonradan bakıldığında her şey mantıklı görünür, bilgiyi edinme süreci sırasındaysa şaşırtıcı. Nesneleri önce tatlarıyla tanırız... Eğer tatlarına bakmayacaksak annemizi, babamızı nasıl tanıyacağız? Kekeleyerek ''baba'' ya da ''anne'' demeyi öğrenmek yeter mi?”

    Kuralımız yoktur elbette; her şey emeklemeye başladığımızda bize mümkün gözükür. Çöp tenekesi birden her şeyi yutan dev’e, halı bir okyanus’a kanepe bir arabaya dönüşür. Gerçek dünya bu kurgusal dünya karşısında ne kadar da gri ve sıkıcıdır. Hangisini gerçekleştirmeye çalışırız? Tabii ki öğretilmiş sıkıcı gri olanı çünkü tüm şartlar onun gerçek olmasına elverişlidir. Oysa hayal dünyamız çok renkli ve kuralsızdır. Gerçek dünya ise kuralsızlığı hiç ama hiç sevmez. Bir sürü neden sonuç ilişkisi içinde kaybolur gideriz. Sıradan oluruz herkes gibi oluruz. Oysa kendi dünyamızda biriciğizdir ve elbette kahraman. Kanepeden geminin kaptanı uçan halı sahibi her dediği olan bir hükümdarızdır. Bildiklerimiz ne yazık ki maddenin katı dünyasında öğrendiklerimiz ve inandıklarımızdır.
    Doğarız ve büyürüz bir sürü olay olur hayatımızda bir sürü iz kalır ve bizde bir sürü iz bırakırız birilerinin hayatında.
    “...her şey ardında bir iz bırakır. Özellikle de hayat...”
    İşte son tahlilde oturup hesaba çektiğimizde kendimizi ve hayatı. Bir sürü soru bir sürü pişmanlık yaşamış ve kendimizce anlamlar yükleyip çıkarmışızdır. Bunların bir kısmını gülümseyerek bir kısmını hüzünle anımsarız. Keşke deriz en çok. Ama bilinç bir prangadır hayal dünyamıza vurulan. Çocukluğun o deli dolu kuralsız ve umarsız dünyasına duyduğumuz hasret hiç bitmez. Ölürken bile o kovuğu o bilinçsiz güzel günleri hasret ve özlemle yad ederiz. Gelin vakit çok geç olmadan umarsız bir tavırla baş parmağınızı tekrar emin. Bir şey düşünmeden istemeden bir şeye inanmadan. Sadece siz ve çocukluğunuz olsun ağzınızın kenarından akan salyaya aldırmadan.
    Keyifli okumalar!
  • - Hep parasızları mı kurban ediyorsunuz?
    - Hırsızları, paraları yemeyip biriktirenleri, kalpazanları ve senin gibi alışveriş yapamayan ucubeleri kurban ediyoruz.
    - Kalpazanları neden kurban ediyorsunuz yahu? Ne güzel işte bedavadan yemek.
    - Birkaç üyemiz sahte para yedi ve zehirlenerek öldü.
    - İsabet olmuş.

    Asansör yukarı çıkarken deli gibi , manyak gibi, öküz gibi alışveriş yapan insanları görüyorum. Ellerindeki torbalar, vücutlarının doğal birer uzantısı olmuş. Doktorlar reçetelere, avukatlar savunma tutanaklarına, öğretmenler ödev defterlerine "poşet taşıyınız" yazmakta. Alın ve taşıyın.
  • 1- Az sonra sizi muayene edeceğini bile bile, jinekoloğunuz siz soyunurken neden odayı terk eder?
    2- Pillerinin bittiğini bilmemize rağmen, uzaktan kumandanın tuşlarına neden daha sert basarız?
    3- İnsanlar neden yüksek binalara çıkıp dürbünle aşağıya bakmak için para verir?
    4- Domuzlar terlemezken, insanlar neden “Domuz gibi terledim!” derler?
    5- Asansör düğmesine birden fazla kez basmak asansörü daha mı hızlı getirir?
    6- Neden bozulan otobüsün ya da minibüsün yolcuları bizim otobüsümüze aktarıldığında onlara mültecilermiş gibi bakarız?
    7- Neden insanlar birbirlerine sarılınca sağa-sola sallanırlar?
    8- Neden insanlar kapalı bir alandan yağmur yağan alana çıkınca kafalarını eğerler? Yağmura duyulan saygıdan mıdır,yoksa ondan tırstığımız için midir?
    9- Neden dükkanını kapatıp giden esnaf, kapıya “10 dakika sonra dönücem” yazar, ne zaman gittiğini nasıl anlarız ?
    10- Düğünlerde neden “Dom Dom Kurşunu” ile göbek atılmaktadır? “Bir avcı vurdu beni, bin avcı beni yedi” gibi sözler eşliğinde kendinden geçen başka milletler var mıdır?
    11- Cumartesi ve Pazartesi’nin neden kendi isimleri yoktur?
    12- Dolmuşlardaki fiyat tarifesinde “en kısa mesafe” neden “indi-bindi” olarak tabir edilir? Önce inilip sonra mı binilir? Bir terslik yok mudur?
    13- Bulmacalarda boru sesinin karşılığı neden hep “ti”dir? Bulmacaları hazırlayan arkadaşlar hiç “ti” diye ses çıkaran boru görmüşler midir?
    14- Neden ilanlarda “doktordan temiz araba” diye yazılır? Hipokrat yemininde”arabamı temiz kullanacağım” şeklinde bir madde mi vardır? Bir arabayı sadece doktorlar mı temiz kullanır?
  • ‘’O halde sana başımdan geçen bir olayı anlatayım delikanlı ‘’ diyerek sözlerine başladı yaşlı adam: O gün bugüne kadar benzerine hiç rastlanmamış bir olay gerçekleşmişti. Yirmili yaşlarında genç bir adam trafik kazası geçirmiş, kazayı gören birkaç yardım sever, acilen ambulansı arayıp o arada da genç adamı araçtan çıkartmak için kolları sıvamışlardı. Güç bela adamı araçtan çıkartmayı başardılar. Araçtan çıkartılan kazazede, baygın haldeydi kafası ortadan ikiye yarılmıştı. Yarıktan akan sıcak kan, sağ kulağının arkasından aşağı süzülmüş, omuzlarından göğsüne dek inmişti. Ayaklarından ve kollarından tutan dört sağduyulu vatandaş sayesinde kazazede, Yere ikiseksen sırt üstü yatırıldı.İçlerinden biri hala hayatta olup olmadığını kontrol etmek için nabzını yokladı. aşırı yavaş atmasına rağmen, nabzı hala atıyordu. Bu iyi bir haber demekti, hala umut var demekti. Fakat kazazede çok kan kaybediyordu ve acilen yaranın kapatılması gerekiliyordu. Aralarında iri olanı,hızlı kan kaybını yavaşlatma amacıyla,korku ve paniğin getirdiği acelecilikle üstündeki tişörtü çıkarıp, yırttı. Yırtılan tişörtünü yumru haline getirip, yarığın üzerine bastı. Kaza yerindeki herkes büyük bir panik ve telaş içindeydi. O anda hiç kimsenin hiçbir şey yapamayışı her birinin canını ayrı ayrı sıkıyordu.
    Yaklaşık onbeş dakika geçmesine rağmen ambulansın çığlık atarcasına kulakları yırtan sesi, uzaktan dahi duyulmuyordu.<< Bu ülkede bilmem trafik yoğunluğundan mıdır? araç sayısının yetersizliğinden midir? ya da sağlık bakanlığının bu konuda ki titizsizliğinden midir ? her nedense ambulanslar hep geç kalır>>. Yine öyle olmuştu ambulans geç kalmıştı. Genç adam yol kenarının soğuk asfaltında baygın bir halde kan kaybetmeye devam ederken Kalabalık da aynı hızla artamaya devam ediyordu. Kaza yerine gelenlerin ağzından çıkan ilk cümle hep aynı cümleydi. ‘’ne oldu burada? ambulansı aradınız mı ?’’diye meraklı bir ses tonuyla soruyorlardı. Bu sorular hiç sekmemişti, sanki her birine teker teker ezberletilmiş gibiydi.<< Bu ülkede garip olan başka bir olgu ise, herkesin yaralanmış birini gördüğünde yapılması gereken eylemin ambulansı aramaları gerektiğini bilmelerine rağmen, aynı bilinçlilikle, özellikle bu tür durumlarda hayati önem arz eden ilk yardım eğitiminden yoksun olmalarıdır.>>
    Uzun süren çaresiz bekleyişin ardından, nihayet gözleri yollara diktiren ambulansın umut yüklü sesi duyuldu. suratı asık, üzgün,çaresiz,korku ve telaş içinde ne kadar yüz var ise bu ses ile birlikte uçup gitmiş, onun yerine tüm simalara aynı gülümseme konmuştu. Hiç biri içindeki sevinç ve mutluluğu gizlememiş olabildiğince birbirlerine sarılarak birbirleriyle paylaştılar.<< İnsanlar, onları ilgilendirmediği taktirde ambulans sesinden hoşnutsuzluk duyarlar. Ama bunun tersi bir durumda ise bu ses onlar için bir umudun, bir kurtuluşun sesi oluverir. Bu durum insanoğlunun hayatının hemen hemen her alanında egemen olduğu bir durumdur. Bir şey onlara fayda sağlamadığı sürece değersizleşir, kayda bile alınmaz. Bir şeyin kayda değer olabilmesi için o şeyin fayda vermesi zorunludur. >>
    Kaza yerine gelen ambulans görevlileri kazazedeye hemen acil müdahalede bulundullar.paramedik uzmanı yerde hareketsiz yatmış genç adamın başını sağlık personelinin yardımıyla hafifçe yarı sağa kalkık bir biçimde yukarı kaldırdı.sağlık personeline kontrolün kendisinde olduğunu, acilen gazlı bir bez getirmesini söyledi. Sağlık personeli koşup,bir çırpıda getirdiği gazlı bezi paramediğe uzattı. Paramedik gazlı bezi alır almaz hızlı ama aynı zamanda dikkatli bir biçimde oracıkta kafasını temizledi. Genç adamın bulunduğu ortam yüzünden kafasında feci şekilde mikrop birikmişti. Paramedik uzmanı hastayı kaldırıp, sedyeye yatırmak için kalabalıktan yardım talep etti. Birkaç kişinin yardımıyla genç adam sedyeye yatılırdı ve ardından ambulansa konuldu. Genç adamı pansuman etmek için gazlı bezi kaldıran, hastanın kafasında ki yarığa bakar bakmaz ani, geçici bir şok geçirdi. Yarık fazlasıyla derindi. Birkaç saniyelik şokun ardından kendine gelen paramedik yarığa tekrardan,fakat bu kez daha dikkatlice baktı.’’ Aman Allah’ım böyle bir şey nasıl mümkün olabilir?’’ diye bağırdı.Bu bağırışın nedeni merak eden sağlık personeli şakın ve merak karışımı bir ses tonuyla ‘’ne oldu? ‘’ diye sordu. Paramedik, Hiçbir şey söylemeden gözleriyle yarığı işaret etti. İlk bakışta ters bir şey göremeyen sağlık personeli daha dikkatlice baktı. Durumu fark eden sağlık personelinin yüzü aniden bembeyaz kesiliverdi. Her ikisi de daha önce böyle bir şeyle hiç karşılaşmamışlardı. Ne yapılabileceği hakkında en ufak bir fikirleri dahi yoktu. Yaptıkları tek şey hayret etmekti.

    Şaşkınlığını henüz üzerinden atamayan paramedik, şoföre daha hızlı gitmesi için bağırdı. Ardından hastaneyi arayıp acilen bir beyin cerrahisiyle görüşmek istediğini söyledi. Tabii bu durumda beyin cerrahisinin yapabileceği bir şey olduğu muammaydı.Az sonra nöbetçi beyin cerrahisiyle iletişime geçildi. paramedik, şaşkın ve kekeleyerek durumu izah etmeye çalıştı. Nöbetçi cerrahi söylediklerinden pek bir şey anlamadığını, sakin olması gerektiğini her şeyi tane tane anlatmasını söyledi. Asistan, yüzüne biraz su çalıp birkaç yudum su içtikten sonra biraz da olsun kendine gelebilmişti. Şimdi daha anlaşılır bir şekilde konuşabiliyordu. Duydukları şey karşısında şaşkına dönen Nöbetçi cerrahi:’’ saçmalamayı bırak, sen kendinde misin ? söylediğin şeyin ne anlama geldiğini hatta ne kadar anlamsız ve saçma olduğunu biliyor musun? Yoksa alkol filan mı aldın? Böyle bir şey nasıl mümkün olabilir?’’ diye azarlayan bir soru yağmuruna tutturmuştu. pamramedik : hayır efendim alkol almadım, sarhoş değilim. Söylediklerimin ne kadar saçma olduğunun farkındayım ama bu söylediklerimin hepsi gerçek. Bende en az sizin gibi hatta sizden daha şaşkınım’’dedi. Ne kadar ciddi olduğu ses tonundan anlaşılıyordu. Nöbetçi cerrahi Zor da olsa asistana inanmayı düşündü.
    Kendini toplayarak ‘’ peki hasta yaşıyor mu hala?’’ diye sordu
    Asistan:’’ evet! işin en ilginç yanı da bu zaten, o hayatta o yaşıyor’’ dedi
    Nöbetçi cerrah:’’ tamam. O halde ameliyathaneyi hazırlatıyorum sizi kapıda bekleyeceğim’’ dedi.
    Doktorun asistana inanması onu mutlu etmişti. Sağlık personeli hala kendine gelememişti yaşadığı şoku üzerinden atamamıştı.Gözlerini yarığa dikmiş, kaskatı kesilmiş, vitrindeki cansız bir manken gibi hiç kımıldamadan öylece olduğu yerde duruyordu. Nefes alışverişi yavaşlamıştı. Yüzünün rengi ilk gördüğü gibi bembeyazdı. Sağlık personelinin, her iki kolundan tutup sarstı. Fakat hiçbir tepki alamadı. Sağlık personeli hala yaşadığı şokun etkisinden kurtulabilmiş değildi.bu durum paramediği endişelendirdi. Sarsmanın bir fayda getiremeyeceğini anlayınca yüzüne sert bir tokat yerleştirdi. Tokadın etkisiyle kendine gelen sağlık personeli ‘’gördüğüm şey gerçek mi? Yoksa ben mi bir yanılgı içerisindeyim? Ne olur bana söyle’’ diye yalvardı. Paramedik, evet der gibi başını salladı. Ardından ‘’acaba kaza yerinde düşmüş olabilir miydi? Böyle bir şey mümkün mü? Ama hayır! O kadarı da olmaz canım. Ya kaza yerinde düşmüş ise? Bu da başlı başına bir sorun, böyle bir şeyin olanaklığı da ilginç. Ama hayır hayır! Yarık o kadar da büyük değil böyle bir şey mümkün değil.’’ Diye kendi kendine mırıldandı.
    Nihayet hasteneye varılmıştı. Şoför kapıyı açar açmaz ambulanstan genç adamı indirdiler. Nöbetçi cerrahi dediği gibi onları kapıda bekliyordu. Hızlı ve meraklı adımlarla sedyedeki hastanın yanına koştu. Yaptığı ilk iş nabzını kontrol etmek oldu. Evet nabzı çok yavaş da olsa atıyordu. Elini ağzına götürüp nefesini kontrol etti. Koşar adımlarla ameliyathanenin yolunu tuttular. O arada paramdikten hastanın sağlığı hakkında bilgi istiyordu. Artık ameliyathanenin önüne gelmişlerdi. Nöbetçi cerrahi ambulans görevlilerine dinlenmeleri için izin verdi.Ardından asistan doktorların yardımıyla hastayı ameliyat masasına yatırdılar.nöbetçi cerrahi, gözleri kapalı bir şekilde Kafasındaki gazlı bezi yavaşça kaldırdı, böyle bir vaka ile daha önce hiç karşılaşmamıştı . Böyle bir durumda ne yapacağını bilmiyordu. Bir taraftan gördüğü şeye karşı içinde gittikçe büyüyen merakı, öteki taraftan da ne yapacağını bilmeyişinin korkusu, onu içinden çıkalamaz bir duygu ikileminin içine sokmuştu. Tüm cesaretini toplayıp derin bir nefes alarak yarığın içine baktı. Gördüğü şeye inanamayıp, Tam emin olmak için ışığı iyice yarığın içine kadar soktu. Evet evet paramedik haklıydı, söylediği herşey doğruydu. Ama bu nasıl gerçek olabilirdi? Bu genç adam bu yaşına kadar nasıl yaşıyabilmişti? Gördüğü şeye bir türlü olanak veremiyordu. Şaşkınlıktan yüzü bir limon gibi sararmıştı. Hafif bir baş dönmesi, gittikçe kalbinin artan hızı, onun bütün soğukkanlılığını yitirmesine sebep olmuştu. Tekrar tekrar yarığa bakıyor, üzerindeki şaşkınlık daha da artıyordu. Ayakları tir tir titriyor, gözleri kararıyordu. Böyle olmayacağını, böyle ilerleme katedemeyeceğini düşünüp, birden kendini dışarıya attı. Derin derin birkaç nefes aldı. Dışarıda onu bekleyen asistan doktorlar, onun bu haliyle daha önce hiç karşılaşmamışlardı. Herkes ağzından çıkacak ilk cümleyi merak ediyordu.
    Yaşlı adam konuşmayı kesip Mirzanın yüzüne baktı. Mirzanın yüzündeki o müthiş merak ve heyecanı yadsınamaz derecede aşikardı. Mirzanın yaşlı adama ilgisi ve merakı heyecanıyla birlikte gittikçe daha da artıyor, aynı zamanda konuşmasını kestiği içinde yaşlı adama içten içe kızıyordu. ‘’Ah! şu merak denilen illet insanın içini yiyip yiyip bitirir, deli eder insanı’’ diye düşündü. Yaşlı adamın daha fazla sessiz kalmasına dayanamayıp ‘’neden sustunuz? Konuşmanıza mani olan şey nedir? ‘’ diye sordu. Yaşlı adam ‘’boğazım kurudu pek konuşkan biri değilim. Bir çay söyle de içelim’’ diye rica da bulundu. Mirza hiç zaman kaybetmeden iki çay söyleyip yaşlı adamın dileğini yerine getirdi. Yaşlı adamın yüzünde ki memnuniyeti görünce kaçan keyfi yerine tekrardan geri geldi. Az sonra dükkan sahibi çaylarını getirip önlerine koydu. Yaşlı adam iki şeker atıp karıştırdıktan sonra bardağı ağzına götürerek boğazını ıslattı. Çay Bardağını yere bırakmadan ‘’nerede kalmıştım?’’ diye sordu. Mirza aceleyle kaldığı yeri hatırlattı. Yaşlı adam ‘’ah evet diyip, kaldığı yerden devam etti.’’
    Nöbetçi cerrah gözlerini kapatıp birkaç derin nefes aldıktan sonra ‘’evet söylenen her şey doğru arkadaşlar eğer bunun örnekleri çoğaltılırsa bir devri kapatmış yeni bir devir açmış olacağız‘’dedi.Orada toplanan tüm doktorların tüyleri diken diken olmuştu. Hiçbiri kulaklarına inanamamıştı . Her birinin tek isteği bir an önce hastayı görüp, tarihi olaya şahitlik etmekti. Nöbetçi cerrahi söylenenlerin uydurma olmadığına bizzat kendi gözleriyle şahit olmuş, artık gönül rahatlığıyla hocalarını ve meslektaşlarını arayabilirdi. Cebinden telefonunu çıkarıp şuan şehirde olan, şehir dışında ve yurt dışında ne kadar meslektaşı var ise teker teker aradı. Aradığı hiç kimse söylediklerine ilk önce inanamadı fakat daha sonra bunun gerçekliğini saptadılar. İçeriye girip çıkan herkesin suratında aynı sararma, aynı şaşkınlık mevcuttu. Çaylak asistanlardan bazıları gördüğü şey karşısında baygınlık geçirip olduğu yere yığılıvermişti. Tıp dünyasında olayı duyan kim varsa hastaneye koşup gelmişti.bazıları yaşadığı bu tahaf şaşkınlıktan kendine gelemiyor, bazıları ise ne yapacaklarını konuşuyorlardı. Nöbetçi cerrahi ve meslektaşları bir odaya geçip durumu açıklığa kavuşturma için toplantı yapmaya başladılar.
    Bu arada herkes genç adamı unutmuş kendi derdinin peşine düşmüştü. Yaptıkları bu dikkatsizliğin sonucunda genç adam oracıkta hayata gözlerini yumdu. Olayı duyan haber ajansları bir açıklama duymak için hastanenin kapısını zorluyorlardı. Az sonra dışarıya çıkıp konuşmaya gelen başhekimin ağzından şu cümleler döküldü: ‘’ sizi buraya toplayan olayın gerçek olup olmadığını merak ettiğinizi biliyorum. O halde merakınızı gidermek görevi şimdi burada bana düşmüştür. Evet duyduğunuz her şey doğrudur. Gece hastanemize23.20 ‘de gelen hasta “BEYİNSİZ” bir vaziyette gelmiştir. Buraya getirildiğinde hastamız hala hayatta idi. Ancak yapılan onca müdahale neticesinde hastanın vücudu daha fazla savaşamamış, aldığı yaraya yenik düşerek hakkın rahmetine kavuşmuştur. Artık sorgulanması gereken şey bu genç adamın beyinsiz olup olmadığı değildir. Çünkü bu gece siz beni nasıl karşınızda böyle net bir biçimde algılıyor iseniz bizde tıpkı sizin gibi o hastanın beyinsiz yaşadığına tanıklık etmiş bulunmaktayız. Tıp dünyası olarak bizleri hayrete düşüren bu olayı açıklamak inanın çölde vahaya rastlamak kadar zor bir iştir. Fakat şu da bilinmeli ki imkansız değildir. Bu geceden itibaren şu sorular sorulmalıdır. acaba beyinsiz olarak mı var oldu? Yoksa sonradan mı beynini kaybetti ? beynini kaybettiyse nasıl kaybetti? Bir beyne sahip olmadan nasıl araç kullanma edimini gerçekleştirebilmişti? Üzerinde yaşadığımız dünyaya, zaman ve uzama ait miydi? Yoksa başka bir alemden gelen insan kılığına bürünmüş bir varlık mıydı? Gibi felsefi sorular sorup bu soruları cevaplamak zorunda olmalıyız.’’ Diyip iyi geceler dileyerek konuşmasını sonlandırdı.
    Yaşlı adamın konuşmasıyla çayı aynı anda bitmişti. Mirza “saçmalık bir insan beyni olmadan nasıl yaşayabilir?’’ diye sordu. Yaşlı adam hiç istifini bozmadan “asıl saçmalık ne biliyor musun? İnsanların; Kalpsiz,sevgisiz,vicdansız,merhametsiz,hoşgörüsüz, sorgusuz bir şekilde hayatlarını sürdürmeleridir. insanlık için en acısı ne biliyor musun? İnsanlar artık sorgulamıyorlar! Hayatı sorgulamadan tıpkı bir robot gibi kapitalist sistemin programlamalarıyla yaşıyorlar. İnsanı insan eden tüm bu duygu ve düşüncelerden yoksun bir hayat sürmenin yanında beyinsiz yaşamak çok mu? Elbette anlattğım hikaye gerçek değil.Sana bu hikayeyi niçin anlattığımı merak ediyorsun değil mi? Hemen söyleyeyim o halde. Benim durumum da tıpkı kazazedeyi gören insanlar gibidir. Bende aynı şaşkınlıkla bakıyorum bu çağın insanlarına. Okumayan,düşünmeyen ve sorgulamayan cahil bir nesilin at koşturduğu, Teknolojinin ilerlemesiyle birlikte insan ahlakının ve bilincinin gerilediği, her şeyin otomatikleştiği mekanik bir çağ bu. Ve emin ol delikanlı beyinsiz olmak saydığım bu şeylerden daha hayati bir sorun değildir.
    Enes Tayfur. Bir Ölünün Günlüğü