• 1-Ehli Hak (Ehli sünnet alimleri) derki: Eşyanın hakikatleri sabittir, bunlarla (sabit olmaları ile) alakalı ilim, gerçektir. Bu, felsefecilerin hilafınadır.
    2-Mahlukat için ilmin sebebleri üçtür.
    Sağlam hisler.
    Doğru haber.
    Akıl.
    Hisler beş tanedir : İşitmek-Görmek-Koklamak-Tadmak-Dokunmak.
    Bunlardan her bir hassa ile, o hassa ne için tayin edilmiş ise o şey üzerine haberdar olunur.(Yani göz ile eşya görülür, kulak ile sesler işitilir. Gözle işitilmez, kulakla görülmez.)
    3-Haberi sâdık iki kısımdır. Birisi haberi mütevâtirdir. Bu, yalan üzerine ittifak etmeleri tasavvur olunamayan bir topluluğun, lisanları üzerinde sabit olan haberdir. Bu, zaruri ilmi gerektiricidir. Eski zamanlarda yaşayan sultanları, uzak beldeleri bilmek gibi.
    4-İkinci nevisi, mucize ile kuvvetlendirilmiş Peygamberin verdiği haberdir. Bu, istidlali (delille elde edilen) ilmi gerektirir. Bununla sabit olan ilim, yakin ve sebatta, zaruret ile sabit olan ilme benzer. (İkinin yarısı bir olduğu nasıl kesin ise, peygamberin verdiği haber de kesindir.)
    5-Akıl, diğerleri gibi ilme sebebtir. Açıklıkla ondan sabit olan, zaruri (bilgi) dir. Her şeyin, cüz’ünden büyük olması gibi. (İnsan, kolundan, bacağından büyüktür) Akıldan istidlal (delil) ile sabit olan kesbidir. (Akıl yürüterek elde edilen ilimler, kişinin kazanmasıyla elde edilir.)
    6-İlham, ehli sünnet indinde, bir şeyin sıhhatini bilmek sebeblerinden değildir. (İlham ile hüküm sabit edilmez. Hükümler kitap, sünnet, icma ve kıyas ile sabit olur.)
    7-Alem (kainat), bütün cüzleri ile sonradan yaratılmıştır, zira alem ayan ve arazdır. Ayan (kainatta) zatı ile mevcut durandır. Bu, ya mürekkebtir ki cisimdir, veya cevher gibi mürekkeb değildir. Cüzlere ayrılmayan (en küçük) cüz cevherdir. (Altın, gümüş, demir gibi maddeler cisimdir. Bunlara ayan denir. Bunların üzerinde bulunan renk, koku, uzunluk ve kısalık gibi vasıflar arazdır.)
    8-Araz, zatı ile mevcut olamayandır. Renkler, duruşlar, tadlar ve kokular gibi cisimlerde ve cevherlerde onaya çıkarlar. (Cismin üzerindeki renk, koku ve tad gibi vasıflar.)
    9-Alemi mevcut eden. Allahu Teala’dır. Birdir, kadimdir, diridir, gücü yetendir, bilir, işitir, görür, dileyendir, dilediğini yapandır.
    10-(Allah) Araz, cisim, cevher değildir. Şekillendirilmiş, sınırlandırılmış, adetlenmiş, kısımlara ayrılmış, cüzlere bölünmüş, terkib edilmiş (birleştirilmiş) ve sonu olan değildir. (Sınırlar ile kuşatılmış değildir.)
    11-Nasıllık ile, nicelik ile vasıflanmaz. (Aslı ve hakikati bilinmez) Bir mekanda yerleşmez, üzerine zaman akıcı olmaz, (zaman ve mekan sınırı altına girmemiştir.) Hiçbir şey ona benzemez. İlminden ve kudretinden hiçbir şey çıkamaz. (Her şeyi ilmi ve kudretiyle kuşatmıştır.)
    12-AlIah için ezeli olan ve zatı ile birlikte bulunan sıfatlar vardır. Bu sıfatlar ne Odur, ne de O’nun gayrısıdır. (Sıfatlara Allah denmez, fakat Allah, sıfatsız düşünülmez) Bunlar; ilim. kudret, hayat, kelam, işitmek, görmek, istemek, dilemek, yapmak, yaratmak, rızıklandırmak.
    13-Allahu Teala, ezeli olan kelamı ile konuşur. Bu kelamı, ses ve harf cinsinden değildir. Bu susmaya ve aletlere zıt sıfattır. (Dili tutulmak, sessiz kalmak, konuşmamak gibi bizim vasıllarımızdan münezzehtir.) Allahu teala, bu sıfat ile tekellüm eder, emreder ve yasaklar ve haber vericidir.
    14-Kur’an, Allahu teala’nın kelamıdır, mahluk değildir. Kur’an, mushaflarda yazılmış, kalblerimizde ezberlenmiş, dillerimizde okunmuş, kulaklarımızla işitilmiş, fakat bunlara girmiş değildir.
    15-Tekvin. Allah’ın ezeli sıfatıdır. Bu, alemi ve onun her bir cüzünü, meydana geleceği vakitle var etmesidir.
    Biz (Maturidiler) göre tekvin, yaratılanların gayrısıdır. (Yaratmak sıfatı var, yaratılan eşya var. Bunlar başka başka şeylerdir.)
    **İrade. Allahu Teala’nın sıfatı olup ezelidir. (İrade sıfatı, kudretten başka olan ayrı bir ezeli sıfattır.)
    16-Allahu Teala’yı görmek, akli delillerle caizdir, nakledilen delillerle vacibıir. (Ayet ve hadislerle sabittir.)
    Ahiret yurdunda, mü’minlerin Allahu Teala’yı görmelerinin vacib olması hakkında, işitilmiş (ayet ve hadislerden) deliller gelmiştir.
    **Bir mekan da bulunmadan, bir tarafta olmadan, karşı karşıya gelmeksizin. ışığın ulaşması olmadan veya gören ile Allahu Teala arasında mesafe sabit olmadan görülecektir. (Görmemiz için burda gerekli olan şeyler, orda lazım değildir.)
    17-Allahu Teala; küfürden, imandan, taat ve isyandan olan kulların bütün fiillerini yaratıcıdır. Bunların hepsi. Allanın iradesi, dilemesi, hükmü, kazası ve takdiri iledir.
    18-Kullar için dileyerek yaptığı fiiller vardır. Onlara karşılık sevablanır ve azab görürler. Bunlardan güzel olanları. Allah’ın rızası iledir. Kabih (çirkin) olanları, Allah’ın rızası ile değildir.(Allahu Teala, şarabı, domuzu yaratmıştır fakat kullanılmasını yasaklayarak işleyenlerden razı olmamıştır. Sağmal hayvanları da Allahu Teala yaratmıştır ve onlardan istifade edilmesinden, zekatının verilmesinden razıdır.)
    19-İstitaat, fiille beraberdir. Bu, fiilin kendisi ile birlikte meydana geldiği kudretin hakikatidir. (Eli kaldırırken insanda hasıl olan kudret ona o anda verilmekte ve işi ile birlikte mevcut olmaktadır.) Bu isim, sebeplerin, aletlerin, azaların selameti üzerine de söylenir.
    **Teklifin sıhhati (kişinin dinene mükellef olması) şu istitaat’a dayanır. Kul, takatında olmayan ile teklif olunmaz.(Yapamayacağı hükümler ona teklif edilmemiştir.)
    20-İnsana vurmanın peşinden vurulan kişide duyulan acı, insanın kırması akabinde bardakla ortaya çıkan kırıklık ve buna benzeyen şeylerin tamamı. Allanın yarattığıdır. Kulun, bunların meydana gelmesinde bir tesiri yoktur. (Kulu da, onun işlerinide yaratan Allah’tır. Kul iradesini kullanır. Allah dilerse yaratır.)
    21-Öldürülen, eceli ile ölmüştür. Ölü ile kaim olan ölüm işi Allahın mahlukudur.. Kulun bunda yaratmak veya elde etmek bakımından bir tesiri yoktur. (Yani kılıcı vurmakla karşıdaki kişi ölürse, onda ölümü yaratan Allah’tır. Katilin ölümü meydana getirmekte bir tesiri yoktur, fakat yasak bir işi yaptığı için azabı hak eder.)
    **Ecel tektir. (Vakti, Allahın ilminde sabittir, değişmez.)
    22-Haram rızıktır. Herkes, helal olsun haram olsun kendi rızkını tam olarak elde eder. Bir insanın rızkını yememesi veya başkasının onun rızkını yemesi düşünülemez. (Rızık bedenin istifâde ettiği gıdalardır. Kişi için tayin edilenler mutlaka ona ulaşır. Başkası onun rızkını alamaz.)
    23-Allahu Teala dilediğini dalalete sokar, dilediğine hidayet eder. (Kişiye irade verip kitap ve peygamber göndererek onu ikaz ettikten sonra kul iyi tarafı tercih ederse Allah ona hidayeti severek yaratır. Kötü yolu tercih ederse onada sapıklığı razı olmadığı halde yaratır ki imtihan olsun.
    **Kul için en uygun olanı yaratmak, Alluhu Teala üzerine vacib değildir. (Allah, faili muhtar olarak dilediğini yapar, hiçbir şey O’na mecbur değildir.)
    24-KafirIer için ve bazı asi mü’minler için kabir azabı, itaat ehlinin kabirde nimetlenmesi vardır. (Kabir geçiş alemidir. Orda kafirler azaba çekilirler, cehennemde ebedi azab ile azablanırlar. Günahkar müslümanlardan bazısı da kabirde azab görür.)
    **Münkir ve nekirin sorgusu, işitilen delillerle sabittir. (Kabirde iki melek gelip kişiyi sorguya çeker. “Rabbin kim? Peygamberin kim? Kimin zürriyetindensin? Kimin ümmetindensin?” gibi sorularla imtihan eder. Eğer cevap vermeye kadir olursa onun kabrini genişlendirirler, Değilse ona azab ederek kabri onu şiddetle sıkar.)
    25-Öldükten sonra dirilmek haktır. Terazi (amellerin tartılması) haktır. Kitap haktır, sual haktır, havzu kevser haktır, sırat haktır. (Her canlı öldükten sonra tekrar diriltilecektir. Hayvanlar toprak olacaklar. İnsanlar ise ebedi cennet veya cehenneme gireceklerdir. Amellerimizin yazıldığı kitaplar getirilecek ve tartılacaklardır. Ahirette her işten sorguya çekilmekte haktır. Resulullah’ın Kevser Havzunda bulunup ümmetlerine su dağıtması da haktır. Hesaplar görüldükten sonra insanların sırat köprüsünden geçmeleri de haktır. Bu köprü kıldan ince, kılıçtan keskin olup üzerinden mü’minler şimşek gibi geçer, kafir ve münafıklar aşağıdaki cehenneme düşerler.)
    26-Cennet haktır, cehennem haktır. Bu ikisi (şu anda) yaratılmış olup mevcutturlar. Baki olup yok olmazlar ve içlerinde bulunan ahalileri de yok olmaz. (Bazı sapıklar derki cehennem içindekilerle birlikte yok olacak. Bazıları da derki cehennemde yanan kafirler bir müddet sonra ateş serin olup onları yakmayacak. Halbuki Allahu Teala kitabında “Onlara yeni deriler verilecek ki azabı tadsınlar” buyurmaktadır. Asla azabın kafirlerden hafiflemesi mümkün değildir.)
    27-Büyük günah, kulu imandan çıkartmaz, onu küfre de girdirmez.
    (İman amelden bir cüz olmadığı için ameli kötü olan kişi inkar etmedikçe kafir olmaz. Büyük günah: hakkında azab tehdidi olan adam öldürmek, zina etmek, faiz almak, hırsızlık, anne babaya asi olmak, sihir yapmak gibi günahlardır.)
    28-Allahu Teala kendisine şirk koşulmasını affetmez, büyük ve küçük günahlardan olan bundan aşağı olanını, dilediği kimseler için affeder.
    **Küçük günah üzerine azab etmesi caizdir. Büyük günahı affetmesi, eğer onu helal görmemişse caizdir. (Büyük günahı) Helal görmek küfürdür. (Şirk en büyük günah ve zulümdür. Onun affı ancak dünyada iken tevbe ve iman etmektir. Ahırette affı yoktur. Büyük günahların affı Allahın dilemesine bağlıdır. Dilerse affeder. Dilerse küçük günaha karşılık ta azab edebilir. Emin olmamak gerekir. Ancak büyük günahı helal saymak inkar olduğundan küfürdür, affedilmez. “Bana göre bu zamanda böyle olmaz” diyenler dikkat etsin Allahı hükmünü kendine sindiremeyenler acaba kimin kuludurlar.)
    29-Peygamber ve Salihlerin, büyük günah sahipleri hakkında şefaat etmeleri, hadislerden çok yaygın (meşhur) haberlerle sabittir. (“Şefaatim, ümmetimden büyük günah işleyenler içindir’ buyurmuştur.)
    **Mü’minlerden büyük günah işleyenler, tevbe etmeksizin ölselerde cehennemde ebedi kalmazlar. (Günahı kadar yanıp cennete girerler. En fazla yanan müslüman 7 bin sene cehennemde kaldıktan sonra, hayat nehrinde tertemiz edilip cennete girdirilir.)
    30-İman, Allahu Teala tarafından gelen haberleri tasdik ve ikrardır. (İmanın rüknü ikidir. Biri kalbten tasdik, diğeri dil ile bunu söylemektir.) Ameller, imanın nefsinde ziyadelik yapar, iman artmaz eksilmez.(İman edilen şeyler belli miktarda hükümler olduğundan onlara inanan kişi imanı hasıl etmiş olur. Bunda fazlalık veya noksanlık düşünülmez. Yapılan iyi ameller imanın kuvvetini ve nurunu artırır, imanı çoğaltmaz.) İman ile islam birdir. (İmanlı kimseye müslüman dendiği gibi mü’min de denilir.)
    31-Kuldan tasdik ve ikrar bulununca, onun için ‘Ben Hakka müslümanım’ demesi sahihtir. ‘İnşaallah ben müslümanım’ demesi sahih olmaz .(İmanında şüphesi olmadığını en güzel bir ifade ile beyan etmesi ‘Elhamdülillah ben müslümanım’ demesiyle hasıldır. “İnşaallah müslümanım’ demekle işi Allaha bırakmakta ihtimal vardır. Ya Allah onun imanını kabul etmezse ne olacak. Bu yüzden İmanda ihtimalli söz kullanılmaz.)
    32-Said bazan şaki olur, şaki olan da bazan said olur. Değişiklik, seadet ve şekavet üzerinde olur. Said etmek veya şaki yapmakta olmaz. Bu ikisi Allanın sıfatlarındandır. Allahu Teala ve sıfatları üzerine bir değişiklik gelmez. (Kişiyi said (cennetlik) etmek veya şaki (cehennemlik) yapmak Allahın sıfatıyla alakalı bir husustur. Allahın sıfatları ezeli olup onlarda bir değişme söz konusu değildir. Fakat sıfatların alakalandığı hususlarda (kainatta) bir takım değişiklikler olur.)
    33-Resullerin gönderilmesinde büyük hikmet vardır. Allahu Teala muhakkak insanlar içinden onlara, resul göndermiştir. (Peygamberle de bizim gibi insandır. Melek olsalardı onlara tabi olmak imkansız olurdu.) Onlar müjdeleyici, korkutucudurlar.(Cennetle müjdeler, cehennemle korkuturlar.) İnsanlara dünya ve din işlerinden ihtiyaç duydukları şeyleri beyan ederler. (Peygamber gelmeseydi insanlar dünya ve ahiret işlerinde karlı ve zararlı olanı kendi akılları ile bilemezlerdi.) Onları, adetleri bozan mucizelerle kuvvetlendirmiştir. (Peygamberliğini isbat etmesi için mutlaka bir mucize getirmelidir ki insanlar bundan aciz kalarak onun peygamber olduğunu kabullensin.)
    34-Peygamberlerin evveli Adem aleyhisselamdır. Sonuncusu Muhammed (Sallallahu aleyhi ve sellem) dir. Bazı hadislerde sayıları rivayet edilmiştir.(Bir rivayette 124 bin, diğer bir rivayette 224 bin) En doğrusu, zikredilmelerinde bir adet ile sınırlandırmamaktır. Muhakkak Allahu teala şöyle buyurdu: “Onlardan sana zikrettiğimiz var, sana zikretmediğimiz de vardır.” Sayılarının zikrinde, onlardan olmayanın onlar arasına girmesinden emin olunmaz. Veya onlardan olanın hariç bırakılmasından da emin olunmaz. (Bir sayı ile sınır getirsek belkî bazılarını dahil ederiz. Veya daha fazla ise bir takımlarını da hariç bırakmış oluruz.) Hepsi Allah (Celle Celaluh) tarafından haber verici ve tebliğ edicidirler, sadık ve nasihat edicidirler. Peygamberlerin en faziletlisi Muhammed (Sallallahu aleyhi ve sellem) dir. (O peygamber iken Adem aleyhisselam toprak ile su arasında daha yaratılmamıştı.)
    35-Melekler, Allahu Teala’nın kullarıdır. Onun emri ile işleri yaparlar. (O’na hiç asi olmazlar.) Erkeklik ve dişilikle vasıflanmazlar. (Nurdan yaratılmışlardır. Cinsiyetleri yoktur.)
    36-Allahu Teala’nın kitapları olup onları peygamberlerine indirmiştir. Emirlerini, yasaklarını, vaadlerini ve tehditlerini, onlarda bildirmiştir. (İyilik edenlere cennet vaadi, kötülük işleyenlere de cehennem tehdidi vardır.4 Büyük kitap. Kur’an, Tevrat, Zebur, İncil, Sahifeler:Adem e 10 – Şit’e 50 – İdris”e 30 -İbrahim’e 10)
    37-Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) in uyanık halde iken bedeni ile semaya yükseltilmesi, sonra yüce makamlardan Allah’ın dilediği yerlere kadar (yükselmesi) haktır. (Mi’rac iki kademededir. Kabe’den. Mescid-i Aksa’ya kadar gece yürüyüşüne İsra denir. Bu ayetle sabit olup inkar eden kafir olur. İkinci merhalesi: Mescidi Aksa dan göklere doğru bedeni ile yükselmesidir. Bu meşhur hadislerle sabit olduğundan inkarı bid’attır.)
    38-Velilerin kerameti haktır. Keramet, adeti yaran bir şekil üzere veliden ortaya çıkar. Uzak mesafeyi kısa zamanda aşmak, yemek, içecek ve elbisenin ihtiyaç anında ortaya gelmesi, su üstünde yürümek, havada uçmak, cansız şeylerin ve hayvanların konuşması ve diğer şeyler gibi.
    Ümmetinden biri olan velinin elinde ortaya çıkan bu keramet, peygamberi için mucize olur. (Velinin kerameti Peygamberinin mucizesinden ona gelen bereketler iledir.) Bununla veli olduğu belli olur. Veli olması ancak dîninde hak üzere olması iledir. Dininde hak üzere olması, peygamberinin risaletini kabul etmesi iledir. (Bu kerametin kendinden olduğunu iddia etse veli olamaz.)
    39-Peygamberimizden sonra insanların en faziletlisi. Ebu Bekir’dir. (Radıyellahu anhu) Sonra Ömer, sonra Osman Zinnureyn, sonra Aliyyül Murteza (Radıyellahu anhum) dır. Halifelikleri, aynı şekilde bu sıralama üzere sabittir. Hilafet, otuz senedir, sonra emirlik ve sultanlık gelir. (Dört halife sırasıyla halife olmuşlardır. Onlardan sonra halifelik, emirlik ve saltanat halinde devam etmiştir. Adaletle hükmedenler hayırla yad edilmiş, zulmedenlerin ıslahına çalışılmıştır.)
    40-Müslümanlar için. hükümlerini geçerli etmek, cezaları geçerli yapmak, surları sağlamlaştırmak, askerleri teciz etmek, zekatları almak için baş kaldıranları, hırsızları, yol kesenleri kahretmek için, Cuma ve Bayramları ikame etmek için, kullar arasında vakı’ olan davaları halletmek için, haklar üzere getirilen şahitlikleri kabul için, velisi olmayan küçük erkek ve kız çocuklarını evlendirmek için, ganimetleri taksim etmek ve diğer hususları halletmek için, elbette bir imam lazımdır. (Halifenin vazifeleri ana hatlarıyla sayılmış oldu. Buradan İslam devletinin hem dünya ve hemde ahiret işlerini yürütmekle vazifeli olduğu anlaşılmaktadır.)
    41-Bu imamın, açıkta bulunması gerekir, gizlenmiş, beklenilen olması doğru değildir. (Şiilerin dediği gibi ‘Mağaraya saklanmış ve gelmesi beklenen Muhammed mehdi’den başkası olamaz” görüşü yanlıştır. Vaktin en uygun olanı seçilir.) İmam Kureyş’ten olur. Başkalarından olması caiz değildir. Beni Haşim ve Hazreti Ali’nin evlatlarına tahsis edilmez. (Hak halifenin Kureyşten olması gerekir. Eğer böylesi yok ise- kuvveti ile islamı tatbik edecek birinin getirilmesi gerekir. Sadece Hazreti Ali’nin soyuna ait değildir.)
    42-İmamda masum olma şartı aranmaz. (Masum olan sadece peygamberlerdir.) Zamanındaki halkın en faziletli olması şart değildir. Mutlak kamil velayet ehlinden olması şarttır. (Yani Müslüman, akıllı, baliğ, hür olmalı.)
    **Siyaset ehli, hükümleri geçerli yapmaya kadir, İslam yurdunun sınırlarını korumaya ve zalimden mazluma insaf etmeye kadir olmalı. (Asıl özelliği idare sanatını iyi bilmeli- ıslah ve fesat yollarını kavramalıdır. Hükümleri geçerli yapması için kuvvet sahibi olmalıdır.)
    **İmam fasık olmak ve zulmetmekle görevden indirilmez. (İmam günah ve zulüm işlemekle görevden alınmaz, belki dinden dönerse ona artık itaat edilmez.)
    43-Her bir iyi ve günahkar kişinin peşinde namaz kılınır. (İmamların amelinin bozukluğu onlara uymamayı gerektirmez, belki îtikadları ehli sünnetten hariç kalırsa o zaman onların peşinde namaz olmaz)
    **Her bir iyi ve günahkar kişinin üzerine cenaze namazı kılınır.
    (Ölen kişinin günahları araştırılmaz. Hakkında namaz kılan olduğuna şahitlik ediliyorsa müslüman olduğunu kabul ederek cenaze namazını kılarız.)
    44-Ashabın zikrinde ancak hayrı söyleriz. (Onlar arasındaki olaylarda hüküm vermek bizim işimiz değildir. Hepsini iyilikle yâd ederiz.)
    **Peygamberimizin (Sallallahu aleyhi ve sellem) cennetle müjdelediği on kişinin cennetlik olduğuna biz de şahitlik ederiz. (Bunlar: Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali, Talha. Zübeyir, Sad ibni Ebi Vakkas, Sad ibni Zeyd, Ubeyde ibni Cerrah, Abdurrahman ibni Avf. (Allah hepsinden razı olsun)
    45-Seferde ve ikamet halinde mestler üzerine mesh etmeyi caiz görürüz. (Bu konu şiiler tarafından çıplak deri üzerine mesh edildiği ve mesh giyinmek inkar edildiği için akaid kitaplarına alınarak ehli sünnetin alameti olduğu bildirilmiştir.) * Hurma şırasını haram saymayız. (Keskinleşip sarhoş edici olmadıkça içilir. Üzüm suyu da şıra halinde iken içilir. Fakat keskinleşip şaraba dönüşünce haram olur.)
    46-Hiçbir veli asla Peygamber derecesine ulaşamaz. (Peygamberlik sadece Allah vergisidir. Artık sona ermiştir.) Kul, kendisinden emir ve yasakların düştüğü bir dereceye ulaşmaz. (Ölünceye kadar ibadetleri yapmakla ve yasaklardan sakınmakla sorumludur. Peygamberler bile son nefese kadar kulluğa devam etmiştir.)
    47-Kitap ve sünnetten olan naslar zahiri manalarına hamledilirler. Bunlardan dönüp, ehli batının iddia ettiği manalara gitmek küfür ile dinden çıkmaktır. (Batıniler derki ayetlerin batini manaları vardırki onları ancak hususi kişiler bilir.Bunların gayesi islamı iptal etmek. Kur’anı yanlış tefsir etmektir. Allah dostlarının ifade ettiği bazı ince izahlar, onların safı olan maneviyatlarının parıltılarıdır, onlar zahir tefsir manasına muhalif bir şey söylemezler.)
    48-Nasları reddetmek küfürdür. (Kat’i hükümleri kabullenmemek küfürdür.)
    Günahı helal görmek küfürdür. Onları hafife almak küfürdür. Şeriat ile alay etmek küfürdür. (Günahı helal görmek, hükmü değiştirmektir. Hafife almak. Allahı tanımamaktır.)
    Allah’tan ümit kesmek küfürdür. Allah’ın azabından emin olmak küfürdür. (Allanın rahmetini umarız, azabından korkarız.)
    49-Gaibten verdiği haberde kahini tasdik etmek küfürdür.(Gaybı ancak Allah bilir. Cinler, melekler ve peygamberlerde bilemez, ancak Allah birisine bildirirse o bilir.)
    **Madum şey değildir. (Mevcut olmayana ma’dum denir. Yok olduğu için ona şey demeyiz, çünkü üzerine her hangi bir hüküm gelmemektedir.)
    50-Dirilerin, ölüler için olan duasında ve onlar için verdiği sadakalar da ölüler için menfaat vardır. (Ölünün amel defteri üç halde kapanmaz. Yaptığı bir mescid, medrese, köprü, çeşme gibi akar. Yazdığı bir ilim kitabı. Yetiştirdiği hayırlı evlat. Bunlardan gelen sevaplar ölüye fayda verir. Ölüler için Yasin ve diğer surelerin okunması da onlara fayda verir.Yapılan iyiliğin sevabının anne ve babanın ruhuna ve bir alime ikram edilmesi de caizdir.)
    **Allahu Teala dualar kabul eder ve ihtiyaçları verir. (Herkesin ihtiyacını ancak Allah temin edebilir, dua yalnız O’na yapılır.)
    51-Peygamber Aleyhisselam’ın haber verdiği kıyamet alametlerinden Deccalın çıkması. Dabbetül arz”ın çıkması. Ye’cüc ve Me’cüc’ün çıkması. İsa (Aleyhisselam) in gökten inmesi, güneşin battığı yerden doğması haktır. (Bu alametler hadisi şeriflerde on tane sayılmıştır. Ayrıca üç tane de yer batması zikredilmiştir.)
    52-Müctehid bazen hata eder, bazan isabet eder. (Müçtehid. Kur’an ve hadisi şeriflerden hüküm çıkarma kabiliyyeti olan derin alimlerdir. Bunlar bütün ilmi gayretlerini kullanarak beyan ettikleri hükümlerde isabet ettikleri gibi yanılmaları da mümkündür. İsabet edene iki veya on mükafat, yanılana bir mükafat vardır.)
    53-Beşerin peygamberleri, meleklerin peygamberlerinden üstündür. Meleklerin peygamberleri, beşerin avamından üstündür. Beşerin umumu, umum meleklerden efdaldir. (Peygamberler en faziletlilerdir. Onların da en faziletlisi Mııhammed aleyhisselamdır. Peygamberlerden sonra dön büyük melek faziletlidir. Sonra Allah dostları, sonra melekler, sonra umum müslümanlar gelir.)
  • “Yüz, yan, göz, nur, yönelmek, yakınlık, rahmet ve gazap, avuç, inmek, gelmek.”

    Mücessime: Allahı cisimlendirmiştir.
    Mutezile: Te’vil edilmelidir.
    Selef: Teşbih ve tevilsiz geldiği kabul edilmelidir.
    Ehlisünnet: Önce selef, sonra Mutezile’nin görüşünü benimsemiştir.
  • 1968 yılında yayın hayatına başlayan Günaydın gazetesi, günümüz Türk basının öncüsü, prototipi, temel kalıbıdır.

    Neydi özgünlüğü Günaydın'ın? Bol resim, az yazı!... Türk basınını, haber denilen şeyi neredeyse salt görselliğe indirgemek zorunda bırakan şey, sanıldığı gibi televizyonun yaygınlaşıp renklenmesi değil, kırsal kesimin, daha açık bir ifadeyle köylülüğün kentlileşmeden kentleri egemenliği altına almasıdır... Esasen okuma kültürü olmayan insanlara, aslında okunarak tüketilen bir malı, gazeteyi satabilmenin, görselliği öne çıkarmaktan başkaca yolu yoktu elbette. Böylece, genelde tüm medya için geçerli olan, basın için haydi haydi geçerli olan bir denge, gazetelerimizde tümden ters yüz edildi: Yazı ile anlatılan haberi daha anlaşılır ya da daha vurucu kılmak amacıyla başvurulan görsel malzeme, başat malzeme oldu. Yazı alabildiğine kısaltılıp görüntünün açıklayıcısı olarak kullanılmaya başlandı.


    Bir gazeteyi, her gün ve baştan sona çıplak kadın resimleriyle, kan revan içindeki kaza ya da cinayet fotoğraflarıyla doldurmazdınız. Ülkede olup bitenler hakkında da haber vermek gerekiyordu. Politik gelişmeleri, ekonomik güçlükleri, toplumsal sorunları yansıtmadan olmazdı. Kısacası, basın her şeye rağmen ''haber'' vermek zorundaydı. Ve bu tür haberler de, her zaman çarpıcı görsel malzemeyle revnakladırılmayabiliyordu (yukarıdaki Kenize Mourad örneği gibi gibi istisnalar kuralı bozamazlar!) Türk basını, işte o zaman yazıyı resimleştirmenin yöntemini icat etti: Manşetlerden, haber başlıklardan fiil kalktı, fiillerin yerini sıfatlar ve zamirler aldı.

    Oysa ki, haber her zaman ve her yerde bir tür bilgilendirmedir. Bir dilin olanakları ve yapısı içinde de, bilgilendirmenin asıl taşıyıcısı olan sözcük türü fiildir. ''Başbakan istifa ediyor'' dediğim zaman, bir olayı haber veririm. Ve haberi taşıyan sözcük ''istifa etmek'' fiilidir. Bugün böyle bir olasılık gündeme gelse, gazetelerimizin, ''Tans Hanım yolcu!'' gibisinden bir manşeti yeğleyeceklerine emin olabiliriz...
  • Aşk-ı Sükûn alışılmışın dışında bir roman… Nuriye Çeleğen, bu kitapla çıktığı yolculukta, hakiki aşkın sırrını arıyor. Hepimizin az çok bildiği kıssa-yı İbrahim’den (a.s.) hareketle iki kadının gözlerinden aşkın tabiatını ve farklı kalplerdeki tecellilerini okumamızı teklif ediyor. Kur’an-ı Hakîm’den ve hadis kaynaklarından yararlanılarak ortaya çıkarılan bu eser, kıssanın kadınlara bakan cihetlerini anlatmasıyla da özgün bir boyut taşıyor. Peygamber annelerinin bu değerli hayat hikayesini, bizzat Hz. Hacer ve Hz. Sâre validemizin gözlerinden okumak isteyenler için, elinizdeki roman doğru bir seçim…

    ***

    Sırr-ı evvel

    ALEM, SIRRIN aşikâr olmamış hazinesindeydi. Kenz-i mahfinin (gizli hazine) görünme seyri, yokluğun örtüsünü aralattı. Kenzin açılımı, sırrın paylaşımıydı. Sır, mahremiyetti, gizli tutmuştu kendini.
    Gizli kenz, ezel sırrını sıyırmayı, sır örtüsünü aralamayı, mahremiyet peçesini indirmeyi, giz perdelerini bin bir sır dolu hazine ile açmayı istedi. İstedi ki, bilinsin; istedi ki, görünsün.
    Mahremiyet “Elif… Lâm… Mim…” dedi ve mahremiyetini ele verdi. Sır açığa çıktı. Kenz bin bir kapı ile açtı kendini. Sırlar aktı her

    kapıdan sır sır…
    Her sır, sırrını söyledi:
    “Elif… Lâm… Mim…”
    Her kapıdan da bin bir yol ile giriş başladı. Her yol başında bir kılavuz vardı.
    Ve kenz sırrını zahir etti harf harf:
    “Elif… Lâm…”

    “Mim” sırrın dışa vuran yansımasıydı. “Lâm” sırra aracı olan mekândı. “Elif “sırrın sahibi.
    Mim, dışa alev alev döküldü, adına “aşk” dendi.
    Lâm, kendine bir mekân aradı, aşka aracılığını yapacağı bir yer. Ondan haberleri, ona muştulayacağı; adı mekân, ama “lâmekân” olan bir yer.

    Lâm aracılığa en uygun yeri kalpte buldu.
    Elif, “O”ydu. Aşkın çılgın tutkusu, birlik…
    Lâm aracıydı, Elif ile Mim’in arasında.
    Kenz mahremiyetini en mahrem ile paylaştı.
    Kalp, mahremiyet ile sırrın, gizlilik ile bilinmezliğin, tutku ile aşkın çözülmez meydanı oldu.
    Her şey bu serüvenle başladı. Kalbin sanılan ve aşk olarak anlaşdan sırrın, bin bir sır dolu bilinme öyküsü, başkasında görünme seyri.
    Ve böylece sırda, Mim’li bir yolculuk başladı her dem.
    Adım adım…

    ***

    Bekleyiş…
    NİL KABINA sığmıyordu o yıl. Sarayın surlarına geldiğinde sanki daha da kabarıyor, kahırlı tokatlarla surlara vuruyordu. Ürpertiyle Nil’in öfkeli sularına baktım.
    – Ah Nil! Benim için başkasın. Sanki bir şeyler getirecek, bir şeyler vereceksin sanıyorum; oysa hep birilerimizi alıp gidiyorsun. Aldığın bu kaçıncı masum olacak?
    Korkunun gücü ne de yamanmış! Yere çivilenmiştim… Saray başmuhafızının:
    –  Taraçada toplanın, emriyle koşmuştum sonra. Alina getirilmişti oraya yaka paça. Birkaç aydır Firavn’ın hizmetinde çalışıyordu. Onu eğlendirmek için elinden geleni yapıyordu. Ne olmuştu acaba? Firavn’a ne yapabilirdi ki, bu toy kız?
    Alina, Firavn’un odasından kovulduğunda ne yapılacağını iyi bilen başmuhafız, önce kızın ağzını kapamıştı. Zulüm, kelimelere dökülmemeliydi. Tüm zalimler önce kelama yasak koyardı. Kelamın gücü büyüktü. Kelamdı, yokluğun elini varlığa tutturan.
    Alina’nın Nil renkli gözlerine baktım…
    Korku ve nefret bir çift gözde ancak bu kadar birleyebilirdi. Sükûtun çığlıklarıydı bağıran:
    – Daha çok gencim. Lütfen, daha çok gencim. Yaşamak istiyorum, diyen gözlerin griye çalan tonunda boğuldum. Nil’in hırçın dalgalan vurmuştu korku birikmiş gözlerine.
    Korku bir karanlık gibi çöktü içime. Ürperdim…
    Muhafız elindeki mızrağıyla dokundu kızın sırtına. Atina’nın mızrakla parçalanan narçiçeği renkli elbisesine bulaşan kan, önce düz bir çizgi halinde aktı. Doğruluktu bu… Genç bedenin kanı önce taş zemine, sonra kanayan yüreklere düştü narçiçeği renginde. Alina, balkon kenarına yaklaştıkça çırpınan bir kuş gibi çevikleşiyor, muhafızın ellerinden kaçıp havalanmak, kanat çırpıp uçmak istiyordu. Hepimiz donmuştuk, mazlum ile zalimin mücadelesini seyrediyorduk. Nefret ettiğimizle merhamet ettiğimiz, hiç bu kadar yan yana olmamıştı. Hiç bu kadar aynı tabloda bir araya gelmemişti. Korku herkesi lal etmişti. İlk kez korkunun nasıl bu şey olduğunu anladım Sonta Korkuyu dulundum Zulüm mü korkuturdu, zalimin silueti mi. ayırt edemedim Korkuyordum işte. Bir çaresizin masum çırpınışları, yüreğim; amansız bir korkunun pençesiyle tırmalıyordu
    Kelamın susturulduğu yerde sessizlik dil olmuştu Kim senin konuşmaya, ya da gözlerinden yaş akıtmaya cesareti yoktu Ağlamak. “Bunu tasvip etmiyorum’ demekti Ağlamak. haksızlığa direnişti. Zulüm gözyaşlarına samyeli olarak esti Gözpınarları kurudu
    Nil. hırçın bir kükreyişin esintisi ile kabardı Kalpler zavallı bir masumun kahır dolu çırpınışlarıyla için için kanadı.
    Vakit ikindiye indi. Güneş ayrılık rengindeydi.
    Kan Alina’nın sırtından akmaya devam ediyordu. Muhafız kana bulanmış saçları hoyratça tuttu. Savrulan siyah saçları körpe bedeninde tutuşmak isteyen umutlar gibiydi. Nil huysuzlaştı…
    Muhafız kızdıkça kızdı:
    – Bakın, dedi, tek eliyle tuttuğu zayıf bedeni göstererek:
    –  Bakın da böyle olmayın. Efendimizi üzenin sonu işte böyle olur.
    Taraçanın kenarına iyice yaklaştı. Taraça oldukça yüksek, Nil oldukça derindi. Korku, seyirci bedenleri medet umarcasına birbirine yaklaştırdı, gözler görmemek için kapandı. Muhafız kükredi:
    – Bakın.
    Acıyla bekleşen kadınların gözleri korkunun soğuk titremesiyle açıldı. Sararmış yüzlere ölümün solgun rengi vurdu.
    Muhafızın kaba ve sert elleri, bir mengene gibi kavradı kızın gülfidanı gibi ince boynunu.
    Zaman aktı. Güneş sessizce aktı…
    Sona gelinmişti. Korku, gözlerden taş zemine düştü. Yürekler kor oldu, merhametli sineler yandı tutuştu. Şefkatten soyunmuş bir muhafız, genç bir bedeni tüm umutlarıyla taraçanın kenarından bıraktı, önce saçları, sonra narçiçeği renkli elbisesi havalandı rüzgârda. Nil’in serin suları körpe bir bedeni daha kucaklamıştı.
    C.üneş, ölümün sarısıyla yansıdı ufka. Gözlerim, ümit bahşedecek diye beklediğim Nil’in, hep kucaklayan, hep alıp götüren sularına takılı kaldı.
    Gün akşama baş koydu. Etrafta korku, havada narçiçeği renkli bir kızıllık vardı.

    Muhbir

    “KAF” VE “NUN” yokluğun varlığa yeniden tutunacağı haberini etrafa saldığında, her şey bu haberin sevinciyle kımıldamıştı. Varlığın ilk haberi, hayatı her daim haberle çalkalanır kılmıştı. Hayattaki serencam, hep bir haberin koşuşturması değil miydi? Kırılan ışıklar, gecenin haberini gündüzün koynuna atarken; şafağın basına sardığı kızıllık, gündüzün haberini gecenin karanlığına fısıldardı. Patlayan çiçekler, ağacın meyveye duracağı haberini baharın toy büyüsüne muştularken, sararan yapraklar sona gelindiği haberini baharın içine bir kor gibi atardı.
    Haber, hep birilerine ulaşmak telaşındaydı; gizliliği sevmez, saklanmayı istemezdi.
    Haber hızlıydı. Tez gider, çabuk ulaşırdı. Bir yerde, bir mekânda, bir kulakta kalmaz, bir gönle hiç sığmaz, kuş gibi kanat çırpardı oradan oraya.
    Haber akıcıydı, su gibiydi, anlatıldıkça coşardı, yolunu kesmek zordu onun. Bu haberde de tüm haberlerin tılsımı vardı. Günlerce akıp durdu
    mahalleden mahalleye. Uğramadığı bir ev bırakmadı. Ulaştığı her yerde kelamını kulaklara, merakını yüreklere bıraktı. Sır ortalığa
    düşmüştü. Uzun bir bekleyişin sevinci sardı, haberi alanları.
    Haberin ayağı tezdir hani, ulaşır ya tüm kapılara; Sâre’nin kulağına da ulaştı haber kuşunun çırpınan kanadı. Sâre titredi bu haberden.
    Yüreğine kor gibi ince bir sızı indi.
    Korktuğu haberin yankısıyla sarsddı. Çaresizce bakındı. Üzüntü yüreğinden önce boğazında yer tuttu. Kadınlık duyguları bir anda depreşti. Oysa beni eşine kendisi vermişti. Kıskanmamış mıydı? Kıskanmamak mümkün değildi elbette. Kıskançlık kadınlığın zaafı diye bilinirdi her daim. Belki gerçekten öyleydi, fakat “Kadın, eşini sevdiği kadar kıskanır” demişlerdi. Böyle öğretmişlerdi şimdiye kadar.
    Sâre can dostu, sevgilisi İbrahim’i benimle paylaşırken elbette bu duyguları hissetmişti. Sevgiyi pay ederken, bölünmüşlüğün hüznünü çok acı yaşamıştı. Fakat şimdi bambaşka bir haberdi bu.
    Demek?
    Yüzlerce bilinmez soru dimağına dizildi. İçine bir kahrın ağırlığı, bir kaybedişin buruk hüznü düştü.
    Kendisinin istediği, bir türlü ulaşamadığı şey gerçekleşmişti ha?
    Şimdiye dek dillendirmediği pek çok kelime döküldü kelam dünyasına. Meğer ne çok sıfatlar varmış belleğinde benim adıma. Hepsi birden söze dizilmek için üşüştü dimağına, sonra tek tek savruldu söz harmanına:
    – Köle kadın. Laf bilmez kadın. Demek öyleymiş ha!
    (…)

    Düşünceleri amansız bir yılgınlığın sarsıntısıyla kıvrandı.
    Ana olacakmış!
    Düşünmek istemedi.
    Kendi islediği bir sonuçtu bu.
    Kendisini İbrahim’ine çocuk doğursun diye vermişti. Hizmetçisi olduğum için, hiçbir zaman kendisi gibi evin hanımı olamayacağımı düşünmüştü. Şimdi ne olmuştu peki?
    Bir şeyi unutmuştu galiba: Kadınlığı pay ederken, analığı pay etmenin ne yaman bir şey olacağım.
    Bezgin hayalleri bebeğin küçük bedenine aktı. Bir bebek! Yıllardır Rabbine dua dua dökülüp dilendiği analığın şefkat parçacığı. Rahmetin kundağa durulmuş hali. Ana ile babanın yürek birliği, evliliğin görünürlük ışığı, yuvanın sıcaklığı, evin şenliği olan bebek…
    Ruhu, bir yavru ile ısıtamadığı yuvasının soğuk yansımalarıyla üşüdü. Bu tatsız haber, düşünce imbiklerinde zihninin en ücra köşelerine kadar durmaksızın aktı.
    – Hacer ana olacak!
    Analığı pay edemedi.
    Sâre’nin beyaz yüzü kıskançlığın alevleriyle kızarmıştı. Kahırlı bakışları, İbrahim’in yüzünde umutsuzca gezinip dururken sayısız sorunun endişe dolu fırtınası zihninde esip durdu:
    –  Onu benden daha mı çok sevecek? O artık çocuğunun anası olacak. Belki de aralarındaki bağ daha farklı bir boyuta ulaşacak?
    Sâre düşündükçe titriyordu. Oturduğu yerde kıpırdadı. Yaslandığı ağacın iri gövdesine dayadı başını, boğulan bir insanın kendisini karaya atması gibi geçmişine sığındı. Haberin…