• Menteş: 180 yaşına merdiven dayamış biri için gayet iyi görünüyorsunuz.

    Friedrich Nietzsche: Eh, kimileri öldükten sonra doğar.

    Menteş: Tragedyanın Doğuşu, İnsanca Pek İnsanca, Böyle Buyurdu Zerdüşt, Putların Alacakaranlığı... Birçok kitap yazdınız...

    Friedrich Nietzsche: Evet. Düşüncelerinden başla türlü kurtulamazdım.

    Menteş: Yazdıklarınızın bir kısmı, bir kısmıyla çelişiyor...

    Friedrich Nietzsche: Sadece aptallar kendisiyle çelişmez.

    Menteş: Düşüncenin doğası gereği gelişmesi, değişmesi, dönüşmesi gerekiyor, doğru anlamış mıyım?

    Friedrich Nietzsche: Değişmeyen düşünce, katı bir kabul, tabu haline gelir. Tarihe bak. Tarihi bu derece vahşet yüklü kılan şey, fikir ayrılıkları değil inanç ayrılıklarıdır.
  • 164 syf.
    Johann Wolfgang von Goethe Alman bir yazardır. Eserleri Doğu-Batı Divanı, en bilineniyse Faust’tur. Eserleri ile kişisel hayatı arasında bir bağ vardır. Sanatçı ister istemez yaşadığı toplumdan, sosyal hayattan ya da tanışık olduğu kişilerden etkilenir. Goethe de onlardan bir tanesidir.
    Genç Werther’in Acıları yazıldığında Goethe 24-25 yaşlarındadır. Yazıldığı döneme bakıldığında 1774-75’li yıllar Fransa’nın kaynadığı yıllardır. Eser gerçeklik payı da olan, Goethe’nin hayatından izler taşıyan, tanıdığı kişilerden izler taşıyan bir niteliğe sahiptir. Çok yakın bir arkadaşı, Werther’in yaşadığı şekilde bir aşk yaşamıştır ve intihar etmese bile ona meyl eden bir süreçten geçmiştir. Yani Goethe’nin yakından tanık olduğu bir olay anlatılır. Ancak eser, edebi bir kurgu olarak nitelendirildiği için yazarın hayatından bağımsız düşünülmelidir.
    Roman tamamen mektuplardan oluşmuştur. Olayın zamanı mektuplarla (zaman bakımından) incelendiğinde belirlenir. 1771 Mayıs’ında başlayıp 1772 Aralık’ında biten bir mektup silsilesi vardır. Olaylar kronolojik bir şekilde 1,5 yıllık bir süreçten oluşan bir zaman diliminde anlatılır. Mektuplarda anlatılanlar ile yaşananlar eş zamanlı olduğu için öykü zamanı ile öyküleme zamanı birbirine denktir. Eserin yazılma zamanı 1775’tir. Yani yazma zamanından önce yaşanmış bir olay anlatılır. Bu zaman diliminde (1700’lü yıllar) Fransız İhtilali, milliyetçilik akımı, din savaşları, ruhsal çöküntü, bunaltı, dine olan güvensizlik vardır. Werther’e bakıldığında dini eleştiri söz konusudur. Ön planda aşk hikayesinin anlatılmasına rağmen arka planda sosyal eleştiriyi barındıran bir eserdir.
    Romanın olay örgüsü Werther’in kentten rahatsız olup kasabaya göçmesi ve orada yeni bir hayata başlaması, Lotte’ye aşık olması, aşkı sonucunda yaşadığı buhranlarla intihara sürüklenmesi olarak üç bölümde incelenebilir. Kentten kasabaya göç eder. İşsizlik, sosyal baskı, hayat standartlarını arttırmak amacıyla göç etmiş olabilir. Memnuniyetsizlik… Göçün temelinde yatan şey memnuniyetsizliktir. Bu memnuniyetsizlik sosyal çevreden olabilir ya da baskı altında kalıyor olabilir. Ekonomik durumundan memnuniyetsiz olabilir, hayat standartlarını yükseltmek istiyor olabilir, yeni bir iş sahibi olmak istiyordur ya da bunaltı olabilir. Werther’in kentten kasabaya göçmesinin sebebi de kent hayatından bıkması ve bunalmasıdır. Bu nedenle de doğaya dönüş (kasaba kırsal olarak değerlendirilir.) olarak nitelendirilir. Werther’in göçünün altında yatan sebep budur.
    1700’lü yıllara bakıldığında, eser her ne kadar yazardan bağımsız değerlendirilse de, sosyal zaman ister istemez okuru yazarın yaşadığı döneme ya da eseri yazdığı döneme götürür. Bu yıllarda memnuniyetsizlikler, Fransız İhtilali’ni hazırlayan sebepler gündeme gelir. Bu süreç rahiplerin her şeyi ellerinde barındırdığı bir süreçtir. Skoslastik düşünce denilen bir düşünce sistemi vardır. Sadece dini değil, siyaseti de, devlet yönetimini de, doğal olarak insanların sosyal hayatını da kendi kıskaçlarına almış durumdadırlar. Martin Luther’in İncil’i Almancaya çevirmesiyle birlikte okuma-yazma oranı artar ve insanlar dini kendi kutsal kitaplarından (İncil’den) öğrenirler. Rahiplere ihtiyaç kalmaz. Zaten insanların Tanrı tarafından gönderilen bir kitabı vardır. Onu okuyarak Tanrı’ya ulaşabilirler. Böylece bir bunalım dönemine girilir. Rahiplere güven azalır. Kaos ortamı doğar. “Eğer Tanrı olmasaydı onu icat etmek gerekirdi.” sözü dönemi özetleyen bir sözdür.

    Orta Çağ dönemine bakıldığında kilisenin kendilerine öğrettiği dine inanç sarsılır. Bu sarsıntı yeni bir kaosa sebep olur. Kilise siyaseti, ekonomiyi ve sosyal hayatı elinde tutardı. Kilisenin elinde tuttuğu değerlere inanç azalınca siyasette de, ekonomide de, sosyal hayatta da bir kaos yaratır.
    Werther böyle politik bir ortamda, dolayısıyla din konusunda bunalıma, buhrana girmiş bir kişilik olarak çıkmaktadır. Sosyal hayatı eleştirileri söz konusudur. O dönemlerde burjuva doğar. Werther’e bakıldığında burjuva eleştirisi, aristokrat eleştiri vardır. Ön planda bir aşk hikayesi fakat arka plana bakıldığında sosyal hayatın, siyasi hayatın, dini yaşamın eleştirileri söz konusudur. Tanrı’yı sorgulamaları vardır. Arka planda yatan şeyler bunlardır.
    Romanın zamanı; öykü zamanı 1,5 yıllık bir zaman dilimidir. Öyküleme zamanıyla birbirine denktir. Yazma zamanı 1775’tir, olayın sosyal zamanı da 1171-72 yılları arasında Fransa’nın, Almanya’nın ve Avrupa’nın içinde bulunduğu kaotik ortamı anlatır. Bakış açısı ve anlatıcısına gelindiğinde I. şahıs kahraman anlatıcı olduğu söylenebilir. I. şahıs kahraman bakış açısıyla yazılmış bir eserdir.
    Eserin mekanı incelendiğinde, fiziksel mekan bir kasabadır. Fakat kasaba olgusal anlamda değerlendirildiğinde ilk başlarda Werther için fiziksel anlamda açık olan kasaba, olgusal anlamda da Werther için açık, geniş bir mekandır. Ancak Werther’in aşık olmasıyla birlikte Lotte’nin nişanlısının gelmesi, onunla arkadaşlık kurmak zorunda kalmış olması gibi sebeplerden dolayı kasaba olgusal anlamda daralmaya başlar.
    Genç Werther’ın Acıları yazıldığı yıldan sonra o çetin süreçte bu kitabı okuyan birçok genç intihar eder. Bu kadar etkilenilmesinin altında yatan sebepler, Werther’de kendilerini bulmaları, Werther’in kendileri gibi olduğunu düşünmeleri, Werther’in okurların acılarına tercüman olması, onların da Werther’in yaşadığı sonu yaşayamaya, onun gibi giyinmeye başlamalarıdır.
    Lotte’nin babası vardır, annesi ölmüştür. Kardeşlerine bakmaktadır. Bir çay davetinde Werther ile tanışır. Akrabaları Werther’i Lotte’ye aşık olmaması konusunda uyarır. Nişanlı bir kıza aşık olmaması gerektiğini söylerler. Werther yanındaki akrabalarını unutup tamamen Lotte ile meşgul olur. Aşık oluşu bu şekilde başlar. Werther, sonra nişanlısı Albert ile tanışır. Albert ahlak bakımından, güzellik bakımından o çağın aradığı kusursuz bir insandır. O yüzden Werther’e kızamaz, hatta onunla arkadaş olur. Werther’i Lotte’ye layık bile görür. Ardından paradoksla karşı karşıya kalır. Lotte ise Werther’e karşı boş değildir fakat sosyal hayatın vermiş olduğu baskıdan dolayı ikisi de aşkını yaşayamaz. En sonunda bunalıma giren Werther intihar eder.
    Werther’in yaşadığı sadece tek bir acı değildir. Onu intihara sürükleyen sebepler sadece Lotte’ye olan aşkı değildir. O aşkın ve onu intihara sürükleyen sebeplerden birisi toplum, sosyal hayat ve dindir. Werther’in bu acıları aşkın ardına saklanmış olan acılardır. Werther intiharı tercih etmeyip Lotte ile birlikte topluma karşı durup aşklarını yaşasalardı ölümü tercih etmek zorunda kalmazdı, kalmayabilirdi. Tüm bu çatışmalar da (topluma karşı duramayışları) onu intihar etme sürecine hazırlar. Tema olarak “ölüm, aşk, yabancılaşma, dönemin yozlaşması temel temalardır. Werther’in dini sorgulaması, kendini sorgulaması, toplumsal sorgulamaları vardır. Bunların hepsi Werther’de aşk örtüsü altında acıya dönüşür.

    Werther genç birisidir. Kentte yaşar. Kentin tüm o boğucu havasından, yozlaşan yabancılaşan insanından sıkılır; doğayı temsil eden kasabaya geçer. O kasabada daha rahat bir hayat yaşayacağını düşünür. Yazıldığı döneme bakıldığında temel anlamda doğaya kaçısın olduğu görülür. Birinci anlamda kaçış, dağların, ağaçların olduğu, doğayı uyanık kılan birinci anlamının dışında; insan doğasına, insanın özüne, tabiatına kaçışı… İnsan tabiatı denildiğinde, doğa denildiğinde insan doğası akla gelir. Doğaya kaçmak ister. Sembolik düzlemde kentten kasabaya kaçarken aynı zamanda yozlaşmışlıklardan, tükenişlerden, kendisini bunaltan tüm havadan insani öze (kasabaya) kaçış söz konusudur. Kentten kasabaya gidiş sadece bir yerden başka bir yere gidiş değildir. Göçün sebepleri arasında bulunduğu yerden memnuniyetsizlik vardır ya da yaşadığı hayat şartlarını değiştirme eğilimi vardır.
    Werther ilk etapta Lotte’nin fiziki güzelliğine aşık gibi görülse de onun ruhuna aşık olur. Önemli olan ruh ve insani özdür. Lotte hem fiziksel olarak, hem de ruhsal ve ahlaki bakımdan güzeldir. Lotte’nin aşık olduğu Albert de düzgün karakterli, aynı zamanda fiziksel güzelliği olan birisidir. Hem ahlaki, hem fiziki güzellik olarak Lotte’ye layık birisidir. Lotte’nin erkek versiyonu gibi de düşünülebilir. Hem güvenen, hem güven veren birisidir. Werther ile Lotte birliktelik yaşarlar fakat dostluğa dayanan bir birlikteliktir. İlişkilerinin temelini oluşturan kavram dostluktur. İlişkilerinin temelinde dostluk ve arkadaşlık yatar. Lotte, kardeşlerine bir anne şefkatiyle yaklaşır, yani koruyucu, kollayıcı bir kimliği, kişiliği de vardır.
    Kont ise tamamen kurallara bağlı olmayan birisidir. Kurallara bağlı olmaması, onun rahatsız olduğu anlamına gelmez. Ancak katı kurallar uygulayarak da insanları sıkmaz. Büyükelçi de tüm kuralları herkese uygulayan bir kişidir. Üstelik Werther orada memur olarak çalışır ve metin yazmakla görevlidir. Her şeyi yokuşa sürmeye çalışan, katılaşmış, taş yürekli bir insandır.
    Baskı, katı kurallar toplumun ilerleyişine bir engeldir ancak engellere takılıp kalınmamalıdır. İnsanların susması, onların tepkisiz kaldığını göstermez. Bir yerde direndiklerini de gösterir. Papaz, papazın karısı dinde yozlaşma teması altında değerlendirilebilir. Normal şartlarda rahiplerin daha hoşgörülü, dini özellikleriyle yaşaması, gerçekten okuduklarını anlayabilen ve anlatıcı olması gerekir. Orta Çağ Avrupası’na bakıldığındaysa kilise, papaz tüm her şeyi elinde bulunduran siyasi, sosyal, ekonomik getirileri elinde bulunduran ve bu yetkilerle insanlara baskı uygulayan kişilerdir. Papaz ve papazın karısında klasik skolastik düşüncenin ve klasik kilisenin papazları görülür. Papaz öldükten sonra yerine yeni bir papaz gelir. Önceki papaz ideal, olması gereken papazdır. İnsanlara çok da fazla baskı uygulamayan, dini kullanarak onları sömürmeye çalışmayan bir papazdır. Fakat onun yerine gelen papaz tamamen sömürü odaklı bir papazdır. Halka ait tarlaları alarak, kamuya ait olan malları alarak kişiselleştirir ve onu tekrardan halka satar. Papazın karısı da dini şeklen yaşayan birisidir. O da bir ağaç örneğiyle anlatılır. Evinin önünde bir ağaç vardır. Kadın bu ağaçtan rahatsızdır ve kestirmek ister. Gerekçelerinden ilki ağacın yaprağı dökülerek çevre kirliliğine dönüşü, diğeri toprak sulandığında çamura dönüşmesi, bir diğer gerekçe de ağacın üzerindeki meyvelerden almak isteyen çocukların ona taş atmaları ve kadının dikkatinin dağılması (İbadet ederken)… O yüzden bu ağacın kesilmesini ister, muhtar izin verir; ağaç kestirilir. Muhtarın izninin sebebi ağacın odunlarından ikisinin de faydalanmasıdır. Bu küçük hesaplar üzerinden yozlaşmalar görülebilir. Yani temelinde hiçbir manevi olgu yoktur. Dolayısıyla kişiler düzleminde papaz, papazın karısı ve muhtar karşıt güçtedirler.
    Werther büyükelçilikte çalıştığı sırada Kont’un evinde bir davet verilir. Werther de Kont ile arkadaş olduğu için onun evine gider fakat davetin olduğunu bilmez, sıradan bir gün gibi gider. O davette Werther daha alt tabakada olduğu için katılamaz. Ancak Werther oraya gittiği için Kont onu içeri davet eder. Lotte’nin dışında beğendiği bir kadın da vardır. O kadın da ona yüz vermez, konuşmaz. Konuşmaya çalıştığı kişiler de onu aşağılayan cümleler kurar. Werther sınıfın farkında bile değildir. Kont onu orada bulunmaması gerektiği konusunda uyarır. Zaten gitmek ister fakat Kont’un gerekçesi kırıcıdır. Orayı terk eder. Davetteki sandalyeler bile farklıdır. O yüzden oradaki sınıflı toplum, kast sistemi çok net bir şekilde görülür.
    Kitaba bakıldığında dönemin doğa ve sanatına aşina olunur. Werther intihar öncesinde kendisini ıhlamur ağaçlarının altına defnedilmesini ister. Lotte ile gayet iyi bir ilişkisi vardır. Ancak romanın sonuna kadar Lotte’yi cinsel obje olarak görmez. Werther romanın sonlarına doğru onu kaybetmiş olmanın acısıyla düşünür. Lotte Albert ile evlendikten sonra bu düşüncesi daha da artar. Lotte’yi görmeye başlar, onunla birlikte olduğunu düşünür. Bir kez de Lotte’yi gerçek hayatta öper. Lotte’yi öptükten sonra Lotte artık onunla konuşmak ve görüşmek istemediğini söyler. Albert, Lotte ile Werther arasında tensel bir şey olduğunu fark eder. Aralarında öyle bir ilişki varken Werther’in intiharından sonra Werther’in cenazesine katılmaz.
    Bunaltı esnasında Werther hayatına son vermeyi planlar. Kendisinin ıhlamur ağaçlarının altına gömülmesini ister. Çünkü ilk gördüğünde orayı çok beğenmiştir. Werther intihar ettikten sonra arkasında kimse olmaz. Hatta rahipler bile katılmaz, intiharından dolayı cenaze töreni düzenlenmez. Werther yalnız bir şekilde ölür.
    Werther, her şeyi ince eleyip sık dokuyan bir kişidir. Sonuçların altındaki sebepleri araştırmaya, sebep gösterilen şeylerin esas sebep olup olmadığını araştırmaya yönelten bir kişiliği vardır. Romanın başında Werther’in giydiği kıyafetlerin (sarı ceket, mavi pantolon) bir anlamı vardır. Sonbahar, ayrılık, hastalık sarının çağrışım değerleridir. Sonsuzluk, özgürlük, gelecek, ruhsal dinginlik de mavinin çağrışım değerleridir. Dolayısıyla giydiği kıyafette bir zıtlık görülür. Hastalıklı bir ruh yapısı ve dingin bir ruh yapısı bir aradadır. Roman boyunca bu çatışma fark edilir. Werther sürekli bir şeylerle çatışır. Yaşadığı olaylar ve toplum sürekli çatışır. Varlık ve yokluk, yozlaşma ve kendi olma, tutsaklık ve özgürlük, büyükelçi ve kont çatışır. Papaz, papazın karısı ve muhtar çağrışım değerleriyle çatışır. Yazar bu çatışmaları ilk olarak romanın başında Werther’in giydiği kıyafet üzerinden verir. Romanda bir dinginlik hissi ile solgunluk, bitkinlik hissi bir aradadır. Bu bıkkınlığı getirende dinginliğin karşısında bir hareketliliğin olması gerekir. Hareketlilik çok net görülmez. Ancak hareketsizlikten doğan bir bitkinlik, yok olma durumu söz konusudur. Romanda bu hareketsizlik bir harekete (intihara) dönüşür.
  • Köylüler aile ahlakı konusunda titiz değildirler. Kızı zarar gördüğü zaman, eğer onu baştan çıkaran kimse zengin ve ürkekse ahlaktan dem vururlar. Çocuklar, devlet tarafından ellerinden alınıncaya kadar, çocuklarına birer sermaye ya da rahat yaşantıya kavuşmak için araç gözüyle bakarlar. Çıkar, köylülerin fikirlerine yön veren tek nedendir.
    Onlar için bir hareketin yasaya uygun olup olmamasının bir önemi yoktur. Önemli olan o hareketin yararlı olup olmadığıdır. Bunun başlıca sebebi: Toplumsal işlevin doğası gereği, köylüler vahşilik durumuna yakın salt maddi bir yaşantı sürerler. Sürekli olarak doğa içinde yaşamaları, onları bu vahşi duruma iter. Vücut çalışmaktan ezilince, özellikle cahil kimselerde, düşüncenin arıtıcı etkisi de yok olur.
  • 160 syf.
    “Bu dünya, masumiyetini kaybetmemiş, bilime rağmen var olan dünyadır.”

    Scruton, felsefe ve bilim ilişkisinin zemininde bulunan modern zamanımızın durumunu bu şekilde tanımlıyor.Bu şekilde tanımlamasının arkasında, pozitivistlerin felsefenin ilgi alanında olan soruları,daha doğrusu “sorunları” bilimsel metotlarla açıklamaya çalışmalarında yatıyor.Bu da tabii olarak kavram karmaşasına veya “anlam sorunsalına” yol açıyor.Bu durumda eli oldukça kuvvetli olan bilimsel metot, felsefenin özünde de yer alan,hayatın doğrudan kaynağından çıkan özleri de dahil olmak üzere doğayı; gözlemcilik ve deneysellik gibi kuramlarıyla “gerekçelendirmeye(nedenselleştirmeye)” çalışıyor.Nedensellik ilkesinin ardından yine bir başka nedensellik ilkesi geliyor ve bu böylece “şeylerin” arkasında yer alan “doğa kanunlarına” bağlanan bir sonucun elde edilmesine yol açıyor.Doğa kanunlarının arkasında da daha bütünsel başka doğa kanunlarının bilim tarafından “keşfedilmesiyle” bilimin doğasında yer alan gerekçelendirme silsilesi böylece devam ediyor.
    Bilimin metodu Scruton’un anlattığı gibi sürekli bir “keşfetme” arzusuyla,keşfedilmemiş olanın keşfedilmesinin verdiği hazla süregeliyor.Bu hazzı oluşturan kaynak da kendi içinde “doğrulanabilirlik ilkesi” tarafından sınamaya sokulmuş.Yani bilimsel metodun doğası,onun tamamıyla “yanlışlanabilir(falsifiability)” olmasından kaynaklanıyor.Bilimsel veri,gözlemlenebilir,sınanabilir ve hepsinden öte daima yanlışlanabilir olmak zorunda.Aksi halde böyle bir verinin “bilimsel” bir varsayım olmasının ufacık bir ihtimali bile bulunmamakta.”Falsifiability” konsepti, bilim felsefecisi Karl Popper tarafından dile getirilmiş.Karl Popper, bilimin metodunun kurucusu,bilimsel teorinin “bilimsel” nitelik kazanmasının kuramcısı olarak da tanınıyor.Onun konseptinde bilimsel veri; aynı Darwinci evrim prensibinde doğa tarafından çürütülme,birtakım doğal seleksiyonca tahribata,değişime uğrama sürecinin benzeri bir şekilde,”hayatta kalma” imtihanına tutuluyor.Fakat modern felsefeciler bilimsel yöntemin bu kıskacından “klasik felsefeyi” kurtarma derdinde gibi gözüküyorlar.Aynı Scruton’un ve Simon Blackburn’un de eleştirdiği gibi, Popper’in “yanlışlanabilirlik” konseptinin kendi içinde de yanlışlanabilir olabileceğini neden göz önünde bulundurmuyoruz? Pozitivist düşüncenin “doğrulanabilirlik ilkesinin”, kendisini nasıl doğrulayabiliriz? Aynı şekilde sınanabilirlik olgusunun kendisini nasıl sınayabiliriz? Bu alanda kullanacağımız kaynakların güvenilir olacağı konusunda nasıl teminat verebiliriz? Yanlışlama ve sınama gibi insan iradesi tarafından çıkarılan yöntemlerin “kesinlik,yanılmazlık” gibi vasıflarla nasıl tanımlayabiliriz? Bu tarz sorular, felsefeyi bilimsel yöntemin kıskacından kurtarmak namına oldukça önemli sorular.Scruton bu tarz soruların öneminden bahsettikten sonra eleştirinin kapsamını biraz daha genişletiyor:
    “Doğa dünyası yasalarla yönetilir ancak ne kadar derin olursa olsun,hiçbir bilimsel yasa,bir olasılık ifadesinin ötesinde kesin değildir.Doğal dünyada hiçbir şey için “böyle olmak zorunda” diyemeyiz, en fazla “böyle olması yüksek olasılık dahilinde” diyebiliriz.”

    Bilim, Scruton’un açıkça anlattığı gibi dünyanın görünüşünü açıklar,fakat onu tanımlamaz.Tanımlamaya, anlamlandırmaya çalıştığı zaman bir şeyler eksik kalır.Bu eksiklik kendini oldukça net bir şekilde belli eder.Fakat bilime göre bunda bir sakınca yoktur; cevaplayamayacağı,anlamlandıramayacağı hiçbir soru yoktur.Fakat durumun böyle olmadığını,bilimin varoluşumuza,ilk nedene ve bilince dair halen tatmin edici cevaplarının bulunmadığını rahatlıkla söylebiliriz.Bilimin bu alan dışı cevaplandırma eğilimi, kendini sadece felsefede göstermiyor.Bilimin alan dışı eğilimine sanatta,hatta teolojide de rastlıyoruz.”Tanrı’nın varlığının materyal bir kanıtı var mı?” gibi bir soru, bilimin giderek nasıl bir hal almaya başladığını çok net gözler önüne seriyor. Tanrı’nın belki de bütünüyle materyal bir düzen yaratmış olabileceği ihtimalinin, bilimin gözünde hiçbir değeri yok.Olmasını beklemek de fazlasıyla yersiz olacaktır.Ontolojik argüman olarak adlandırdığımız monist,Tanrısal varlığın kanıtı olan ilke; deneysel bilimin değil felsefenin ve teolojinin konusudur.Bilim bu tarz alanları deneysel yollarla açıklamaya kalktığında, deyim yerindeyse ne kadar saçmaladığını net bir şekilde görüyoruz.Bilimin aradığı yanıtların, soyut felsefi alanda bir karşılığı olmadığını açıkça belirtmemiz gerekir.Görünen o ki 21.yüzyıl, klasik felsefenin kendisini ilgilendiren alanlarını, deneysel gözlemci bakış açısının istilasından korumaya çalıştığı bir mücadele yüzyılı olacak…
  • 495 syf.
    "Eğer insanlar kendilerini yönetebilseydi, ortak zorlayıcı bir güce ihtiyaç kalmazdı."

    Fuat Sezgin'in tabiriyle "Bilginin deney ve gözlem yoluyla değil, büyük otorite kabul edilen kimselerin eserlerine müracaat ederek elde edileceği inancının hakim olmasından dolayı" ortaya çıkan Skolastik düşüncenin yıkılması daha yakın gelecekten geçmişe doğru yapılan bir sıralamayla Spinoza, Descartes ve Hobbes üçlüsüne dayandırılmaktadır. Bu düşünce sistemi yıkılmadan evvel insanlar büyük otoritelerden biri kabul edilen Aristo'nun eserlerinde aradıkları şeyin cevabını bulamazlarsa o meseleyi yok sayarlarmış, örneğin.

    Ortaçağa kadar hakim olan, kaba tabirle, "Kralları atayan Tanrı'dır ve bu açık sebepten itaat etmeyen cehenneme gider" teorisi 17. yy'da giderek çatırdamaya başlar. Hatta öyle ki, Hobbes' un memleketi İngiltere'de Kral I. Charles, parlamento'nun barış zamanı sıkıyönetim uygulanamayacağı, belirli bir suç olmadan ve düzenli yasal kuralların korunması altında bulunmadan hiç kimsenin tutuklanamayacağı, parlamento onayı olmadan vergi toplayamayacağı v.b gibi kararlarını önce kabul edip sonra hükümsüz sayınca iç savaş patlak verir. Savaş yaklaşık on yıl sürer ve 200.000 civarında insan ölür. 30 Ocak 1649'da I.Charles'in Whitehall Sarayı önünde açık alanda kafası kesilerek idam edilmesiyle sonuçlanır. İşte bu keşmekeş ve kan, altmışını geçmiş ürkek ve sakin mizaçlı Hobbes'u derinden etkiler…

    Hobbes'un, kelime anlamı İbranice su canavarı, ejderha olan, "Leviathan" adlı eseri 1651'de yayımlandığında, kral'ın Tanrısal haklarına yer vermemesinden ve iç savaşın önlenmesi için mutlak egemenliğin kralda olması kadar parlamentoda olmasını da kabul etmesinden ötürü İngiliz kralcıların ve Fransız monarşisinin, "Eğer insan, bu büyük ruhani hakimiyetin kökenini düşünürse, kolayca fark edecektir ki, Papalık, mevta Roma İmparatorluğu'nun mezarı üzerinde taçlanmış olarak oturan hortlağından başka bir şey değildir" ve "Papa'nın otoritesiyle kurulmuş olan ve idare edilen üniversitelerde öğretilen Aristoteles’in metafiziği, ahlakı ve politikası, okul adamlarının incir çekirdeğini doldurmaz ayrımları, cahilce terimleri ve anlaşılmaz dili, bu yanlışların fark edilmesini engellemeye ve insanların, bu beyhude felsefeyi, İncil'in ışığıyla karıştırmalarına yaramaktadır" gibi din adamlarına ilişkin görüşlerinden ötürü ise Katolik Kilisesi’nin yergilerini üzerine çeker. Jean-Jacques Rousseau, "Bütün Hıristiyan yazarlar içinde, hem derdi, hem devayı görüp kartalın başını birleştirmeyi salık vermek cesaretini gösteren yalnız filozof Hobbes olmuştur. Ona göre, her şeyi politik birliğe götürmek gerekir. Çünkü politik birlik olmadan ne devlet iyice kurulabilir, ne de hükümet" der Toplum Sözleşmesi adlı eserinde.

    "Fiziksel dünya salt mekanik bir sistemdir" diyerek dine ve dünya dışı değerlere başvurmayan Hobbes geliştireceği mekanik-materyalist sistem için felsefi sistemi üç'e ayırır:

    "1. Cisimle ilgili geometri ve mekanik fizik
    2. İnsan fizyolojisi ve psikolojisi
    3. En karmaşık yapay cisim olan devlet bilimi "

    Matematik ve Geometri ile de ilgilenen Hobbes' a göre, felsefe yapmak doğru düşünmek, akıl yürütmek de doğru saymak olduğu için felsefenin cisimlerden başka bir konusu olamazmış, zira bileşebilen ya da ayrışabilen şeyler yalnızca cisimlermiş. Bir şeyin hareketsiz dururken, başka bir şey onu dürtmedikçe daima hareketsiz kalacağını ve bir şeyin hareket halinde iken de başka bir şey onu durdurmadıkça sonsuza kadar hareket halinde olacağını söyleyen Hobbes, felsefenin konusunu oluşturan cisimlerin özelliklerinin ve nedenlerinin ancak cisimlerin hareketlerinin incelenmesiyle bilinebileceğini ortaya koymuş. Ona göre, evrende yer alan her olgunun, her olayın belirli bir nedeni vardır. Yürü ya Ampirik Nedensellik… Tanrı, melek ve ruh gibi soyut kavramlar akıl dışı olduğu için kendi deyişiyle felsefe'nin "Tanrıbilimi, eş deyişiyle sonsuz, yaratılamaz, kavranamaz olan ve ne bölünecek ne de birleştirilecek hiçbir şeyi kapsamayan, ne de içinde tasarlanabilecek bir yaratılış bulunan Tanrı'ya ilişkin öğretiyi" dışladığını söylemekte. Galileo' nun geometri ve mekanik konusundaki düşüncelerinden etkilenmiş Hobbes, yeni doğa bilimini ortaya koyarken Cicero' nun "Filozofların kitaplarında bulunanlardan daha saçma bir şey olamaz" sözlerini överek bunun nedeninin onlardan birinin bile, muhakemesine, kullanacağı adların tanımlarından veya açıklamalarından hareket ederek başlamadığını ki bunun sadece geometride kullanılan bir yöntem olmasından ötürü geometrinin sonuçlarının tartışılmaz kesinlikte olduğu görüşünü belirtmekte ve böylelikle, mekanik materyalist görüşü doğrultusunda felsefeyi(siyaset) metafizik ve dinin etkilerinden arındırmaktadır.

    Devam etmeden evvel burada bir parantez açıp akıl konusunda söylemiş olduklarına değinmeliyiz... İnsanı ve dünyayı açıklarken aklı ilke olarak sayıyor, fakat aklın var olmak için gerekli bir ilke olmadığını da iddia ediyor. "Akıl, algı ve belleğin tersine, doğuştan gelmez." Yani, doğa aklı değil, akıl doğayı kurar. Aklın doğuştan gelmemesi yani biçimsel olması sebebiyle doğanın ilkelerini açıklayamayacağını, ancak analitik bir yöntemle, çıkarmayla ve bütünü parçalara bölmeyle yani deney içinde bulmaya yardımcı olabileceğini vurguluyor. "Bu nedenle, çocuklar, konuşma yeteneğine erişene kadar, akıl sahibi değildir, fakat onlara, ileride konuşma yeteneğine erişmeleri olanağına sahip olduklarından dolayı, akla eğilimli yaratıklar denilir."

    Politik kuramı insan doğası üzerine olan Hobbes, bir devlet çatısı altında birleşmek isteyenlerin nasıl davranmak zorunda oldukları anlaşılırsa "... insanlık, saldırılamayacak denli durağan bir barışa kavuşur" der. Ona göre, fizyolojik olarak her insan davranışının ardında "kendini koruma" ilkesi yatar. Kim daha güçlüyse o kendini daha iyi korur. Kuvvet kimdeyse hak onun iradesidir. (Burada şu soru da insanın aklına geliyor: Doğa kanunlarından hukuki devlet sistemine geçtiğimizde insanın zamanla kuvvet kazanması ne kadar muhtemelse kuvvetini kaybetmesi de o kadar mümkün olduğuna göre mütemadi değişimlere maruz kalan hukuk sistemi sosyal huzuru nasıl sağlayabilir?)

    Ahlak üzerine…

    Bir insanın kendisine zararlı, kötü, zevksiz gelen şeylerden kaçarak, yaşamını mütemadiyen hedonizmin peşinde sürdürmek istemesi sebebiyle bencil bir yaratık olduğunu, böylelikle de bencilliğin kökenini bilimsel olarak kanıtladığını varsayarak ahlaki değerlerin göreceli olduğu sonucuna varır. Çünkü bunların kişiden kişiye değiştiğini söyler. Yani temel içgüdü insanın kendisini korumak olduğuna göre, bir kişinin gözünde yaşamının korunmasına, sürdürülmesine yarayan her şey iyidir. Yalnız, ne gariptir ki gelecekte elde edilecek bir hazzın tatmini, şimdiki bir hazzın tatmininden daha çekici gelir insan çocuğuna. Gelecek hep var olacağı ve hazzın vasıtaları sınırlı olduğu için insan çocuğu doyuma ulaşamayacaktır. Bir haz mücadelesi başka bir haz mücadelesini doğuracağı için “İnsan, insanın kurdu” olmaya devam edecektir. Hedonist beklenti umut yaratır, derler...

    İnsan iradesini toplumsal düzenin merkezine konumlandıran Hobbes, arılar ve karıncaları siyasal yaratıklar arasında sayan Aristoteles’e tam karşıt bir görüş belirtir ve bu düşüncesini şu maddelerle destekler:

    1. İnsanlar şeref ve itibar için sürekli bir rekabettedirler.
    2. İnsandaki ortak iyilik ve özel çıkarlar uyuşmamaktadır.
    3. İnsanlar arasında başkalarına kıyasla daha akıllı ve toplumu yönetmeye daha yetenekli olduklarını düşünen pek çok kişi vardır ve bu sebeple kamusal işlerin yönetimine karışırlar.
    4. İnsanlar kelimelere sahip olduklarından barışı bozacak duyguları, tutkuları, kanıları coştururlar.
    5. Akılları sebebiyle kendilerine haksızlık yapıldığı düşüncesine kapılıp toplumsal barışı tehlikeye sokarlar.
    6. İnsanlar arasındaki mutabakat ahde dayalıdır; yani yapaydır.

    Yapay-Cismani-İnsani devlet üzerine…

    "Devletleri kurma ve sürdürme becerisi (...) aritmetik ve geometride olduğu gibi kesin kurallara bağlıdır: ki bu kuralları bulmak için ne yoksulların boş bir zamanı vardır ne de boş zaman sahibi insanlar onları bulmak için gereken merak veya yönteme sahiptir” düşüncesini temele oturtup, "... ne Platon ne de başka herhangi bir filozofun, şimdiye kadar, bütün ahlaki düşünce teoremlerini, insanların hem yönetmeyi hem de itaat etmeyi öğrenmelerine yetecek ölçüde düzene sokmadığını ve kanıtlamadığını düşündüğümde benim bu eserimin(...) bu teorik doğruları uygulamanın hizmetine sokacak bir egemenin eline geçebileceği yönündeki umudumu tekrar kazanıyorum" diyerek, savaşların ve barışın nedenlerinin bilinmemesinden dolayı iç savaşların patlak verdiğini, siyaset biliminin amacı olan siyasi olayların ardındaki neden-sonuç ilişkilerini ortaya koyarak barışın sağlanmasının kendisinden önce başarılamadığını savunmuştur: "Eğer fizik yeni bir şeyse, siyaset felsefesi bundan daha da yenidir, siyaset felsefesi, benim yaptığım "De Cive" den daha eski değildir" (De Cive, Leviathan' dan evvel tamamladığı eseridir.)

    Devleti zayıflatan ve çökmesine yol açan şeyler üzerine yazdıklarının içinde devlet-din ilişkisinden de bahseder Hobbes. Yasaların karşısına dini kuralların, kamudaki egemenin karşısına da ruhani otoritelerin çıkarılmasıyla devletin iç savaşın içine düşeceğini belirtir. Ya ruhani otorite cismani olana tabi olacak ya da cismani olan ruhani olana… Leo Strauss, devlet-din ilişkisindeki sorunları çözmek için Hobbes’in Kutsal Kitaplardaki teolojiye (hem Kutsal Kitaplar’ın otoritesini kendi felsefesini kuvvetlendirmek için kullanması, hem de mütemadiyen kendi yorumlarını ortaya koyarak kutsal yazıların otoritesini temelden çökertmek için kullanması) büyük pay ayırdığını söyler. Neden insani iktidarın gerektiğini açıklarken şöyle bir cümle kurar Hobbes :
    "Doğruluğa karşı bütün beşeri tertipleri vaktinde yok etmekten asla geri durmamış olan Tanrı'nın tedarik edeceği hal çarelerine gelince, onun keyfini beklemek zorundayız. O ki, pek çok defa, düşmanlarının bolluk ve ihtirasının, onların seleflerinin kurnazlıkla mühürlemiş olduğu gözlerin bu bolluk ve ihtirasın şiddetiyle açılması ve çok fazla sayıda balığın çırpınmasıyla Petrus'un ağının parçalanması gibi, insanların çok fazla şeye sarılmaktan hepsini elden bırakması noktasına kadar büyümesini beklemiştir(...) "

    Tanrı’nın keyfini bekleyemeyiz artık… Devlet yapı söküme uğratılacaktır.

    Artık... Doğa durumunun eksikliklerini gidermek için kozmik bir destek olmaksızın insanın dünyaya egemen olabileceği söylenmektedir. Yaratıcının imtiyazlarının bir kısmı insan çocuğuna verilmiş, insani olan iktidarını ilan etmiştir. Ahlaki çözümleri dinden arındırılmış bir topluluk belirir ufukta. Felsefe olarak materyalist, ahlaki olarak hedonist yaklaşım benimsenmiştir. Hobbes’e göre, imanın evrensel olmayıp şahsi bir anlam taşımasından ötürü Leviathan ile birlikte ortaya konan yasalar, Tanrı’nın cehennem korkusuyla kendisine itaat edilmesini istemesinden daha tesirlidir insanlar üzerinde…

    Bir siyaset felsefecisi pek tabii konuyu benden daha iyi değerlendirecektir fakat elden gelen budur ahali… Zeka bakımından herkes “kendi payından memnun” olduğuna göre 368 yıl önce kucağımıza aldığımız "insan insanın kurdudur" tezinden "insan insanın tanrısıdır" tezine geçiş yapan "Ölümlü Tanrı" nur topundan neye dönüşmüştür takdir yüce mahkemenindir. Düşüncelerinden faydalandığım Mehmet Ali Ağaoğulları'na saygılarımla...
  • MURAT MENTEŞ: Düşüncenin doğası gereği gelişmesi, değişmesi, dönüşmesi gerekiyor, doğru anlamış mıyım?

    FRIEDRICH NIETZSCHE: Eh, fena değil. Değişmeyen düşünce, katı bir kabul, tabu haline gelir. Tarihe bak. Tarihi bu derece vahşet yüklü kılan şey, fikir ayrılıkları değil, inanç ayrılıklarıdır.
  • Bana öyle geliyor ki, göz kırpma hızımız çevremizdeki atmosferik şartlardan çok duygusal durumumuzla, düşüncelerimizin doğası ve fazlalığı ile ilgili olarak artar ve azalır. “Göz kırpma ya düşüncenin içsel ayrımını sağlamaya yardım eden bir şeydir veya zaten gerçekleşmekte olan zihinsel ayrıma verilen istem dışı bir tepkidir”