• "Küstah erkekler kadınları hep hafife alır."
    Büşra Toraman
    Sayfa 122 - Ephesus Yayınları
  • Öyleyse tarihle ilgilenen kimse, siyasetin kurallarını; varlıkların özelliklerini; yaşayış, ahlak, gelenek, din, inanç, mezhep ve diğer hususlarda değişik toplumlar, bölgeler ve dönemler arasındaki farklılıkları bilmeye ihtiyaç duyar. Aynı şekilde içinde yaşadığı zamanda da bu konularla ilgili bilgileri kuşatması gerekir. Çünkü bu şekilde geçmişte olanla mevcut olanın benzeştiği ve ayrıldığı noktaları ortaya koyabileceği gibi, devletlerin ve milletlerin hangi temeller üzerinde kurulduğunu, ortaya çıkışlarındaki temel ilkelerin neler olduğunu, ortaya çıkışlarına ve var olmalarına hangi etkenlerin sebep olduğunu ve onları kuranların durumlarını da tespit eder. Böylece bütün olayların sebeplerini idrak eder ve bütün haberlerin köklerine vakıf olur. O, zaman nakledilen bir haberi, bu ilkelere ve kurallara göre değerlendirir. Eğer haber bu ilke ve kurallarda aranan şartlara uyarsa onun doğru olduğuna hükmeder, aksi takdirde onun uydurma olduğunu anlar ve onu almaz.

    Önceki bilginlerin tarih ilmine çok büyük önem vermeleri bunun
    içindi. Taberi, Buhari ve bu ikisinden önce de İbn-i İshak tarihle bunu için ilgilenmiştir. Ancak daha sonra pek çok kişi tarih ilminin bu önemini dikkatinden kaçırmış, ondaki esas amacı bilememiş ve ilimde derinliği olmayan sıradan insanlar, tarihi olay ve haberleri bütün boyutlarıyla tetkik etmeyi hafife almışlar, bu rivayetlere gözü kapalı dalmışlar ve tarih ilmini "geçim kaynağı" yapmışlardır. Böylece tarih, doğruyla yanlışın, öz ile kabuğun ve iyi ile kötünün karışıp iç içe girdiği bir alan haline gelmiştir. Bütün işlerin sonu Allah'a gider
  • “İşkence” sözcüğü karşısında yüzümüzü asmayalım hemen: özellikle de bu mesele için bundan alıkoyacak yeterli neden var, - hatta gülünesi bir şeyler bile var. Özellikle şu gerçeği, cinselliği (onun gereci olan ‘kadın’ da dahil olmak üzere, şu “instrumentum diaboli“ [şeytanın aleti]) gerçekten de kişisel bir düşman gibi görmüş olan Schopenhauer'ın şen ve keyifli kalabilmek için düşmanlara muhtaç olduğu; hiddet dolu, haşin, kötücül sözcükleri sevmiş olduğu; öfke tutkusuyla, öfkelenmek için öfkelendiği; düşmanları olmasaydı, Hegel olmasaydı, kadın, duyusallık ve tüm o var olma, hayatta kalma istenci olmasaydı hasta düşeceği, pesimist olacağı (ne kadar arzu etmiş olsa da pesimist değildi çünkü) gerçeğini hafife almamalıyız. Aksi takdirde orada kalmazdı Schopenhauer, buna bahse girilir, kaçıp giderdi: ama düşmanları sımsıkı tuttu onu, düşmanları her seferinde var olmaya ayarttı onu, öfkesi, tıpkı antik çağın Kiniklerinde olduğu gibi, ona can veren şeydi, dinlencesi, ödülü, tiksintiye karşı devası, mutluluğuydu. Schopenhauer meselesinin en kişisel yanı ile ilgili olarak bu kadar; diğer taraftan, tipik bir yanı da var bu meselenin, - ve ancak bu noktada tekrar sorunumuza dönüyoruz. Yeryüzünde filozoflar var olduğu sürece ve filozofların bulunmuş olduğu her yerde (felsefi yeteneğin birbirine zıt iki kutbunu alırsak, Hindistan'dan İngiltere'ye kadar), duyusallığa karşı gerçek bir filozof asabiyetinin ve garezinin de var olagelmiş olduğu inkâr edilemez - Schopenhauer bunun en belagatli ve anlayabilenler için de en etkileyici ve en nefes kesici patlak verişidir yalnızca - : keza, çileci idealin tümüne ilişkin gerçek bir filozof tarafgirliği ve düşkünlüğü de var olagelmiştir, kimse bu konuda kendini kandırmamalıdır. Dediğim gibi, her iki eğilim de türün özellikleridir; bir filozofta bunların her ikisi de eksikse, o - emin olun ki - yalnızca bir “sözde” filozoftur. Ne anlama geliyor bu? Bu olguyu ilkin yorumlamak gerekir çünkü: kendi başına sonsuza dek alık alık durur orada, her “kendinde şey” gibi. Her hayvan, dolayısıyla la bete philosophe (felsefe hayvanı) da, içgüdüsel olarak, kuvvetini tamamen salıverebileceği ve kendi güç duygusunun son kertesine erişeceği elverişli koşulların en uygun olanını elde etmeye çabalar; her hayvan, yine aynı ölçüde içgüdüsel olarak ve “bütün akıllardan çok daha üstün” keskin bir sezgiyle, en uygun olana giden bu yol üzerinde duran veya durabilecek olan her tür huzur bozucuyu ve engeli tiksintiyle iter (onu “mutluluğa” götüren yol değil bu sözünü ettiğim, onu güce götüren yol, edime, en kudretli eyleme, ve gerçekte çoğu durumda onu mutsuzluğa götüren yol). Filozof aynı şekilde, evliliği - onun en uygun olana giden yolu üzerinde bir engel ve felaket olan evliliği - evliliğe ayartacak şeylerin hepsiyle birlikte tiksinerek geri çevirir. Şimdiye kadarki büyük filozofların hangisi evliydi? Herakleitos, Platon, Descartes, Spinoza, Leibniz, Kant, Schopenhauer - evli değillerdi; dahası onları evli olarak düşünmek bile mümkün değildir. Evli bir filozof komediye özgüdür, benim kuralım budur: ve Sokrates, şu istisna, şu fesat Sokrates, öyle görünüyor ki, ironik bir şekilde sırf bu kuralı kanıtlamak için evlenmiştir. Her filozof, bir zamanlar Buda'nın, ona oğlunun doğumunu haber verdiklerinde konuşmuş olduğu gibi konuşurdu: “Râhula doğdu, ben zincire vuruldum” (Râhula burada “küçük iblis” anlamına geliyor); her “özgür tin”, daha önce düşüncesiz bir saat geçirmişse eğer, saati gelir düşünceye dalar, tıpkı bir zamanlar Buda’nın düşünceye dalmış olduğu gibi - “cendere içinde bir hayat,” diye düşündü kendi kendine, “bir pislik ocağı; özgürlük evi terketmekte yatıyor”: “ve madem ki böyle düşündü terk etti evi”. Çileci idealde bağımsızlığa uzanan öyle çok köprü imlenmiştir ki, bir filozofun, günün birinde tüm özgürlüksüzlüğe “hayır” demiş ve alıp başım çölün birine gitmiş olan tüm kararını vermişlerin öykülerini, içinden sevinç çığlıkları atıp alkış tutmaksızın dinlemesi olanaksızlaşmıştır: üstelik yalnızca güçlü eşeklerdi bu kararlılar, güçlü bir tinin tümüyle zıddıydılar. Çileci ideal, bir filozof söz konusu olduğunda ne anlama geliyor o halde? Benim yanıtım - ki çoktan tahmin edilmiştir sanırım - şudur: filozof, en yüksek ve en gözü pek tinselliğin koşullarının en uygun olanını görüp gülümser ona baktığında, - onunla “varoluşu” reddetmez; kendi, ama sadece kendi varoluşunu evetler daha ziyade ve bunu belki o ölçüde yapar ki, şu haddini bilmez dileğin de pek uzağında kalmaz: pereat mundus, fiat philosophia, fiat philosophus, fiam (yıkılsın dünya, ama felsefe kalsın, filozof kalsın, ben kalayım)!..
  • bu ve bunun gibi kaliteli kitaplarımızın ikinci planda olması ve bir çoğumuzun bilmemesi yada es geçmesi, daha basit ve kendini yazar görüp tek konusu aşk olup en çok satanlar da olması üzücü ve toplumun değer yargılarını hafife alması gibi komik bir durum oluşuyor. Umarım yeni okurlarımız daha seçici ve dikkatli olur
  • "Ey sersem nefsim! Acabâ şu vazîfe-î ubûdiyet(kulluk vazîfesî olan namaz) netîcesiz midir,ücreti az mıdır ki, sana usanç veriyor ? Hâlbuki bir adam sana birkaç para verse veyâhut seni korkutsa,akşama kadar seni çalıştırır ve fütursuz (yılmadan) çalışırsın.(...)
    Acabâ hulfü'l-va'd(sözünde durmamak),hakkında muhâl(imkânsız)olan bir Zât ,Cennet gibi bir ücreti ve saâdet-i ebediye gibi bir hediyeyi sana va'd etse,pek az bir zamanda,pek güzel bir vazîfede seni istîhdam etse (çalıştırsa);sen hizmet etmezsen veya isteksiz,suhre gibi (başdan savma) veya usançla,yarım yamalak hizmetinle,onu va'dinde itham ve hediyesini istihfâf etsen (hafîfe alsan) ,pek şiddetli bir te'dîbe (cezâya) ve dehşetli bir ta'zîbe (azâba) müstehak olacağını düşünmüyor musun ? Dünyada hapsin korkusundan en ağır işlerde fütursuz (usanmadan) hizmet ettiğin hâlde, Cehennem gibi bir haps-i ebedînin havfı(korkusu),en hafif ve latif (hoş) bir hizmet(olan namaz)için sana gayret vermiyor mu ?"
  • Bugün, millet İslam'ı yemeğin üstüne ekilen tuzdan daha hafife alıyor. Tuz, biber, garnitür, sos, tatlı sos, bilmem ne. Bunun gibi bir şey sanıyor.
    Mahmud Esad Coşan
    Sayfa 331 - Server İletişim Yayınları
  • Derin bir mutluluk hissediyor ve endişeleniyordum.
    Bu mutluluğu ciddiye almanın tehlikeleriyle
    hafife almanın bayalığı arasında ruhumun sıkışabileceğini,kafamın karışıklığından çıkarıyordum.