• 400 syf.
    ·7 günde·Beğendi·10/10
    Tarihten ders almazsanız, Tarih size çok güzel dersler verir!! Dünü anlamayanların, Bugünü anlamasını beklemiyoruz. Bugün söylenen yalanlarla, Dünü bilirkişi seviyesinde yorumlayanlara da hiç şaşırmıyoruz!! Çünkü; onlar dün vardı, yarında olacaktır.. Ama bugün güzel dersler alacaklar!

    Bugün 19 Mayıs 2018… Mustafa Kemal ATATÜRK’ün Samsun’a çıkışının 99. Yılı.
    99 Yıl geçmiş ama birileri tarihten ders almamış olacak ki Sayın ÖZAKMAN bizlere bir hatırlatma yapmış!!

    Yapacağım inceleme SERT ve UZUN olacaktır.. Baştan uyarayım…!!! Haydi başlayalım!! (Kitap ile ilgili incelemem ve fikirlerim son kısımlarda olacaktır. İlk etap Samsun'a çıkış evresini kapsamaktadır.)

    “Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır.” Mustafa Kemal ATATÜRK - 1931 (Hasan Cemil Çambel, T.T.K. Belleten, Cilt: 3, Sayı: 10, 1939, S. 272)

    Şöyle bir düşünelim, dünden bugüne neler oldu? 19 Mayıs nedir, ne değildir….!? Mustafa Kemal Hangi Şartlar çerçevesinde Samsun’a çıktı.. Ve sonrasında neler oldu..
    Biraz geriye gidelim.. Anılarımızı tazeleyelim..

    6 Mayıs 1919:
    Harbiye Nezareti tarafından Atatürk'e müfettişlik vazifesiyle ilgili yetkilerini belirten talimat verilmiş ve acele hareketi istenmiştir. Atatürk'ün Harbiye Nezareti’ne “İtilaf Devletleri'yle yapılan antlaşma ve alınan kararların Hariciye Nezareti’nden, görev sahasına giren vilayetleri gösteren bir krokinin de Dahiliye Nezareti'nden alınarak kendisine verilmesi" ni istemiştir.

    9 Mayıs 1919:
    İsmet İnönü’nün Süleymaniye’de ki evine ziyarete gitmiş ve ona “Ben yerleşinceye kadar sen de bana yardım edeceksin ve iş başladığı vakit yanıma geleceksin!” demiştir.

    14 Mayıs 1919:
    Atatürk, Sadrazam Damat Ferit Paşa'nın Nişantaşı'ndaki evine, akşam yemeğine davet edilmiştir. Yemek sonrası Cevat Paşa ile aralarında şu konuşma geçmiştir.
    - Bir şey mi yapacaksın, Kemal?
    - Evet Paşam, bir şey yapacağım!
    - Allah muvaffak etsin!
    - Mutlak muvaffak olacağız!

    15 Mayıs 1919:
    Atatürk Yıldız Sarayında Padişah Vahdettin tarafından kabul edilmiş ve bir görüşme gerçekleşmiştir.
    Bu tarihte ise Yunanlılar İzmir’e çıkmıştır…

    16 Mayıs 1919 – Kalkış….
    Atatürk'ün Yıldız'da Hamidiye Camii'ndeki Cuma selamlığından sonra mahfil-i hümayun'da Padişah Vahdettin tarafından kabul edilmiş ve veda etmiştir. Cuma selamlığını takiben Şişli'deki evine dönmüş, annesi Ve kız kardeşine veda etmiştir.

    Atatürk Şöyle anlatacaktır: (16-17-18-19)

    Artık Şişli’deki evi bırakmak üzereyiz. Bandırma vapuru Galata rıhtımında hazır, bildiğimiz bu! Karargâhımızdan Olanlar belirlenen saatte rıhtımda toplanmış olacaklardı. Otomobil kapımın önünde idi. Evdeki vedaları bitirmiştim. Tam o sırada gelerek beni büroma götüren bir dostum. Aldığı bir habere göre benim ya hareketime müsaade edilmeyeceğini, yahut vapurun Karadeniz’de batırılacağını söyledi. Yıldırımla vurulmuşa döndüm. Daha sonra vaktiyle uzun müddet yanımda çalışan bir kurmay subay da gelerek, maiyetinde çalıştığı bir Damat’tan aynı şeyleri öğrendiğini bildirdi. Bir an yalnız kaldım ve düşündüm. Bu dakikada düşmanların elinde idim. Bana her istediklerini yapamazlar mıydı?

    Beynimden bir şimşek geçti: Tutabilirler, sürebilirler, fakat öldürmek! Bunun için beni Karadeniz’in coşkun dalgaları arasında yakalamak lazımdır. Bu ihtimal mantıkî idi. Ancak artık benim için yakalanmak, hapsolmak, sürülmek, düşündüklerimi yapmaktan men edilmek, hepsi ölmekle aynı idi. Hemen karar verdim, otomobile atlayarak Galata rıhtımına geldim. Baktım ki rıhtıma yanaşmış olacağını“ sandığım vapur, uzaklardadır. Sandallarla vapura gittik. Kaptana yola çıkmak için emir verdimse de Kızkulesi açıklarında kontrole tabi tutulduk. Birkaç yabancı subay ve asker bizi yoklayacaklardı. Kontrol uzayıp gitti. Gelip gidildiğine göre acaba bunlarla şehirdekiler arasında bir haberleşme mi vardı? Maksat beni tevkif etmekse, bütün bu şeylere lüzum yoktu, sıkılıyordum. Bir kararsızlık da olabilir, diye düşündüm. Bundan istifâde edebilmek için kaptana hareket hazırlıklarını çabuklaştırmasını söyledim.
    Yirmi yedi yıllık ihtiyar kaptan demir aldırmaya başladı. Ben kaptan yerinde idim. Subay ve askerler dışarı çıktılar. Hareket ettik. Karadeniz boğazından çıkarken, kaptana tehlikeli ihtimalleri anlattım. Cevap verdi: “Ne aksi!” dedi, “Bu denizi pek iyi tanımam, pusulamız da biraz bozuk...” Mümkün olduğu kadar kıyıları takip etmesini tavsiye ettim. Çünkü bundan sonra benim tek istediğim, Anadolu’nun bir kara parçasına ayak basmaktan ibaretti.

    Sahili takip ede ede evvela Sinop’a geldik. Kasabaya çıktım. Oradakilerle görüşerek, Samsun’a kolaylıkla gidebilecek yol olup olmadığını soruşturduın. Maalesef yokmuş! Çok zorluk çekecek ve günlerce yollarda kalacaktık. Bilmem nedendir, Samsun’a bir an evvel ayak basmak için o kadar acele ediyordum ki zaman kaybetmektense tehlike' ye göğüs germeyi tercih ettim.

    Tekrar Bandırma vapuruna bindik. Aynı şekilde seyahat ederek, nihayet Samsun Limanı’na vardık!”

    19 Mayıs 1919
    Mustafa Kemal Atatürk sabah saatlerinde Samsun’a çıkmıştır..

    Samsun’a çıkışını Nutuk’ta şöyle anlatacaktır;
    1919 yılı Mayıs'ın 19. günü Samsun'a çıktım. Genel durum ve görünüm:
    (...)Saltanat ve hilafet makamında bulunan Vahdettin soysuzlaşmış, kendini ve yalnızca tahtını güvenceye alabileceği alçakça önlemler araştırmakta. Damat Ferit Paşa'nın başkanlığındaki hükümet zavallı, beceriksiz, onursuz ve korkak; yalnızca padişahın buyruğuna bağlı ve onunla beraber kendilerini koruyabilecek herhangi bir duruma razı (...)

    8 Dakikanızı ayırarak bu güzel anlatımla 19 Mayıs Ruhunu daha çok hissedebilirsiniz: https://www.youtube.com/watch?v=gml1Kj1-2EQ

    "Ne saraya/sultana ne İngiliz veya Amerikan mandasına güveniyordu. Tek güven kaynağı milletti. Yalnızca milli iradeye güveniyordu.
    Samsun'a çıkmasından üç gün sonra, sadrazama çektiği telgrafta ''Millet topluca 'Egemenlik esasını' benimsemiştir" demişti. Amasya Genelgesi'nde ''Milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararının'' kurtaracağından, ''milli bir heyetin'' kurulmasından, Sivas'ta ''halkın temsilcilerinden oluşan milli bir kongre'' toplanmasından söz etmişti." #28289686

    Şimdi kasetimizi biraz ileri alacağız..

    Milli Mücadeleyi başlatacağız, Genelgeleri Yayınlayacak, Kongreleri yapacağız.. Ankara’da Meclis’i kuracak, Cumhuriyet’in ilk adımını atacağız, Meclis üzerinden kararlar alacak, Sevr’i imzalayanları lanetleyecek, vatan haini ilan edeceğiz.. I ve II. İnönü savaşlarından galip ayrılacak, Emperyalizme biz buradayız diyeceğiz.. Büyük Taarruz ile görülmemiş bir zafer kazanacağız.. 22 Gün 22 Gece düşmanla çarpışacak, Tarihe Türklüğün Unutulmuş vasfını hatırlatacağız. BİZ Hür doğduk, HÜR yaşarız diyeceğiz! Yunan ordusuna ağır kayıplar verdireceğiz ve komutanlarını esir alacağız..!! Yetinmeyeceğiz! İLK HEDEFİNİZ AKDENİZDİR Emrini alacak, Düşmanı İZMİR’den DENİZE DÖKECEĞİZ! Yunanlılar kaçarken İZMİR’i ateşe verecek ama en büyük zararı yine kendi vatandaşlarına vereceklerdir. İzmir sadece duraktır.. Amaç İstanbul ve CUMHURİYET’tir.. Yaptıkları, yapacaklarının göstergesidir. İzmir alındıktan ve düşmandan temizlendikten sonra İSTANBUL Tek kurşun atılmadan 1923’te düşmandan temizlenecektir… Artık TAM BAĞIMSIZ bir Türkiye Dünya’ya merhaba diyecektir… Yeni Meclis seçilecek, Cumhuriyet İlan edilecek; ZAFER’in taçlandırılması için, İLKE ve INKILAPLAR, Demir Ağlarla örülen VATAN’ın her bir köşesine serpiştirilecek, ARTIK MODERN bir TÜRKİYE inşa edilecektir..

    Bu kadar kısa bir anlatımla tanımlamak mümkün mü? Tabi ki değil.. Ama Mustafa Kemal ATATÜRK bunları ve daha fazlasını yapmış, bütün projelerini gerçekleştiremeden aramızdan ayrılarak, ebediyete göç edecektir.. Biz ise şunu diyecektik..

    Biz Mustafa Kemal'iz efendim...! ve Mustafa Kemaller ÖLMEZ....! Fikrimiz’ de, Kalbimiz ‘de ve Ruhumuzdadır...! Hiç görmedik, gözünün içine canlı olarak dahi bakamadık ama FARK ETMEZ! Onu GÖRMEK demek mutlaka YÜZÜNÜ görmek değildir. ONUN fikirlerini, ONUN duygularını anlıyorsak ve hissediyorsak bu kafidir.....! #28815684

    Demek ki, bugün de söylesek, yarın da söylesek bu kelimeler Mustafa Kemal’e yetmeyecektir. Çünkü ebedi istirahatinden dönecek; 19 Mayıs 1999’da tekrar Samsun’a çıkacaktır.. Uzunca yazdığımız kitabın incelemesini işte şimdi yapacağız..

    ATATÜRK yeniden aramıza gelmiş ve SAMSUN’a ayak basmıştır… Ona eşlik eden kadro ise tam olarak şu şekildedir;
    Salih Bozok, Albay Nazım, Yarbay Mahmut, Ali Kemal Efendi, Rifat Börekçi, Mahmut Edat Bozkurt, Mazhar Müfit Kansu, Ibrahim Ethem Akıncı, Asker Saime, Eribe, Türkan Baştuğ, Mustafa Necati,Vasıf Çınar, Dr. Reşit Galip, Hasan Ali Yücel, Ruşen Eşref Ünaydın, Yunus Nadi ve Falih Rıfkı Atay.
    Bu kadro ile neler yapılmaz ki… İnsan hayal edemiyor.. !!!

    "Ah bir gelse!", "Ah Atatürk olsaydı!" diye özlediğimiz Atatürk tekrardan Samsun’a çıktı.. Bu kısımları okumaya başladığınız anda içinizde bir şeyler canlanıyor, bir elektriklenme yaşıyor vücudunuz… Kendinize gelemiyorsunuz… Gerçekten O’nun geldiğini hayal etmeye ve şu düzene neler neler yapacağını, her şeyi nasılda düzelteceğini düşünüyorsunuz. Okudukça daha çok okuyasınız geliyor..

    Mustafa Kemal ATATÜRK ayağının tozu ile ardı ardına olmak üzere Televizyondan halka sesleniyor. Bir hayal edin şimdi. Gerçekten geldi ve Dünya çalkalanıyor, Ülkede yer yerinden oynamış, halk dışarıda ve sevinçten ne yapacaklarını şaşırıyor. Atatürk düşmanları saf değiştiriyor, yıllarca koltuk sevdasından başka sevdası olmayan Cumhuriyet düşmanları ortadan kayboluyor.

    Yıllardır ülkemizde neler oluyor, biz neleri görüyor ve anlatıyorsak Sayın Özakman daha da ileri giderek bizim gözümüze soka soka her şeyi ortaya döküyor.
    Yıllardır ne yazıldı, ne çizildi? Şuan ne yazılıyor, ne çiziliyor? Bir bakalım…

    *Yalan ve alternatif tarihler üretilerek halk kandırılıyor,
    *İktidarlar Din üzerinden siyaset yaparak din sömürüsü ile oy alıyor,
    *Kapatılan tekke, zaviye gibi yerler hortlatılıyor ve cemaatler destekleniyor,
    *Halka Milli Mücadele ve Kuva-yı Milliye ruhu gerçeklerle değil, yalanlar ile anlatılıyor,
    *Hainlere hain denmiyor, Atatürk ve Cumhuriyet düşmanları tarafından tarihte olmadıkları yerlere yerleştiriyorlar,
    *Vahidettin gibi korkak ve koltuğundan başka bir şeyi düşünmeyen, İstanbul düşerken dahi kılını kıpırdatmayan, Milli Mücadele karşıtı, İsyan teşvik eden, *Emperyalistlere bel bağlayan, Hainliğin son kademesine tırmanan kişileri yobaz takımı milli mücadeleye entegre etmeye çalışıyor ama hiçbir belge, argüman sunamıyor,
    *Belgeler sunmayarak tarihi gerçekleri çarpıtıyor, iktidar partileri ile birlikte uyumlu bir şekilde çalışıyorlar,
    *Kazanılmış bütün zaferler küçümsenerek “ONLARDA SAVAŞ MI” deniyor,
    *Bütün İnkılapların yapılış ve sisteme ekleniş şekli çarpıtılıyor, yalan söyleniyor,
    *İstiklal Mahkemeleri tarafından idama mahkum edilenlerin sayısı abartılıyor, (İki bin dolaylarında olan ve bir çoğu isyancı grup olan bu zatların sayısını 500 bine kadar çıkaranlar var. Yok 10 Milyon..)
    *İşgal güçlerinin askeri kayıp sayıları bilerek azaltılıyor, zaferlerin masa başında uydurulduğunu söyleniyor ama hiçbir belge sunulamıyor,
    *İşte normalde adını anmayacağımız belgelerlegercekler gibi yalan siteler, mısıroğlu şakşakçılar ve armağan gibi kişiler türüyor ve türetiliyor ve destekleniyor,
    *Bunlara ek olarak din istismarcılarını hiç saymıyorum bile.. Kedicikleri falan olanlar üst seviyeler… Neyse!

    Bu liste daha da uzar…
    Çünkü; söylenen yalanların haddi ve hesabı YOK!
    Bunları yazanların gram yüreği YOK!
    Zeka seviyeleri ise kendilerine dahi yetecek seviyede YOK!
    Çanakkale’nin, İstiklal Harbi’nin Şehitlerine en ufak bir saygıları YOK!

    Yalan yazıp türetenlerle bitiyor mu sadece, HAYIR!! 10 Kasım 1938’den bu yana neler yapıldı? Hızlı bir koltuk kavgası, yavaş yavaş yükselen irtica, sesi kısılmış ve yeraltına inmiş fırsat bekleyen Cumhuriyet düşmanları..

    Neler yok edildi!!;
    *Halkevleri kapatıldı,
    *Köy Enstitüleri kapatıldı,
    *Tam bağımsız ülke, bağımlı hale getirildi,
    *Tarım programı terk edilip, Menderes zamanı tutsaklık anlaşmaları imzalandı,
    *Çalışan ve üreten köylüyü alıp, sınırlı üretime mahkum edildi, fazla üretmesin diye ağaçları kesildi,
    *İhtilaller yapıldı, Atatürk kullanıldı,
    *Dış politika zaferleri, dış politika rezaletlerine,
    *İç politika zaferleri de, iç politika rezilliklerine dönüştü.
    *Başa gelmek için halk yeniden din ile sömürüldü,
    *Milli mücadele ile ilgili Atatürk hayattayken yazılamayan, konusu dahi açılamayan yalanlar türetildi,
    *Eğitim sistemi her gelen hükümetle birlikte daha rezil bir hale getirildi,
    *Cumhuriyetin ilk zamanlarında yurt dışına gönderilen öğrenciler önemli yerlere gelirken, yeni eğitim istemi ile birlikte bu oran iyice düştü,
    *Açılan fabrikalar bir bir kapatıldı,
    *Yerli ve milli sermaye ile kurulmuş birçok işletme devredilip özelleştirildi,
    *Ülkenin haberleşme alt yapısı yabancı devletlere verildi,
    *Yap, işlet ve devret gibi mantığa sığmayan işlerle halk kullanmadığı şeylerin vergisini ödemeye başladı,
    *Hak edenin değil torpili olanların kamusal alanda iş bulması sağlandı,
    *İç ve dış borç arttı,
    *Cumhuriyet’in ilk kurulduğu yıllarda onca imkansızlığa rağmen millileştirilen kurumlar, hiç pahasına satıldı ya da kapatıldı,
    *Mustafa Kemal Atatürk’ün kendi parası ile satın alıp devlete bıraktığı çiftlikler kapatıldı, parçalara bölünüp satıldı,
    *Yeşil alan her yıl azaldı,
    *İhracat azaldı, ithalat yükseldi,
    *Üreten değil tüketen toplum türedi….

    O kadar çoklar ki hangi birini yazalım değil mi? İncelemeyi toparlayacak olursak;
    Turgut Özakman bizlere, ders niteliğinde harika bir kitap bırakmış. Bu kitap tiyatro oyunu haline getirilip oynatılmalı, sinema filmi yapılmalıdır.. Neden?

    Verilen örnekler gerçeğin ötesindedir, Özakman’ın Atatürk’ün ağzından bugünü sorgulaması her hattıyla doğrudur. Bundan daha azını yapacağını ya da söyleyeceğini sanmıyorum Mustafa Kemal’in. Daha fazlası olur ama azı asla olmaz.
    Cumhuriyet’e düşman kesim sessiz sedasız, cemaat ve benzeri uzantılar sayesinde yavaş yavaş beslenmiş ve devlet kurumlarının her yerine sızmışlardır.
    Anlatmak istediğim tam olarak budur:-->>>> https://www.youtube.com/watch?v=b9_ELvN5izM

    Mustafa Kemal Atatürk “Büyük ölülere matem gerekmez, fikirlerine bağlılık gerekir.” Der. Evet kesinlikle öyledir ve devam eder; “Ölülerden medet ummak uygar bir toplum için lekedir.” der. Ne bu kitap ne de biz Atatürk’ün ebediyete kavuşmuş Yüce ölüsünden medet ummuyoruz. Tam tersi bizim için önemli olan onun BİLİMİ, EĞİTİMİ, ÇAĞDAŞ bir yaşamı hedefleyen FİKİRLERİDİR!

    Yalanlara itibar etmemek için OKUYUN!
    Cumhuriyeti Anlamak için OKUYUN!
    Milli mücadele ve Kuvayı Milliye Ruhunu anlamak için OKUYUN!
    Tarihi safsataları tarihin tozlu raflarına hiç çıkmamak üzere gömmek için OKUYUN!
    En basiti Mustafa Kemal ATATÜRK’ü biraz daha anlamak için OKUYUN!!!!!

    Kolay Kazanılmadı! Kolayca bırakmayız!!!! İftiracı ve Yalan tarih anlatanlara da asla GÖZ yummayız!! Onlar sanıyor ki, biz naif insanlarız… Naifiz, naifiz de...Hele bir gelin bakalım.. Geçmişte yaptığınız ayaklanmaların ve isyanların neticesinde aldığınız yaşamların bedelleri nasıl ödetiliyor!
    Yolun Yolumuzdur PAŞAM!

    “Mustafa Kemal bir temeldir. Bir yöndür. Yapılmış, her şeyi bitmiş bir bina değildir. Onu ancak devam ettirerek, sürdürerek sevebiliriz. Kendisine yeni şeyler, yeni değerler ekleyerek sevebiliriz. Yalnız yüreğimizle değil, aklımızla da sevelim. Mustafa Kemal en büyük zaferini o zaman kazanmış olacak.”
    Cemal Süreya
    OKUYUNUZ!!! OKUTUNUZ!!! Tarihi yalanlarla dolduranlara 100 MEGATONLUK bir TOKAT gibi CEVAP niteliğinde!!!
    19 MAYIS ATATÜRK’Ü ANMA, GENÇLİK VE SPOR BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN!!!
    Ruhun Şad Olsun Başkomutan Başbuğ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK!

    Ey Türk Gençliği! Birinci Vazifen!!! -->> https://www.youtube.com/watch?v=oz3I4oq07Zo

    Unutma!

    İyi Okumalar….!
  • 296 syf.
    ·2 günde·9/10
    Bugün farklı bir yolculuk yapacağız sizlerle Sevgili Okur. On altı kenti gezeceğiz hep birlikte. Kentleri gezeceğiz dediysem tarihi mekânlarını, doğal güzelliklerini sanmayın sakın; bir farklılık yapıp bu kentlerde yaşayan pek çok kadının dünyalarını ziyaret edeceğiz. On altı farklı kent, farklı kadınlar ve bambaşka hayatlar... Hoşgeldiniz Kadından Kentler’e...

    İlk durağımız hafif esen rüzgârıyla, Kordon’u, Alsancak İskelesi, vapuru, gevreği ve boyozuyla güzel İzmir. Tüm bu güzelliklerin içinde bir güzelle karşılaşıyoruz: Nurhayat. Yaşadığı on yedi yıl boyunca benliğinin farkında olmayan ve farkında olmadığından dahi bîhaber olan Nurhayat... Ama herbirimizin hayatında bir kırılma noktası vardır hani, hiçbir şey o noktadan sonra eskisi gibi olmaz. İşte Nurhayat da, ‘Emin olmak ne demekti? Bir kadın ne zaman emin olurdu? Zaman en çok ne zaman bilinirdi?’ diyerek kendini keşfetme öyküsünü sunuyor bizlere.

    Bu uzun yolculukta otobüs ağır ağır ilerlerken cama başımızı yaslamış geçen zamana rağmen bir insanın kendini keşfedememesinin verdiği acıyı düşündüğümüz sırada Adana tabelası çarptı gözümüze. İş seyahati için kısa bir süreliğine İstanbul’dan Adana’ya gelen Emine ve Adana’da yaşayan arkadaşı Gülsüm giriyor kadrajımıza. Geçen zamanın herkesi farklı yöne sürüklediği, farklı insanlar hâline getirdiği ve hiçbir şeyin geçmişteki gibi kalmadığı gerçeğiyle yüzleşiyoruz Adana sıcağında. ‘İnsanlar aynı biçimde, aynı yönlere doğru değişmiyorlardı. Çoğu kez mazi ortaklıkları şimdiki zaman arkadaşlıklarını diri tutmaya yetmiyor ama insanlar bu gerçeği kabullenmeyip her şey eskisi gibi sürsün istiyorlardı. Sanki bir şeyler hiç değişmeden olduğu gibi sürerse, hayat daha gerçek, dünya daha inandırıcı bir yer olacaktı.’ diyerek bu gerçeği bir kez daha vurguluyordu Emine.

    Adana’dan sonra Trabzon’daydık artık. O sırada umutsuzluğun başkenti olan Trabzon... Kendi memleketinde doktorluk yapan Sevgi’yle tanışıyoruz. Umutsuzluğun, tükenmişliğin, yarı yolda bırakılmanın bir insana neler yaptırabileceğini seyrediyoruz. ‘Umut demek, bir hayat demek...’ diye tekrar ederek Bursa’ya doğru yola koyuluyoruz.

    Esme, İrem, Engin ve Tülin var sahnede. Sürekli kendi isteklerini ön plâna alan ve önceliklerini gerektiği gibi ayarlayamayan bir kadının evlilik hayatını kendi elleriyle nasıl sarstığını dinliyoruz. Tüm olumsuz sonuçlara rağmen günün birinde bir eşyanın, bir şarkının, bir kokunun, bir kıyafetin insanı hangi hatıralara götürebileceğine tanık oluyoruz. Kimi zaman güzel, kimi zaman da kötü hatıralar...

    Sıra Samsun’a geldi tabii. Samsun’a gelin giden Songül ve onu ziyarete gelen ablası Şengül’le eski bir Rum evindeyiz. Songül’ün eşi Hüseyin ve kayınpederi Eşref Bey’i de unutmayalım. Tüm bu manzara, ne de çok şey çağrıştırdı zihnimizde. İnsan kendinde var olan bir yarayı bir başkasında var olan aynı yarayla onarmaya çalışır dedik kimi zaman. Onarılır mı gerçekten, orası muamma. Kimi zaman da tanıdığımızı düşündüğümüz insanları gerçekten tanıyor muyuz?, diye geçirdik içimizden. Sahi bütünüyle tanıdığımızı sandığımız kaç insan günün birinde beklenmedik şeyler yapan insanlar arasına katıldı? diye düşünürken Amasya’ya gitme vaktinin geldiğini öğrendik.

    Güzel, Nihal, Melek ve Zuhal’le kesişiyor yollarımız. Kimi doyumsuzluğun, kıskançlığın, kimi de fedakârlığın simgesi oluyor gözümüzde. Her ne kadar geçmişte de kalsa, bazı olaylar peşimizi, zihnimizi bırakmıyor ne yazık ki. Hatırlamak istemediğimiz pek çok anı gelip yerleşiyor belleğimizin merkezine. İşte bu dört kadın bu anılarla yüzleşiyor bir anlamda.

    İşte yolculuğun en sevdiğim kısmına geldik Sevgili Okur. Ankara’dayız, mütevazı bir evde... İsmini bilmediğimiz her konuda mükemmel bir kadın ev sahipliği yapıyor bize. Hani bazen insanın canı sıkılır, birileriyle dertleşmek, birilerine danışmak ister. Bazen de mutluluktan içi içine sığmaz, biriyle paylaşmalıdır bunu. İşte tüm bu anlarda muhatabınızın sizi anlayacak, sizinle üzülüp sevinecek biri olması çok önemlidir. Hatta sessizliğinizi bile paylaşabilmelidir yeri geldiğinde. Kaçımızın etrafında böyle bir insan vardır ki? İşte isimsiz karakterimiz tam da böyle biri. Kaliteli ve samimi bir insanın dokunduğu bir hayat var satırlarda. Böyle insanlar bulsun hepimizi diyelim ve Sinop’a geçelim.

    Pek çok şehirde olduğu gibi Sinop’ta da Seher ile birlikte hatıralar çıkıyor karşımıza. Bir insanı, bir anı anımsatan maddi-manevi hatıralar... Ve bu hatıralara fazlaca bağlanmanın ardından gelen hayal kırıklığı... Bir şeylerin eksilmesine rağmen hiçbir şeyin değişmediğine, her şeyin aynı şekilde sürüp gittiğine inanma isteği...

    Pek çok hikayeyle akıp giden yolculukta kısa bir mola: Afyon İkbal Dinlenme Tesisleri’ndeyiz. Kanat Turizm’le yolculuk eden Meltem var masalardan birinde. Bir mola yerinde eski dostu Serap’la buluşturuyor kader Meltem’i. Arzu edilmeyen bir rastlantının hatıra getirdiği kocaman bir geçmiş çıkıyor gün yüzüne. Hiçbir hayatın karşılaştırılmayacağını, yarıştırılamayacağını öğretiyor bizlere Meltem.

    Meltem ve Serap’ı o masada bırakıp Neşet Ertaş’ın memleketi Kırşehir’e geçiyoruz. Birbirini hiç tanımayan ama aynı hikâyede buluşan iki kadın: Hayat Hanım ve Tülay. ‘Belki eşyaların da kalbi vardı.’ diyerek, bir insanın bir diğerine eşyaların diliyle bıraktığı hayat dersini okuyoruz.

    Eşyaların sözsüz dilini çözmeye çalışırken Erzurum’da bu kez bir yığın fotoğraf yayılıyor önümüze. Yıllarca yakınımızda olan bir insanı tanıyamamış olmanın acısıyla fotoğraflardan medet ummak... Fotoğrafların dili olsa da annemi bana anlatsa, demek... Aslında en başta kendini tanıyamamak... Bir insan kendini tanıyamadan bir başkasını nasıl anlayabilirdi ki? Suna bunu hiç düşünmemişti anlaşılan.

    Suna’yı kendiyle başbaşa bırakıp Diyarbakır’a seğirtiyoruz. Diyarbakır deyince şehirde yıllardır bitip tükenmeyen olaylar hücum ediyor zihnimize. Gazetecilik yapan Aslı karakteriyle birlikte şehirde var olan siyasi meselelerin yıllardır değişmediğini ve kimi zaman da birbirini yıllar evvelinden tanıyan insanların arasını açtığını görüyoruz.

    Diyarbakır’daki manzara içimize hüzün ekmişken Kayseri’deki insanların sıcaklığı içimizi ısıtıyor. Lüks Terzi’nin kızlarıyla müşerref oluyoruz. Her şeyin, özellikle de duyguların bir kıymetinin olduğu günlere gidiyoruz. Pek çok kadın figürü var karşımızda ama sözünü sakınmayan, şen şakrak Nebahat Abla bir başka. Yine geçmişin değerli günlerine bir özlem havası esiyor derinden. Hani insan bazı anlarda kalmak ister bazen, işte öyle bir zaman dilimi var satırlarda. Sımsıcak, içten ve katıksız...

    Bu denli güzel duygular hissederken Gümüşhane’deki nefrete, bencilliğe dahil olmak ağır geliyor. Vicdanı rahatlatmak için yapılan davranışlar, alelade sözler ve hiçbir şey olmamışçasına hayata devam etmeler... Hepsini Füsun bizzat gösteriyor bizlere.

    Gümüşhane’de şahit olduğumuz bu olumsuz anların ardından Mersin’e uzanıyoruz, tantunicinin karısıyla tanışmaya. Bir hayal uğruna darmadağın olmuş hayatın insana ne bedeller ödettiğini görmek acı veriyor insana. Tanımadığımız halde çok çabuk yargıladığımız insanların ileride bize neye mal olacağını görmek ise daha da acı verici olsa gerek... Bilmediğimize düşman olmaktansa tanımayı, anlamayı tercih etmek gerek diyoruz bir kez daha.

    Yolculuğun sonuna gelmişiz meğer. Son durak İstanbul, Esenler Otogarı Sevgili Okuyucu. Her birimiz şahit olduğumuz hayatların, tanıdığımız kadınların etkisinden henüz çıkamamışken ağır ağır terkediyoruz koltukları. Otobüsten inip zemine adımımızı attığımız anda inanılmaz bir sürprizle karşılaşıyoruz. Yorgunluğun verdiği etkiyle, gözlerimizi ovuşturup diğer yandan karşımızdaki manzarayı idrak etmeye çalışıyoruz. Hepimizin dilinden bir cümle dökülüyor; ‘Ne sürprizdi ama!’ :)

    İşte böyle bol sürprizli, akıcı mı akıcı, her satırda düşündüren, duygulandıran enfes bir yolculuktu bizimki. Bu yolculukta bana eşlik eden, kitabı birlikte okuduğum arkadaşım Selman Ç.
    ye de yolculuğuma renk kattığı için
    teşekkür ediyorum. :)
  • 585 syf.
    ·8 günde·Beğendi
    İvan Gonçarov’un Oblomov adlı hacimli romanını henüz bitirdim. Dünya edebiyat literatürüne “Oblomovluk” kavramını hediye eden bu roman, mutlaka okuma listemizde yer almalı. Son zamanlarda hep postmodern romanlar okuduktan sonra Oblomov’u okuyunca, yazarın hemen her şeyi okuyucunun gözüne sokarcasına detaylıca tasvir etmesi benim açımdan rahatsız edici olsa da Oblomov; akıcı, sürükleyici hatta eğlenceli bir roman. Oblomov karakteri, onca tembelliğine ve sinir bozuculuğuna rağmen aslında hepimizin içinde taşıdığı o tembel ve üşengeç yanımıza göndermede bulunduğu için de bir o kadar sevimli. Gonçarov, bu romanı çok kısa bir sürede yazmış belli ki Oblomovluk etmemiş:) Kitapla ilgili yapılan yorumlara bakıldığında, Oblomov’un Rus toplumunu hatta doğu toplumlarını, Oblomov’un arkadaşı Ştoltz’un ise Avrupa’yı temsil ettiği yolunda çıkarımlar yapıldığını görmekteyiz. Ben tüm bu yorumları bir kenara bırakarak Oblomov’un bende uyandırdıklarını paylaşmak istiyorum:
    DİKKAT! SPOİLER İÇEREBİLİR!

    Öncelikle Oblomov çok iyi yürekli bir kahraman ve Gonçarov kahramanını çok seviyor, bunu romanın her satırında hissediyorsunuz. Oblomov çok iyi bir dost, vefalı bir aşık, kendisine kötülük edenlere dahi insanca davranma erdemliliğinde olan bir insan, herkesin hayatın koşuşturmacası içinde fark edemediği gerçekleri yattığı yerden fark eden bir filozof:) Fakat bir kusuru var ki bu kusur onun hayatının heba olup gitmesine neden oluyor. Oblomov, her şeyi erteleme hastalığından muzdarip. Devamlı planlar yapıp bu planların hiçbirini uygulamaması, daha dolayı iradesizlikten dolayı uygulayamaması sonucunda yaşadığı hayat onu hızla tüketiyor. Daha doğrusu yazar bizim buna inanmamızı istiyor. Yazara göre Oblomov böyle bir hayatı seçmekle yanlış yapıyor, zira yazarın idealindeki kahramanı Stoltz. Peki gerçekten yaşadığımız hayat içinde yaptığımız tercihler yüzünden yargılanmalı mıyız? Eğer sonuçlarına katlanmayı göze almışsak cevabım “hayır” olacak. Yazar ise kahramanını sürekli yargılıyor. Stoltz, sürekli hareket halinde, her şeyin en idealini o hak ediyor, hatta Oblomov’un aşık olduğu, fakat feragat ettiği kadınla evlenip çok mutlu oluyor vs vs. İyi de Oblomov böylesi bir yaşamı tercih ediyor ve bence bu iradesizlikten çok bilinçli bir tercih gibi görünüyor. En azından Oblomov’un yüksek farkındalığı bana öyle hissettirdi. Romandan aldığım şu cümleler bu farkındalığı gösteriyor:
    "Ölü değil mi bu adamlar? Oturdukları yerde uyumuyorlar mı? Ben yatakta yatıyorum, kafamı valeler ve aslarla doldurmuyorum diye kabahatli mi oluyorum?"(184)
    Anna ile aşk yaşadığı dönemde aktif bir adam olmayı başaran Oblomov, Anna’nın kendisini şekillendirmeye çalışmasından büyük bir rahatsızlık duyuyor ve zaten bu müdahaleci aşka daha fazla dayanamayan Oblomov, sonunda vazgeçiyor. Ne uğruna vazgeçiyor? Şahsiyetini korumak adına. Onun her koşul altında şahsiyetine düşkün bir insan olduğunu romandan alıntıladığım şu cümleler de gösteriyor:
    "İşini ve dışarı hayatını bırakınca Oblomov hayatın anlamını başka yerde aramaya başladı. Ömrünü nasıl harcayacağını uzun uzun düşündü; sonunda kendi kendine yaşamanın hayatına çizeceği en iyi yön olduğu kanısına vardı."(68)
    Sonrasında ev sahibesi kadının “koşulsuz sevgisi” ona çok iyi geliyor ve yola onunla devam ediyor. Bu durumda biz Oblomov’a iradesiz diyebilir miyiz? Bence Oblomov -Gonçarov her ne kadar bizi aksine iknaya çalışsa da- gayet de farkındalığı yüksek bir karakter. Öyle olmasa çok sevdiği Anna’dan vazgeçmezdi. Öyle olmasa canı gibi sevdiği dostu Ştoltz’un yönlendirmelerine göre bir hayat yaşardı. O ise tamamen şahsiyetine uygun bir yaşamı tercih ediyor. Bir koyun değil Oblomov, tam tersi –yazarın onun tembelliğini, lakaytlığını gözümüze sokmasına rağmen- aslında şahsiyetli bir kahraman. En azından ben okurken böyle hissettim ve onun bu doğal, yapmacıksız halini çok sevdim. Oblomov’un kafasındaki yaşam anlayışı aslında şu satırlarda net bir şekilde ortaya çıkıyor:
    "(Ştoltz)-Peki sence güzel hayat nedir?
    (Oblomov)-Neden 'oblomovluk' olmasın! Sanki herkes bu benim hayalimdeki gibi bir hayat için uğraşmıyor mu? Sizin bütün kosturmalarınız, tutkularınız, ticaretleriniz, siyasetleriniz hep sonunda rahat etmek için, kaybolmuş bir cenneti bulmak için değil mi?(192)
    Ben bu romanda bütün canlılığına, çalışkanlığına ve iş bitiriciliğine ve idealize edilmesine rağmen Oblomov’u Ştoltz’a tercih ettim. Tabii bu benim görüşüm.
    Oblomov’u Dino Buzzati’nin Tatar Çölü romanının hemen ardından okuyunca iki romanın mesajının benzerliği de dikkatimi çekti. Bu konuyla ilgili de romanda geçen şu cümleleri paylaşmak istiyorum:
    "Başka bir hayatı ne isteyebilir, ne de sevebilirlerdi. Hayatlarını herhangi bir rastlantı değiştirecek olsa keyifleri kaçardı. Yarın bugüne, öbür gün de yarına benzemezse kahırlarından yatağa düşüp hasta olurlardı."(139)
    "İnsan ne için yaşadığını bilmezse günü gününe yaşamakla kalıyor. Günün geçmesini, gecenin gelmesini beklemekten başka zevki olmuyor. Bugün nasıl yaşadım sorusuna cevap vermeden uykuya dalıyor, ertesi gün aynı hayat."(247)
    "Akşam olunca, hemen yatacak, günün bu kadar rahat geçmiş olmasına şükredip ertesi gün uyandığımız zaman, dünkü gibi bir gün geçirmeyi dileyecektik. Geleceğimiz bu olacaktı değil mi? Sen buna hayat mı diyorsun? Ben kahrolurdum, ölürdüm."(394)
    Temelde iki romanın mesajı da aynı noktada birleşiyor: “Hayat, yaşanılan güzel anların bir bütünüdür bu sebeple hiçbir şeyi erteleme, hemen yap. Yoksa sıradanlaşan bir hayatın içinde kaybolup gidersin” Romandan alıntıladığım şu satırlar da bu mesajı doğrular nitelikte:
    “-Yarın mı olacak bütün bunlar?(...)
    -Ya şimdi ya hiçbir zaman, unutma.”(197)
    Tabii bu, yazarın bize vermek istediği mesaj. Bense Oblomov’un keyfince bir hayat yaşadığını düşünüyorum. Zaman zaman iradesine hakim olamadığı zamanlar olsa da, o kimsenin boyunduruğu altına girmeden, kendi bildiği şekilde yaşıyor hayatını, eğer tersi olsaydı Anna ile evlenip aktif, hareketli fakat mutsuz bir adam olmayı göze alırdı, ya da çok sevdiği dostu Ştoltz’un çiftliğine yerleşip onun kendisini şekillendirmesine müsaade ederdi. Bütün bunları reddettiğine ve her şeye rağmen kendi bildiği şekilde yaşamayı seçtiğine göre ona saygı duymamız gerektiğini düşünüyorum. Tabii bunlar tamamen kişisel düşüncelerim ve her okuyucu romandan kendine göre bir çıkarım yapabilir. Zaten klasikleri klasik yapan da onların her okumada ve her okuyanda yeni fikirler ve heyecanlar uyandırmalarıdır. Herkese iyi okumalar diliyorum.
    BU YAZIYI ALTI ÇİZİLİ SATIRLARIMLA BLOGUMDAN OKUMAK İSTERSENİZ:

    https://hercaiokumalar.wordpress.com/...den-bilge-oblomov-2/