• Toplumumuzda kadınların büyük bölümünün, eğitimini meslek kazanmak için değil, eğitimli anne ve iyi eş olmak için sürdürdüğü tezini kanıtlayacak bir olgu da, Mor Çatı’ya başvuran kadınların evlenmek üzere öğrenimlerini terk etmiş olmaları. Her dört kadından biri evlendiği ya da aileleri tarafından evlenmeye zorlandığı için orta, lise ya da yüksek öğrenimini terk ediyor.
  • İstanbul sözleşmesi ve sonuçları ile ilgili çok yazı yazdım. Konuyu yeni duyanlar ya da neden karşı çıktığımızı anlamayanlar için madde madde sebepleri:
    İstanbul sözleşmesi ve onun uygulanması için çıkarılan 6284 e karşıyız ve acilen iptal edilmesini istiyoruz.
    Çünkü:

    1-İnancımızdan dolayı karşıyız.
    “Toplumsal cinsiyet eşitliği” adı altında cinsiyet rollerine savaş açan, kadını erkekleştirme, erkeği kadınlaştırma politikalarını  kabul etmiyoruz. Ailenin çatısı cinsiyet üzerine kurulmuştur. Cinsiyet yoksa aile yoktur. Aile yoksa din de yoktur vatan da yoktur.

    2-Eşcinselliği meşru kabul ettiği için karşıyız. Dinimizce lanetlenen  sapkınlıkların, kanunlarla meşrulaştırılmasına ve yaygınlaştırılmasına karşıyız.
    3-Sözleşme ile açıkça dine, örfe ve namusa savaş açıldığı için karşıyız.

    4-Adaletsiz olduğu için karşıyız. İstanbul sözleşmesi ve 6284 kadının kurban-erkeğin saldırgan olduğu ön kabulü ile hazırlanmıştır. Kadının beyanı esas kılınmıştır. Bu da erkek cinsiyetini baştan suçlu ilan ettiği için masumiyet karinesine ve insan haklarına aykırıdır.

    5-Cinsiyetçi bir yasa olduğu için karşıyız.
    Cinsiyetçilik de ırkçılık gibi faşist-bölücü bir akımdır. Bazı sapık ve cani erkeklerin suçunu bütün erkeklerin üzerine yıkarak medyada sürekli “erkek şiddeti” diyerek erkek cinsiyetini suçlu ilan etmek bölücülük ve kışkırtıcılıktır.


    6-Ayrımcılık yaptığı için karşıyız: Kadın hakları-erkek hakları gibi hak ayrımcılığı cinsiyetçiliktir. İnsanların hakları vardır ve bir ülkenin kanunları vatandaşlarını kadın-erkek demeden korumak zorundadır. Kanunlarda bir eksiklik varsa bir cinsiyet için ayrı kanun çıkarılmaz, kanunlar de değişiklik yapılır.


    7-Kadın ve erkeği birbirine düşman ettiği için karşıyız. Kadın karşısında erkeği suçlu ilan edip erkeği ötekileştirmek, kadın ve erkek arasına düşmanlık tohumu serpmekten başka bir işe yaramaz. 6284 sonrası kanunlarla kışkırtılan binlerce kadın, eşi tarafından fiziksel şiddete maruz kalmadığı kocalarını evden attırmıştır. Bu da sözleşme ile ekilen düşmanlık tohumlarının ürün verdiğini gösteriyor. Polis zoru ile evinden atılan, uzaklaştırma alınan kocaların çoğu da karısın pişman olsa bile eve dönmeyip boşanmayı seçiyorlar.


    8-Aileyi dağıttığı için karşıyız. Tabii ki evliliklerin azalması boşanmaların artmasının tek sebebi bu sözleşme değil, hiçbirimiz de bunu iddia etmiyoruz; fakat ailenin dağılmışında büyük ve hızlı bir etkisi olduğu da açıkça görülüyor.


    9-Kadını üstün cinsiyet ilan ettiği için karşıyız. Şiddet tanımı içindeki özellikle “psikolojik şiddet” kadınların da uyguladığı bir şiddet çeşidi olduğu halde, sanki kadın bütün bu şiddet çeşitlerinde arınmış, hiçbir şekilde erkeğe psikolojik şiddet uygulamayan üstün bir cinsiyet, olarak kabul edildiği için. Bu da toplumda haksızlık yapan kadınların “kadınım ben kadın…” gibi söylemlerle k sadece kadın olduğu için kadınların haksızken bile haklı çıkması gerektiği yanılgısına düşmelerine sebep oluyor.


    10-Ailenin yatak odasına kadar iç işlerine karışıp “Kocaları tecavüzcü” ilan ettiği için karşıyız.


    11-Anlaşmazlıktan sonra karı-kocanın barıştırılmasına karış olduğu için karşıyız.

    12-Aile anlaşmazlıklarının kamu davasına dönüşmesine karşıyız. Bu kişilerin özgür iradesine saygısızlıktır.


    13-Kanunların, kadınların eline erkeklere karşı canları istedikleri şekilde sallayacakları bir sopa olarak verilmesine karşıyız. Karı-koca anlaşmazlıklarında eğitimle hallolacak pek çok evlilik problemlerinin çözümü için adım atılmayıp onarmak değil, dağıtmak için çalışmalar yapılmasına karşıyız.


    14-6284 de cezalar toptancı olduğu için karşıyız. Erkeğin kadına sert bir söz söylemesi ile dayağı “şiddet” diye aynı kefeye koyması, kadına laf atma ile tecavüzü “cinsel istismar” diye aynı kefeye koyması ve hepsini aynı kanunla yargılaması ve birbirine yakın cezalar verilmesi adalete aykırıdır. Adaletsiz yasalar halkın devletine olan güvenini sarsar.


    15-İnsanların şeref ve haysiyetleri güvence altında olmadığı için karşıyız. Cinsel istismar konusunda kadın beyanı esas olduğu için, iftiralar karşısında erkeklerin ve ailelerinin haysiyetleri güvence altında değil. Kanundan sonra birilerine düşmanlık besleyen bazı kadınlar cinsel istismar iftirası atarak öç almaya başladılar. Bu iftiralarla erkekler hem hürriyetlerinden oluyor hem de toplum nezdinde aşağılamaya maruz kalıyorlar. Cinsel istismar iftiraları ile binlerce erkek masum olduğuna dair açık delilleri olduğu halde, ağır cezalarla zindanlara atıldığı için karşıyız.


    16-Genç evlilerin yuvasını dağıttığı için karşıyız. 2005 yılından sonra 18 yaş altı evliliklerde erkeklere hapis cezası getirilmişti fakat etkin uygulanmıyordu. Fakat İstanbul Sözleşmesi’nden sonra genç evli avına çıkıldı. 18 yaş altında evlenenler cinsel istismar suçu ile yargılanarak kocalara 10-15-20 yıl gibi tecavüzcülerle aynı cezalar verilmeye başlandı. Eşlerinin rızaları ile evlenen kendileri de genç olan erkekler ve aileleri yıllar sonra gelen cezalarla haksızlığa uğruyorlar: Hürriyetlerinden oluyorlar, yuvaları dağılıyor, çocukları babasız büyüyor, eşleri maddi ve manevi pek çok sorunla başbaşa kalıyor.


    17-Kadına karşı şiddeti bitirme bahanesi ile kadına karşı şiddeti artırdığı için karşıyız. İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sonrasında kadına yönelik şiddet ve cinayetlerin arttığı çok açık bir şekilde eldeki verilerle belli. 2011 de bir yılda öldürülen kadın sayısı 100 civarında iken 2019 da sayı beş yüze yaklaştı. Kadını korum altında çıkarılan bu kanunlar çok sıkı uygulandığı halde kadınları korumadığı gibi ölümlerine de sebep oluyor.
    18-İstanbul sözleşmesi kadına karşı şiddet konusunda Batı ülkelerine ülkemize müdahale hakkı verdiği için karşıyız. Bu ülke güvenliğimiz açısından büyük bir tehdittir.
    İstanbul sözleşmesi ve 6284 ün insan psikolojisi üzerideki etkilerini neden psikiyatrlar, psikologlar ve toplum sağlığı uzmanları anlatmıyorlar? İstanbul sözleşmesini ancak sözleşmeden kesesini dolduran bazı hukukçular, feministler ve feministlerin yardakçıları savunuyor hem de şiddeti artırdığını göre göre.

    Kısacası biz İstanbul sözleşmesine ve 6284 de aklımızı kullanabildiğimiz için, insana saygı duyduğumuz için, cinsiyetçilik yapmadığımız için, adalet, vicdan ve merhamet sahibi olduğumuz için, dinimize ve aile kurumuna sahip çıkmak istediğimiz için karşıyız.

    İstanbul sözleşmesi ve 6284 acilen iptal edilmelidir.

    AB ye girmek için ailemiz satılık değildir.



    Sema Maraşlı
  • 102 syf.
    Henrik Ibsen "bir önceki oyununun seyredilmeden, bir sonraki oyununun anlaşılmayacağını" söyleyen bir yazardır. O yüzden kronolojik çizgide okumalar yapmak onun eserleri için önemlidir. Toplumsal çizgisinin ağır bastığı "Nora" kitabı ve sonrası için bu durum özellikle geçerlidir. İlk okuduğum kitabı olan Nora için incelemem burada. #71508685


    Hortlaklar, Nora kitabından sonra yazılan bir kitaptır. Nora'nın toplumsal yankısı onkadar fazla olmuştur ki onlara cevaben Hortlaklar kitabını kaleme almıştır Ibsen. O yüzden oyunun adı da politiktir. Hortlaklar her ne kadar oyunda baş karakterlerden biri olan Bayan Alving'in kocasının anıları üzerinden yansıtılsa da aslında Ibsen için Hortlaklar: toplumdaki tüm gerici organizmalardır.

    Bir oyunun, özellikle çığır açan, öncü olan böyle bir oyunun arka planındaki gelişmeler çok önemlidir. Henrik İbsen'in toplumsal cinsiyet eşitsizliğini konu edinmesine yardımcı olan bir sürü düşünür olsa da en önemlisi var olan ataerkil dünya düzenine karşı ilk isyanı başlatanlardan olan ve İbsen'in Nora'sından yaklaşık olarak yüz yıl önce Kadın Haklarının Gerekçelendirmesi eserini yazan Mary Wollstonecraft henüz kitabının ilk sayfasında ona suçlamalarda bulunan bir rahibe şöyle cevap verecektir:
    "Size insanlığın güçlü sesiyle sesleniyorum, çünkü saygıdeğer bayım, savlarım çıkar gözetmeyen bir zihnin ürünüdür - kendi cinsinin haklarını savunuyorum - kendi çıkarlarımın peşinde koşuyor değilim. Bağımsızlığı her zaman yaşamın en güzel armağanlarından biri olarak, her erdemin temeli olarak gördüm - çorak topraklarda yaşamak zorunda olsaydım dahi, en temel haklarımı güvence altına alarak bağımsız yaşamak isterdim."

    İngiltere ve İskandinav coğrafyasında bu eserin yankısı derin olmuştur. Hatta Mary Norveç, İsveç ve Danimarka'da yaşarken edindiği izlenimleri İskandinavya Mektupları olarak kitaplaştıracak ve 1790 da en çok satan eserler arasında yer alacaktır bu eseri.

    Yalnız araya tam tamına bir asır geçecek ve ondan sonra Henrik Ibsen Nora ve Hortlaklar eseri ile bayrağı teslim alacaktır. Bu yüzyıl içinde Mary Wollstonecraft'ı takip edebilen kadının çıkamaması Avrupa'nın katı eril düzeninden kaynaklıdır. Yoksa kitabı en çok okunanlar arasına girecek uygulanan sansür ve baskı hamleleri kadınları daha da baskı altına alacaktır. Mary Wollstonecraft'a vedayı 228 yıl önce yazdığı bu sözlerle yapalım.

    "Toplum içinde cinsiyetlere özgü davranışlar gibi bir ayrım güdülmediğini görmeyi istiyorum gerçekten.."


    Henrik İbsen'in topluma savaş açtığı zamanlarda Osmanlı İmparatorluğu vardı. Henüz Tazminat ve Islahat fermanları yeni yeni etkilerini gösteriyor ve Şinasi Namık Kemal gibi aydınlanma hareketimizin ilk öncüleri edebiyat sahnesine çıkıyor. Biz Şair Evlenmesi eseri ile daha görücü usulü evlilikleri eleştirirken. Henrik Ibsen çok soğuk bir coğrafyada evlilik kurumunu din ve siyaseti arenasına verdiği mücadele ile eserlerinde zirveyi yaşıyordu.

    Henrik İbsen'den 100 yıl sonra (1970'ler) ,Toplumcu çizgide yer alan bazı tiyatrocularımızın eserlerinde kadın hareketine desteğin sadece izlerini görüyoruz ve bu bir avuç insanı da siz tanımıyorsunuz çünkü onlar bulup okumak bu ülkede özel bir ilgi gerektirir. Mesela Oktay Arayıcı Rumuz Goncagül'de şöyle seslenecek kadınlara:

    "Neden şimdiden peşin peşin ev kadınlığını seçiyorsunuz? Kocasının eline bakan biri olarak yaşamaktansa, en azından çalışıp hayatınızı kazanmanız, daha doğru değil mi? İnsan, kendi alın terinin hakkına dayanarak yaşarsa, daha güçlü olmaz mı?"

    Sonra çok etkili bir oyun olan Asiye Nasıl Kurtulur'da Vasıf Öngören şöyle diyecektir"

    "Yapmadığım iş kalmadı... Ama kadın kısmı yalnız kalmaya görsün, herkes altına çekmeğe çalışır onu.

    Demek ki namuslu yoldan yaşamanın tek yolu ölmek oluyor.

    Neye yarar temizlemek bedeni
    Kim getirir artık benden gideni

    Güpegündüz kurşun ile
    Bu nafile düzen ile
    Töre, ahlak, kanun ile
    Seçtirdiler sonumuzu"

    Sonra Yılmaz Onay çok kaliteli bir oyunu olan Arafta Kalanlar'da ilk insan çiftine kadar gidip erkek şiddetine göndermeler yapacaktır.

    "ADEM Dur! (son gücünü toplayıp dikilir, Havva'ya yapışır) Dışarı çıkıp şeytanlarla cennette fing atacaksın öyle mi? Öldürürüm seni? Dünyanın namusu meselesidir ki bu, hiç dinlemem öldürürüm!"

    Son olarak Güngör Dilmen'e yer vermek istiyorum. Kendisi kadın mağduriyetine en çok yer veren tiyatro yazarıdır. Kurban kitabında Eski Yunan Tragedyası olan "Medea"dan yola çıkarak kuma konusunu merkeze alırken baş karakter Zehra ile birlikte Anadolu Kadınının bin yıldır devam eden sessiz çığlığını duymanızı sağlayacaktır. Ondan sonra Ben Anadolu eseri ile Anadolu'da binlerce yıllık geçmişten günümüze kadar olan süreci harmanlayıp 92 kadının ağzından gerçekleri orataya çıkaracaktır lakin unuttuğu tek şey bizim onlardan hiç haberimiz olmayacaktı üç beş kişinin bildiği bu öncü hareketler o yüzden toplumda yankı uyandırnayacak ve o yüzden şuan kadın olarak yaşam kalitesinin en yüksek olduğu ülke İbsen'in Norveç'i olacak bizimse halimiz içler acısı.

    Bir konuya daha değinmek istiyorum sonrasında oyun üzerine biraz konuşacağım. 1923 yılında Mustafa Kemal Atatürk Cumhuriyeti ilan etti öncesinde 600 yıllık bir imparatorluğun toplumsal yapısı yer alıyordu Anadolu topraklarında asırlar boyu süren gelişim sürecinin olgunluğu sonrası Avrupa ülkelerinde kadın hakları siyasi temele oturdu. Atatürk dünyada yüzyıllara sığan kadın haklarının kazanılma hareketlerini Cumhuriyet sonrası hayatta kaldığı 15 yıl içinde gerçekleştiren bir liderdir. Kadın tarihinden bihaber hâlâ toplumsal düzenin oyuncağı halinde kurulup bozulan kadınların uyanışının önündeki engeller başında eğitimsizlik gelmektedir. Atatürk'e karşı sistematik olarak yürütülen değersizleştirme politikasının öncüleri dini alanda kadını hipnotize edip gerçeklikten çok uzakta kalmasını sağlayan kesimlerdir. Bu etki alanından sıyrılan her kadının hem bu ülke hem de genel anlamda kadın olmanın bilincine varacağını düşünüyorum. Mary Wollstonecraft faslına son vermiştim lakin bu son bölüm için mükemmel bir alıntısı var onu da paylaşmak istiyorum.

    "Kadın eğitim yoluyla erkeğin kafa arkadaşı olabilecek şekilde yetiştirilmezse, bilgi ve erdemin yayılması önünde engel oluşturacaktır, çünkü hakikat herkes için ulaşılabilir olmalıdır.."


    Henrik Ibsen Hortlaklar kitabında 19.yüzyıl burjuva aile yapısındaki aksaklıklar üzerinden toplum ve bireyi ilişkisini irdelemektedir. Nora'da başlattığı kadın uyanış sürecini bu sefer toplumsal yapıların eleştirisi boyutuyla destekleyip bize sunacaktır.

    Bu oyunda kocası on yıl önce ölen bir kadın olan Bayan Alving, onun vekili Rahip Manders oğlu ve onun yanında kalan yardımcısı Regina ve Regina'nın babası yer alıyor.

    Bayan Alving tıpkı Nora gibi kadın olarak devrimini çok geç tamamlayan biridir. Evlilik hayatı boyunca kocasının yaptıklarına göz yuman kocasının var olan hastalığına rağmen ses etmeyen biri olarak geçmişini sunuyor bize bu durum ise içindeki toplum korkusu ve cesaretsizlik duygusu yüzünden kaynaklanmaktadır.


    Oğlu genç, başarılı bir ressamdır uzun zamandır yurt dışında eğitim almakta orada gördüğü yeni hayat tarzları ile kişiliğini geliştirmiş biridir. Ve kış aylarını annesinin yanında geçirmek için geri dönmüştür.

    Papaz kilisenin temsilcisi. Özet için bu kadarı yeterlidir.

    Regina'ya gelirsek gayrı meşru çocuk annesi erken yaşta ölmüş ve bu skandalı üstlenen üvey babası ile sevgiden mahrum bir hayat süren bir kişidir.


    Bayan Alving kocasından kalan parayı bir yetimhane oluşturmak için harcar bu nokta önemlidir. Çünkü eserin yazılışından yaklaşık 10 yıl önce İngiltere'de kadının evlendikten sonra kendilerine ait mallarını korumalarına yönelik bir kanun çıkmıştır. İbsen'de buna değinmektedir. Bayan Alving kocasından kalan tüm parayı bir nevi reddi miras yapıp sonradan yanıp kül olacak bir yetimhane yapımına harcayacaktır. Bu şekilde kadının erkeğe olan ekonomik bağımlılığını yok etme seviyesine getirecek bir hamle yapmış olacaktır Henrik Ibsen..

    Eserde birçok yönden toplumsal eleştiri yer alıyor ben birkaçına değinmek istiyorum. Bayan Alving oğlu Oswald ve Rahip Manders'in ilk karşılaşması Oswald'ın yurt dışı izlenimlerini aktardığı ana denk gelecek ve Oswald evli olmayıp aynı evde yaşayan çiftlerden söz edince Rahip hemen saldırganlaşacak ve ve otoriteyi temsile koyulacaktır.

    Oswald ise klasik kalıpların dışında aydın görüntü veren bir erkektir. Rahibe evli olup namuslu görünen erkeklerin aslında her türlü ahlâksızlığı bildiğini ve rahibin ahlak dışı olmakla suçladığı kesimlerin hayatlarında ne duyduğu ne gördüğü yerlere gidenlerin de bu erkekler olduğunu söyler Oswald. Bayan Alving'in kocası da evli namuslu görünen bir tiptir lakin hizmetçisiyle birlikte olup gayrı meşru diye bahsettiğimiz kızın da babası olacaktır. Burada August Bebel'in Kadın ve Sosyalizm eserinde burjuvaya getirdiği bir tespiti aktarmak istiyorum. Şöyle der:
    "Burjuva dünyasının cinsel yaşamının bir yanını evlilik, diğer yanını fuhuş oluşturur. Evlilik madalyonun düz tarafı, fuhuş ise ters tarafıdır."

    Her türlü ahlâksızlığı görüp sessiz kalan, toplum önünde aziz rolüne bürünen kilise temsilcisi üzerine yüklenen bir Bayan Alving çıkar karşımıza ve bunu çok cesur bir hamle ile yapar Regina gizli tutulan gayrı meşru çocuktur Oswald kardeşine tutulmuş ondan hoşlanmaktadır. Bayan Alving bu durumdan rahatsızlık duyduğunu ve rahibe oğluna ya Regina yı al ya da bırak gibi keskin bir karar verdirecek öneri sunmayı düşündüğünü söyleyince rahip çıldırır ve şöyle der: "Aman Yarabbi! Oswald'la Regina'nın evlenmesi ha! Böylesine bir rezalet hiç işitilmiş şey mi? Der demez Bayan Alving hem rahibin hem kendisinin bildiği ensest ilişkilerin varlığı üzerinden rahibe yüklenir. Her zaman, her yerde böyle olmamış mı? Ensest ilişkileri dini otorite bir şekilde öğrenir ve bir şekilde üstünü örter oyunda bunun eleştirisinin rahip üzerinden olması da önemlidir.

    Rahip eserde Regina'ya alıcı gözle bakar serpilip evlenme çağına geldiğine dair söylemlerde bulunur bir nevi ona göz koymuş olmasına rağmen her şeyden habersiz, hiçbir cinsel duyguyu bilmeyen tanımayan aziz rolüne bürünür. Bu durum aklınıza toplulukları önünde din alimi nutukları atan tarikat liderlerini getirmelidir. Kendi topluluklarında her türlü kadın istismarı olmasına rağmen, ensest ilişkiler olmasına rağmen mikrofon ellerine geçince İslam'ın en büyük temsilcileri kesilirler. Ve bu paragrafın sonunu da August Bebel'in bir yorumu ile yapmak istiyorum.

    "Ahlaklılığı, dinselliği, uygarlığı ve kültürüyle övünen toplumumuz, ahlâksızlığın ve kokuşmuşluğun, bedenini sinsi bir zehir gibi kemirmesine göz yummak zorundadır."


    Hortlaklar kısmına da biraz değinmek gerekirse, Bayan Alving doğup, yetiştiği ataerkil toplumun kişiliği üzerindeki etkilerini hâlâ atamayan bir kadındır. Kocasıyla olan mutsuz evliliğe katlanmak zorunda kalışının etkilerini de atlatmış bir kadın değildir. Ve tüm bunlar içinde daima diri kalan bir korku yaratmaktadır. Her ne kadar kurtulduğunu düşünse de mevcut düzenin hayatta olan veya olmayan temsilcileri hâlâ arkasında hemen ensesinde varlıkları ile onu ürkütmektedir. Ne zaman bu Hortlaklar'ı hayatında hissetmemeyi başarırsa bir kadın o zaman kurtulmuş olacaktır. Daha da uzayabilir bu yazı lakin bu kadar yeterli diye düşünüyorum. Sizleri Bayan Alving ve Hortlaklar kısmı ile başbaşa bırakıyorum.

    "Hortlaklar. Odadan Regina ile Oswald'ın sesini duyunca hemen önümde bir çift hortlak görmüş gibi oldum. Yavaş yavaş hepimizin birer hortlak olduğunu düşünüyorum. Bay Manders. Anne babalarımızın ruhları bizim içimizde yaşamakla kalmıyor, bunun yanı sıra öldü sandığımız her türlü inanç ve düşünce de yeniden ortaya çıkıyor. Bunlar içimizde uykuya yatmış gibi; varlıklarından haberdar bile değiliz; ama yine de onlardan kurtulamıyoruz. Ne vakit bir gazete alıp okusam satır aralarından kayıp giden Hortlaklar görüyorum sanki. Hortlaklar bütün dünyayı sarmış... her yerde... kum gibi kaynıyorlar. Bizse aydınlıktan öylesine korkuyoruz ki, hepimiz."



    Bizse aydınlıktan öylesine korkuyoruz ki, hepimiz..
  • 248 syf.
    ·9 günde·Beğendi·10/10
    Cinsiyet Belası, son zamanlarda feminizm ve toplumsal cinsiyet araştırmalarını içeren okumalarımın içinde kendini akademik dille belli eden eserlerden bir tanesi oldu. Butler'i ilk kez tanıdığım bu eser bana birçok kazanıma ve kendimce kimi farkındalıklara ulaşmamı sağladı. Feminizm ve toplumsal cinsiyet araştırmaları son 50 yıla nazaran çok daha fazla artmış durumda. Bu harikulade bir durum. Önceki zamanlarda toplumsal cinsiyetin ya da feminizmin adını anmak bile bir "öcü" etkisi yaratırken şimdi üniversitelerde bunun üzerine odaklanmış olan akademik birimlerin bile olması gerçekten insanı gelecek için umutlandırıyor. Fakat şunu da unutmamamız gerek. Akademik çalışmalar kadar toplumsal alanda yapılan faaliyetler de son derece önemli olup, toplumumuzdaki toplumsal cinsiyetin ve ataerkilizmin altında ezilmiş olan insanlara farkındalık kazandırmak da bir o kadar önemli bir mevzu. Çünkü bu baskı altında mağdur olan herkes akademik bir dile alışık olmayabiliyor. Bu günümüzde öyle kritik bir konu ki, akademik açıdan en düşük seviyede olan ataerki mağduru insana bile bunu ulaştırmak da gerçekten aşırı önemli. En azından bu akademik çalışmalar akademik çevreler içerisinde kalmamalı, gerekirse bu gibi çalışmaları okuyup en azından bir nebze bile olsa kavrayan insanlar çevresindeki akademik açıdan düşük seviyede kalmış (ya da bırakılmış) ataerki mağdurlarına bunu anlayacakları dilden anlatmalı, ulaştırmalı. Ben de şahsen üniversitede okusam da akademik çevrelere tam anlamıyla yetecek kadar bir kavrayış yeteneğine sahip değilim. Ama elimden geldiğince bunu en azından kendi çevrem açısından ataerkiye maruz kalan tüm kesimlere dilim döndüğünce anlatmam şart. Çünkü gerçekten bir toplum bu şekilde değişiyor. Yaşadığım şehirde LGBTİ+ bireyler üzerine olan bir oluşuma dahilim. Zaman zaman toplantılarımıza kimi sosyoloji öğrencileri tez konuları veya araştırma ödevleri ile aramıza katılırlar. Bu yapılan çalışmaların her zaman bir açıdan da olsa topluma bir geri dönüşü olması gerektiğini savunurum. Toplumdaki belirli bir kesim üzerine yapılan bir araştırma en azından o kesim üzerine bazı sorunların çözümü için bir nebze bile çaba gösterecekse işte o zaman yararlıdır o çalışma. Yoksa kimi ödevleri yapmak için tabiri caizse "yararlanılabilecek" kesim sayısı ülkemizde tatmin edici bir düzeyde var elbette.

    Yanlış anlaşılmasın buraya kadar aslında Butler'i eleştirmiş değilim. Demek istediğim bu gibi yetkin çalışmaları en azından biz okurlar olarak çevremize ulaştırmamız gerektiğidir. Kendimden kısa bir örnek verip lafı daha fazla uzatmadan kitapla ilgili kısma geçeceğim. Bana kalırsa akademik düzeyi en geride kalmış, öyle bıraktırılmış insanlarda bile bir şeyleri kavrama ve sorgulama yetisi mevcuttur. Bunu derken aklıma bir anda Sokrates geldi. Belki Sokrates kendini bilgili ilan etmiyordu ama bilgisel açıdan geri kalmış insanlara o bilgilere nasıl ulaşılabileceğini gösteriyor, buna işaret ediyor, adeta "bak önünde böyle bir yol da var" diyordu insanlara. Böylelikle o ünlü kesitinde de olduğu gibi o dönemde hiçbir eğitimi olmayan bir köleye bile bazı şeyleri zihinsel olarak baştan inşa etmek suretiyle kavramasını sağlıyordu. Bu açıdan bizim de elimizden geldiğince bu konuda Sokrates'in gittiği yoldan gitmemiz gerekiyor. Annem, lise mezunu, okumak isteyip de okutulmayan kadınlardan değil de, önüne imkan konmayan, imkan konmadığı için de elinde olmaksızın o zaman için liseden sonraki eğitimin önemini görmek istese bile görememiş bir kadın. Geçmişte (ve de halen daha günümüzde de) özellikle çoğunlukla kadınlara okuma imkanı verilmemesinin yanında en az onun kadar kötü olan şey de tam olarak budur aslında. Kişiye o imkanları algılamaya bile fırsat vermemek. Çünkü üniversite yaşı, toplum normlarına göre geçmişte (günümüzde de elbette) "evlenme yaşı" idi. Toplum normlarının bu basamağına gelmiş olan kadınlar da bekar olmaları "sapkınlık" algılandığından ve de bekar erkek bekar kadından daha "namuslu" gözüktüğü için "yaşı gelmiş" olan insanların bir an önce evlendirilmesi için görücü usulü evlenme oldukça yaygın idi. Aslında bir bakıma görücü usulü denilen evlendirme yöntemi evlilik denilen şeyi baskılamakla kalmıyor, aynı zamanda evlenilecekse bile en azından bu olgunun temelinde olması gereken bazı şeyleri olmadığı halde varmış gibi göstermeye zorluyordu insanları. Birbirini hiç görmemiş ve belki de ömürleri boyunca birbirine ısınamayacak iki insan yine ömürleri boyunca toplum normlarının arasında sıkışıp kalıyor, o normlar arasında adeta bir "öteki" haline gelmemek için birbirlerine değer veriyor ve seviyorlarmış gibi davranmak, hatta taklit yapmak zorunluluğu duyuyorlardı.

    Düşündüm de bu zorlama aslında sadece geçmişte değil günümüzde de "modernleşme" aldatmacası altında da devam ediyor. Heteroseksüel bir çift başlarda çok mutlu iken çalışma ve iş hayatı onları birbirinden zamanla soğutmaya başlıyor ve de eğer bir de bu olguya çocuk da eklenirse bir noktadan sonra kendileri için değil sırf çocuktan dolayı birbirlerine katlanmaya çalışıyorlar. Bu da bir bakıma bir zorunluluk aslında. Birbirini aslında sevmeyen ama ömürleri boyunca birbirlerine gülümsemek, diğerini seviyormuş gibi taklit yapmak gerçekten boğucu bir durum. Hayatta kimi "büyük" gibi görülen olaylara girişmek (ya da buna zorlanmak) kimi duyguları hissetme zorunluluğu barındırıyor çünkü içimizde. Evlenen insanlar "deliler gibi aşık olma" zorunluluğu duyduklarından dolayı baştan geçinemeyecekleri belli olan iki insan bile adeta birer tiyatro oyuncusu halini almaya başlıyor. 'Evlilik tiyatrosu' da nesiller boyu böylece sürüp gidiyor. Ama şunu da söylemekte fayda var, insanlar isterse evlenir isterse de evlenmez. Birbirlerini tiyatro sahnesinden sevmek zorunda bırakılmış insanlar olduğu kadar birbirine gerçekten değer veren insanlar da var elbette.

    Konudan istemsizce fazlaca uzaklaşıyorum. Belki de uzun bir zamandır inceleme yazmamamın bir etkisi, kim bilir? Annemden kısaca söz edip incelemeye geçecektim halbuki. Annem dediğim gibi önündeki imkanlar hiçbir zaman ona gösterilmediği için lise mezunu olan bir kadın. Ve yine annem az önce ifade etmeye çalıştığım evlilik tiyatrosundaki meşakkatli rolünden dolayı yıpranmış bir insan. Maalesef yıllarca bazı dayatmalara gerek eşi tarafından gerekse de onun ailesi tarafından maruz bırakılmış. Kendim feminizm - toplumsal cinsiyet kavramları ile aktif bir şekilde ilgilenmeye başladıktan sonra kendisi ile de bunları en azından onun anlayacağı bir dilde konuşmaya, yine kendisinin kendi çabasıyla kimi düşüncelere ulaşabilmesi için çabalamaya başladım. Bir bakıma onun Sokrates'i ben olmuştum (cinsiyet bağlamından bağımsız bir kavram olarak dile getiriyorum). Sonra ne oldu dersiniz? Bu naçizane çabalarım işe yaradı ve annem yıllar süren bu evlilik tiyatrosundaki rolünü bir nebze de olsa fark edebildi. Yıllar süren ezilmişlik, baskı ve dayatmalar günümüz orta yaşlı kadınlarının bir kısmında bu duruma maruz kalırken fark edilemiyor. Bunun sebebi belli de psikolojik kaynaklı. İnsan yıllardır maruz kaldığı baskı ve haksızlığa belki de adeta alışır hale geliyor. Çok trajik bir tablo. Kendi haksız olduğu halde tartıştıkları anlaşılmasın, komşular akrabalar öğrenmesin, bir şeyler sezmesin diye göz yaşlarını saklayan, bu durum olağanmış, normalmiş gibi davranmaya çalışan kadınlar... Bizim yapacağımız en güzel şey en azından birilerinin Sokrates'i olmak olabilir. Bunu dediğim gibi cinsiyetten bağımsız bir kavram olarak ifade ediyorum. Bu tiyatro sahnesine zorla çıkarılmış kadın veya erkek kim varsa onları sahneden indirmek ve de onlara o sahnenin aslında ne kadar da kırık dökük olduğunu göstermenin tam vaktidir.

    Butler'in bu kapsamlı çalışması yine içerik olarak oldukça dolgun olan uzun bir önsöz ile başlıyor. Kendisi önsözde bile eğer bu çalışmaya tekrar girişecek olsaydı hangi konulara daha çok odaklanacağını ve bu çalışmasında da kimi konulardan yeterince çok bahsetmediğini belirterek bir öz eleştiri yapıyor aslında. Kitabı okuduktan sonra anlıyorsunuz ki, Butler başta bahsettiği kimi az değindiği olguları da işin içine katsaymış zaten oldukça geniş içerikli olan bu eser bilgi açısından adeta bir ansiklopediye dönebilirmiş. Ama yine de eserin tek eksisi incelemede de değineceğim kimi konuların ya üzerinde pek durulmaması ya da yeterince durulmadan geçilmesi. Öncelikle Butler genelde ikincil dalga feminizmle kendine insanların zihninde yer edinen bir kalıbı soruşturuyor: Feminist - lezbiyen ikiliği. Bu anlayış lezbiyenliği adeta bir tür "erkeklere muhtaç olmama" amacı güdülen ve cinsel bir yönelimin adeta keyfi bir tercihmiş gibi gösterilmesine ön ayak olan yanılgı aslında. Cinsellik ve cinsel hazların giderilmesi için erkeklere muhtaç kalmama düşüncesi dahilinde normalde heteroseksüel bir yönelime sahip olup kendine adeta zorla lezbiyen bir yönelim yüklemeye çalışan kimi feministler sorgulanıyor. Çünkü her şeyden önce, cinsel yönelim dediğimiz olgular; lezbiyenlik, geylik, biseksüellik sonradan kazanılan veya kazanılabilecek durumlar değildir. Kişi elinde olmaksızın kendi seçimi olmadan bir cinsel yönelime sahip olur. Toplumdaki kimi insanların sandığının aksine eşcinsellik ya da biseksüellik "özenilerek" ya da "etkilenilerek" olunacak bir durum değildir. Eğer kişi heteroseksüelizmin dışındaki cinsel yönelimleri dış dünyada keşfettikten sonra dıştan ilgi alanını değiştirmiş gözükse bile bu durum bir "özenme" - "etkilenme" değildir. Kişi heteroseksüellik kadar doğal olan başka yönelimleri gördükçe algısı genişlemekte ve keza kendinde başından beri böyle bir yönelim (heteroseksüelizmin dışında) varsa bunu kendinde bu sayede keşfetmektedir. Yani bu da bir etkilenme alanına girmez. Olan şey sadece kişinin, zaten en başından beri olduğu kişiyi keşfetmesidir. Şahsen kendim bir LGBTİ+ bireyi olarak şimdiye kadar hiç kimsenin, birilerinin iddia ettiği gibi, "özenerek" cinsel yönelimini veya cinsel kimliğini değiştirdiğini ne duydum ne de buna şahit oldum. Butler'e göre lezbiyenlik sanılanın aksine kadın olmanın anlam ve önemine dönüşü temsil etmez, kadınlığı adeta kutsamak anlamına da gelmez. Lezbiyenliği adeta, sahip oldukları heteroseksüelliğin cinsel hazları erkekten almalarını küçük düşürücü bir şey olarak algılamaları bile bunun açıklaması olabilir aslında. Sırf bu gibi sebeplerden dolayı da toplumda kimi insanların kafasında feminist - lezbiyen kalıbı maalesef çoktan yerleşmiş durumdadır.

    Butler, feminizm üzerine şu oldukça kritik konular üzerinde de duruyor. Feminizm bir kadın egemenliği demek değildir! Ya da yalnızca kadınların kurtuluşu üzerine kurulu bir mücadele de değildir. Bu gerek feminist mücadeleyi yanlış idrak etmiş bazı insanların topluma bunu yansıtması sonucunda ortaya çıkan bir şey, gerekse de ataerkil kitleye dayanan medyanın da bunu alıp, allayıp pullayarak tekrar tekrar abartarak çoğaltıp, adeta bütün feministler öyleymiş gibi empoze etmesine de dayanıyor. Feminizm kadını kutsallaştırıp en tepeye koyma amacında değildir. Maalesef ki böyle feminist anlayışlar da olmuştur. Düşünelim, bu durumda kadın da erkeği ezecekse şayet, kadının, asırlar boyunca birçok erkekten maruz kaldığı şeyi yine onlara bizzat dayatıp, kadının kendisi de tabiri caizse "erkekleşmiş" olmaz mı? Ya da bu kısıtlı algının bir başka göremediği şey de şudur: Kadınları ezdiği kadar olmasa da erkeği de ezen bir olgudur ataerkilizm. Elbette ki kadınlar olarak bunun farkına, ayırdına varmak, ezilen olarak çok daha etkili oluyor. Ama erkekler genel olarak bu sistemde ezilen tarafta kadınlar kadar yer almadıkları için erkeğin toplumsal cinsiyet ve ataerkilizm dayatmalarını fark edip, bunlara karşı çıkması adeta kendi için "rahat" olan bir tahttan inmek anlamına geliyor. Bu rehavetten dolayı da kimi erkekler ataerkilizm olgusunu hiç fark etmemeyi tercih ediyorlar. Ya da en azından yokmuş gibi, olması gereken buymuş gibi davranıyorlar. Ama asıl olması gereken şey o taht olarak nitelendirilen şeyin ortadan kalkmasıdır. Bu tahta kadınlar geçse bu sefer de kadınlar kategorisi üzerinden kurulacak bir toplumsal cinsiyet dayatması ortaya çıkacak, az önce bahsettiğimiz durum meydana gelecektir. Butler bu açıdan çok mühim bir konuya da parmak basar: Savaşılan şey tek tek erkekler değil, erkeklik dediğimiz, ataerkinin adeta tetikleyicisi olan şeydir. Ve de erkeklik olgusu erkeğin bizatihi kendini de bir anlamda ezmektedir.

    Aslında bu konudan daha önceki incelemelerimde bahsetmiştim. Uzun uzun tekrar söz etmek niyetinde değilim. Erkeği de adeta "ezen" kategorisine iteleyen bu sistem, keza erkek buna itiraz edip sorgularsa onu adeta toplum dışarı atarak, "erkeklik" denilen değerli olarak atfedilen şeyi yerine getirememiş olduğu için adeta onu dışlar. Dolayısıyla erkek sistem içerisinde "sert olmaya" zorlanmakta ve birçok toplumsal cinsiyet baskısı ona da dayatılmaktadır. En basitinden toplumda erkeklere atfedilen şeyler her erkek üzerinde hayatının belli bir döneminde de olsa baskıya sebebiyet vermiştir. En basitinden futbol sevmek ya da küfürlü konuşmak gibi kimi erkeklere atfedilen, cinsiyetleştirilmiş şeyler toplumun kafasında örneğin futbol sevmek = erkek(si) olmak anlamına gelmiş ve yine aynı sebepten futbolu seven ya da futbol ile profesyonel olarak ilgilenen kadınlara da "erkeksi" damgası açık açık olmasa bile zihinlere bir şekilde yerleştirilmiştir. Bir başka örnek de mesela kadın halterciler hakkında. Kadın haltercileri sırf kaslı yapıları yüzünden "erkeksi" olarak nitelendirildiğini gösteren birçok deney ve gözlem yapılmıştır. Bunun tam tersi durumunda da en basitinden örneğin baleye merak salmış bir erkek, toplumun gözünde algısal olarak (erkeklerinki kadar olmasa bile kadınların gözünde de, işin asıl trajik yönü de bu) adeta erkeklikten "düşmüş" ve "kadınsılaşmış" bir hale getirilir. Ve de kadınsı olmak da tarih boyunca hep bir "zayıflık" olarak görüldüğünden dolayı bunun zihinlere bu şekilde yerleşmesi de zor olmamıştır. Daha önceki çağlarda yazılan kimi eserlerde de zaman zaman "kadınsı = zayıf, narin" eşitliğinin göz önünde bulundurularak yapılan kimi betimlemelere şahit oluruz. Daha üç gün önce okuduğum Machiavelli'nin Prens eserinde bile, bunun bir örneğine rastladım: "Ona övgü olarak atfedilenler arasında, bir yargıç olarak on dört yıllık imparatorluğu süresince hiç kimseyi mahkeme etmeden öldürmemesi söylenir. Bununla birlikte, annesi tarafından yönetildi ve kadınsı olmak, düşünmekle suçlandı. Sonuçta ordu ona karşı komplo tasarladı."

    Hatta bu dayatma hayatımızın kimi kısımlarına öyle yerleşmiş durumda ki normal olarak görülen bazı şeyler bile bu dayatmaya dahil edilebilir. Aklıma centilmenlik örneği geliyor. Centilmenlik denilince akla toplumda genelde erkek cinsiyetinin icra ettiği ve kadınlara yönelik kimi hoşgörülü gibi görünen hareketler gelir. En basitinden otobüste bir kadına yer verildiğine hep rastlamışsınızdır. Bunun zihinsel açıdan temeli neye dayanır? Bir erkek kadına hangi zihinsel aşamalardan geçerek yer verir? Burada yer vermenin doğruluğu veya yanlışlığı üzerine odaklanmıyorum. Demek istediğim şey buna ulaşılan zihinsel inşa nasıl başlar, nasıl devam eder ve nasıl sonuçlanır? Ya da başka bir yönden bakacak olursak bir erkeğe yönelik centilmenlik yapmak neden kadına yönelik olan centilmenlik kadar alışılmış değildir? Bu aslında bir anlamda kadının "zayıflığını" kimi basit örneklerle, istemsizce bile olsa tasdiklemek anlamına gelmez mi? İşte ataerkinin elindeki en büyük koz, yani toplumsal cinsiyet dediğimiz olgu insanlar üzerindeki kimi cinsiyet inşalarını kişilerin kendisine bırakmaya bile fırsat vermeden kendisi her şeyi hızlıca onlar adına düşünür. İnsanın kendi aklını kullanmadığı süreci başkalarının "kullanılmış" akıllarını kullanmak kendi aklına saygısızlık anlamına gelmez mi?

    İşte tam bu noktada Butler cinsiyet - toplumsal cinsiyet ayrımı ve ilişkisi üzerine çalışmasının büyük bir çoğunluğunu kapsayan derin bir analize giriyor. Cinsiyet ile toplumsal cinsiyet arasındaki ayrım nedeniyle feminist özne zamanla bölünmeye uğramıştır. Bu ayrımı ben kendimce şöyle tanımlıyorum: Cinsiyet, kişinin kendi hakkında verdiği bir beyana dayalı tanımdır. Yani kişi kendi hakkında "ben kadınım" , "ben erkeğim" ya da "ben non-binary'im (ikili olmayan)" tanımlaması yapıyorsa bu onun toplumsal cinsiyetten bağımsız olarak cinsiyetini; cinsel kimliğini oluşturur. Toplumsal cinsiyet ise sürekli örneğini verdiğimiz gibi, bu cinsel kimlikler üzerine kurulan ve inşa edilen normların - önyargılarının genel olarak ismidir. Yani bu anlamda baktığımızda kimi insanların onların üzerine dayattığı toplumsal cinsiyet normları, yine o insanların cinsiyet beyanlarına uygunluk göstermeyebiliyor. Ki zaten feminizmin en önemli amaçlarından biri de cinsel kimlikler üzerine yüklenmiş olan bu normları kaldırmaktır. Butler şundan bahseder, eğer toplumsal cinsiyet, cinsiyetli bedenin üstlendiği kültürel anlamlar bütünü ise toplumsal cinsiyetin herhangi bir cinsiyetten tek bir şekilde kaynaklandığı söylenemez. Yani bunun eril bir sistem olduğu doğrudur ama salt erkek cinsiyetinin bizatihi kendisinden kaynaklanmaz bu durum. Diğer bir deyişle toplumsal cinsiyetin ve ataerkilizmin hegemonyasını devam ettirebilmesi erkekler üzerinde daha kolaydır, çünkü sistemin kendisi erkekleri yücelten bir sistemdir. Bu açıdan feminizmin hedefinden sapması da kimi yanlış kavrayışlar sebebiyle kaynaklanır. Bir feminist "erkek düşmanı" olamaz Butler'e göre, onun olduğu şey erillik; erkeklik düşmanlığıdır. Erilliğin tek tek yaşandığı açığa çıktığı bireylere düşmanlık duymak da hem erkekleri toplumsal cinsiyet savaşımından dışarı itelemek demektir hem de amacın hedefinden sapmasıdır. Ki zaten bir çözüm yolu da değildir bu. Evde her akşam kaba saba bir şekilde "namusu" saydığı kadına sofrayı kaldırmasını "buyuran" erkek elbette ki iticidir. Belki de nefret edilesidir. Ama salt o erkeğin fert olarak kendine nefret duymak genel sistemi yıkma girişimi olarak hiçbir fayda getirmez. Bu başka bir deyişle düşmanı, tekil bir hedef olarak görüp, böyle tanımlayıp kin duyarak kişinin kendini tatmin etmesi olarak da nitelendirilebilir. Bu açıdan cinsiyet - toplumsal cinsiyet algısını kavrayamayan kimi feminist bireyler tarafından zaten cinsiyetçi ve aşırı ikilileştirici, kutuplaştırıcı bir feminizm savunulur. Ataerkil kitle de bu fırsatı hemen kendi avantajına çevirip feministlerin tamamını "erkek düşmanı" damgasıyla tüm topluma empoze eder.

    Toplum nazarında "Kimlik" onu istikrarlı kılıp adeta güvence altına alan toplumsal cinsiyet ile uyuştuğunda hiçbir sorun yoktur. Ama ne zaman ki bir birey kültürel olarak idrak edilmeyi sağlayan toplumsal cinsiyet normlarına uymadığında yine toplumsal cinsiyetin kendisi onu "tutarsız" ilan eder ve toplumdan dışlamaya, ötekileştirmeye başlar. Bu nokta öyle mühim ki... Eğer kendinizi örneğin bir erkek olarak beyan ediyorsanız, toplumsal cinsiyetin "erkek olanlara uygun olanı" buyurduğu şeylere adapte olursanız hem toplumsal cinsiyet size arka çıkar hem de toplum sizi "normal", "onlardan biri" gibi karşılamaya başlar. Aynı şey kadınlar için de geçerlidir keza. Ancak toplumda kimi bireyler vardır ki, bedensel açıdan bile bu tutarsız olarak ilan edilmeye en başından itibaren maruz kalırlar. Bu bireyler, toplum nazarında hem kendileri üzerindeki normlar yıkıntısına karşı çıkarlar, hem de bizatihi kendi cinsiyet tanımlamaları da atanmış biyolojik cinsiyetleri ile yine toplum nazarında uyuşmazlık gösterir. Bu adeta iki kat daha fazla baskıya maruz kalmak demektir aslında. Çünkü toplum idrak edilebilen toplumsal cinsiyet normlarının dışına çıkanları keza kendi yöntemi ile cezalandırıp "ötekiler" kategorisine sokarken, bir de kişinin biyolojik bedenine ait hissedemeyip buna karşı çıkması toplum için tam olarak bir utanç kaynağıdır. Bunun yaşattığı baskıyı "iki kat" olarak tanımlamamı kimsenin acısını başkasıyla yarıştırmak olarak algılamayın lütfen. Bahsettiğim bireyler toplumda sapkın, sapık olarak tanımlanan transseksüel bireyler. LGBTİ+ kesiminin bildiğiniz gibi "T" dediğimiz kısmına ait olan bireyleri gayet iyi tanıyorum, çünkü ben de bizzat bir transseksüel bireyim. Transseksüalite, tıp camiasında 90'lı yıllara kadar, tıpkı eşcinselliğin de bir zamanlar "hastalık" olarak nitelendirildiği gibi, bir hastalık olarak kabul edildi. Transseksüalite, çok kısaca bahsetmek gerekirse, kişinin üstte de söz ettiğim cinsiyet beyanının; kendisini ait hissettiği ve buna göre tanımladığı cinsel kimliğinin, biyolojik bedenine uyum göstermemesi durumudur. Toplumdaki önyargıların aksine bu ne bir "tercih" meselesidir ne de bir "sapkınlık" durumudur. Bu tıpkı cinsel yönelimlerin olduğu gibi kişinin seçiminde olan bir şey değildir. Yani kişi başından beri kendine ait olmayan bir cinsiyetin bedeninde dünyaya gelmiştir, bunun bilincine vardıktan sonra da bu bireyler uyum sürecine girerler. Yani halk dilinde "dönmek" olarak tanımlanan şey aslında bir değişim değil, kişinin en başından beri ait olduğunu hissettiği cinsiyete, bedensel olarak uyum sağlaması sürecidir. Bu yüzden bir "cinsiyet değiştirmek" kavramından da söz edilemez. Kişi zaten en başından beri beyan ettiği cinsiyettedir, o bunun farkına sonradan varmış olsa bile durum böyledir. Bazı dışlayıcı kavrayışa sahip olan kimi feminist, sözümona "kadın hakları savunucusu" olan oluşumlar trans-dışlayıcı bir yol izlerler. Aslında bu sadece transseksüel bireyleri dışlamakla kalmaz, feminizmi sadece tek bir cinsiyete atfetmeye kadar gider. Ama transfobinin başka bir anlamı daha vardır. Bu şekilde davranarak bu kişiler örneğin, trans kadınları "kadın" olarak görmezler. Adeta az önce bahsettiğim toplum normlarına kanarak, transseksüelliği bir "dönme", "değişim" olarak görürler. Dolayısıyla bu anlayışa göre sanki trans kadınlar "sonradan" kadın olmuşlardır ve bu kişilerin kadın haklarını savunmaya hakkı yoktur! Butler, bu gibi olan kimi yanlış kavrayışları da eleştirip, kime ne için kafamızdan adeta atarak cinsiyet atfettiğimizi sorgular. Dolayısıyla kimsenin kimseye kendi cinsel beyanı dışında olan bir cinsiyetle hitap edemez, en azından saygı bunu gerektirir.

    Şu anki sistemde cinsiyet ile özdeşleştirilmeleri bile adeta erkeklerin hali hazırda uzun zamandır sahip olduğu farz edilen özerklik ve özgürlüğü adeta kadınlara gökten bahşetmeye çalışmaktır. Bu da kimi feminist gibi görünen anlayışları sanki erkeklerin elinde olan bu ayrıcalığı, yine onların elinden zorla almayı düşünmeyi gerektirir. Ortada zorla alınacak bir şey en baştan kalmamalıdır halbuki. Bu bağlamda, cinsiyet kategorisi de onu tutsak eden olgulardan arındırıldığında her şey tam anlamıyla özgür ve eşit hale gelecektir. Fakat cinsiyet artık günümüzde kişileri belirtip, "vasıflandırmakla" kalmayıp, ikili toplumsal cinsiyet yapısının evrenselleşmesini de sağlar. Bu, adeta devasa şeytani bir makineyi sürekli olarak beslemeyi sağlar. Yani bu öyle bir sistemdir ki kendi kendisini sürekli yeniler ve her çağa kendisini bir şekilde adapte etmeyi başarır. İşte tam da bu yüzden ataerkilizme karşı olan mücadele olağanüstü bir özveri gerektirir. Dolayısıyla sadece kadınların değil aynı zamanda bu sistemi reddedebilmiş erkeklerin ve tüm LGBTİ+ bireylerin de mücadelesi olmalıdır feminizm. Çünkü toplumsal cinsiyet aynı zamanda sürekli olarak heteroseksüalite de yargısı da verir topluma karşı. Heteroseksüellik dışında olanları da "öteki" olarak dışlar ve uzaklaştırır. Bu öteleme hakkında daha önce yazdığım bir incelemede bundan söz etmeye çalışmıştım.

    O incelemeye de buradan ulaşabilirsiniz: #43946977

    Özellikle trans kadınlar 90'lı ve 2000'li yıllarda şimdiye nazaran çok çok daha fazla (şimdi de çok fazla ayrımcılığa maruz kalıyorlar, kalıyoruz...) ayrımcılığa maruz kalıyorlardı. Para kazanmak için alternatifleri kapanmıştı; toplum bu anlamda onları tamamen "öteki" hale getirmişti. Dolayısıyla para kazanmak için hiçbir fırsatlarının kalmamış olması onları zorunlu olarak seks işçisi olmaya itmişti. Sırf bu yüzden birçok trans kadın, o zamanlarda seks işçisi olmak zorunda kalıp ancak bu şekilde para kazanıp böyle hayatlarına devam edebilmişlerdi. Ama yine aynı toplum, onlara seks işçisi olmaktan başka çare bırakmayan yine kendisi olduğu halde, onları seks düşkünü, sapkın olarak nitelendirmişti. Şimdi günümüzde hala daha geçerli olan yanlış algı trans kadınların sapık, haz bağımlısı varlıklar olduğu üzerine kurulu. Aynı algı yine eşcinsellere yönelik de var. Sanki eşcinsel bir birey, sokakta gördüğü tüm kendi hemcinsi olan insanlara sarkıntılık yapacakmış gibi kabul ediliyor. Toplumsal cinsiyeti tutarlı kılan düzenleyici birçok pratik bu yüzden zorla inşa edilmiştir. Az önce bahsettiğimiz kadın ve erkek üzerindeki algılar, heteroseksist bir düzen ve bunların getirisi olan her şey. Butler de bu konuda, toplumsal cinsiyetin cinsiyetten bağımsız olarak her zaman sürecek olan bir yapım, inşa edimi olmasının altını çizer. Kişi "o imiş" gibi yaptığı kimliği sürekli olarak baştan ve baştan kurmaktadır. Çünkü ataerkilizm nasıl ki kendini baştan ve baştan kuruyor ve tazeliyorsa, kendisini dayattığı insanlara da bunu yapmayı zorlar. "Güzel kadın" algısı toplumda nasıl ki, zayıf ve pürüzsüz bir bedene sahip bir kadın olarak oluşuyorsa, "yakışıklı erkek" algısı da aynı şekilde kaslı vb. gibi erkek algısı üzerine oturtulmuştur. Ve dediğimiz gibi bu parametreler de sürekli olarak çağlara uygun olacak şekilde değiştirilmektedir. İnternette güzellik ve yakışıklı olma algısının çağlara göre nasıl değiştiğini gösteren onlarca araştırma ve video bulabilirsiniz.

    Toplumsal cinsiyet, bedenin tekrar tekrar stilize edilmesine dayanır!

    Butler, Foucault sayesinde tanıdığımız, hermafrodit; günümüzdeki diğer adıyla interseks bir birey hakkında da kimi analizlere giriyor. Herculine ismindeki bu kişi toplumsal cinsiyet normlarının tam anlamıyla kırılımını temsil etmektedir adeta. Yani başka bir deyişle toplumsal cinsiyet normları Herculine söz konusu olduğunda adeta geçersizleşmeye başlar. Ve bu salt doğuştan gelen bir durumdan dolayı böyledir. Ama yine de sistem bu kırılmaya uğramakla durulmaz, Herculine'yi toplumsal kabulün gerektirdiği bir şekilde ikili sisteme dahil etmeye çalışır. Bu dahil etme baskını yaşayan Herculine kilisenin kararıyla resmi olarak bir erkek olur. Ancak yine de mutlu değildir. O kendisini iki cinsiyete de tam olarak ait hissetmiyordur. Bu açıdan az önce sözünü andığımız non-binary adı verilen, ikili olmayan cinsiyet tanımlaması da akla geliyor. Ancak şunu da söylemekte fayda var, her interseks birey non-binary olmak zorunda değildir. İnterseks olarak dünyaya gelmeyen bir birey de kendini non-binary olarak tanımlayabilir, bu, o kişinin ikili cinsiyet sisteminde kendini herhangi bir cinsiyete ait hissedemediğini ya da kendini tam olarak hissettiği şeyin bu ikili dayatmadan fazlası olduğunu ifade edip kendini o şekilde de tanımlayabilir. Buradan da şu sonuca varıyoruz. Biyolojik olarak, genital organlara bakılarak doktorların karar verdiği cinsiyet, kişinin asıl cinsiyet kimliğini yansıtmayabilir.

    Toplumsal cinsiyetin ikili heteroseksist düzene ve üremeye, üremeye zorlamaya dayalı bir sistem olduğundan söz etmiştik. Butler mükemmel bir örnek verir. Bir gelin düşünelim. Toplumda gelin olma, kız "alıp-vermek", zamanla bir değiş tokuş nesnesi haline gelir ve yalnızca ticareti mümkün kılmak için değil, ritüelistik bir amaca da hizmet eden bir değiş tokuş kanalı açar. Dolayısıyla gelinin de bu kanalda kimliksizleşmesi söz konusudur. Artık o gelin ne bir kadın ne de bir bireydir. Böylelikle de kadınların adeta ritüellere "ihraç edilmesi" ve karşılığında yine ritüellerle "ithal edilmesi" yoluyla babasoyluluk defalarca ve defalarca güvenceye alınır (kendini sürekli olarak yenileyen ataerkil sistemi hatırlayın). Dolayısıyla evlilik dediğimiz olayın kendisi de, bir şeyleri "alıp-vermek"ten ibaret hale gelir toplumda. Bunlara itaat etmeyenler de ister istemez toplumun gözünde "kutsal" olarak nitelendirdiği, heteroseksüelizmin dayatması olan hemen bir an önce evlenip çocuk yapma zorunluluğuna maruz kalırlar. Sırf bu yüzden de kimliksizleşen kadınlar yine bir şekilde (kadınlar kadar aşağılayıcı bir biçimde olmasa da) kimliksizleşen erkekler tarafından bir tür çocuk doğurma makinesi haline getirilirler.

    Butler geçmişteki cinsiyet üzerine çalışmalar yapmış kimi düşünürler üzerine de çeşitli analizlerde bulunur. Bu açıdan, eğer Butler okuyacaksanız, en azından geçmişteki cinsiyet araştırmaları yapan düşünürleri genel olarak bir okuyun derim. En azından ben kendim için buna gelecekte daha özen göstereceğim. Mesela Lacan'ın eşcinsellik üzerine görüşlerinden söz eder. Lacan'a göre eşcinsellik hayal kırıklığı ile sonuçlanmış bir heteroseksüellikten başka bir şey değildir. Ama Lacan'ın bu görüşünü Butler eleştirir. Eğer bu geçerli olsaydı o halde bunun tam tersi bir durumun da geçerli olması gerekirdi. Ayrıca Lacan'ın bakış açısındaki başka bir tutarsızlık da cinsellik olgusunun sadece heteroseksüelliğe özgü olarak görülmesidir. "Normal" tanımlaması yapılan bir cinsellik heteroseksüelliğe ait olmak zorunda değildir. Hem zaten "normal" olandan neyi, hangi yönelimi kastediyoruz ki?

    Ayrıca Butler, kadınlara duyulabilecek herhangi bir arzunun, ille de "eril" olmasının gerekmediğinden de söz ediyor. Bu da heteroseksist bir düzenin uydurmasıdır aslında. Yine de aynı şekilde erkeklerde eşcinsellik adeta bir "kadınlaşma" algısına tekabül eder. Sırf bu yüzdendir ki, toplumsal cinsiyet yalnızca bir cinsiyetle özdeşleşmeyi değil aynı zamanda cinsel arzunun ille de öteki, zıt olan cinsiyete yönlendirilmesini de gerektirir. Aynı şekilde cinsiyeti ille de adlandırmaya çalışmak da bir tahakküm ve zorlama edimidir. Wittig'in de söz ettiği, benim de incelemede ifade ettiğim lezbiyen feminizm kavramını da tekrar irdeler Butler. Wittig'in ifade ettiği gibi lezbiyen bir feminizm, Butler'e göre mücadeleyi sadece tek bir cinse indirmiş olmakla kalmaz, üstüne üstlük bir de heteroseksüel kadınlarla kurulabilecek herhangi bir türden dayanışmanın da önünü keser. Bu açıdan belirtmem gereken mühim bir mesele daha var. Mücadele edilen şey heteroseksüelizmin bizzat kendisi değildir, heteroseksüelizmin getirdiği dayatmalardır. Yani, bazı insanların zihninde şu gibi algılar da oluşabiliyor; toplumsal cinsiyet karşıtları heteroseksüellik karşıtıdır gibi algılar. Hayır. Halbuki heteroseksüellik de tüm cinsel yönelimler gibi doğaldır. Bu açıdan bir tür heteroseksüelizm düşmanlığı da söz konusu değildir kesinlikle.

    Ayrıca Butler çok mühim bir noktaya daha parmak basar. "Gerçek" ve "cinsel olarak olgusal" denilen şeyler, bedenlerin benzemeye zorlandığı ama asla başarılmayan, asla da başarılamayacak olan sonsuz bir süreçtir. Yani toplumsal cinsiyetin dayattığı kadın erkek kalıplarına zaten tam olarak uymak da baştan mümkün değildir. Bunlara tam olarak uymak isteyen kişi sonsuzca devam eden kısır bir döngünün içerisinde bulur kendini. Yani bu toplumsal cinsiyetin, cinsiyetler üzerindeki inşa süreci asla bitmediği için, nesillere göre sürekli evrimleştiğinden dolayı sırf bu yüzden bile ataerkilizm sürekliliğini çok sağlam temeller üzerine kurmuştur.

    Sonuç olarak Butler, gerek kimi zihinlerde yanlış ve dışlayıcı olan zihinsel inşayı bozup baştan inşa etmeye davet etmesiyle, gerek önceki cinsiyet ve toplumsal cinsiyet üzerine olan araştırmaları ve çalışmaları analizleyip sentezlemesiyle, gerekse de toplumsal cinsiyetin cinsiyetler üzerindeki hegemonyasını gözler önüne sermesiyle gerçekten büyük bir iş çıkarmış. En başta bahsettiğim, Butler'in de önsözde bahsini ettiği gibi kimi konulara daha derinlikli değinmesi çok daha iyi olabilirmiş. Örneğin transseksüellik konusu. Çünkü transseksüel kimlik ve beden ilişkisi bile toplumsal cinsiyet üzerinden baktığımızda kırıcı bir etmen yaratır. Ama ben yine de Butler'in bu konuya başka çalışmalarında hakkını vererek değindiğine eminim.

    Elimden geldiğince Butler'in bu kapsamlı eserini hakkını vermeye çalışarak, kimi yerlerde kendimden de (ve de kendi cinsel kimliğimden de) bahsederek elimden geldiğince etraflıca analiz etmeye çalıştım. Bu satırlara dek gelenlere bence bir teşekkür borçluyum. Böylesine uzun bir yazıyı zaman ayırıp okudukları için. Çok teşekkür ederim...