• sana sadece kırmızı demeliyim.
    ben başaramıyorum kırmızı
    hatırlamak dışında bir mucizem yok.
    birşeye inandım.
    birşeye ve sadece bir kere ağlayarak dansettim.
    oysa hayata bağlanmak için ayağa kalkmıştım.


    Daha kolay yaşamalıyım.
    Metruk evlerde yaşayan ’ tam işte o kelimeydi ’
    dediğim insanların arasında..
    Daha kolay ama nasıl,onu da bilmiyorum.
    aşk iki de bir ellerimi tutmak istiyor.
    ’ bir gün sen de cezanı çekersin ’ diyor.
    Boşuna,ellerimi verme…
    Uyutmayacağım seni,ninniler büyütmüyor çünkü.
    Bahçende sıçrayan ağustos böcekleri hala saçlarımın içinde..
    bir tek ben kanadım,bir tek sen gördün beni.

    artık özgürüm,öyle yalnızım ki…

    Doğrum yok benim.
    Her yarım şey gibi.
    Ne kederli,ne de mutlu.
    peki ya sen! hiç hikayen yok mu senin?

    “ biraz daha uyu,biraz daha hayatta kal diye tutunduğum
    rüyalar beynimden yollara fışkırıyor!”

    “bir nefes daha…
    geleceği gördüm.kayıp duruyordu avucumdan.
    belirsizliği,iğrençligini örtmüyordu.
    kırmızı bir senfoni yazmak istedim,yalnız ışıkta duyulan.
    çünkü beni,sadece babamın aldığı pabuçlar sevindirdi,
    bayram kıyafetleri,annemin saçlarıma dokunması sevindirdi.

    ikimizin tanıştığı koltuğa oturdum.
    sesini silmeyi beceremedim.
    en iyisi aşktı…
    onu bulduğum yerde beni götürecek bir ayna aradım.”

    Herşey dönüyor ve kendi etrafindaki tüm masumiyeti yok ediyor.
    cehennemi sevmekten başka elimde insanca kalan ne var ki…
    cehennemi ruhu hala üşüyenler için istiyorum.
    kendi kötülüğümü istiyorum,son bir defa ara istiyorum.


    yine aramamışsın beni.
    biraz daha geç kal ki, bir şey daha bulayım…
    bir gerçek daha.

    hayatımdaki o işaret kayıp gidiyor gökten;
    gündüze karşıysa yapayalnızım.
    parlak bir hediye paketine sığdı kalbim.

    yanlış bu sözcükler,yanlış.
    çok ağladım,çok erkek oldum çok da kadın.
    kimseyle kendimle bile yaşayamazdım.
    hep yarım kaldım hep!

    bana muhallebiciden tavuk göğsü alırsın.
    belki,bana bir adres bile satın alırsın,çok paran vardır senin.
    belki ameliyat ettirirsin; gitsin diye yüzümün diger yarısı da.
    nerem varsa insan kalan…
    işte orası acıtıyor.


    başını derenin kenarına koy.
    atını yıldızlara bağla.
    dinle ama korkma,çünkü vitamin aldım,iyiyim.
    ama; ya bu soluk sonsa,ağlıyorum fren seslerinin ardından gelen hıza,
    kaderimin oyuncağı oldum,
    sokakta aşkı buluyorum diye ama şekerleri kazandım,
    övüncü oldum sessiz uzlaşmacıların,
    övüncü oldum tüm yaşayamamışların,
    bir kurbanın onurunu diktiler yakama.

    şimdi herşey hazır.
    bir tek eksiğim var kırmızı
    bir türlü tamamlanamayan tamamlandıkça eksik kalan kırmızı
    pirinç işlemeli bir aynada kırıldı yüzümün diğer yarısı.
    herkes uyuyordu.
    yüzümün yarısı benim,
    yüzümün yarısıyle hep yarım öyküler anlatırım.
    peki sen,yarım dudaklı bir kadını öpmek ister misin?

    bir dilenci gibi yalvarıyorum yine de yanıt vermiyor aynalar…
    dur bir nefes alayım…
    ve senin sevdiğin kadın olayım.

    yanlış bu sözlükler,yanlış bu dokunuşlar,yanlış bu anlaşılma isteği.
    bir sokaktan,kendiminkine nasıl geçmeliyim.
    sınırlarımı böyle yitirmişken

    inan bıktım bu sözcüklerden; karanlık,gece,çocukluğum,
    korku,yeni sevgilim.
    afrika,çilek tanrıçalar ve çalan zillerinden bıktım.
    bir de kırmızı rujdan.
    kendi fotoğrafına gülümseyen,kendi içkisinde boğulan,
    kendi annesinin celladıyım.
    buyum işte,başka türlü nefes alamam.
    çocuk da doğuramam.
    hadi nefes al!

    vücudumla bütün duvarları yıkmak isterdim,
    kamasındaki elmaslara vurgun bir bıçak gibi…
    tutunmama izin ver ya da öldür dedim.

    az öğrenmeliyim,az soru sormalı,hiç beklememeliydim.
    ama,bir sabah bunları yaptım.

    kazanılmış nefretlerin övüncü şimdi aynalara.
    ve bir de utanç.

    büyük kentlerin ortasında,bir işaret gibi bırakılan kırık aynaya dön.
    ve ona borçlu olduğun güzelligi sor.
    o , şimdi nerede…
    unuttuğumuz şarkının içinde mi?..
    köşe başlarında mı ?..
    biriktirdiğimiz yıldızlardamı ?
    niçin hepsi dört bacaklı?..

    ben o’ymuşum kahretsin.
    kim yaptı bunu? kaç yüz yıllık işkence bu?..
    nerden bulaştım? bu büyü nereden sarıldı sırtımın ucuna ?
    neresinden vurgular kırgın sessizliğimi ?
    ah o zor veda…
    boyun eğiyorum,bir de…

    ağlama kalbim ağlama..

    ben hep sokak o.r.o.s.p.ularına,ibnelere,travestilere….
    aşık olacağım..
    hep masumuz işte kalmadı gözyaşımız diye bağıracağım senin için akvaryumlar çalacağım.

    sen büyük evler gibi yıkıldığımda sanma ki acımı öptüğünü unutacağım,
    çünkü ne mucize,hep güzel bir kadın olacağım.

    hayatım boyunca yağmura rastladım,hep yağmura…sana…
    pis yağmur,pis yağmur.

    bir,iki,üç,dört,beş…..altı değil!
    hayat,benden gizlediğin ellerini hangi cebinde saklıyorsun?

    her aşk bir o.r.o.s.p.u yaratıyor.
    bense beyaz duvaklar,dokunduğumda irkilen sırtlar çiziyorum.
    bende oluyorum senin o kendin için korktuğun yerde…..
  • 110 syf.
    ·Puan vermedi
    1913 te dunyaya gelen Albert Camus saglik sorunları nedeni ile Cezayir Üniversitesi nde okuduğu felsefe öğrenimini yarıda bırakmıştır. 1938 de Paris e giden yazar ilk eserlerini bu donemde yayinlamistir. 1957 de Nobel Edebiyat Ödülüne deger gorulmustur.
    Albert Camus un dünya görüşü, yaşamın anlamsızlığından,saçmalığından kaynaklanan bir anlayış-kavrayıştan yola çıkmaktadır. Saçma dünya da insan niçin yaşar? Alışkanlık dolayısıyla mı, yoksa yaşamayı seçtiği için mi ? Anladığım kadarı ile yazarın yasamak ile ilgili bir sıkıntısı var. Daha doğrusu yaşamaya bir anlam yüklemek istiyor ama o anlamı bulamıyor. Yaşama anlamını bulamasa da umudunu hic kaybetmemiş, hatta umudunu edebiyata bağlamış.Edebiyat varsa umut vardır diyor.
    Eser de ki kahramanımız Mearsault kendi halinde ,kimseye karışmayan, arkadaşı olmayan ,konuşmayı sevmeyen,duygularını belli etmeyen hatta duygu yoksunu diyebileceğimiz biri.
    Annesi ölüyor üzülüp uzulmedigini bilmiyor, sevgilisini sevip sevmediğini bilmiyor,onun için hersey aynı hepsi bir.
    Güneşten fazlaca etkileniyor yine de güneşten vazgeçmiyor.
    Onun için hersey saçma. "Insan hayatini hic değiştiremez ki. Zaten herkesin hayati birbirinin aynidir."
    "iste bu davanın aynası. Hersey doğru ama hiçbir şey doğru değil."
    "Bana dokunan ya da ilgimi çeken, sözlerin bütünü değil, bu bütünden ayrılmış parçalar ya da jestlerdi."
    " Yalniz şunu anlamıyordum: Herhangi bir lisedeki erdemler ,nasıl oluyordu da bir suçlu aleyhine ezici bir kanıt olabiliyordu."
  • 239 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    İnsan, zaman, günah ve hayat-ölüm çizgisi, bu malzemeleri alıp kazana attığımız zaman ortaya çıkan yemeğin adı 'varlık sorunsalı'dır. Varlık meselesi insanın kendini arayışında gizlidir, yani ölüm ile ölümsüzlük arasındaki ince çizgidedir.

    Yahudi'lerce Amat diye telaffuz edilen Emet kelimesi gerçek anlamı gelir, baş harfi Alef(Elif) harfi çıkarıldığında geriye kalan Met sözcüğü ölüm demektir. Amat isimli gemimizde bütün mürettebat günahkarlardan oluşmaktadır. Çünkü tabuta giren beden günahsız olamaz. Mürettebat içerisinde yer alan karakterlerin çoğu dini motiflerden alınmış lakin roller ve olaylar o motif'lerdekinin tam tersi ve biraz daha karmaşık halidir.

    Kaptan köşkünde artık yaratıcı yerine şeytan vardır. Geminin sol tarafından parça alınıp pruvası için bir kadın heykeli yapılır ve gemi günaha doğru yol alır. Gemiyi yapan marangoz Nuh usta, gemiye hayvanları değil günahkarları alır. Kırbaç Süleyman isimli karakter, Hz.Süleyman'ın mucizelerinden olan rüzgara hükmetme gücüne sahip olsa da aslında insanın temsil eder. Cennet yerine ise cehennem daha ön plandadır. Kısaca herşey inanç ütopyasının tam tersidir.

    Bu serüven de insan ölümsüzlüğü arar, ama insan hiçbir zaman öğrenemiyor ölmeden ölümsüz olacağını. Bu arayışta şeytan ise en büyük rakibidir, çünkü şeytan söz vermiştir ona verilen süre boyunca insanı günahın rengi olan siyaha boyamaya. Bir gün Emet yanılsaması Met gerçeğini dönüşür ve işte o zaman insan ya ölümsüzlüğü bulacak ya da siyahlar içinde ahlar çekecektir. Amat ne kadar gerçek ise bu var olma serüveni de o kadar gerçektir.

    İlk yaratılıştan başlayıp son noktaya kadar insanın var olma konusunu bu kadar ince detaylarla, derin anlamlarla anlatmak ancak üstün bir zekanın harcıdır.

    İnsanın zamansal döngü içinde yaşamı bir gerçek değildir, sadece bir yanılsamadır. Eğer insan yaşamı sade bir dille anlatılırsa okuyan kişiyi sıkar, ama bunu üstkurmaca olarak, dini motiflerdeki rolleri değiştirerek ve felsefeyi de işin içine katarak anlatırsanız, işte o zaman harika şeyler yapmış olursunuz.

    İhsan Hocamı bu kadar kaliteli yapan işte budur, gerçek bir olguyu harika bir masalsı dille anlatmasıdır. Daha çok okurun bu masallarda kaybolması dileğiyle...
  • 112 syf.
    Kurbana değil saldırgana acımak, kurbandan taraf değil de saldırgandan taraf hissetmek, saldırganla özdeşleşmek mümkün olabilir mi? Düşününce tüylerimizi diken diken eden bu durumun ilk bakışta olamayacağını düşünürüz genellikle, ama eğer saldırganı mükemmelleştirilmiş insanî değerlerle donatıp kurbanı ve hayatını da bu donatının aksesuarı haline getirebilen ve tutarlı görünen bir felsefenin gücünü arkanıza alırsanız, insanların kurbanı ve mağduru unutup saldırganla kendilerini özdeş hissetmelerini sağlayabilirsiniz.

    Camus, öleceğimizi bildiğimiz halde hayatımıza değer vermemiz ve anlamsız olan hayata anlam katma çabamızın absürd olduğunu söyler. Camus’nün Yabancı romanının kahramanı Meursault şöyle söyler: “Herkes bilir ki hayat yaşamaya değmez. Aslına bakarsanız insan ha otuzunda ölmüş ha yetmişinde, pek önemli değildi.” (s109) (1). Meursault hepimizin zaman zaman içine düşebildiği anlamsızlık hislerinin pençesinde kıvranırken mi böyle düşünmektedir yoksa nihilizme mi sürüklenmektedir? Nihilizm onun benliğini sarar ve ardından kendi sınırlarını aşıp başkasının hayatıyla ilgili hükümlerini de biçimlendirmeye başlarsa, yani nihilizmini dışsallaştırıp kendinde de geriye sadece absürd kavramı kalırsa nasıl bir Meursault karşımıza dikilecektir? Camus kahramanına cinayet işleterek bu sorunun cevabını bize verir. Camus’nün filozof kahramanının sonlandırdığı hayat, kahramanın kapıldığı absürd fırtınasında önemsiz bir ayrıntı olarak kalmalı mıdır bu noktada, yoksa o da felsefesi yapılmaya değer midir? Kurbanın nihilizmi kendi iradesi ile benimsemiş olduğunu bilsek sorun kalmayacaktır ama nihilizm ona zoraki giydirilmiş bir elbise gibi durmaktadır, çünkü kurban, iliklerine absürdite işlemiş bir başkasının iradesi doğrultusunda öldürülmüştür, kendi seçimini yapamamıştır. Aslında asıl absürd olan kurbanın durumudur. Ama eğer biz saldırganın durumunu absürd olarak nitelersek bir suçu gözardı etmemize yolaçmaz mı bu durum, daha geniş boyutuyla da toplu kıyım ve soykırımların kapısını aralamaz mı?


    1957 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Albert Camus’nün Yabancı romanı bizi bu yönden derin bir çelişki içinde bırakmaktadır. Romanın kahramanı, Cezayir’li bir Fransız olan Meursault, bir Cezayir’li Arap’ı umursamadan öldürür. Kendisi de Cezayir’li bir Fransız olan Camus, romanın felsefesini neden öldürülen Arap’ın hayatı üzerine değil de öldüren Fransız’ın üstüne kurar? Babasını hiç tanımadan büyümüş olan zavallı, yardımsever, saygılı Fransız saldırganın tüm insani yanları bizi saracak derecede ustaca ve ayrıntılı olarak verilirken kurbanın Arap olduğunu bilmek dışında insani hiçbir özelliği romanda yansıtılmamıştır, okur onun ölümü üzerine hiç düşündürülmez, inkarcı bir bakış açısı ile kurban hemen silinir gider. Babasını romanın kahramanı gibi hiç tanıyamadan 1 yaşında iken kaybetmiş olan Camus’nün bu romanı yazdığı 1942 yılından 3 yıl sonra Fransa, 1945 yılında Cezayir’de 1,5 milyon Arap’ın ölümü ile sonuçlanacak olan Cezayir bağımsızlık hareketini bastırma savaşını başlatacaktır.

    Romanın bir sahnesinde, mahkemede savcı “hele bu adamda rastlanan türden bir kalpsizlik toplumu içine sürükleyecek bir uçurum halini alırsa” der (s97). Gerçekten de sanki romandan 3 yıl sonra romanın kahramanının kalpsizliği toplumu içine sürükleyecek bir uçurum halini almıştır ve daha 1 yıl önce işgalci Almanlar’ın istilasından kurtulmuş olan Fransızlar 1,5 milyon Cezayirli Arap’ın katledilmesine sessiz kalır, keza Camus de. Fransızlar ve Camus, romandaki gibi yoketme eylemini değil, tamamen başka şeyleri tartışırlar, katliam kurbanları romanda ölür ölmez silinip giden kurban gibi silinip gidiverirler Fransız halkının gözünde. Meursault aslında bir Arap’ı öldürmekten sanıktır ama mahkemede hakim, savcı, jüri üyeleri ve basın sanığın ahlaki yönüne ve aldırmazlığına odaklanmıştır. Savcı, “bu cinayetin kendisinde uyandırdığı dehşetin, sanığın duygusuzluğunun uyandırdığı dehşetten daha çok olmadığını” söyler mahkemede (s98). Meursault’nun avukatının en fazla 1 yıl ağır hapisle kurtuluruz dediği dava başka bir yöne sapmıştır ve umulmadık konular yargılanmaktadır. Bir Arap’ın hayatından daha önemli olan nedir? Aslında kimse Arap’ın ölümü ile pek fazla ilgilenmemektedir, herşey dönüp dolaşıp sanığın, annesinin ölümüne karşı kayıtsızlığı, annesinin ölümünden bir gün sonra hiçbirşey olmamış gibi yaşamını sürdürmüş olmasına gelip dayanmaktadır. Meursault’nun avukatı, “bu adamı anasını gömdü diye mi suçluyoruz anlayalım” diye isyan eder (s93). Ama savcı “anasını manen öldüren bir adam kendisini dünyaya getirenlerin canına kıyan kimse kadar insanlıktan çıkar (s98). Bugüne kadar bu güç görevimde hiçbir zaman bu derece kutsal ve amansız bir görev bilinciyle ve insana sadece korkunç şeyler esinleyen bu adamın karşısında duyduğum türden bir nefretle, bu derece kendimi dengelememiş ve rahat olmamıştım” (s99) diyerek idam talebinde bulunur. Ancak savcının gayreti ve Camus’nün vicdanı, yine de sanığın kalpsizliğinin yarattığı uçuruma düşmekten kurtaramaz Fransızlar’ı. Hastalık artık bulaşmış, Fransız toplumu da absürde kapılmış ve başka toplumların iradesi dışında onlara nihilizm ihraç etmek zorunluluğu içine girmiştir. Camus bu durumu çok önceden bilinçsizce teşhis edip romanlaştırmış ve yaklaşan kıyımın haberini vermiştir.

    Romanda Arap’ın ölümüne karşı Fransızlar’ın takındığı tavır ile Fransız kamuoyu ve Camus’nün 1,5 milyon Arap’ın öldürülmesine karşı takındıkları tavır arasında da ilginç benzerlikler vardır. Camus Cezayir olayları ile ilgili, doğup büyüdüğü toprakların insanlarının yanında değil, olayların faili olan Fransız devletinin yanında olmuştur. Cezayir bağımsızlık hareketini, paranoid bir bakış açısı ile, Sovyetler Birliği ve Arap Milliyetçiliği’nin demokrasinin beşiği özgür Avrupa’yı güneyden kuşatma projesi olarak görmüştür ve bu nedenle Cezayir’in tam bağımsızlığına karşı çıkmıştır. İspanya’nın Faşist yönetimden kurtulması için uğraşan Camus’nün Cezayir’in bağımsızlığı sözkonusu olduğunda takındığı tavır çifte standartlı iç dünyasını belli etmektedir. Camus Sovyetlere karşı Doğu Almanya, Polonya, Macaristan’daki tüm ayaklanmaları desteklemiştir. Romanın kahramanı gibi hem çok iyi hem de çok kötüdür.

    Romanda dikkat çeken şeylerden biri de Fransız kahramanların insani ve ruhsal derinlikleriyle ele alınırken Arap kahramanların ele alınış biçiminin oldukça yüzeysel olmasıdır. Hatta bay Salamano’nun köpeğinin duygusal dünyası bile önemli bir ayrıntı haline gelir. Buna ek olarak romanın karakterleri ile ilgili önemli bir yarılma da dikkati çeker; karakterler iki gruba ayrılmış gibidir: Fransız, isimleri olan, ayrıcalıklı, duygusal ve felsefi derinliği olan, şiddet uygulayan birinci grup ile Arap, isimsiz, şiddete maruz kalan, yaşama hakkı bile tartışmalı, duygusal ve felsefi derinliği olmayan ikinci grup. Bay Salamano köpeğini sürekli döver, komşu Raymond Sintés bir Arap kadını kullanır, döver, Meursault Raymond’un lehine tanıklık yapar ve polis Arap kadına uygulanan şiddet karşısında saldırgan Fransız’a sadece uyarı cezası verir, Raymond ve arkadaşı Masson Arap kadının erkek kardeşi ve arkadaşını bir güzel döverler, en sonunda da Meursault Arap kadının kardeşini dört kurşun sıkarak öldürüverir. Araplar’a yönelik şiddetin ve öldürme eyleminin hiçbir vicdani muhasebesine rastlanmaz romanda, çünkü bütün saldırganlar absürd kılıfının arkasına saklanmıştır. Asıl absürd olan kendi vatanında yaşayan yerli halkın işgalci başka bir halk tarafından baskıya ve zulme maruz kalması değil midir? Camus yaklaşmakta olan felaketin farkına vardığı zaman zulmedenlerin absürd kılıfına sığınacaklarını farketmiş ya da daha acı olanı onlara absürd akımından bir kılıf hazırlamıştır. Bu kılıf tamamen felsefi bir motiftir, ama aynı zamanda haçlı seferleri ve cihad eylemindeki dinsel motifler gibidir de, yani öldürmeyi haklı gösterir bir yerde, yoketme hakkı tanır, öldürme ve yoketmenin yarattığı acıları gizler, kurbanların durumundan daha önemli hale getirilir saldırganın sorunları. Absürd felsefesinin de dinsel saldırganlıktaki gibi saldırıyı ve saldırganı kutsadığını, yücelttiğini görüyoruz dikkatle düşününce, çünkü romanı okurken mağdurların çektiği acılara zerre kadar odaklanmadan varsa yoksa saldırganın hayatı, çıkmazları, acıları öne çıkıyor okuyan için, bir yerde saldırgana acıyacak hale bile geliyorsunuz kanı dökülenleri unutup.

    Ateist bir filozofun felsefesi nasıl dinsel bir felsefeye bu kadar yakın olabilir? Saldırganın yüceltilmesi zorunluluğu mu? Sömüren kendisini haklı hissedebilmek için kendine güç verecek bir zemin yaratmak zorundadır, yoksa uygulamak zorunda kalacağı şiddeti kendisinin ve başkalarının gözünde mazur gösteremez, vicdanı ile başa çıkamaz. Bunun için sömüren, kendisini yüceleştirecek kavramlar yaratmaya çalışır; o iyi, zeki, gelişmiş, medeni, duyguları olan ve bütün bunlar nedeniyle yaşamayı hakedendir, tıpkı Yüzüklerin Efendisi eserindeki Elf’ler, Hobbit’ler gibi. Sömürülen ise ikinci sınıf, geri, düşünsel ve duygusal derinliği olmayan ve bunların sonucunda da yaşama hakkı olmayandır, tıpkı Yüzüklerin Efendisi eserindeki Org’lar gibi. Sömürmeye niyetli olanlar inanç zeminlerini bu biçimde kurunca sömürmeleri kolaylaşır. İşte bu yüzden, yani bir filozofun felsefesi bir inanca dönüştüğü için dinsel bir motife benzemeye başlar. Romanın kahramanı gibi çelişkileri içinizde büyütmeye başlarsınız, Meursault gibi Fransızlar ya da diğer sömürgeciler de iyiyi ve kötüyü birarada barındırmaktadırlar. Kendi ülkesi içinde ve kendisi gibi olanlar için sonsuz özgürlük, adalet, hoşgörü sunan bir millet başkasına karşı acımasız bir yokediciye dönüşür. Meursault iyi bir evlat, komşu, sevgili, memur, dost iken aynı zamanda katildir de.

    Absürd, mağdurun hayatını değil de saldırganın hayatını okumak amacıyla kullanılmaya başlanınca tetikçinin desteği haline gelir. Hayat anlamsızdır, saçmadır inancı olan bir tetikçi için kendi ölümü kadar sömürülecek, ikinci sınıf olanların ölümünü benimsemek de kolaylaşır, otuzumda ölsem ne olur yaşasam ne olur, yaşasalar ne olur yaşamasalar ne olura dönüşür. Bu noktada makine gibi adam öldürebilecek bir tetikçiyi yaratmış olursunuz. İnsanı her türlü değerinden sıyırıp bir tetikçi, bir terörist haline getiren bu süreç Fight Club (Döğüş Klübü) filminde de çok güzel işlenmiştir. Başkalarına rahatlıkla eziyet edebilmenin yolu kendi hayatını önemsememekten geçer. Bourne Identity adlı filmde ise özenerek yetiştirilmiş bir tetikçinin (Jason Bourne) insani değerlerden sıyrılamamasının işini nasıl aksattığı çok güzel anlatılmaktadır, kendisini ve başkalarını hala sevebiliyor olması öldürürken tutukluk yapmasına neden olur.

    Camus, Yabancı adlı romanında içinde yetiştiği toplumu iyi analiz etmiş ve toplumun yapısının bir felaketi hazırladığını görmüştür ama bunu açıklıkla belirtmektense güçlünün safına geçip Nobel Edebiyat Ödülü’ne doğru yürümüştür. Bir komünist, Cezayir’li bir Fransız, kendi deyimi ile bir “kara ayak” olmaktan kurtulup birleşik, özgür, üstün ve kaçınılmaz olarak emperyalist Avrupa idealinin peşinde koşmaya başlamıştır, sanki Yabancı romanında Camus Meursalt’ya Arap’la birlikte içindeki “kara ayağı” da öldürtür. Çağdaşı olan ve onaylamadıkları halde isimleri birlikte anılan Jean Paul Sartre ise siyasi duruşuna ve eserlerine zarar vereceğinden kaygılandığını belirterek Nobel Edebiyat Ödülü’nü reddetmiştir. Sartre’a göre bu ödülü tercih etmek aynı zamanda siyasi ve felsefi bir tercihtir ve bu tercih insanı Sartre’ın hoşlanmadığı bir yönde dönüştürür. Camus, Sartre’ın endişe duyarak kaçındığı bu tercihi ve sonrasında da dönüşümü yapmış olmalıdır. Kimbilir belki de Nobel’i tercih etmenin bir düşünürü ne hale getirdiğini yakınındaki Camus’de gözleyen Sartre, bundan gereken dersi çıkartmış ve reddini bu derse dayandırmıştır.

    Dr. Mutluhan İzmir
    Bu yazı, Bilim ve Ütopya Dergisi Haziran 2009 sayısında yayınlanmıştır.
  • 331 syf.
    ·7 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Merhaba kitap dostları !!!

    Bu kitabı bir kaç gün önce bitirdim ama inceleme yapmam o kadar kolay olmadı, çünkü bazı eserler vardır okuyup bitirdikten sonra alacak hiçbir şey bulamazsınız içinde size bir şeyler katmamıştır,ama bu eser bana bir şeyler katmaktan ziyade çok şey kazandırdı...
    Mesela şimdi ellerimi, ayaklarımı, kulağımı, gözümü ve tüm azalarımı daha çok seviyorum ve sapasağlam oldukları için de Allah'a şükrediyor teşekkür ediyorum...

    Bu eser öyle sıradan bir eser,sıradan yazılmış bir kitap olamaz... Aklımda,fikrimde, düşüncelerimde o kadar güçlü izler bıraktı ki bir kaç cümle ile geçiştiremezdim...

    Gelelim incelenmeye !!!
    Tam da şu anda Pandemi sürecinde yaşadığımız bazı olayların kitaba özenle dökülmüş hali diyebilirim...Eserdeki olaylar, hastalık, virüs ile ilgili tek farkımız , bizim kör olmamız değil !!! Kör bir virüse hepimizin birer birer yakalanması , Corona virüs kör ve gözle görülemeyecek kadar küçük , görünmez hayalet bir illet , en kötüsü de körlüğünün verdiği sarhoşlukla kime denk geleceği belli olmayan ,kimimizin katili ,kimimizin de takdiri ilahinin izni ile bağışlayıcısıdır...

    Bu eser "Nobel Edebiyat ödülü" ne layık görülmüş bir eser ,evet almalıydı hem de bir değil ,bin ödül almalıydı...
    Okuyucusuna öyle ders verici, öyle bir ibretlik bir eser ki anlayarak okumak çok çok önemli...

    Yakın bir zamanda " Platform" isimli bir sinema filmi izlemiştim insanlara adeta hayat dersi verecek nitelikteydi, işte bu eser de öyle bir eser...

    Askerler yiyecek getirdiklerinde sadece kendini düşünenlerin aslında kendi kendilerine ne kadar kötülük yaptıklarının farkına çok geç varmaları bu filmle bağdaşıyodu...

    Sıradan bir adamın trafik ışıklarında arabasının içerisinde bir anda kör oldum diye bağırması,sonra ona yardım eden aynı zamanda arabasını çalan adamın da kör olması, göz doktorunun kör olması, muayenehanedekilerin kör olması,derken kısa bir sure içerisinde herkese körlük virüsünün yayılması , insanların kör olmaları,karantina adı altında bir binaya getirtilip ölüme terkedilmeleri...Bir tek doktorun karısının kör olmaması, diğer insanların gören gözü olması, insanoğlunun dayanamayacağı olaylar yaşamaları, açlık sefalet, çıplaklık,pislikler,hatta dışkılar içinde yaşam mücadelesi vermeleri,hem ruhen hem bedenen dayanilmayacak şeyler yaşamaları olağanüstüydü...

    Kör olan doktorun , karısının gözleri önünde kendi gibi kör bir kızla ilişki yaşaması insanların kafasında şu soruyu uyandırmış..." Doktorun karısı gözü göre göre kocasının nasıl başka bir kadınla munasebetine izin verdi...?
    Cevap bana göre şu ;ortada tüm insanlığı esir almış bir virüs var ve o kadın ne eşini ne de diğer kızı düşünecek pozisyonda olamazdı... Diğer insanları düşünmek ve hepsine yardım etmek zorunda idi...

    Peki bu eseri okuyanlar ne mi öğrenecek ???

    Sağlığın, sıhhatin,bedenimizdeki tüm organlarımızın ne kadar önemli olduğunu
    Suyun,sabunun, temizliğin hatta temizlik malzemelerinin
    Yardımlaşmanın, paylaşmanın ne demek olduğunu
    Dış dünyayla iletişimin ne kadar önemli olduğunu
    Alışılagelmiş bir yaşamın bir anda beyaz karanlığa nasıl dönüştüğünü
    Şikayet ettiğimiz şeylerin aslında ne kadar büyük bir nimet olduğunu
    Herşey yolunda giderken bir anda dünyanın tersine dönebileceğini
    İnsana saygının , tasarrufun, hoşgörünün önemini
    İsminin bile hiçbir anlam ifade etmediğini,sadece insanlığının ve iyiliğinin unutulmayacağını
    İnsanoğlunun becerilerini
    Küçük büyük meslek ayırt etmeksizin bir su tesisatçısının bile insanlığa ne kadar faydalı bir meslek olduğunu
    Üzüntü, kıskançlık,kızgınlık,kırgınlık gibi bir çok duygunun tüm insanların ortak noktası olduğunu
    Tüm insanların ne kadar merhametli aynı zamanda ne kadar da acımasız,gaddar olabileceklerini
    Görmeyen gözlerin duygulara engel olmadığını
    Görmeyen insanların da tıpkı bizler gibi görünmeyen duygulara sahip olabileceğini....
    V.s v.s daha bir çok şey öğreneceğiz bu eserden...

    İyikilerim, İyiki okumuşumlarımın arasında saygıyla yerini aldı bu eser ...

    Tüm okuyuculara keyifli vakitler diliyorum...
  • ~Herşey güzel olacak, belki bugün değil, ama elbet birgün.. 🍁 🍂