• Yazar hakkında

    Halil Cibran (1883-1931):

    Lübnan asıllı Amerikalı felsefe ve roman yazarı. Mistik şair ve ressam olan Halil Cibran, ilköğretimini Lübnan'ın başkenti Beyrut'ta tamamladıktan sonra ailesiyle birlikte Lübnan'dan Boston'a göç etti. 1898'de Lübnan'a dönerek Maruni Kilisesi'ne bağlı Me'hadü'l- Hikme'ye girdi ve burada üst düzey bir şekilde Arapça öğrendi. 1903'te Boston'a dönüşünde bir Arap göçmen gazetesi olan El- Muhacir'de deneme türündeki ilk edebi ürünlerini yayımladı. 1931 yılında Amerika'da hayatını kaybetmesine rağmen vasiyeti üzerine Lübnan'a götürülerek gömüldü.


    Halil Cibran, göçmen olarak Amerika'ya gittiği için eserlerinde genellikle 'yurt özlem' ağır basmaktadır. Bunların yanı sıra doğa, ölüm ve aşk üzerine de eklemeler yapmıştır.

    Kitap son derece yalın bir şekilde aktarılmış. Yabancı kelimelerden, süslü anlatımdan ve karmaşık sözcükler uyandıran birçok eklemelerden uzak durulmuş.

    Yazara ait okuduğum ilk kitap. Bu yüzden inceleme de karşılaştırma yapacağım.

    Nietzsche'nin 'Böyle Buyurdu Zerdüşt' kitabını okuyanlar bu kitabı okurken direk benzetme yapacaktır. Zerdüş'te inzivaya çekilir, hayvanlarıyla konuşurdur. Bilgelik, İyi insan, İffet gibi... soru yöneltilir ve açıklama yapılırdı.

    Nitekim, kitapta, Aşka Dair, Evliliğe Dair, Çocuklara Dair, Vermeye Dair, Yemeye ve İçmeye Dair Çalışmaya Dair, Sevinç ve Kedere Dair, Evlere Dair, Giysilere Dair, Almaya ve Satmaya Dair, Suç ve Cezaya Dair, Yasalara Dair, Özgürlüğe Dair, Akıl ve Tutkuya Dair, Acıya Dair, Kendini Bİlmeyene Dair, Öğretmeye Dair, Dostluğa Dair, Konuşmaya Dair, Zamana Dair, İyiye ve Kötüye Dair, Duaya Dair, Hazza Dair, Güzelliğe Dair, Dine Dair, Ölüme Dair...

    Konular ele alınmış ve sorulan sorulara açıklık getirişmiştir. Zerdüşt kitabından ayıran özellik ise yukarıda da belirttiğim gibi karmaşık sözcüklerden ve yalın anlatımdan kaçınmasıydı. Yer yer betimlemelere de yer vermiş ve daha iyi idrak etmemize sebep olmuştur. Bu tür kitaplar kişisel gelişim ve öğreticilik bakımından idealdir. Kısa sayfaları ve öz verili açıklamaları hep okuyucuyu sıkmaktan alı koyuyor, hem de okuru kendi dünyasına çekebiliyor. Böyle Buyurdu Zerdüşt kitabından farklı olmasının bir diğer önemli nedeni de, günümüz yani güncel konuları ele alması. Okuyucuların yabancı olmadığı konular ve terimlere yönelmesi. İlginin artmasına neden olmuştur.

    Keyifli okumalar.
  • Bayramda Eskişehir'deydim. Akrabalarımızla bayramlaşmak üzere eski mahalleye, Kurtuluş Mahallesi'ne gittik, çocukluğumu yaşadığım yere. 19 Mayıs Ortaokulu'ndan bir sınıf arkadaşımla karşılaştım. Birkaç öğretmeni, bazı arkadaşları ve anıları hatırladık birlikte. Sonra Gül öğretmeni hatırlattı arkadaşım, benim hiç unutmadığım Fransızca öğretmenimizi bir daha görüp görmediğimi sordu bana, hayır, görmemiştim...
    19 Mayıs Ortaokulu, 1968-1970 yılları, Fransızca sınıfı. Ortaokulun ikinci yılında yeni bir Fransızca öğretmeni gelmişti, Gazi Eğitim mezunuydu, Sivas'tan tayin olmuştu Eskişehir'e, Maarif Koleji'ne İngilizce öğretmeni olarak gelen eşi Selçuk beyle birlikte. Gençti, 23-24 yaşında olmalı. Uzun siyah saçlı, kara gözlü, o yılların solcu entelektüelleri gibi basma elbiseler giyen, heybe çantalar taşıyan, makyajı, süsü olmayan, esmer güzeli bir kadındı, büyüyünce Latin bir güzellik olarak hatırladım onu. Avşa Adası'ndandı, bize o yılların Avşa'sını bir düş adası gibi özlemle anlatırdı. Taşralıydık ama denizi özleyen çocuklardan sayılmazdık, 
    ne de olsa içinde ırmak taşıyan bir şehirde oturuyorduk. Denizden çok adayı sevmek belki o günlerden kalmıştır bana, elbet Gül öğretmenin adasından ve ona duyduğumuz sevgiden... 
    Bazı çocuklara ada kalır!
    Şahin en yakın arkadaşımdı, birlikte ders çalışır, birlikte kitap alır, değiştirerek okurduk, okulun duvar gazetesi 'Ekin'i de birlikte çıkarırdık. Gül öğretmen en çok ikimizi mi severdi bilmiyorum ama, biz onu Fransızcadan da çok severdik. Fransızca sözlülerinde de ikimiz yarışırdık, bazen Şahin 10 alırdı, ben 9, bazen de tersi olurdu. Gül öğretmen, şiire, edebiyata, Öztürkçeye düşkünlüğümü bildiğinden, beni Maarif Koleji'ndeki Türk Dil Kurumu söyleşilerine götürürdü. Evimiz okula yakındı, bazen de ders çıkışı bize gelir, Nazlı babaannemin şimdi o dumanı burnumda tüten tarhana çorbasından içer, kendini Sivas'taymış gibi hissettiğini söylerdi. Bazen de o bizi evine davet ederdi, kitaplığında kendimizden geçerdik, Şahin'le bana armağan ettiği kitapları soluk soluğa okurduk. Eşi de İngilizceden kitaplar çevirir, Türk Dili dergisinde şiirler yayımlardı.
    Sonra 'âlem değişiverdi...' Gül öğretmen ya yurtdışına ya da başka bir şehre gitti, ayrılık her zaman yabancı bir şehirdir, ortaokul bitti, Şahin İstanbul'a göç etti, babasının 'işsizlik' görevi dolayısıyla, benim de onca sevdiğim Eskişehir birden gözümden düştü, yabancı bir şehir oluverdi, liseye başladım, bir sömestr okuyabildim, 1971 karanlığıydı, Ankara'ya sürgün gittim. Şahin, İstanbul'da liseyi bitirip Şirket-i Hayriye'de işe başladığı ilk ayın sonunda, ilk maaşını aldığı bayram arifesinde bir tren kazasında öldü. Her şey yarım kaldı, Fransızca da, arkadaşlık da!
    5-6 yıl önce bir şiir yazmıştım, adı 'Yağmur ve Fransızca', o eski Eskişehir'e, Şahin'e, Gül öğretmene, Fransızcaya dair bir şiir

    eski arkadaşlıklar resimliydi
    ‘canım arkadaşıma cansız hatıra’
    fotoğraflar siyah-beyaz, hatırası derindi
    bir gözü tenhaydı şahin’in bir gözü kalabalık
    arkadaşı gibi gözü var mı insanın
    nasıl olsa dünyaya aynı gözle bakacaktık
    ben senin tenha gözün olacaktım hem
    tek başıma en kalabalık arkadaşın
    yarım bir çocuk olarak beni
    bu dünyaya erkenden bırakmasaydın


    insan arkadaşına benzer
    ve iyidir benzemesi
    arkadaşlığın da eski bir şehre
    hele usul sesliyse şehir, trenler de
    bölmemişse henüz arkadaşlığın sesini
    ben benzemenin iyi olduğu şehirlerden
    yani benzediğim ne varsa eskiden
    yavaş akan bir şehir, sakin kitaplar,
    su aziz ve biz büyüdükçe yeşil
    bir nehir, kuşları bile dalında yerli
    bir şehirden birden kanatsız uçtum
    kayıp ikizlerle dolu bir şehre düştüm
    baktım herkes benzersizin peşinde
    herkes kayıp arayan yok kendini
    anladım beyhûdeymiş benzerimi aramak
    eski arkadaşlıkların payına bir damla bile
    gözyaşının düşmediği şehirde


    biz iki çocuktuk, şimdi çok eski
    isimler gibi hatırda dursa da dile gelmeyen
    şiirler gibi kimse anlamayacaktı zaten
    bizim birbirimizden ne anladığımızı

    biz iki çocuktuk ve kelimeler
    yeniydi, dilimizi yakıyordu,
    büyüktü, çocuk ruhumuzu dağlıyordu
    sokaktan nereye kaçsak
    filmlere, kitaplara, evlere
    gözün suçu hızla ağırlaşıyordu

    biz iki çocuktuk, iki arkadaş
    birbirimizden başka kahramanımız yoktu
    gözlerimiz arkadaşlıkla dolu dolu
    çıkıyorduk filmlerden, romanlardan da
    sessizce yürüyorduk birbirimize çıkan
    içimizdeki en uzun yolu

    biz iki çocuktuk gülün gözünde
    kim daha çok yağacak! nefes nefese,
    fransızca karatahtada rouge et noir, pencerede
    türkçe bir bulut öyle mavi öyle saf
    ikimizin de aklında gülden aferin almak
    aferin çocuklar, aferin sevinçli bulut
    böyle derdi gazi eğitim’den gül hoca:
    dil bir buluttur, yağdıkça şiir olur...

    bu şiiri yazarsam sanki o bulutun gözlerinden
    yaşlar boşanacak gibi mutluluk ve kederden
    sanki, sanki diye bir mevsimmiş anılar
    gibi diye bir günmüş çocuk ömrümüz
    birbirine baka baka mavi iki bulutmuşuz da biz
    çıkmazmış ikimizden mavi bir yağmur
    ve mavi bir umutsuzluktan kararırmış hayatımızdaki gül
    kararmış bir gül yağmurda heves bırakmaz
    heves yarım kalırsa mavi de yarım
    yağmur yarım kalırsa fransızca da yarım

    iki çocuktan hangi bahçeye kalsa gül yarım
    yarım gülden kalan şiir başka gülde açılmaz

    “kimsenin gözlerinde böyle bir kalp görmedim
    aradım da bir daha kimsede o kadar
    göz o kadar siyah ve öyle bordo
    bir gül ki yarısı bile kelimeleri yakar
    o kelimeler ki söylenmemiştir daha
    ve şımartmamıştır bir şiiri henüz
    çünkü ben bir buluttum öldüğümde
    yağmur olacak kadar kelime yoktu elimde
    yazda haylaz, güzde gazel, yolda avare
    değildi bize benzerdi kelimelerimiz
    aynı evdeydik sanki, kelimeler de annemiz
    dünya gurbetinden dönenler söylüyor şimdi
    arkadaşım yağmur olmuş: unutulmamak ne iyi
    ve ne güzel türkçe gibi mavi bir şiir yazmak,
    yağmurda bir gülü fransızca hatırlamak
    ıl pleu sur la rose... sur la rose... rose...

    iki bulut bir gül olduk hemen dağıldık
    bulut öldü, gül karardı, yağmuru bıraktık
    yapayalnız gurbete, bilmem bu zalimliği
    yağmura nasıl yaptık: ona kaldı yarım
    bıraktığımız her şeyden yarım hatıra,
    yarım gül, yarım şiir ve yarım arkadaşlık...”

    yağmur gibi fransızca konuşacaktık
    bulut gibi türkçe ağlayacaktık
    biz, iki çocuk kalacaktık, büyürsek
    dokunur diye gözlerimiz o güle
    konuşmadık
    ağlamadık
    dokunmadık
    biz, iki çocuk...
    kalmadık!


    keşke burada olsaydın
    keşke burada olsaydım


    Haydar Ergülen
  • İlim taliplerinde-özellikle de üniversite öğrencilerinde- gördüğüm bir başka kötü durum da ilim yok diyerek ders müfredatına önem vermemeleri, başka kitaplara, başka derslere ve hocaların genele yönelik verdiği konferanslara gitmeleridir.
    Evet bu derslerde ilme dair her şey yok. Keza dersler bütünüyle ilim değil. Lakin bunlarda gayret gösterip ciddi çalışanlar için ilim anahtarları vardır. Anahtarları hakkıyla al ve evlere kapılarından gir.
  • Türk
    Folklorunda sık karşılaşılmasa da Batı’nın literatürlerine girmiş kayıtlar mevcuttur (Vampir-cadı bağlantısı ve kriminoloji kayıtlarına girmiş olan 1970’li yıllarda Cihangir vampiri gibi olaylar da yaşanmıştır)
    1884’te Budapeşte Üniversitesi öğretim üyelerinden ve şarkiyat akademisinin kurucusu Profesör Arminius Vambery, özyaşamsal kitabı “Arminius Vambery : Yaşamı ve Maceraları”nda Türkler'deki bazı vampir inanışlarına da değinmektedir. Macar dilinin köklerini araştırmak amacı ile Orta Asya’ya kadar derviş kılığında yolculuk eden Vambery’e göre: “ Osmanlılar’da yaygın bir inanışa göre vampirler ağaç kovuklarında gizlenirler ve oralarda avlanırlarmış. Ele geçirilen vampirler kelleleri kesildikten sonra bir çuvala konup denize atılırmış.”

    “Cadılar hortlayan ölülerdir” diye açıklar Prof. Pertev Naili Boratav ve ekler “Çokluk kadınların cadı olduğuna inanılır , ama erkeklerden de cadılaşanların bulunduğuna kanıt belgeler vardır. Türk geleneğindeki cadı aşağı yukarı Batı inanışlarındaki vampiri karşılar . Cadılar mezardaki taze ölüleri çıkartıp ciğerlerini yerlermiş. Bir Rumeli anlatmasından öğrendiğimize göre eskiden cadıları zararsız hale sokan uzman cadıcılar olurmuş.”
    Borotav’ın vurguladığı cadı vampir ilişkisini ve cadıcıları kanıtlayan ilginç bir belgeyi Mehmet Seyda sunmaktadır: Aşağıdaki yazı 1833 yılında Tırnova kadısı Ahmet Şükrü Efendi tarafından hükümet merkezine gönderilmiş ve Takvim-i Vekayi gazetesinin 69. sayısında yayınlanmıştır:
    “Tırnovada cadılar türedi . Gün battıktan sonra evlere dadanmaya başladı. Zahireye dair un, yağ, bal gibi şeyleri birbirine katar ve bazen içlerine toprak karıştırır. Yüklüklerde bulduğu yastık, yorgan, şilte ve bohçaları didikler, açar, dağıtır insanların üzerine taş, toprak, çanak ve çömlek atar, hiç kimse bir şey göremez. Birkaç kadın ve erkeğin üzerine saldırmış. Bunlar çağırıldı, soruldu: “Üzerimize sanki manda çökmüş sandık“ dediler. Bu yüzden mahalle halkı evlerini başka yana taşımışlardır. Kasaba halkı bunların cadı denilen habis ruhların eseri olduğunda ittifak etti. İslimye kasabasında cadıcılık ile tanınmış Nikola adındaki adam getirildi ve kendisiyle 800 kuruşa pazarlık edildi. Bu adamın elinde resimli bir tahta vardı. Mezarlığa gider, tahtayı parmağının üzerinde çevirir resim hangi mezara bakarsa cadı o mezardaki habis ruh imiş. Büyük bir kalabalıkla mezarlığa gidildi. Resimli tahtayı parmağında çevirmeye başlayınca resim sağlıklarında yeniçeri ocağının kanlı zorbalarından Tekinoğlu Ali Alemdar ile Apti Alemdar denilen iki şakinin mezarına karşı durdu. Mezarlar açıldı. Cesetler yarım misli büyümüş, kılları ve tırnakları da üçer dörder uzamış bulundu. Gözlerini kan bürümüş, gayet korkunç idi. Mezarlıktaki bütün kalabalık bunu gördü. Bu adamlar sağlıklarında her türlü pis çirkin işi yapmış, ırza, namusa, mala saldırmış, adam öldürmüş Yeniçeri ocakları kaldırıldığı zaman her nasılsa yaşlarına bakılarak cellada verilmemiş ecelleri ile ölmüş kişilerdi. Sağlıklarında yaptıkları yetmezmiş gibi şimdi de halka habis ruh olarak tebelleş olmuşlardı. Cadıcı Nikola’nın tanımına göre , bu gibi habis ruhları defetmek için cesetlerin göbeğine birer ağaç kazık çakılır ve yürekleri kaynar su ile haşlanırmış. Ali Alemdar ile Apti Alemdar’ın cesetleri mezardan çıkarıldı. Göbeklerine birer ağaç kazık çakıldı ve yürekleri bir kazan kaynar su ile haşlandı. Fakat hiç tesir etmedi. Cadıcı “bu cesetleri yakmak gerek” dedi. Bu hususda şer’an da izin verildi ve iki yeniçerinin mezardan çıkarılan cesetleri mezarlıkta yakıldı. Çok şükür kasabamız da cadı şerrinden kurtuldu” 

    Tırnova kadısının naklettiği olay türün literatürüne uygun bir vampir olayıdır. Arada küçük farkları olsa da klasik cadıcılık yöntemlerini izlemektedir. Örneğin kazık göbeğe değilde kalbin hizasına çakılır yürekleri kaynatmak kadar cesetlerin kellelerini uçurmak da geleneğe göre etkin bir çaredir. Bu tür asılsız söylentilerin halkı disiplinsiz yeniçerilere karşı harekete geçirmek için ortaya atıldığı sanılmaktadır.
  • "Hayat keder ve neşesi arasında bize terazi görevi yükler."der yazar.

    Çoğu zaman ne için yaşıyorum sorgusu halinde iyi-kötü, güzel-çirkin, dostu-düşmanı... emeği, çalışmayı, evlenmeyi, çocuğu... ve daha birçok çetrefilli düşünceler halinde yaşar gideriz. Ereriz ermesine de çoğu zaman yorgun oluruz.

    Size 60 sayfada hayatı özetleyecek bir kitap var deseler, hayat destanlara, romanlara sığdıramazken 60 sayfada neymiş deriz.

    Bir bilge için hayatın özeti çok sözde değil, az söz çok duygudadır. Cibran söyle bir başlangıç yapıyor kitaba; kasabasını terk etmeye hazırlanan bir bilge ve onu uğurlamaya gönlü razı olmayan kasaba halkı arasında geçen konuşmalarla. Veda ederken yapılan dolu dolu dimağda tad bırakan konuşmalar gibi bir sohbet başlıyor. Madem gideceksin bize hayatı anlat derler. Ve her bir soru bilgenin ağzından atasözü gibi az öz yol gösteren bir hayatı anlama şölenine döner.

    Bir kaç alıntı ile devam etmeliyim bu noktada.

    Sevgiye dair;

    "Aranızda sevme gücünün uçsuz bucaksız olduğunu hissetmeyen var mı?"

    Öğrenmeye dair,

    "Doğruyu buldum," demeyin, bunun yerine "bir gerçeği buldum," deyin.

    Kendini bulmaya dair;

    "Yolumda yürüyen ruhu gördüm."

    Evlere dair;

    "Hayalinizde kırlara çardak kurun, kent surları içinde bir ev inşa etmeden önce."

    Evliliğe dair;

    "Birbirinizi sevin, ancak sevgiyle zincirlemeyin kendinizi. Bırakın, ruhlarınızın kıyıları arasında hareket eden bir deniz olsun aşk."

    "Bir arada durun, ancak çok yakın olmayın birbirinize. Zira tapınağın sütunları ayrı durur ve meşe ağacı ile servi büyümez birbirinin gölgesinde."

    Alıntı yapmak gerekirse tüm kitabı buraya tekrar yazmak gerekiyor. Ara ara dönüp hayatınıza bir saatlik değil, ömürlük anlam katmak icin başucu kitabı olacak fiks bir eser.

    Sohbet havasında aforizmalarla destekli dolu dolu bir kişisel gelişim kitabı. Insan hayatta en çok kendini anlamaya ve anlatmaya harcar enerjisini bunun için birçok yol dener ve çoğu zaman yorgun olur. Yorgunlugunuza ilaç gibi gelecek bir sohbet ile ermiş olmaya nedersiniz?

    Yılların eskitemedigi şarap misali gittikçe kıymetlenen bu eseri okumakta gecikmeyin.

    Biraz kendimden bir şeyler katıyorum bu incelemeye çünkü anlamlı kılan sadece kitap değil, onunla gelişen olaylar.

    Ilk tanışmam tesadüf olsada ikinci okumamda bir hediyeyle anlam katan arkadaşıma da canı gönülden teşekkür ediyorum. :) Içinde sübliminal mesaj var diyip hediye etmişti. Hayatın her alanından mesaj var ben mesajı aldım. Hediyelik muhteşem bir eser olarak aklınızda bulunsun. :)

    Keyifli okumalar!
  • Gerçekte bedenin rahata düşkünlüğü ruhun tutkusunu öldürür.
    Halil Cibran
    Sayfa 18 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları 9. baskı
  • Diljîn Kovexî'yi bu sitede buldum. Sonra o yürekte iz bırakan birçok şiirini de.

    Şimdi size Diljîn Kovexî kimdir biraz bahsetmek istiyorum.
    DİLJÎN KOVEXÎ

    26 Ekim 1977 yılında Şırnak'ın İdil ilçesine bağlı Kovex köyünde doğmuştur. Dokuz çocuklu bir ailenin beşinci çocuğu olarak dünyaya gelen şairin asıl ismi Mehmet Şefik Arslan’dır. Okul hayatına Derecik Köyü okulunda başlar dönemin zor şartları ve özellikle ilerleyen yıllarda yaşadığı bölgenin koşulları ve sonrasında meydana gelen siyasi olaylar, eğitiminin aksaklığa uğramasına sebep olmuştur. 1994 yılında köyü devlet tarafından yakılarak boşaltılmıştır. Bu tarihte göç etmek zorunda kalan şair ailesi ile birlikte Adana’nın Yüreğir ilçesine bağlı Misis beldesine yerleşmiştir. Eğitim hayatı, daha sonra yaşadığı bir kaza sebebiyle yürüme yetisini kaybetmesine bağlı olarak yeniden aksaklığa uğramış ve artık devam etmemiştir. Uzun yıllar yaşamını Misis kasabasında geçirmiş okuma ve yazma yolculuğu da burada başlamıştır. Yazmaya Kürtçe ile başlayarak uzun bir dönem Kürtçe yazmıştır. 2003 yılında Zembilfiroş ve 2004 yılında Nuza dergilerinde Diljin Kovexi ismi ile yazmaya başlamıştır. Dergilerde Kürtçe makale, öykü ve şiirleri yayımlamıştır. Sonraları Türk ve dünya edebiyatına yoğunlaşan şair ilerleyen yıllarda Türkçe şiir ve öyküler yazmaya başlamıştır. 2009 yılında öykü ve şiirlerini sosyal medya aracılığıyla okurlarla paylaşmaya başlamış kısa sürede büyük ilgi almıştır. 2013 yılında memleketi İdil’e tekrar yerleşmiştir. İlk şiir kitabı Epilya 2017 yılında Sokak kitapları yayınevi tarafından mayıs ayında okurlarıyla buluşmuş, kitabının yayımlanmasından çok kısa bir süre sonra 16 Haziran 2017 tarihinde mide rahatsızlığı sebebiyle kaldırıldığı İdil Devlet Hastanesinde hayata gözlerini yummuştur. İdil Şex Hesen Mezarlığında toprağa verilmiştir. Arkasında basılmamış yüzlerce eserini bırakmıştır. söz konusu eserlerinin kısa süre içinde tek tek kitaplaştırılması planlanmaktadır.

    Diljin KOVEXî , şairin kendine verdiği isimdir.Diljin Kürtçe'de ‘yürekteki yaşam’ manasına gelmektedir. Kelimeyi oluşturan "dil" yürek "jîn" ise yaşam demektir. Kovex şairin doğduğu ve çocukluğunun geçtiği köyün ismidir. Kovexî kelimesinin Türkçe karşılığı ise ‘Kovex köyünden’ anlamına gelmektedir. Bu soyadını kullanma sebebi köyünün tarihinde yaşanan olaylardır. Kovex köyü tarihte Süryani köyüdür ve kelime Süryanice bir kelimedir. Köy devlet tarafından zorla boşaltılıp Süryaniler köyden sürgün edilince şairin dedeleri bu köye yerleştirilmiştir. Süryanilere yaşatılan bu sürgün onun açısından kabul edilemezdi, şairin bu soy ismi kullanmak istemesinin sebebi kendi ifadesiyle "Süryanilerin itibarını yaşatmaktır" Şiirleriyle beraber bu gayesi Soyisminde yaşayacaktır....

    Diljin’i anlatmaya ‘coğrafya kaderdir’ sözü ile başlanabilir ve Diljin, her daim mücadele olan yaşantısıyla, kadere yön verilebilir veyahut kader değiştirilebilir düşüncesiyle de anlatılabilir. Coğrafya kaderdir onun için çünkü doğduğu toprakların zorluklarını birebir yakından yaşamıştır. Fakat yazdıklarıyla bu gerçeklikleri yansıtacak ve bu uğurda bir mücadele yolu olarak kalemini konuşturacak ve aynı zamanda daha şimdiden edebiyat dünyasında farklılığıyla yer edinmeye başlayan ve belki de ilerleyen dönemlerde birçok kişiyi etkileyecek, kendine özgü olan yazın dünyasını yaratacak donanıma ve iradeye sahip olmuştur.
    Eğitim hayatına başlaması için, nüfusta dayısının adına kaydedilmişti kim’liğin en çok sorgulandığı coğrafyasında durmadan geri istenecek bir kimliği olsun diye. Yaşadığı yerin koşulları da okumasına müsaade etmemiştir. Sonraki yıllar Süryanilerin kaderiyle başlayan köyünün tarihi de, devlet tarafından yakılması ile yeni bir sürgüne tanıklık ederek devam edecektir. Henüz çocuk yaşta köyünden Çukuru ova’ya başlayan yolculuğu karanlık bir tünel olarak adlandırmış ve bu göçü hep 'ülkeden sürgün' olarak ifade etmiştir. 
    Cumartesi annelerinin sesi olmaya çalışan sesi bir Cumartesi kardeşi olarak kendi içinde yankılanmıştır. Yazmak insanın kendi içine seslenmesiydi biraz da ona göre. Yazma süreci şüphesiz uzun bir okuma süreci ile başlamıştı onun için ve her ikisinin hevesi de ‘bu hayatta en değer verdiğim insan olan’ diye tanımladığı abisinin öğretisi olarak kalmıştı ona.

    ............

    O zamanlar babam mahkumdu hep,
    askerlerden kaçıyordu, bir aşiret kavgasından dolayı
    ve annem beni,
    dayım adına kaydetmişti okumam için.
    Okumadım tabii,
    ben bir aylak gibi evden kaçardım sürekli 
    Charlie Chaplin’i görmek için...(Epilya/taşların kalbi şiiri)

    ……………….
    Ne olur parola sorma bana
    Çantamda, tifo hastalığına yakalanan
    hüviyette ismim Şefik, suya okunan bir dua gibi onu da 
    telaffuz hatası say! (basılmamış şiirlerinden)
    ………………….

    Abimle aramda annemin tek bir sancısı vardı, 
    benden yalnızca bir dakika önce doğmuştu 
    ve ben hep ona yetişmeye çalıştım, 
    oysa yetiştiğim hep gölgesi oluyordu,
    sonra her gölgesi üzerine bir taş bıraktım,
    her taşa bir isim verdim 
    ve her ismin başına bir ağaç diktim,
    ağaçlar büyüdükçe 
    bir orman hızla yüzüme çarpıyordu 
    ve sevdiğim tüm atlar hasta düşüyorlardı kollarımda,
    sonra hep koştum. (basılmamış şiirlerinden)
    ……..

    artık hiç bir tanrıça saçını uzatmıyor,
    hiç bir anne çocuk doğurmuyor bu topraklarda,
    ben hak dedim
    hain oldum,
    tutanaksız bir ölüyüm.
    tarih ki ninovadan beri hiç uğramadı buralara,
    şimdi
    istikamet toplu mezarlara,
    gaz kuyulara
    ve DNA testlerine,
    sen yinede uzat ellerini sevgilim
    ben karanlıktan çok korkuyorum,
    daha önce ölmek gibiydi oysa şimdi.?
    aranızda adımı bilen var mı...?
    ........

    Okumaya Kürtçe eserlerle başlamıştı Ehmed Hüseyni, Arjen Ari, Berken Bereh ,Ahmede Xané, Melaye Ciziri ve Cigerxwin gibi edebiyatçılar en çok ilgisini çekenlerdi. Yazma süreci de Kürtçe ile başlamış ve ilerleyen dönemlerde Kürtçe yazdıkları 2003 yılında Zembilfiroş ve 2004 yılında Nuza dergilerinde yayımlanmıştır.
    ……….
    Tu nîqaşên min ê şikeva mayî difiroşî
    U zikê xeyalên hilatî didirînî
    Di şevên nêr û mê de
    Dema tu çuyî, di sewtêna kemença
    Mitriban de reqs tevizî 
    Şev li stêr qedexe bû 
    Û kemana baskên awazên xwe xwarin 
    Rondikan xelekên narincokên xwe
    Dikişandin
    Di bêdebarîya ji te peydabûyî de..( Nuza dergisi/2004. Nîqaşén Şikeva Şiiri)

    Sonraları Türk ve Dünya edebiyatına yoğunlaşmış ve Türkçe yazmaya başlamıştır. Dünya devrimleri, ezilen halkların mücadeleleri, mitolojik öğeler ve aşk ilgisini çeken konulardır öyle ki şiirlerinde de çokça işlediği konular olmuşlardır. Mayakovski, Lorca ,Neruda, Füruğ Ferruhzad, Dostoyevski ve Bukowski gibi şair ve yazarlar sık sık şiirlerinde geçen isimler olmuştur. Türk edebiyatında ise en çok Cemal Süreya, Turgut Uyar, Ahmed Arif, Arkadaş Zekai Özger, Murathan Mungan, Can Yücel,Umay Umay ve Küçük İskender ‘i okumuştur.
    Türkçe şiirleri daha sonra edebiyatçılar tarafından belki de olgunluk dönemi diye anılacak Epilya ve Jose şiirlerinin yanında, devrim tarihlerini, kendi toplumunun sesini, mitolojik öğeleri ve kadının ezilmişliğini konu alan şiirler olmuştur. Kadının yaradılışı ve kadın bedeni her zaman doğayı çağrıştıran kendine özgü ve çokça mitolojk desenli bir öğe olarak anlam ifade etmiştir onun için. Epilya kendi yarattığı ütopya ve isimdir; kendi dünyasını yaratan güçlü aşk kadını anlamını vermiş ve ‘Epilya benim şiirde kanayan aklımdır’ şeklinde ifade etmişti.

    ...........

    Bildiğim tüm şarkılar,
    şarkın
    şah damarlarını tehdit altında tutuyor
    arkasında hiç şahit bırakmadan
    ney'in kanına girerek,
    huzuruna çıkmaya hazırlanan aşk
    kortejde yer bulmadı.
    Ve emrivaki gelen bir maktul
    Mayakovski’nin son mektubunu okuyor kulaklarıma.( Epilya/ Kulaklarım şiiri)
    ………………….

    Sonra,
    sokaklar panzerin altında kaldı.
    Ayaklarıma sarılan anılar
    ahşap evlere kapanan bir çığlığın eteğine
    kırmızı papatyalar iliştirdi itinayla...
    İlahi duaların tümü,
    peş peşe atladılar öfkeye batmış
    keskin bir kılıcın üzerine.
    Cemal Süreyya silueti,
    sürgün edildi Dersim’in alnından.
    Ve kayıp kızlar
    kutsanmış kan ritüeline rivayet
    yazıldı devletin bekası için...(Epilya/vagon şiiri)
    …………..

    Kadın,kına ve kan.
    bu coğrafyada hiç değişmeyen tarihsel bir üçlem...
    …………….

    Şayet emeğin dini varsa,
    tanrısı da kadın olmalı...
    ……………..

    dışarıda korkunç ağlayan kitaplar 
    ve kaos 
    ve ben hangi tarafa baksam
    çırılçıplak şehvet kokan büstler,
    dışarıda kavgaya soyunan güzel çocuklar,
    çirkin çocuklar,
    dışarıda içini kusan obez köpekler
    ve dışarıda kendini unutan bir ben.
    Adını versem ölürüm,
    adımı veriyorum senin yerine Epilya... (Epilya/Çığlık şiiri)
    ......

    ‘Herkesin kendinden bir şeyler bulduğu sanat eseri’ sözü, Diljin’in yazdıkları için yanına,…ve herkesin kendinden bir şeyler bulmak istediği eserler sözünü de almaktadır sanırım, bu da kişiliği ve yaşantısının da bir sanat yapıtı halini almasından kaynaklıdır ondan bahsedilince en çok güçlü bir irade ve soylu savaşçıların hikayeleri hatırlanmalı. Yaşamı ve kalemi hep mücadele olmuştur. Bu mücadele gerek yaşadığı toprakların zulmünü duyurmak için ve gerek edebiyatın bilhassa şiirin hak ettiği değere ulaşması için verilmiştir. Kendisi bunu şöyle ifade etmiştir. ‘ Şiir, insanın kendine varma arayışının yanı sıra toplumcu gerçekleri aydınlatmaya yönelikte en soylu erdemdir aynı zamanda ve yaşadığımız kirli ya da berbat çağda şiirin savaşçısı olmak şiir yazmaktan daha soylu bir duygudur.’ Ticari gayelerle yapmacık duygu krizleri ile yazan ve yaşantısıyla yazdıkları arasında uçurum olan yazarların satış sıralamalarında ilk sıralarda yer almasının korkunç bir durum olduğunu ifade etmiştir. Türk Edebiyatında şiirin ikinci yenilerden bu yana bir çıkmaz içerisinde olduğu ve bu çıkmazı aşan birkaç isim dışında bu uğurda kayda değer bir çabanın olmadığını düşünmekteydi.
    2013 yılında memleketine geri dönmüş ve idil ilçe merkezine yaşamaya başlamıştı. Çocukluğunda başlayan karanlık tünelin uzun yolculuğu sona ermiştir. Bu dönüşü de hep ‘ülkeye dönüş’ olarak adlandırmıştır. 2017 Şubat ayında kitabının hazırlıkları başlamış, Epilya kitabı Sokak Kitapları Yayınevi tarafından mayıs ayında okurlarıyla buluşmuştur. Kitap çıkarma gayesi hiçbir zaman olmamıştı yazdıkları da asla ‘insanların maneviyatını birer hastalıklı popülist basamak gibi kullanmaya yönelik ajitasyon ve duygu sömürüsüne dayalı’ ezilmişlik duygusunu barındırmamıştır, okurlarının ve yakınlarının ısrarı ile ilk kitabını çıkarmış ve bu yolla, somut olarak edebiyat dünyasına henüz adım atmıştı. Kitabı ve diğer eserleri hakkında kendisini anlatacak ayrıca edebiyat üzerine konuşacak çok fazla cümlesi yarıda kaldı mütevaziliğinden kendisini ne kadar anlatırdı bilinmez ama edebiyata ve şiire dair söyleyecek çok şeyi vardı. Onu anlamak ve anlatmak isteyenler için geride yazdıkları kaldı.

    Ne olur
    beni yormayın!
    Ve
    hüzne peşkeş çekmeyin,
    ben
    penisler mezarlığında
    salavat getiren hiç bir
    kadın arkasında ağlamadım,
    acil servislerde açık kalmış
    yaralarıma refakatcı oldum
    hep
    seruma bağlanmış taşak
    sancılarım için,
    elmacık kemiklerimin altında
    ihtişam sonrası
    ayrılıklardan kalmış
    sevdiğim
    kadınların resimlerinden
    oluşan bir müze gizliyorum
    hala,
    ne olur beni arzularınıza
    peşkeş çekmeyin!
    Beni tecavüz sonrası göt
    deliklerinde ahlak izini arayan
    pezevenklere benzetmeyin.
    sizden hiç merhamet dilemedim
    hasta yatağıma da
    bir tek uygarlığı evlat edindim
    yalnızlığıma,
    sevdiğim ilk kadınla kan
    grubumuz uyuşmadı
    ve
    beni ilk yardım öncesinde
    erteledi,
    sevdiğim son kadın ise
    henüz...? (basılmamış şiirlerinden).

    Kitaplarını bulmak biraz zor olabilir ama okumak için geç kalmayın!