Geri Bildirim
  • Evlerinizi avucuma toplayıp,tohum eker gibi ormanlara ve çayırlara serpebilmek isterdim. Vadiler caddeleriniz, yeşil patikalar dar sokaklarınız olsun isterdim,birbirinizi bağlar arasında arayıp giysileriniz mis gibi toprak kokarak gelin isterdim.
  • Çünkü sizin içinizde sınırsız olanın meskeni göklerin konağıdır;o konağın kapısı sabah pusu, pencereleri gecelerin şarkıları ve sessizlikleridir.
  • AĞLAYA AĞLAYA OKUDUM

    5 senedir huzurevinde yaşayan bir annemizin kaleminden duygusal bir hikaye... Tüm evlatlara ithaf olunur..!!!

    Buz gibi odalarla dolu kocaman binalar diktiler ülkeme. İçine ömürlerinin son demlerinde olan anneleri, babaları doldurdular. Adına huzur evi dediler. Oysa huzur hiç uğramadı oraya. Eskiden yaşlılarımızı kapatmazdık başka yerlere. Onların yüzü suyu hürmetine belalar def oluyor der, onları nimet bilirdik. Boyunlarını bükük bırakmazdık.

    Dışarıdan huzurlu gibi görünen, bu sessiz sakin binalarda, ne fırtınalar kopuyor kimbilir. Kaç anne anlatmak, haykırmak istedi duygularını, kaç anne yazmak istedi bilinmez. O annelerin adına yazdım bu satırları. Bu mektup huzursuz odalardaki yüreği yorgun annelerin sessiz çığlıklarıdır….

    Takvime baktım da 5 sene olmuş buraya geleli. Nasıl geçti o 5 sene bir de bana sor. Çok bakmıyorum takvimlere. İçim sıkılıyor, zaman geçmiyor. Eskiden su gibi akıp geçiyor zaman derdim. Şimdi öyle düşünmüyorum. Demek insan mutluyken çabuk geçermiş zaman. Hapishanedekileri şimdi daha iyi anlıyorum. Beni buraya bıraktığın gün anneler günüydü hatırlıyor musun? O günden beri anneler günü denen gün benim için daha da bir anlamsızlaştı. Her sene bugün anne olmak ayrı bir acı veriyor bana…
    Sen küçük bir çocuktun daha. Hiç bir yere bırakmazdım ben seni, öyle savunmasız, öyle masumdun ki, kimselere güvenip yollamazdım. Yanımdan hiç ayırmazdım. Şimdi beni nasıl olupta tanımadığın insanlara teslim ettiğini düşünüyorum. Gözden çıkarılmış eski bir eşya gibi hissediyorum kendimi. Yıpranmış, işe yaramaz. Kırgınlık mı? Belki, kırgınım biraz…

    Geçen gün eski komşumuz Mevlüde teyzenin kızı Şükran geldi. Yolda görmüş seni. “Neden bıraktın anneni” diye sormuş sana. “Kendisi istedi” demişsin. “Maaşıda var bakıyorlar, yeri sıcak, her işi görülüyor içim rahat” demişsin. Kendim istemiştim evet, bazen naz yapma kabilinden ” Yaşlanınca huzurevine gönderin beni, kimseye yük olmak istemem” derdim. Ama içten içe hiç konduramazdım bu durumu, ne kendime, ne sana. “Bırakmaz beni bir yere” derdim. Tıpkı küçükken benim seni bırakmadığım gibi, beni hiç bırakmazsın sanırdım.

    Yaramaz bir çocuktun sen. Yerinde duramayan serseri bir mayın gibiydin.Kaç kez ısırdım dudaklarımı sana bağırmamak için, kaç kez sıktım yumruğumu vurmayayım diye. Ama hiç vurmadım sana, hiç kırmadım kalbini… Komşulardan biri sana “çok yaramaz” dedi diye aylarca onun yüzüne bakmamıştım. Kimse laf söylemesin, incitmesin isterdim. Tahammül edemezdim sana dikilen sert bir bakışa bile…

    Geçen gün bana “bunak kadın” dedi bakıcının biri. Hasta bezini lavaboda unutmuşum. Arada oluyor tutamıyorum diye vermişlerdi. Diğerleride duydu ya, nasıl utandım bir bilsen… Daha ne laflar söylüyorlarda dilim varmıyor söylemeye. Kırar mıyım, incitir miyim diye kim düşünüyor ki? Çok hassastım eskiden bilirsin, çabuk alınırdım. Hem benden titizi mi vardı? Kimselerin işini beğenmezdim. Şimdi yemek yerken bile yoruluyorum,üstüme döküyorum. Bazen yatarak kılıyorum namazlarımı. Secdeye başımı koyup uzun uzun öylece kalmayı ne çok özledim…

    Yaşlansam da geleceğe dair umutlar besliyordum buraya gelmeden evvel. Evladımı büyüttüm nasıl olsa, artık yorgunluklar biter, ben rahat otururum torunlarımı severim, sen sorarsın “anne ilacını getireyim mi, bir şeye ihtiyacın var mı?” diye. arkama yastık koyarsın, kesemediğim tırnaklarımı sen kesersin sanıyordum. Şimdi çoğu kez tırnaklarımı keserken kanattıklarını bilmezsin tabi…

    Gerçi benden daha beterleride var burada. Emine Bacı vardı mesela. Köyden gelmişti. Bir ay kadar oldu öleli. Bir sene evvelde Alzheimer hastası olan kocası ölmüştü. Çok çekti zavallı. Üç oğlu varmış Emine Bacı’nın. Aslan gibiymiş hepsi. Ben görmedim, gelmezlerdi hiç. Üç adam bir anayı sığdıramamışlar evlerine. Bağ bahçe gezmeye alışmış kadın. Hiç oturup kalmamış yerinde. Burada nasıl zorlandı, neler çekti Allah biliyor. Her yaz köyüne gidecek diye umut ederdi. Haber göndermiş oğlu, “Annemin ancak ölüsü çıkar oradan” demiş. Köylülerden çıkarıp bakmak isteyenler olmuş, ona da izin vermemişler. Bir keresinde pencereden atlamaya kalktı da zor tuttu bakıcılar. En son oğlu bayramlık göndermişti, “zıkkım olsun ondan gelen” dedi, giymedi elbiseyi. Hiç oğlum, yavrum demedi. “Köyüm” dedi, “evim” dedi durdu gariban. Bir sabah yatağında ölü buldular. Ölümü bile yalnız oldu Emine Bacı’nın.() Ooof off hangisini anlatsam, daha neler var neler…
    Şu bakıcı kadını sevemedim bir türlü. Sanki özel olarak seçmişler. Bu kadar mı merhametsiz olur bir insan ? Hiç mi gülmez yüzü ya hu? Her gün odaya gelince burnunu tutuyor. Pis kokuyormuş. Pencereyi sonuna kadar açıyor. Mutlaka yarım saat açık tutuyor. Çok üşüyorum. Zaten parmaklarımda da can kalmamış sanki, kolay kolay ısınmıyor eskisi gibi…

    Hatırlar mısın ilkokula gittiğin o yılları. Kışın kuzine sobayı yakardım. Sen gelmeden yemeği hazır eder, sobanın üzerine koyardım. Sen seviyorsun diye sobanın fırınında bir kaç tane küçük patatesi pişirirdim muhakkak. Okuldan gelir gelmez sobanın yanına koşardın. İlk işin tencereye bakmak olurdu. Genelde sevdiğin yemekleri yapardım. Ellerin üşümüş diye avuçlarımın içine ellerini alır ısıtırdım, öperdim öperdim…

    Sık sık uğrarım demiştin. Tam 8 ay olmuş uğramayalı. İşlerin yoğunmuş, zamanın yokmuş. Torunlarımda sormuyorlar demek. Yeni eve taşınmışsın aldım haberini. Arkadaşın Zehra söyledi. Vefalı kızdır, arada geliyor sağolsun. Annesi de babası da yanında vefat etmiş. Hiç bırakmamış bir yere, yanından ayırmamış. İmrenmedim desem yalan söylerim… “Evi çok büyük” dedi. Kocaman odaları, geniş bir balkonu varmış evinin. Yeni mobilyalar almışsın, eskileri elden çıkarmışsın.Tıpkı beni çıkardığın gibi… Herşeyi sığdırdın da evine, bir beni sığdıramadın a kuzum. Hadi onu da geçtim. Bir kere “Anne gel evimi gör, bir kaç gün kal” bile demedin… Zehra’ya “Anneler gününde görmeye gideceğim” demişsin… Ben anneler gününü hiç beklemiyorum biliyor musun? Anne olmak acı verir mi insana? O gün bana acı veriyor yavrum. Artık kendimi bir anne gibi hissedemediğim için belkide… Bir evlat bir torun sevemezsen, çevrende anne diyen olmazsa sana, ne anlamı var anne olmanın?

    Ölene imrenilir mi hiç? İmreniyorum işte. Kimin öldüğünü duysam “darısı başıma” diyorum. Hayaller umutlar, mutlu zamanlarmış insanı ayakta tutan. Onlar yoksa yaşamak zulüm olurmuş meğer…

    Kim icat etmiş bu huzursuz evleri? Rahat yüzü görmesin deyip her gün beddua ediyorum. Huzur eviymiş. Hergün ölüp ölüp diriliyorum bu huzursuz odada. Hiç tanımadığım, mizacımın uymadığı insanlarla yatıp kalkıyorum. Hiç bir şey bana ait değil. Söz hakkım yok, elbiselerim bile benim değil sanki. “Allahım al emanetini ne olur, bu yükü taşıyamıyorum…”

    Bu huzursuz evleri icat edenler mi çıkarmış anneler günü denen yalancı günü? İnsanlar yaşlı annelerini bu evlere kapatsın da sonra anneler günü olunca ziyaret etsinler diye öyle mi?

    Bak yine geldi o uğursuz gün. Zehra geleceğini söylemişti. Gelsen de bir, gelmesen de artık. Ben anneler gününü hiç sevemedim biliyor musun? Dünyalara sığmayan anne yüreğim huzursuz bir odaya hapsedildi. Ne sevmenin, ne anneliğimin bir anlamı yok artık… Çok üşüyorum. Hem parmaklarımda da can kalmamış sanki, kolay kolay ısınmıyor eskisi gibi…
  • 1
    Göğün karanlık denizlerinde yelkenlerini şişiriyor ay
    Ülkeme bakıyorum uzayıp giden bir gecede
    Suskun ve boynu bükük yalnızlığında bir sokağın.
    Elimde henüz açmamış bir gül var
    Ve boşanmayı bekleyen bir konuşma isteği dilimde
    Perdeleri çekilmiş, kapıları sürgülenmiş evlerde
    Yaşayıp giderken halkım.


    Rüzgara bırakılmış bir mumun alevi gibi
    Titriyor bakışlarımda bütün görüntüler
    Tabak, çatal sesleri geliyor çok derinlerden
    Fısıltılı konuşmalar, ürkek gülüşmeler…
    Çocuklar, ilk silah sesinde yaşlanacakmışcasına
    Sıkıca tutuyorlar oyuncaklarını
    Ve bir namluya dönüşeceklerinden kuşkulanarak çiçekler
    Kırmak istiyorlar saksılarını


    Yitirecekleri ne kaldı şimdi onların?
    Doğan ve batan günlerle de var mıdır artık bir alıp verecekleri?
    Birbirlerinin yüzlerine bakıyorlar evlerinde
    Güçlükle yorumlamaya çalışırcasına bir şeyleri
    Öteki dünyalara ve düşlere dair kimi duygular
    Usul usul yer değiştiriyor
    Acımasız ve dünyasal olan birtakım kederlerle.

    Her sabah evlerde yaşlı kadınlar uyanıyor
    Yüzlerini yine dönüyor kıbleye, yine kalkıyor
    Sabahın alacakaranlığında gökyüzüne elleri
    Dilleri yine Tanrı’ya bir şeyler yakarıyor
    Ama titriyor, yalancı bir çocuğun dili gibi.

    Tedirginlik ve acı. Böyle yaşar halkım.
    Evlerde, sokaklarda, yarınlardadırlar
    Ağa vurmuş bir balık kadar yorgun…

    2
    Saatin kaç olduğunu biliyor musun?
    Ben anlayamıyorum gece mi, yoksa gündüz mü?
    Üç gündür yağmur yağıyor bu evlerin,
    Bu ağaçların, bu yolların üstüne.
    Sular alıp götürüyor sanıyorum
    Ellerimi, ayaklarımı, yorgun yüzümü…
    Günlerdir dökülüyor her yanım.

    Saatin kaç olduğunu biliyor musun?
    Duvarda çiviye asılı bir takvim sallanıp duruyor
    Her sabah birileri gelip, bir yaprak daha
    Koparıyorlar ondan görünmez elleriyle.
    Üç gündür yağmur yağıyor
    Yakıyor artık ellerimi kitaplarım.
    Dışardan zincirleme silah sesleri geliyor…

    Üç gündür gökyüzü kanıyor
    Dönüp duruyor kentin üstünde ara vermeden
    Nerden geldiğini bilmediğim bir helikopter
    Her yanım yara bere içinde neden?
    Arkadaşlarım şimdi nerdeler?
    Bir yumruk iniyor sırtıma, neye uğradığımı bilmeden.

    Kahvede oturmuş kitap okuyordum
    Kahveci ellerini boyuna önlüğüne siliyordu
    Birdenbire silah seslerini duydum
    Dışarda gelin telleri gibi bir yağmur yağıyordu…
    Burası benim evim mi, ne oldu bana?
    Ya bu kanlı sargı, sızlayıp duran başımda?
    Yağmur dineli ne kadar zaman oldu söyle?
    Kanlar içinde yıkılıyordu biri boylu boyunca.
    Herkes bir şeyler söylüyordu kendince
    Tedirgin gölgeler kollarıma giriyordu
    Sonrasını şimdi hiç anımsamıyorum.

    Saatin kaç olduğunu biliyor musun?
    Niye böyle uzak bana, ellerim, ayaklarım?
    Her yanım uyuşmuş, öldürseler duymam
    Ülkem şimdi niye bu kadar yakın?
    Kollarımla sarabilirim sanki, uzansam…I

    3
    Nicedir akşam kara bir kefen gibi geriliyor
    Bu acılı, bu yoksul ülkemin üstüne.
    Perdeler örtük, kapılar sürgülü
    Polis arabaları dışında kimseler yok sokaklarda
    Ay, bir boşluk arıyor sekerek gökyüzünde
    Nicedir akşam, kara bir kefen gibi geriliyor
    Bu acılı, bu yoksul ülkemin üstüne.

    Cebinden bir sigara çıkarıp yakıyor bekçi.
    Bir köpek ürmesi. Haberleri veriyor televizyon.
    Dalında kaldı karanlıkta açan erik çiçeği
    Kimseler görmeden solup gidecek yarın.
    Tek tük arabalar geçiyor yoldan
    Bu karanlığı püskürtmek ister gibi.
    Sonra bir sarhoş geçiyor elinde şişesiyle
    Görmezden geliyor yaşlı bekçi
    Döndürerek yüzünü ondan çok ötelere.

    Nicedir akşam, kara bir kefen gibi geriliyor
    Bu acılı, bu yoksul ülkemin üstüne…

    4
    Kendi sesimden korkuyorum bazen, inanır mısın?
    Gördüğüm yüzlerden, tanıdığım insanlardan…
    Gece oluyor.
    Bakıyorsun kimseler yok sokaklarda.
    Karşı evin duvarında öldürülmüş birinin afişi
    Boşluğa asılmış bir levha gibi
    Usul usul sallanıyor
    Ve uykusundan çığlık çığlığa uyanan bir çocuk
    Yanında anasının olmadığına inandırıyor kendini
    Birdenbire yalnızlığının bilincine varıyor.

    Üstüste yığılmış kitaplarım ve yazılmış şiirlerim
    Kalakalmış odanın bir köşesinde.
    Masanın üstünde bir bardak, dolup dolup boşalıyor
    Ve bir kalem yazıyor kendi kendine.

    Her gece odama yağmur yağıyor
    Bu çığlığı sana nasıl anlatayım şimdi?
    Çeneme kadar çıkıyor sular, boğulmuyorum
    Belli belirsiz bir iz görüyorum ama
    Sabah uyanınca duvarların üstünde
    Ve geceden artakalan bir çizgi
    Elimle alnımı yoklayınca.

    Sana nasıl anlatayım, her gün
    Ölüme gider gibi ayrılıyorum evden
    Son kez dokunuyorum bir kitaba
    Ve tanıdık bir yüze bakıyorum
    Onun çok uzağındaki bir ülkeden.

    Bazan hayat sarıyor beni, belimden kavrayıp
    Yukarlara kaldırıyor – sevecen bir baba gibi…
    Hatta bazan baktığım yüzlerde
    İyilik dolu bir şeyler buluyorum
    O zaman parmağıma doluyorum bir ipliği
    Geceleri bunları anımsamak,
    Bu güzel şeyleri düşünmek için belki.

    Kim çekip alıyor parmağımdan o ipliği
    İlk karanlık çökerken sokaklara?
    Onunla elimi, ayağımı kim bağlıyor?
    Dilim şişiyor konuşmaya korkan ağzımda
    Ellerim bütün düşleri dağıtmaya başlıyor
    Yalnızlığın taşları takılıyor ayaklarıma…
    Görünmez bir el ışığın düğmesine uzanıyor
    Işık sönüyor ve kalakalıyorum bir başıma.

    5
    Gece geç saatlere kadar yürüyüp durdum
    Kentin bitip tükenmeyen yollarında…
    Arkadaşlarımın ölüleri kayıp gitti parmaklarımın ucundan

    Okul çocukları gibi adlarını saydılar,
    Öldürüldükleri günü söylediler, yaşlarını
    Yüzlerini bir türlü seçemedim
    Boşanan gözyaşlarımın parıltısından.

    Bir uçurumun önünde sabırla bekliyoruz
    Taşlar atıyoruz arasıra boşluğa
    Uçurum dolacak bir gün ve biz
    Karşıya geçebileceğiz diye…
    Ama çekilen acılar oluyor günler, geceler boyu
    Kırlara değil, mezarlıklara çıkıyor yolumuz
    Sevda sözcükleri yer değiştiriyor
    Ölüm üstüne söylenen birtakım sözlerle.

    Gece geç saatlere kadar yürüyüp durdum
    Düşünüp durarak bir şeyleri,
    Şarkılar söyleyerek, ağlayarak…
    Bir ırmak donmak istiyordu kanımda,
    Sanki bir nar dağılmak…

    6
    Anlatmak isterdim ülkemin dağlarını, denizlerini
    Çiçeklerinin, kuşlarının adlarını birer birer
    Ama bütün bu güzellikleri görüp, duyacak olanlar
    İnsanlarım, öldürüldüler, öldürülmekteler.
    Nasıl mahzun durmasın meyveler dallarında?
    Dönüp de kimsenin yüzüne bakmadığı şu kedi yavrusu,
    Şu taş bile, ancak bir insan eli onu kavrayınca güzel.

    Ve çocuklar bakıyorlar yüzümüze
    Bir şeyleri sormak, anlamak ister gibi.
    Kim yanıt verecek şimdi onlara?
    Neye yarar bütün bu sözler,
    Yazılmış ve yazılacak yığınla şey?
    Artık unuttuk, onların düşlerini de
    Çoğu şey gibi bu kargaşada.Soruyor yedi yaşında bir çocuk:
    – Niye bu silah sesleri, niye bu ölümler baba?

    7
    Analar, çocuklarının ölümlerini düşünüyorlar
    Kendi ölümlerinden daha çok.
    Sokaklara bakan pencerelerde
    Gözlerinin izi kaldı artık.
    Bütün hayatlar tek bir çizginin üstünde
    Birdenbire birleşti ülkemde.
    Herkes birbirinin yüzüne sorar gibi bakıyor:
    -Bugün kim ölecek?

    Gencecik tarihler düşüyor
    Mezar yazıtlarına yaşlı mermerci
    (Mezarlığın yakınında dükkanı olan adam) .
    Soruyorum: -Alıştın mı buna baba?
    – Mermer çatlamıyor diye şaşıyorum
    Yavrum, elimin altında!

    Kentin alanındaki çiçekçiler yakınıyor
    Akbabalara benzetir olmuşlar kendilerini
    – Bana bir çelenk yap kardeş,
    Üstüne de bir şey yazma
    Ölüler okumayı bilmez ki…

    Korkarım, kalacak bu toprakta
    Gitgide ağırlaşan gözyaşlarımın izi.
    Dilerim, inci diye toplasınlar onları
    Bizden sonra yaşayacak olanlar.
    Dilerim, mermi diye toplamasınlar!

    8
    Penceresinde yağmuru dinleyen şu çocuk ölecekse
    (Yüzünde kederi, çocukluktan öter her şeyin)
    Duvarları kurşun yaralarıyla
    Dökülüp saçılacaksa şu güzeşim evin.
    Biri çıkıp da, bu geceki ayın görkeminden söz etmeyecekse
    Artık ölebilirim, diyebilirsin
    Yanımda, yöremde yıkıntılar
    Ve yüreğimde, aynı ülkenin nüfus cüzdanını
    Taşıyan birinin kurşunu var!

    9
    Geceyarısı bindim bu otobüse
    Yağmur yağıyordu.Titriyordu her yanım.
    Fazlaca dolanmadım ortalıkta
    Girip de ilk oturan ben oldum.

    Başımı öndeki koltuğa dayayıp,
    Evde bıraktığım yaşlı anamı düşündüm
    Kitaplarımı, sonradan sarıya boyadığım
    O küçücük odamı ve yola çıkmadan önce
    Yaktığım mektupları düşündüm uzun uzun
    Bindiğim otobüs gürültüyle hareket ederken
    Gülümsedim yanımdaki köylüye.

    Geceyarısı bindim bu otobüse…
    Bir elma uzattı bir ara yanımdaki adam – aldım
    Şaşılacak kadar saf ve hayata ilişkin
    Bir şeyler sordu bana – yanıtladım.
    Gidiyormuş uzaktaki kızını görmeye…

    Niye durdu bu otobüs, söylesene?
    Işıkları yandı, yolcular uyandılar
    Önce hiçbir şey, hiçbir şey göremedim
    Çevirdi otobüsün dört bir yanını eli silahlı adamlar
    Boğuk bir ses yükseldi dışardan:
    -Herkes aşağı insin!

    Bir bir indi bütün yolcular
    Sonunda ben de. Gizlenmeye çalışarak yüzümü,
    O zaman ayırdılar beni bir kenara.
    Ellerimi yukarı kaldırttılar
    Kavuşturdum yukarda kollarımı;
    Kaçırmamaya çalışır gibi bir kuşu,
    Ya da düşürmemeye bir gülü…

    Yaralı ülkemin özgürlüğünü…

    10
    Karanlık, alabildiğine karanlık
    Kentimin üstünde, ülkemin üstünde…
    Tutacak bir dalımız kalmadı mı artık?

    Herkes bıkıp usanmadan birbirini suçluyor
    Komşusuna atmaya çalışıyor, yüreğinde bekleyen ölüyü.
    Polis arabaları gidip geliyor
    Yol boyunca
    ağır aksak.
    Kapılar kapandı çoktan, perdeler örtüldü.

    Karanlık, alabildiğine karanlık…

    Gökyüzü hiç bu kadar yıldızlanmadı
    Ay, inadına ışık sızdıran koca bir testi.
    İnce ince bir yaz yağmuru başladı.

    –Ölen kim? Öldüren nereye kaçtı?

    Ana caddeyi askerler sardı.
    Dışarıdakiler elleri başlarında duruyorlar öylece.
    Bir enik, anasını arıyor incecik çığlıklarla
    Onun o küçücük bedeninden çıkan
    O cırlak sese şaşmıyor hiç kimse.
    Bir kadın, yerde yatan ölüye bakarak
    Örtüyor yüzünü elleriyle.

    Karanlık, alabildiğine karanlık
    Kentimin üstünde, ülkemin üstünde…

    11
    Mermerlerin üstüne kazınacak
    Sözler söylemediler bu dünyada.
    Yüzleri bir ressama poz vermeye de uygun değildir
    Çünkü değişir, acıdan sevince
    Umuttan düş kırıklığına ikide bir.

    Adlarını da aklında tutmaya çalışma.
    Kahpece öldürüldüler, dersin
    Çok severlerdi bu ülkeyi…
    Böyle söylersin.Bir gün sonra olursa.

    12
    Kitaplarını paket adersin
    Ayırırsın bir bir yasaklanmış olanları
    Sonra alırsın başını avuçlarına
    Bir arkadaşını kefenlemişcesine suçlu.

    İnce bir yağmur dalar gözlerini
    Harlı bir ateş ellerini yakar
    Yüreğin göğsünü delecek kadar büyümüşken
    Bir el, sobanın kapağını açar.

    Kibrit tutuşmamak için direnir bir süre
    Yeniden okumak geçer içinden
    Belki yüzlerce kez okuduğun o kitapları…
    Alıp götürür gözünün değdiği her sözcüğü bir yalım.

    Ve iki büklüm oturup da başına sobanın
    İçini çekerek ağlarsın, tıkanırcasına
    Gözyaşlarının da hiçbir ateşi söndüremediğini
    O zaman anlarsın en sonunda.

    13
    Ölüm gelir. Ve dalar yüzünü, saçlarını
    Hiç tanımadığın sinsi bir rüzgar.
    Ölüm gelir. Evde seni bekleyen
    Birileri var mı diye sormaz.
    Ölüm gelir sonra silah sesleri,
    Önce silah sesleri duyulur çok yakınında
    Ve yankılanır az sonra uzak bir ülkede.
    Ölüm gelir. Bir kapıyı örter gibi.
    Doğum tarihlerine, düşlere aldırmaz.

    Niye böyle bu, niye bu ölüm?
    Nedir son düşündüğü acaba
    Kahpece vurulup giden birinin?
    İçinde portakal olan bir kağıt torba
    Patlayıp, dağılır sokağın ortasında.
    Dürülmüş, çok okunmuş bir gazete kanlanır.
    Düşer bir can daha sessizce toprağa.

    Ölüm gelir.
    Çiçekler ölülerin tabutlarına
    Çelenk olmak için büyür.
    Anaların gözyaşları bekler göz çukurlarında
    Zamanı gelince akmak için.
    Dudakları hep aralık durur
    Bir gün ağıt yakmak için.
    Gözleri hep yollara, yollara bakar.

    Ölüm gelir. Bakılan o yollardan
    Bir tek insan geçmez olur.
    Ölüm gelir. Önce silah sesleri…
    Ve bir el, hayatın sesini boğan
    O çanlara, birdenbire dokunur.

    14
    Ülkemin üstündeki bu alacakaranlık,
    Bu belirsizlik, bu umarsızlık, bu korku biterse eğer
    Halkım bu ufkun nereye uzanacağını bilirse bir gün
    Şiirler yazarım o zaman, saf ve belki de
    Oyun olsun diye boş, anlamsız…

    Niye böyle gecikiyor o gün?
    Niye her yerde bir naftalin kokusu?
    Neyi saklayabiliriz ki yarına?
    Tek görebildiğim, uçsuz bucaksız bir alacakaranlık
    Herkes maskeler taşıyor koyunlarında
    Nerede hangi maskenin – ve niçin,
    Ne amaçla kullanılacağını biliyor.
    Dokunsam bir adamın koluna dostça
    Neden bir madeni ses çıkıyor ondan?
    Kendi cebinde paslı bir bıçak taşıyan biri
    Önüne çıkan herkesi katil sanıyor.

    Ülkemin üstündeki bu alacakaranlık,
    Bu tedirginlik, bu çılgınlık, bu sancı biterse eğer
    Bırakacağım şiir yazmayı
    Gidip portakal satacağım bir denizin kıyısında
    Ne bileyim, bir dalgıç da olabilirim örneğin
    Sabahlara kadar yollarda dolaşabilirim
    Üstelik sevdaya filan da tutulmamışken…
    Şimdi kurumuş olan göz pınarlarım
    En küçük şeylerde bile boşanabilir örneğin.
    Yeter ki, silah sesleri gelmesin
    Her gece kentimin sokaklarından
    Yeter ki, hiç kimse ecelsiz ölmesin!

    15
    Acılı oğulları ülkemin
    Kahvelerde otururlar sessiz, sakin.
    Gözlerine baksan çayırları görürsün,
    Bir tavşanın ekinler arasında kaçarken açtığı yolu.
    Bir ürkeklik, yabancılık hepsinde
    Acılı oğulları ülkemin
    Taşralılık sarılı bedenlerine.

    Uçup şarap içerler, kötü sigara
    Ceplerinde mutlak, kıvrılmış bir gazete vardır.
    Bir gecekondu nemli bir oda.
    Döşemenin üstünde telleri kopuk bir saz.
    Masanın üstünde çay bardakları,
    Ekmek kırıntıları, eski bir demlik.
    Onun altında gazeteler, kitaplar.
    Duvarlarda resimler ve yazılar…
    Naylonla örtülmüş bir pencere - camları kırık.

    Acılı oğulları ülkemin
    Ölüp giderler bir akşamüstü
    Karanlık, kuytu bir sokakta;
    Gözleri sonuna kadar hayata açık.
    Elleri kavuşmuş, bilmezmiş gibi
    Ölümü ve kalleşliği bu dünyada.

    Ertesi gün resimleri gazetelerde
    Ve bir tarih resmin altında:
    Doğumu şu yıl, ölümü üç nokta…

    16
    Alacakaranlık akıyor kentin üstünden
    Kenar mahalleler, gecekondular
    Koca bir çanağın dışına taşan sular gibi
    Garip ve yabancı bu evrende.
    Işıkları bile solgun yanar bu evlerin
    Kapılarının altından bir hüzün şarkısı gibi sızar gece
    Dişsiz bir bebek ekmeğini kemirir
    Bilir, ağlayıp sızlansa da kimsenin
    Kulak vermeyeceğini kendisine
    Minicik ayaklarını toprağa uzatır.
    Oturur, küçük bir heykelcik gibi evin önünde.

    Alacakaranlık akıyor kentin üstünden
    Bir kahvede kağıt oynayarak vakit öldürüyor
    Saat yirmi üç vardiyasinin işçileri
    Sucuk ekmek yiyorlar, sigara içiyorlar
    Kulakları yukarıdaki fabrikanın seslerinde.
    Kara bir tabut gibi uzanıyor fabrika
    Ay, onun tuğlalarını kemirmeye başlıyor
    Şıçrayıp duruyor, açık bir kapı bulmak için
    Parlak bir uçurtma gibi sekiyor gökyüzünde
    İpini bir yerlere takmadan, özgürce.

    Sevişilmez böyle bir gecede. Uyuyamaz da insan.
    Tatlı bir yaz yağmuru dökülüyor çatılarına evlerin.
    Bir cırcır böceği kesti şarkısını
    Ay, bir bulutun terkisine atlayıp da savuşup gidince.
    Öksüz kaldı gökyüzü. Usuldan bir rüzgar çıktı.
    Ötelerdeki apartmanlara kadar taşıdı
    Soğan ve ucuz şarap kokularını
    Kulak verdi cırcır böceği
    Rüzgarın ve yağmurun çıkardığı seslere.
    Suskunluğunun farkına vardı, sonra başladı yeniden
    Şarkısında şimdi biraz soğan kokuları.
    Daha çok da toprağın baygınlığı var.
    Yeni evli iki insan düştüler beyaz yastıklarına,
    Çiçekli yorganlarına sarıldılar
    Mutluluğun verdiği bir baş dönmesiyle.
    Sürdürdü şarkısını cırcır böceği
    Bir şeylere öykündüğünü bile bile

    Alacakaranlık akıyor kentin üstünden
    Kimse farkında değil gibi, gelen gece midir,
    Yoksa yeni bir sabaha mı çıkılıyor?
    Kaldırımlarda birer iskemle atıp oturuyorlar
    Konuşuyorlar. Konuşuyorlar. Konuşuyorlar.
    Kenarlarında çit filan yok evlerinin.
    Tavukları aynı toprağı eşeliyor.
    Çiçeklerinin kökleri birbirine dolanıyor.
    O ufacık, o el kadar bahçelerinde...
    Ödünç bir şeyler alıyorlar birbirlerinden
    Bir keser, bir dua ya da bir ekmek;
    Çoğunlukla da geri vermiyorlar aldıklarını
    Dilek tutuyorlar yıldız kaynaklarında
    Geçmiş yıllardan, pahalılıktan söz ediyorlar.
    Ve güneş ağlarını çektiği zaman, çaresiz
    Balıklar gibi çırpınıyorlar yataklarında
    Nedense düşlerine bir deniz kızı girmiyor

    Alacakaranlıkta akıyor kentin üstünden
    Bir sarhoş, yolun kenarında, şişesini
    Ata biner gibi bacaklarının arasına almış,
    İçini çeke çeke ağlıyor
    Atım yaşlı olmasa giderdim diyor, buralardan.
    Sonra kırgın bir sesle, dilini dışarı yayıp
    Eski bir aşk türküsüne başlıyor.

    Köylerini getirmişler buralara
    Minicik, ak badanalı evler kurmuşlar
    Çakıl taşlarından yolculuklar yapmışlar bahçelerine
    Soğan maydanoz ekmişler - ama kurutup atmış.
    Kömür tozlarına ve kireçlere alışkın toprak.
    Kum gibi çocukları olmuş- büyütmüşler
    Önemli bir adam olacaklarını şimdi; çoğunlukla da
    Çırak olmuşlar bir tornacıya, bir marangoza.
    Radyo dinleyip, dikis dikiyor kadınları;
    Evlere çamaşıra gidiyor

    Yağmur dindi. Sabah oldu.
    Güneş bir tepenin ardında doğrulmaya çalışırken
    Kökler uzattı karanlığın bağrına.
    İliklerine kadar uykusuzluğa batmış işçiler
    Ağır ağır çıkıyorlar fabrikanın kapısından.
    Yağmur dindi. Sabah oldu.
    Bitirdi şarkısını cırcır böceği...
  • Yazar: https://1000kitap.com/weedboy
    Hikaye Adı : Rulet Masasındaki Top
    Link: #30166634

    Uyandığında ilk hissettiği şey, çimen kokusu ve sonsuzluğun küçük bir emaresi olan gökyüzüydü. Gözlerinin gökyüzüne devrilip orada asılı kalması, sonsuzluğun idrak edilemeyen renginin bilmem kaçıncı tonuydu. Geceden kalma sis bulutu henüz o bölgeyi terk etmiş değildi. Doğayla beraber hayvanların ve insanların da uyandığını, kulağına ilişen belli belirsiz seslerden anlamıştı. Bu sesler, sanki ciğerine çekilmiş bir tütün kisvesinde kulağında beliriveriyor, daha sonra diğer kulağından yoğun bir duman belirtisiyle çıkıyordu. Başının dönme dolap edasıyla döndüğünü ikinci veyahut üçüncü nefes alışında fark etti. Çimenler öylesine uzamıştı ki bir an için öldüğünü ve hak etmediği cennete kavuştuğunu düşündü. Hemen zihnini yoklaması gerekiyordu, dün akşam işten çıkıp evinin yolunu tuttuğu aklında kalan son şeydi. Alabildiğine uzamış bu çimenlerin içerisine nasıl geldiğini hatırlamaya çalışsa da başaramadı. Bu durum onu fazlasıyla tedirgin etmeye yetti. Endişesinin, peşini bırakması için ayaklanması gerektiğini düşündü. Başının rulet masasındaki top gibi dönmesi durmuş ve o top siyaha konmuştu.

    Köy sokakları eski, yaşanmış bir zamanı andırıyordu. İlerde tavuklarla cebelleşen horozlar, süt vermeye pek istekli olmayan inekler, köy koruculuğuna soyunan köpekler ve köpeklere baş kaldırmaya hazırlanan kediler, doğa kanunlarına hizmet etmeye yeminli neferler gibiydi. Köyün bitki örtüsü, iyilik kisvesine bürünmüş kötülük gibi görünüyordu ona göre. Çünkü bu köye dair en ufak bir bilgisi yoktu. Bilgisizlik beraberinde endişe ve korku getirirdi. Korku ise kötü düşüncelerin belirmesi için yeterli bir dürtü olabilirdi. Evet, kesinlikle bu köyün bitki örtüsü iyilik kisvesine bürünmüş kötülük değil, safkan bir kötülük veyahut kızoğlankız bir kötülüktü. Burada insanların içlerine ve dışlarına kötülük sirayet etmiş gibiydi. Ona göre bu işte bir terslik vardı.

    İşten çıkıp bu ücra, üstelik kötülüğün hüküm sürdüğünü düşündüğü bir köye neden gelmişti, burada ne arıyordu? Onu başka birisi mi buraya getirmişti yoksa kaçırılmış mıydı? İyi de onun gibi bir memur parçasını kim, neden kaçırırdı ki? Bu sorular altında ezilmeye başlayınca, elinde ezip çarşafına yatırdığı tütünü aceleyle yaktı. Bu Allah’ın belası köyde ne işi vardı? Zihnini etraflıca yokladıysa da bu soruların hiçbirine en ufak bir cevap belirtisi dahi bulamadı. Üstelik zihnine şimdiye kadar güvenmiş, o da güvenini boşa çıkaracak şeyler yapmamıştı, ta ki bugüne kadar. En güvendiği şey, en ihtiyacı olduğu zaman diliminde onu yarı yolda bırakmış gibi görünüyordu. Tıpkı hayatın ta kendisinin benimseyip yaptığı bu eylemden, onun zihni de pay kapmıştı. Güvensizlik, hayata ve onun zihnine olabildiğince sirayet etmişti.

    Bu böyle değil miydi hem? Hayat dediğimiz mefhum benzerlik, taklit ve güvensizlik üzerine kuruluydu. Hangimizin hayatı birbirinden olabildiğince farklıydı ki? Hem farklı olsa bile insanın yapacağı/yapamayacağı şeyler aşağı yukarı belliydi. Kim bunu aşabilmişti? En basit insan ilişkilerimize bile güvensizlik hakimdi ve herkes kendinde eksik gördüğü bir şeyin taklidinin peşindeydi. Hayat ise var gücüyle hem yardım etmek hem de kendini desteklemek için elinden geleni yapmaktaydı. Köy ahalisi ise bütün bunlardan habersiz bir şekilde hayat onları nereye, hangi mefhuma savurursa oraya doğru yol almaktaydı.

    Köy içlerine doğru yollandı. Duvarlarından gözyaşı yerine kaygı akan derme çatma müstakil evlere gözlerini devirip bakakalmışken, köyün tepelik bir yerindeki hareketlilik dikkatini çekti ve oraya doğru koşar adım yöneldi:
    “Dur napıyosun be kadın, kafayı mı yedin sen. Ordan atlamayı kolay bi şey mi sandın? Hem gördüğüm kadarıyla hamilesin. Hadi kendine acımıyosun, bari karnındaki çocuğa acı, onun ne günahı var. Bak…”
    “Ged şordan soyka, sen nerden çıkdın? Ben gararımı verdim atlayacam işte, get şo başımdan. O soyka gönderdi dee mi seni buraya, hay ocaaa kör gala emi.”

    O kadını intihar etmekten pek tabii vazgeçirebilirdi ama rulet masasındaki top tekrar dönmeye başlamıştı. Bunu, gökyüzünün bulutsuz bir günde çırılçıplak, açıkça temaşa edilmesi gibi sezebiliyordu.

    Uyandığında ilk nefes alışından hastanede olduğunu anladı. Çocukluğundan beri hastane kokusunu hemencecik tanır ve bu kokudan nefret ederdi. Bu meşum, kerih koku, insanı umutsuzluğa sürüklüyordu. Sanki insan türünün çok bir umut serüveni varmış gibi damarlarındaki kanla karışmış son umut kırıntılarını da hiç acımadan ellerindeki şırıngalar ile çekiyorlardı. Umutsuzluk şırıngaya bile sızacak kudretteydi. O güzel, naif ve umut dolu hemşireler ise bütün bunlardan habersizlerdi yoksa bir saniye daha dayanamaz, tuttukları hastane nöbetlerine benzer bir şekilde ağlama nöbetlerine tutulurlardı ve kendi damarlarındaki son umut kırıntıları da şırıngaya gerek kalmadan çekilip donabilirdi. İşte o zamana kadar hemşireleri yurt edinmiş olan güzellik, naiflik ve umut gibi mefhumlar, en acımasız, en merhametsiz, en vicdandan yoksun bir insana göç edebilirdi. Belki de sırf bu yüzden hemşireler, duvarlar ile fısıldaşıp koklaşmak zorunda kalırken, hiç gülmesini ve konuşmasını bilmeyen bir kadının dört çocuğu birden olabilirdi. Doktorlar ise bu duruma fazlasıyla içerlenip teşhis koymakta zorlanabilirler veyahut gerçekleri gizlemek için duygu düzenleyici bir hapla tedaviye yönelebilirlerdi.

    21 Mart 1990… Başının hala döndüğünü bildiğinden duvardaki takvimin tarihine ses etmedi, şimdi daha önemli bir şey düşündüğünü fark etti ve aklına intihar etmeye kalkışan ve belki de cesaretine hayran kaldığı kadın geldi. Acaba ölmüş müdür diye düşünürken kadının yanındaki yatakta yattığını fark etti. Derin bir oh çekti, birkaç çizikle atlatmış gibi görünüyordu ama çocuk için endişeliydi. Daha sonra ikisinin de durumunun iyi olduğunu öğrendi ve uyanır uyanmaz onu evine götürmesi gerektiğini düşündü.
    “Sen sölee bakıım, nerden çıkdın? Herif gönderdi seni dee mi, hay ocaaa kör gala onun emii. Bi de beniylen gonuşurken bayındın, seni tutayım deriken ikimiz de düştük ya o duvarıdan, abooo.”
    “Teyzecim beni kimse göndermedi, ben bu köyün yabancısıyım. Seni öyle görünce yardım etmek istedim. Allah’ın işine bak ki ikimizi de tepetaklak etmiş.”
    Son cümle kadının hoşuna gitmemiş olacak ki yüzünü ekşitti ve söylendi:
    “Hee. Ne işin var o zaman bu göyde senin, yavuklun mu burda, söyle bakıım kimlerdendir senin şo yavuklun?”

    Kadının daha bir saat öncesine kadar intihar girişiminde bulunup şimdi ise hiçbir şey olmamış gibi değişik konulardan söz etmesi garibine gitmişti. Kadın besbelli içindeki düzene hizmet ediyordu. Bizimkini, zihninde ve bütün benliğinde bir yere konumlandırma isteği vardı. Bu köyün ahalisine kötülükle beraber bir düzen de hakimdi. Onu eve bırakana kadar sorduğu soruları geçiştirdi. İşin garip tarafı bu kadına neden yardım ettiği hakkında en ufak bir geçerli cevabı yoktu, vicdan dışında. Kadına bazı sorular sormak istediyse de alakasız cevaplar verdiği için yapacağı en mantıklı iş, onu evine bırakana kadar susmak olacaktı.
    “Taam oğulcum, daha evim şorası. O ocaaa kör gala herif, uyuyordur şincik. Ben giderim evime, biraz garnım ağrıyo ama ossun, Allah senden razı ossun. Al bu da senin ossun, çocuğuna dakarsın…Taam mı, eşittin mi beni?”

    O kadının arkasından hiçbir şey demeden bakakalırken, içinde bazı şeylerin yer edindiğini hissetti. Ne var ki bunları tanımlayabilecek ve anlamlandırabilecek düzeyde değildi. Olduğu yerde kalakaldı. Sanki bir santim kıpırdasa, dünya da yerinden bir santim oynayacak gibiydi.

    Artık benliğine sessizlik hüküm sürüyordu. Bu öyle bir sessizlikti ki nefes alışverişi, kendisine dehşet verici bir gürültü olarak yansıyordu. Dudaklarının ve boğazının uzun zamandan beri kuru olduğunun, ıslaklığın el etek çektiğinin, boğazında sanki karınca yuvası varmış gibi minimini şeylerin bir aşağı bir yukarı gidip geldiğinin, bu durumun boğazını fazlasıyla rahatsız ettiğinin yeni farkına varmıştı. Bir iki kere istemsizce kusmaya benzer bir öğürtü ve öksürme baş gösterdi. İçindeki anlamlandıramadığı duygular yoğunlaşmış, bütün benliğine bulantı vermeye başlamıştı. İlk defa kendisini bu kadar çaresiz ve aciz hissetmişti. Bu acizlik onun birkaç kez hapşırmasını sağladı. Yalnızlığı nü bir tabloyu anımsatıyordu, çırılçıplak ve cinsiyetsizliğiyle belirmişti karşısında. Bir de çok acıkmıştı. Midesindeki grev işçileri ayaklanmış, ellerinde YEMEK yazılı pankartlar ile oradan oraya koşuşturup duruyorlardı.

    Eline tutuşturulan şey, yeşilimsi olduğuna kanaat getirdiği bir muskaydı, sıcacıktı. Bu sıcaklık bir nebze de olsun yüreğine su serpmiş gibi görünüyordu. İyi ama çocuğu olmuyordu ki yarasına tuz basmıştı o içinde düzenin hakim olduğu ve intihar etmeye kalkışan kadın.

    Tırnaklarına gözü seğirtti. Uzadıklarını fark etmişti, ayrıca bembeyazlardı hepsi de. Tırnaklarının arası kir ve pislik değil, umut doluydu. Sanki tırnaklarının arası ona bir mesaj vermeye çalışıyordu. Bütün bunların hepsi elbette son bulacak cinsinden bir mesaj, bunu anlayabiliyordu. Yüzüne bir tebessüm yayılırken umudun rengi beyazmış demek diye iç geçirdi. Artık tanımlayamadığı duygular gözlerine sirayet edip tam gözleri dolup yağmur bulutu gibi boşalacakken, rulet masasındaki top dönmeye başlamıştı
  • "Eviniz sizi kuşatan daha geniş bir bedendir adeta."
  • ..O çok bildiğimizi sandığımız kendimizi bile bize anlatmışşın.Her cümleyi yavaş yavaş okudum bitmesin diye. Kitabin ruhunu hissedebilmek diye bir şey var bunu yaşadım en derinde..evlere dair kısmı çok şey anlatıyor .