Hayır azizim! Ben hiç gülmedim demem; güldüm. Güldüm ama şöyle içten, candan gülmedim. Hem, ben ne zaman böyle gülmek istesem anamın bir sözü hatırıma gelir: 'Çok gülen çok ağlar' sözü ... Bir türlü istediğim gibi gülemem. Şöyle hani, insanlara selam kabilinden bir gülümsemek mecburiyeti vardır. En mesut anımda o kadar gülebildim. Selam makamında da hiç gülürnsemedim; sonradan ağlayacağımdan korktum. Lafı uzattım dostum! Bu çizgiler, senin anlayacağın, gülmekten değil, güneşten ...
Doğrusunu isterseniz, bu ikiyüzlü, kokmuş dünyaya artık dayanamıyorum. Sabrım kalmadı. İltifat etmek, yalan söylemek, yaltaklanmak ve hatta gülümsemek bile zor geliyor.
Sanki her şeyi farklı yönlere doğru büyüyor, verimsiz toprakta dikili bir ağacın kökleri gibi oraya buraya yayılıyordu; elleri haddinden fazla uzundu, parmakları göze çirkin görünecek kadar inceydi, ağzı büyüktü, dişleri öyle eğri büğrüydü ki, gülümsemek bile istemezdi.
«Ah, bayan, baba, yüreğimin derinliklerinden sizi lanetliyorum, 2 parmağımı ben size uzatıyorum, sizi Jamaica büyüsüyle lanetliyorum, sizi Afrika büyüsüyle lanetliyorum. Kötü talih polis köpekleri gibi sizi kovalasın. Benim lanetim dünyadaki bütün zencilerin lanetidir, bütün kara derililerin, kahverengi derililerin, sarı derililerin lanetidir. Coca'nın lanetidir. Hoşça kal, alçak beyaz bayan, hoşça kal, alçak baba, hoşça kal bütün alçak beyazlar. COCA'NIN LANETİ ÜSTÜNÜZDE OLSUN. İyi ki çok fazla büyük dişlerim okyanusa düştü, artık beyazlara gülümsemek zorunda kalmayacak. Unutma bayan, unutma baba, zenciler beyazlara yalnız dişleriyle gülümser. Coca.»