Karun kadar malın olsa ne fayda
Aklım vardır diye söyler tabipler Lokman gibi dilin olsa ne fayda Son nefeste söylemezse bu dilin Bülbül gibi dilin olsa ne fayda Malım vardır diye benlik edersin Ecel şerbetini birgün içersin Başın açık yalın ayak gidersin Karun kadar malın olsa ne fayda Sen ne kadar alim olsan kardeşim Allah için akmıyorsa göz yaşım Eğer iman olamazsa yoldaşım Dört kitabı yutmuş olsan ne fayda Sur çalıp da gökler yere inince Denizler kuruyup sular bitince Dağlar taşlar kopup yere inince Bütün dünya senin olsa ne fayda Bir gün olur götürürler evinden Hakkın kelamını kesme dilinden Kurtuluş yok Azrailin elinden Beş yüz sene ömrün olsa ne fayda Sen söylersin senin bir çift sözün var Çalarsın çarparsın oğlun kızın var Şu dünyada üç beş arşın bezin var Çün bedesten senin olsa ne fayda
TÜRK MÜZİĞİNİN SON BÜYÜKLERİ...
(...) Dede Efendi’den sonra Türk müziğinin bir gerileme içine girdiği söylenir. Bunda da başlıca âmil olarak Hacı Arif Bey gösterilir. 1831’de İstanbul’da doğan Hacı Arif Bey, eserlerinde devrin olanca çöküntüsünü yansıtmış gibidir. O daha 8 yaşındayken Tanzimat Fermanı, 25 yaşındayken Islahat Fermanı ilân edilir. Hain devlet adamı tipi ve kimsenin ne olduğunu, ne olacağını bilmediği Batılılaşma sarhoşluğu, memleketin üstüne kara bulut gibi çöker. Sırbistan ve Yunanistan bağımsızlığını ilân eder, Cezayir, Tunus, Mısır, Kıbrıs, Kırım ve Kafkasya İmparatorluktan kopar, her yönden bir çözülme çığırı baş gösterir. Saray erkânını Batılılar gibi yetiştirmek eğilimi başlar. Piyano ve viyolonsel sosyete kesiminde tutunur, Balkanlar’dan gelen Çingeneler vasıtasıyla, İstanbul sokaklarını pestpaye gecekondu ezgileri çınlatmaya başlar. Son derece güzel sesi olan Hacı Arif Bey, çözülme ve dağılmanın bu gününde, Dede Efendi’nin talebesi Zekâi Dede’nin tedrisatından geçerek dünyaya gelmiş olmakla beraber, dedesi gibi “inkırazı zafer yapıcı” bir bünye belirtmez. Hacı Arif Bey, bir işittiğini bir daha unutmayan “muhteşem bir hafıza” olarak tanınsa da, selefleri gibi “hâfız” olmaması ve Mevlevîhâneden değil “Muzika-yı Hümayun” adı verilen Batı tarzı okuldan yetişmesi, onun handikapları olarak görülür. __Kendinden önceki büyük bestekârlar gibi “ulvî bir adam” portresi çizmez Hacı Arif Bey; belli ki, onların kumaşı yoktur onda. Hayatı, kapılandığı Harem dairesinde cariyelere müzik dersi vermekle ve onlarla arasındaki gönül maceralarıyla geçer. Birkaç bahse değmez ilâhî ve tevşih dışında, bütünüyle “şarkı” formunda eser vermeye yönelir ve kendisinden sonra bu formu baş tacı kılmayı becerir. Abdülaziz’den büyük iltifat görmüş olmasına rağmen Abdülhamid’den yüz bulamaması ve
Selim Gürselgil, TÜRK MÜZİĞİNE GİRİŞ, -Türk Müziğinin Son Büyükleri-, (I. Dönem, Ocak 1996, Feyyaz Aksakal imzasıyla)
Akademya Yazıları
Görüyoruz ve duyuyo­ruz ki, ilk Adem'den beri insanlar, gerek fert ve gerek cemiyet ve en sonra da millet halinde birbirini kemirmekte ve en vahşi hayvanların bile hem-cinsine reva görmedikleri eziyet ve işkenceyi zayıfa, veya mağ­luba tatbik etmektedirler. Bunların amili ister şahsi, ister milli olsun ihtirasları kamçılayan ihtiyaç, bu dünya yüzünde atını oynattıkça akan göz yaşlarının asla dinmeyeceğine inanmak gerekir. Gine görüyoruz ve duyuyoruz ki, bir zamanlar peygamberan-ı kiram ve uzzam hazretleri semavi kanunlarla idrakleri, şuurları, vicdanları itikat denilen bir prensibe bağlayarak insanları birbirine kardeş etmeye uğraşmış ve bu surede doğacak iyilik ve yardımlarla beşeri ızdırabın azalmasına ve dökülen göz yaşlarının dinmesine çalışmışlar ise de (cennet ve cehen­nemden) başka müeyyidesi olmayan bu prensipte muvaffak olmayarak arada büyük din kavgalarına vesile teşkil etmiş ve insanlar asırlarca birbirini boğazlayarak ızdıraplar artmış ve yine göz yaşları dinmemiştir. Acaba tabiat kanunlarında olduğu gibi daima tekamüle doğru yol alan insan ihtiraslarında da bir istikrar olmayacak mıdır? Yoksa, taş, değnek, sapan, ok, tüfenk, gülle devrinden makine devrine geçen ve her iki si­lahın çıkmasıyla biraz daha ızdırabı artan beşer, kıyamet gününe kadar ağlayacak mıdır?
"Belki kendilerinden olana düşmanlık etmek, kendi türünü dışlamak bir diğer insan özelliğiydi." "Onlar ölüyorlar ve bu yüzden sabırsızlar." "Beni küçük bir odaya koydular; oda, bütün insan odalarıyla mükemmel bir uyum içinde dikdörtgeni kutsuyordu. İşin tuhaf yanı bu odanın polis merkezindeki, hatta gezegendeki diğer odalardan ne daha iyi ne de daha kötü görünmesine rağmen, memurların, diğer herhangi bir odada durmaktansa, "hücre" denen bu odada durmanın özel bir ceza olduğunu düşünüyor gibi görünmeleriydi. Kendi kendime kıkırdamaya başladım. Ölen bir bedende yaşıyorlardı, ama bir odaya kilitlenmek onları bundan daha çok endişelendiriyordu!" "Yine de, odaların şeklini göz önüne aldığımda, bu adamların çember diye bir şeyin varlığının farkında olmaları içimi biraz rahatlatmıştı." "Evlilik, iki insanın birbirini sevip sonsuza dek birlikte kaldığı bir aşk birliğiydi. Ama bu durum, bana göre, aşkın zayıf bir güç olduğunu ve desteklenmesi için evliliğe ihtiyaç duyduğunu ima ediyordu. Üstelik birlik 'boșanma' denen bir șeyle bozulabiliyordu ve bu yüzden, görebildiğim kadarıyla, mantıksal açıdan iyice saçma bir hal alıyordu." "Eğer bir testte başarısız olursanız neden başarısız olduğunuzu anlamak için bir başka test yapılıyordu. Galiba testleri bu kadar çok sevmelerinin sebebi özgür iradeye inanmalarıydı. Hah! Yavaş yavaş keşfediyordum ki insanlar hayatlarını kontrol edebildiklerine inanıyor ve bu yüzden de sorular ve testler karşısında bir tür hușu duyuyor, çünkü bu şekilde, seçimlerinde başarısız olan ve doğru cevapları vermek için yeterince çalşmamış diğer insanlar üzerinde belli bir hakimiyetleri olduğunu düşünüyorlardı. Ve pek çok insan başarısız olduğu son testin sonucunda benim gibi kendini bir akıl hastanesinde buluyor, diazepam dedikleri beyin boşaltıcı haplar
Son yıllardaki olayların derinden etkilediği biriyim: tüm kaybedilenlerden sonra teselli bulamayan, zaferin ortasında dahi ölüleri, yaralıları ve açlıktan ölen çocukları unutmayacak olanlardan biriyim; yenilginin ortasında ise unutabilmem ve "örnek olmanın değeri"nden ve geleceğin "intikamı"ndan böbürlenerek bahsetmekle ye Kıyametinin orta yerine bırakan bu zulüm ve şiddet dalgasına karşı tinmem daha da zor. Tehdit altında olduğum için, bizi Yuhanna nin yaşamımı, ortak yaşamımızı ve özgürlüğumüzü savunmaya şuphesiz hazırım, Ne var ki iş karşı taraftaki insanların "ahlaksızlığını protes to etmeye ve bu ahlaksızlığın, onların aklın ilkelerine bu noktadan nakladığını iddia etmeye geldiğinde dururum, zira bana öyle gelivor sonra sadece bizim somutlaştırdığımız şu Akil-itaatsizliginden kay-ki tam da özerk Etiğin modern dünyasına, melek kisvesi altında taçı insanın girmesi, nihayetinde bu kabullenilmiş ahlaksızlık dalgasını savvur edilmiş ve "evrensel yasa koyucu" olarak öne çıkarılmış Kant-ortaya çıkarmıştır... Bu konu boylu boyunca irdelenmeyi gerektirirdi fakat birkaç örnek vermekle yetineceğiz... İnsanın küçük zaaflara sahip olmasının utanç verici olduğuna karar verildiği ve alkol kullanımına ilişkin yasal hak elinden alındığı zaman ülke sarhosların ve gangsterlerin eline geçer. Toplumun, fuhuş denen bu sefil kurum olmadan da yapabilmesi gerektiğine karar verildiği zaman neredeyse resmi bir fuhuş ticaretine son derece uygun bir zemin hazırlanır. Tüm savaşların daimi olarak durdurulması görevini üstlenen Milletler Cemiyeti kurulduğunda anlaşmaların, sözlerin ve temel hakların en alışılmadık şekilde ihlal edilişine ve topyekûn savaş hazırlığına tanık oluruz. Freud bize, ufak zaafları baskılamaya çalışmanın kısa vadede, en kötü psişik sarsıntıları tetiklemede yeterli
Sayfa 104 - Livera yayınları·Kitabı okudu
Alıntı
Âl-i İmrân Sûresi 2
قُلْ يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَصُدُّونَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ مَنْ اٰمَنَ تَبْغُونَهَا عِوَجاً وَاَنْتُمْ شُهَدَٓاءُۜ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ De ki: "Ey Kitap Ehli, sizler şahidler olduğunuz halde, ne diye iman edenleri Allah yolundan -onda bir çarpıklık bulmaya yeltenerek- çevirmeye çalışıyorsunuz? Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir." Âl-i İmrân 99 يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِنْ تُط۪يعُوا فَر۪يقاً مِنَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ يَرُدُّوكُمْ بَعْدَ ا۪يمَانِكُمْ كَافِر۪ينَ Ey iman edenler, eğer kendilerine kitap verilenlerden herhangi bir gruba boyun eğecek olursanız, sizi imanınızdan sonra tekrar küfre döndürürler. Âl-i İmrân 100 وَكَيْفَ تَكْفُرُونَ وَاَنْتُمْ تُتْلٰى عَلَيْكُمْ اٰيَاتُ اللّٰهِ وَف۪يكُمْ رَسُولُهُۜ وَمَنْ يَعْتَصِمْ بِاللّٰهِ فَقَدْ هُدِيَ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ۟ Allah’ın ayetleri size okunuyorken ve O’nun elçisi içinizdeyken nasıl oluyor da inkar ediyorsunuz? Kim Allah’a sımsıkı tutunursa, artık elbette o, dosdoğru olan bir yola iletilmiştir. Âl-i İmrân 101 يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ حَقَّ تُقَاتِه۪ وَلَا تَمُوتُنَّ اِلَّا وَاَنْتُمْ مُسْلِمُونَ Ey iman edenler, Allah’tan nasıl korkup-sakınmak gerekiyorsa öylece korkup-sakının ve siz, ancak Müslüman olmaktan başka (bir din ve tutum üzerinde) ölmeyin. Âl-i İmrân 102 وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَم۪يعاً وَلَا تَفَرَّقُواۖ وَاذْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ اِذْ كُنْتُمْ اَعْدَٓاءً فَاَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ فَاَصْبَحْتُمْ بِنِعْمَتِه۪ٓ اِخْوَاناًۚ وَكُنْتُمْ عَلٰى شَفَا حُفْرَةٍ مِنَ النَّارِ فَاَنْقَذَكُمْ مِنْهَاۜ كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمْ اٰيَاتِه۪ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ Allah’ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar