Yazarın 20 yıl gibi bir sürede tamamladığı ve üçlemesinin son kitabı olması bakımından da önemli sayılabilecek romanı, Yamaç. Son sayfayı yazmanın bu denli uzun sürdüğü bir romanın, dünyada bu sürede zarfında olup biten politik, siyasi ve toplumsal gelişmelerden ve dahi, edebiyat sanatında değişen trendlerden etkilenmesi şüphesiz kaçınılmazdı. Roman bu bakımdan zamanın ruhuna ve akımına kendini teslim etmiş bir şekilde biraz savruk ilerliyor.
Eser başlarda, estetik kaygıları ön planda, halktan kopuk olarak yükseklerde idealize edilmiş bir kadın karaktere duyulan hayranlık ve güzellik övgüleriyle, Rayski'nin yoğun duygu boşalımları ile ilerlerken bir sonraki bölümde birden anlatının yönü etik kaygıların her şeyin üzerinde olduğu, gelenekselci bakışın yılmaz savunucusu handiyse bohem karakterli bir kadın kahramanın olduğu pitoresk bir resme kayıyor. Önceki karakterin ise ancak izi kalıyor. Bu hızlı dönüşe ayak uyduramayan okuru ise asıl sersemleten şey; kitabın başından itibaren hemen tüm olaylar kurgusunu ana karakterin merceğinden ve biraz da hayalperest bir bakışla görmeye alışan okurun birden bu karakterin bir köşeye çekilip kendini unutturması ve onu yalnız bırakması bekliyor. Ama okurun korkmasına gerek yok zira ana karakter arkasına saklandığı çalılıktan çıkacak ve sazı tekrar eline alacak. Ancak bu kez daha bir sıradan, daha tek düze notalar eşliğinde ve yine ne çaldığını bilmeden, o bilindik sıkılgan haliyle.
Okur kendini bu uzun romanda geçen tüm kurguları bir bütünün parçası haline getirmeye ne kadar zorlasa da, yazarın da bir noktada belirttiği gibi, aslında iki roman okuduğunu fark edecek. İlki Rayski'nin sanatçı bakışı ile dünyayı nasıl gördüğü ve kendi ereğini bulma çabası. Diğeri ise, melankolik, buhranlı bir kadının birbirinden fersah fersah uzak olan