• ŞİİRİN EYLEYENİ: MUTMAİN OLUŞ YAHUT ALİ URAL’IN ŞİİRİNDE İMGE EVRENİ

    Karabatak

    ıslak kanatlarını açarak güneşi bekleyen kara kuşa bak

    kırılmış dalgalara karşı dalgakıranda tüneyen sarhoşa bak

    kömürden kollarını uzatıp çekiyor bulutun yakasından

    tam yırtarken gömleğini bir örümcek iniyor da arkasından

    yükleyip sırtına güneşin küllerini uçuruyor

    bir örümcek

    tüylerinin içinde bir rozet kadar sıcak



    bu homurtuyu ancak dik duran bir avcı çıkarabilir

    bu belalı harcı kancalı bir karga karabilir

    şamandıralar kopmuş kim açılabilir

    kapanan gökten zinciri bırak



    kanadından bir tüy koparttı ve onu büyüttü

    bir tüy daha koparttı ve sonra bir tüy

    deniz yılanlarından sağdı bu sütü

    servi köklerinde bir karabatak



    aklın sınırında vurulan nöbetçinin soluğu kesilmez derinde

    bin yıl sonra verilen nefesin keskin dişlerinde

    çırpınan balıkların gözleri hala parlıyor

    daldığı yer ölüm çıktığı yer aşk



    kara batsaydı gözleri gibi kardan adamın

    böyle üşümezdi dalgakıranda

    eli boş dönen balıkçıların

    lanetiyle kararmayarak

    Ali Ural





























    Ali Ural



    1959’da Samsun Ladik’te doğdu. 1989’da Merdiven Sanat dergisini çıkardı (24 sayı) 2005-2007 yılları arasında Merdiven Şiir; 2012’den bu yana da Karabatak dergisini çıkaran Ali Ural Fatih Sultan Mehmet Vakfı Üniversitesi’nde “Özgün Yazarlık” derslerini verdi. Bu çalışmalarını yayınevi bünyesinde de devam etti. 2010’da Türkiye Yazarlar Birliği “Deneme Ödülü”ne; Gizli Buzlanma ile 2013’te Türkiye Yazarlar Birliği “Şiir Ödülü”ne ve son olarak da “Uluslararası Abdullah Tukay Büyük Şiir Ödülü”ne layık görüldü.



    Eserleri:

    Şiir:

    Körün Parmak Uçları (1998)

    Kuduz Aşısı (2006)

    Gizli Buzlanma (2013)



    Öykü:

    Yangın Merdiveni (2000)

    Fener Bekçisinin Rüyaları (2011)



    Deneme:

    Posta Kutusundaki Mızıka (1999)

    Makyaj Yapan Ölüler (2004)

    Resimde Görünmeyen (2006)

    Güneşimin Önünden Çekil (2007)

    Satranç Oynayan Derviş (2008)

    Tek Kelimelik Sözlük (2009)

    Ejderha ve Kelebek (2010)

    Bostancı Bahane (2010)

    Peygamberin Aynaları (2016)



    Tercüme/ Araştırma

    Divan / İmam Şâfiî’nin Şiirleri (2002)

























    “Kendine ayna olmuş yüreğin

    Başbaşa yaptığı karanlık ve duru söyleşi!”

    Charles Baudelaire



    Mutlak’ın örselendiği modernitenin çıkış noktalarından biri de bilgiye ulaşmadaki dolaylılığın çeşitlenmesi ve hakikate varacak yolcunun mesafesinin uzamasına bir katkı olsun yapabilmesidir. Ama gözden kaçan bir şey var ki o da yolculuk ne kadar uzasa uzasın mesafeleri seyre dalan şairin varlığıdır! Şair, artık çöllerde yitip giden biri olmayacak kadar temkinli bir duruşu beraberinde getiren sestir. O halde şiiri bir temkin aracı olarak görmenin sakıncası yoktur. Uzaklara yahut kurbağalara bakmaktan usanmış bir şairin görecek keskinlikteki gözünün gördüklerini aktarması da tam da bu noktada oldukça tehlikelidir.

    Temkinle tehlike arasındaki ilişkide, soyutlanmış bir dünyanın varlığı, en çok temkini yaralayacaktır. Bu yüzden şair, olabildiğince geniş bir şiir evreninde temkini her dem tetikte tutacak bir imge alanına sahip olması gerekir. İmge işçiliğinden ziyade deneyimleriyle tümüyle soyut ya da somut olmayan bir dünyanın varlığını da yine modernitenin ‘bu dünya’ imgesinden yola çıkarak elde edecektir.

    Her şiirin bir imge evreninden yani muhayyileden (imgelem dünyası) söz ederken imgenin hiyerarşik yapılanmada arketip, sembol ve metafor ile alegoriden sonra gelen en görünür tarafta olduğunu hesaba katmamız gerekir. İmgenin kaynaklandığı hayal ufku ya da muhayyile, bir itici gücün ısrarıyla ortaya çıkar. Kimi zaman sararmış bir yaprak, kanadı kırık bir kuş, koşan bir çocuğun düşmesi gibi sıradan bir olay ya da vak’a parçası, şairin muhayyilesinde yeni bir bağdaştırmaya yahut çağrışım evrenine kapılarını açar. Buna eklemlenen tarih, felsefe gibi entelektüel birikim de birlikte düşünüldüğünde imge evreni genişler ve arketip ile sembole nazaran daha dar bir anlam alanına sahip imgenin bunların zenginliğine ulaşması mümkün görünür. Hayal, şiiri canlı tutan, yeniye çağıran bir tazeliktir.

    Muhayyilenin bir şubesi olarak imge oluşumlarının baktığımızda görünen o ki modern şiirimizde imge, özellikle II. Yeni’yle başlayan süreçte nesneyle olan ilişkisiyle belirlenir. Daha ötede dünya şiirinde olduğu gibi bizde de düşünüş biçimlerinin evrilmesiyle imgenin yalnızca şairin iç dünyasıyla sınırlı kaldığını söyleyebiliriz. Anahtarı yalnızca şairde olan bir odadan söz ediyoruz demek ki. Gül, modernlik ağrısı içinde artık sembolik yahut mazmun değerini yitirmiş; her şairde hatta aynı şairin farklı şiirinde farklı kılıklar içinde karşımıza çıkmaktadır.

    Bu minval üzre 1990 yıllardan itibaren birçok türde ürünler veren Ali Ural’ın şiirlerine baktığımızda şairin imge evreninin bu yılların genel retoriği içinde şekillendiğini söyleyebiliriz. Düşüncemizi daha da açarsak genel olarak şairlerin dünyasında 1980 sonrası apolitik bir düşünce ya da ‘ideoloji’ve ‘dünya görüşü’ ayrımının getirdiği okumaların bir noktaya yöneldiğini görürüz: Modernlik karşıtı söylem! Bir anlamda Baudelaire’in yücelttiği şehir, alaşağı edilirken George Orwell’ın 1980 adlı romanı modernliğin en büyük eleştirisi olarak okunur. Ancak Doğu’ya ait metinleri kendi dilinden okuyabilmesi bir şairi farklı kılar. Bu sebeple ki modernlik karşıtı söylemi, Daryush Shayegan’ın ifadesiyle ‘yaralı bilinç’ olarak değil kendi kusurlarını da gören bir yaklaşımla geliştiren şairin daha ileriye doğru atılması gerekir.

    Ali Ural da kör bir adamın dokunuşlarıyla açıkladığı ‘bu dünya’ algısını Körün Parmak Uçları adlı ilk kitabıyla tanımladı. Kitabın ana damarını oluşturan şiirlerde şehrin mutantan elbisesi, soğuk nesneleri, bir körün parmak uçlarında hissiz birer algıyken öte yandan Baudelaire’in tiksindiği tabiat, şairin imge evreninde sığınılacak tek mekân oluverir. Bu açık çatışma, uğultularla tanımlanan adres defterleriyle, isimleri çizilmiş ölülerin matemleriyle tasvir edilirken yaşamanın bir anafora benzetilmesi doğal bir sonuçtur: ah bu nasıl anafor/ ne çekiyor bu parmakları/ uçlarıyla dokunuyor/ ağaca, güneşe, taşa/ uçlarıyla kazıyor toprakları/ ah bu nasıl bir fosfor (Körün Parmak Uçları)

    Bu şiirin ve kitabının farkı da işte bu noktadadır. Hem modernliğe karşı olanların körlüğü hem de bir ‘kör’ün bile fark edebileceği bir duyarlılık! İki ucu da zehirli bir değnek! Yalnızca bir açıdan bakmayan geniş imge evreninde şiirsel özneler, gerek kelime dağarcığı ve gerekse şiirin iç sesine yaptığı vurgusuyla dış dünyanın kırılmış, kenarları keskin deneyimlerine yaslanır. Kimi zaman bir ‘buzlu ses’le örselenen söylemler, tabiatın da paslanan taraflarına atıfta bulunur: yeşil ciğerleri yosun tutan bir orman/ teneke ciğerleri pas tutan şair/ biliyor su kaç derecede kaynar/ biliyor bir gövde nelerden ibarettir (Muhteva)

    Tabiata yabancılaşmanın getirdiği şeyler bununla sınırlı kalmaz. Şehrin her şeyin taklidini öngördüğü dünyasında büyüyenler için de söylenecek bir söz vardır: bir göl nasıl uyandırılır bilmem/ beni karşısında görmek ister mi/ rüzgâr eğmişse kaşlarını/ kapısı mı vurulur (Bir Göl Nasıl Uyandırılır). Modernliğin bütün emareleri, çoğu kez dokunsal duyular aracılığıyla verilirken nedensizliğin, nesneler gibi birbirinden kopuk ilişkiler ağının öne çıkarıldığı görülür. Bu imge dünyasının genişliği kadar ilişkisizliğini de gündeme getirir: işte oyun odasında/ kolu kopmuş bir bebek (Oyun)

    Kuduz Aşısı, şairin ikinci kitabı. En az ilki kadar yaralı bir imgeyi barındıran bu adın gerisinde yine şairin etrafındaki her şey noksandır. Lirik duyarlılığın içsel sesini öne çıkaran şu şiirde olduğu gibi yaralı oluş, varlığı inciten bir eksikliğe dönüşür: bir mevsimi eksik duvara güven olmaz/ gölgesiyle zehirler, devrilebilir göğse/ meydanda omuz omuza veren tuğlalar/ bir kuş uçsa yıkılır nefes değse (nefes darlığı). Tabiattaki her şeyin ama aslında varlığın eksikliği, hemen her şiirin imge evreninin temel niteliğini oluşturur. Şairin buna dair önerileri vardır kuşkusuz. Çünkü yalnızca yanlışları dile getirmenin hamasetine sığınmak bir kolaycılıktır: ey büyüyüp küçülen, yer değiştiren can/ ne çıkar kaybolsan dokusunda ağacın/ iri dallar kollarınla örtsen yüzünü/ teyemmüm ederken girsen toprağa/ hayattan korksan su gördüğünde/ bir kapı olsa artık bütün yeryüzü/ açılırken kapanan, kapanırken aralık/ tetikle parmak arasında mesafe (Keskin Nişancı) Aynı kaygı bir başka şiirde bu kez Akira Kurusawa’nın Düşler filmindeki sahneyle hatıra getiriliyor: buyurun beraber söyleyelim, haydi hep beraber/ bu asmalar buhar gibi yükselip zeminden/ avizeler asıyor tavanına kırların/ değerek dudaklarımıza ama sadece değerek/ eşlik ediyorlar o tuhaf şarkıya hem/ bağbozumu boşanırken güzün gümrah garından/ haydi vakit daralıyor ve haydi hep beraber/ tünelden bir köpek sıçrayabilir her an (Hemzemin Geçitte Tuhaf Bir Şarkı)

    Kaygı, tek yanlı yani herhangi bir karşılık verilmediğinde çoğalan, psikoza dönüşen bir hastalıktır. Modern insandaki bu temel eksiklik, tatmin edici bir karşılık bulmalıdır. Her iki tarafın konuşabildiği ilişkilerde kaygıdan söz edilmez bir diğer deyişle. Ali Ural’ın şiirlerindeki uyarıların, tembihlerin her an karşımıza çıkması fıtrî bir tutum olarak sorumluluğun öne çıkması, kaygıları ortadan kaldıracak muhatapların varlığı bir teminat gibidir: melekleri rahat bırakmayacak gökte/ her şeyi bilen adamlar, her şeyi söyleyen ve/ resimlerinden sıfatlar sarkan/ her akşam leblebi kavuracaklar camekânların önünde/ vestiyere emanet, parlak ve nâdân (Gala)

    Kimi zaman şairlerin ilk kitaplarından itibaren bir seyir izlediğini ve bunun da bilinçli bir tercih olduğunu düşünürüm. Bir sıra halinde okunduklarında hangi imgelerin peşinde olduklarını görmek keyif verir.

    Ali Ural’ı birbirinden beslenen denemeleri ve mektupları gibi hikâyeleriyle bir bütün halinde görmek, şiirini de çözümleyebilmenin anahtarını verir. Birbirini tekrar etmeyen imge evreninin yanında çok farklı okumalara açık oluşu, bir ayna misali okuyucunun da buna bir karşılık vereceği anlamına gelir. Okuyucu da bu imgelerden yola çıkarak kendi imge evrenini oluşturur.

    Şairin son kitabı Gizli Buzlanma, baştan beri açık alaylamaya kaçmadan derinlikli bir ironinin penceresinden bakışın öznesidir. Dahası önceki kitaplarında sorulan sorulara karşın mutmain olmuş, kaygılarını geride bırakmış bir şiirsel öznenin de varlığını hissederiz. Sancısız ama bir o kadar da mutmainliğiyle gönenen bir bilincin Mustafa Kutlu’nun Yola Düştü Mürit adlı hikâyesinde olduğu gibi önünde açılan binaların yahut caddelerin de farkında olması doğaldır. Bu yüzden kırk kişinin doyduğu bohçasını kapattığında yine eksilmeyen bir şey olsa gerektir mutmainliktir bu.

    İmge evreni, belirli olaylar, kişiler ya da durumlarla sınırları belirlendiğinde doğrusu şiir, bir olay-şiiri olmaktan kurtulamaz. Onu genişleten şey, imgenin yaslandığı kültürel temeldir. Bu katman –birbiriyle ilişkisini koparmadan elbette- çoğaldıkça kendine özgü bir okurun da varlığını kabul etmek zorundadır. Her dizede açılan yeni cephe, imge bütünlüğünün bir parçasıdır. Okuyucu bu bilinçle hem imgelerin hem de şiirin bütünlüğünü gözetir. Ve nihayet şiiri okuduktan sonra şiire dair yeni bir imge alanı açar kendine. Turgut Uyar’ın Göğe Bakma Durağı bu açıdan şanslı bir şiirdir. Her okur, durup bir kez olsun göğe baktığında bu şiiri hatırlar.

    Ali Ural, hem okuyuş bütünlüğü hem de akıcılığıyla imgeleri bir çatı altında toplayan poetik bir arka plana sahipken şiirinin gizli bahçelerini okuyucuya açmaktan geri durmaz. bu bahçeye girince güller yerin dibinde/ kızarıyor örsünde can çekişen nalları/ nerede birkaç adım birkaç adam seğirtse/ yüklerinin altında çürüyen omuzları/ gözlerinden anlarım kaçmak isterler ordan/ yaşlanıyor insan bu bahçeye girince (Bahçe) Şiirinin lirik bahçesi, türlü zenginliğe ve genişliğine rağmen her anlamı kendine çağırmaz. Dilin naif duruşu, bu şiirlerin birer madalyasıdır. İçe dokunan, içi sarıp sarmalayan bir dildir. Çoğu kez okuyucunun tarafından bakmayı öğütleyen bir dil.

    Telmih alanı geniş ancak herkesin kendine ayna tutacağı kadar aralık duran bir kapıdan bahçeye bakarken şiir, her okuyuşta yeni bir yorumla çıkar karşımıza. Bu, bir şiir için önemli bir kazanımdır. şiir dedikleri sen misin peçen dalgalanıyor sayhamla/ karşıya geçireceğim karşı kıyıdaysa kiraz ağacı seni/ karşı kıyıdaysa kulaç at boynuna sarılmadan önce/ kim öldürdü yaşarken cenneti seyrederek sonsuzluğunu/ sarraf ol can verme girmeden güzellik menziline (Şiirin Kıyısında)

    Bu şiiri, hem şiirin serüveni hem de fıtratın tembihlediği hallerimizin bir ifşası olarak okuduğumuzda doğrusu bir farklılık göze çarpmaz. Özellikle son iki dizede yoğunlaşan hükümler, birer deneyimin yanında doğruluğu tartışılamaz öngörülere de pencere açar.

    Sona doğru gelindiğinde eğer dostluğun bir şiiri varsa, bunu şairinde yalın ve hesapsız fazlasıyla görürüz. Yok eğer şiirin bir dostluğundan söz ettiysek işte o vakit dosdoğru bir dostluk görürüz yine. Dahası, Ali Ural’ın şiirleri bizim bize dostluğumuzu öngörür. İnsanın kendisiyle barışık olmasını salık verir. Güler yüzlü bir karşılaşma olmalıdır elbet. Çünkü insanın en çok kendisine ihtiyacı vardır. Bu sebeple Ali Ural’ın şiirleri daha çok bir ayna vazifesi görür okuyucusu için. Yıkıcı bir dünya tasavvuru yerine inancın, hakikatin, mutmain oluşun şiirlerdir bunlar. Bu sebeple lirik edasında kendine ait geniş bir odası hatta bahçesi vardır. Rengârenk ve sıcak bir bahçe. Kopardığınız meyvenin yerine bir meyve daha peyda olur. Bir anlam, bir anlam daha. Ve anlamlar çoğalır, çoğalır bütün etrafımızı kaplar.

    Temmuz Dergisi S.4 Kasım 2016
  • 672 syf.
    ·Beğendi·8/10
    kitapkörSuikastçı
    YazarMargaretAtwood
    ÇeviriCananSılay
    DünyaEdebiyatı (Roman)
    Sayfa672
    DKYayınları
    Kitap yorumu
    Kelimeler karanlık bir bardakta yanan alev gibidir. (Sheila Watson)
    Okuduğum kitapların çevirmenlerine söz söylemek artık beni utandırır oldu. Yazar kısımlara ayırmasa yer değişen sözcükler yüzünden çok daha zorlanabilirdim.
    Saatlerce bir aynı noktaya bakıp olmayan neyi görebilir bir insan. Elma ağacının altında kendini gizlemeye çalışan adam kendini kadından mı? Koruyor, yada kadını mı? Koruyor. Roman'ın as adamı kör süikastçı, aynı zamanda hikayeleri anlatan zat (Adam) diye geçiyor. İkinci dünya Savaşı'ndan sonra Şehirde bir biri ardına gelen ölümler, Şehrin kederli sırlarını arkasında bırakıp intihar eden Laura kız kardeşi İris ve gizemli yaşamlar içinde Tarih, Edebiyat ve sanat severler için keyif alınacak bir kitap.

    Balta girmemiş ormanlar, tropik adalar, dağlar. Ya da uzayın başka bir boyutu mu? Sen seç, okuduğun sayfalarda nerde ve hangi tarihte olmak istersin?
    uzayın bir başka boyutuna karar verdim Gezegenin adı Zycron uzayın bir başka boyutunda olan, molaz taşlarla kaplı bir ovadayız. Küzeyde menekşe renkli okyanus uzanıyor, batıda sıradağlar. Harabe mezarlıklarda yaşayan kana susamış ölü kadınlar güneş battıktan sonra bu dağlarda dolaşıyor.baylar saklanın.. İriss ve laura iki sosyalist kızkardeşin
    Çok gelişkin beyinleriyle eski ve yeni uygarlığın izine rastliyoruz. Bu bölgede, yalnızca az sayıda yaşayan kabileler var.
    Hiç birinin diğerlerini yok edecek kadar güçlü olmadığı beş ayrı kabile.
    Taş uluyan annelerin ikametgahı, unutuluşun kapısı, ya da kemirilmiş kemikler. Bu taşların altında adı olmayan bir kral ve sadece kral değil, hükmettiği muhteşem bir şehrin kalıntıları da gömülü. Muazzam bir yazar.
    Burda yaşayan beş kabilden her biri kendini Fatih ilan etmiş.Her biri yaptığı katliamları övünerek anlatıp, bu buyrugun tanrıları tarafından buyrulmuş intikam şekli olduğunu savunur
    insanoğlunun şimdi ki zaman gibi vahşice istek ve hak etmedikleri şuursuzca istekleri için hangi dil, din, ve hangi medeniyetin insanı olsan bu tanrıcılık hep var olmuş.
    Bir büyüyle yok olan bir şehir.
    Minik insanlar, minik elbiseler, minik yiyecekler minik hikaye şarkılar var.
    Snilfardlar, Ygnirodlar tarih boyunca efendiler ve köleler burda da karşımıza çıkıyor.
  • Müzik evrenseldir.Ruhumuzu iyileştiren,bizi iyi hissettiren,farklı duyguların içine sürükleyen muhteşem bir dünyadır.Hangi dil ya da türden olduğu önemli değil.Yeter ki o doygunluğa ulaş.Yeter ki zihninin derinliklerinde sana hitap eden ve kalbinde dalga dalga hissedeceğin küçük çarpıntıların farkına var.Çünkü müzik senin ilacın ve senin buna ihtiyacın var.Aynı kitaplar gibi..
  • 256 syf.
    ·10/10
    Nazan Bekiroğlu’nun Mücella isminde yeni bir romanı çıkacağını duyunca, ne zamandır kütüphanemde bulunan ama bir türlü okumaya fırsat bulamadığım edebiyat üzerine denemelerden oluşan Kelime Defteri’ni elime aldım. İşte bir bayram sabahında da bitirmek nasip oldu.

    Yazılar elbette kelimelerle yazılır. Ama bazı kelimeler yazarın hayatında özel bir yer tutar. İşte yazarın kalbinde özel yer tutan bu kelimelerdir sevgiyi, hüznü, acıyı, şefkati dile getiren. Yazar Kelime Defteri’den atmış bir kelimeyi kendince anlamlandırsa da bir röportajında bu atmış bir kelimeyi de ona düşürüyor: “Aşk, ezel, zaman, insaniyet, empati, acı, şefkat, tabiat, fıtrat, dil.”

    Bir toplum bozulmak isteniyorsa eğer, önce kelimelerinin içi boşaltılır. Önce, geçmiş ve geleceğin köprüsü kelimeler bombalanır. Okuyorum ya Nurullah Ataç’ı nasıl da böylesi bir gayret içerisinde biliyorum. Sadece kendisi değil, etrafındaki dostlarıyla bile kullandığı kelimeler yüzünden kavgalı. Onları devrimlere ihanetle suçluyor. Eğer dilde bir sonuç alamazsak tüm devrimler akamete uğrar diyor.

    Odasını taşıyor yazarımız. Oda bir öncekine göre küçük. Dolayısıyla tercih yapması lazım. Azalması. Azaltması. Öyle yapıyor, kitapların çoğu kolilere, ya da farklı yerlere kaldırılırken çok azı odasında yer buluyor ve sonrasında diyor: "Şimdi artık sırtımı kalan kitaplara bile çevirerek göklere bakmak zamanı" Göklere bakmak bugünlerde hep aklımda. Peygamberimiz de çoğu gecelerde hep gökleri seyreder şu ayeti okurmuş: “Muhakkak ki göklerin ve yerin yaratılışında ve gece ile gündüzün değişmesinde akıl sahipleri için ayetler vardır. Onlar ki, ayakta iken de, oturuken de, yatarken de daima Allah’ı anrlar, göklerin ve yerin yaratılışını tefekkür ederler ve Rabbimiz sen bunları boş yere yaratmadın derler.”

    Kitabın son yazısında "Ben artık şiir değil, sadece gerçeği istiyorum. Dümdüz cümlelerle yazılacak kadar belirginleşmiş olan sade, düz gerçeği. Boşlukları doldurmadan, yorum yapmadan, ‘yazmadan' yazmak istiyorum. Yalın gerçekleri, yalın cümlelerin sırtına yükleyerek söylemek istiyorum."diyor ve de ekliyor: "Düz cümleler dediysem, boş cümleler demek istemiyorum".

    Kitap, "Yaşantı", "Kavram ve Olgu", "Yazar ve Eser", "Metin Olarak Film", "Ben Artık Düz Cümleler Kurmak İstiyorum" bölümlerinden oluşmuş. Yazar bu bölümlerle bizleri edebiyatın kalbî dünyasında, sinemanın perde arkasında, romanların, bilhassa Rus romanlarının sayfaları arasında, fotoğraftaki anılarda, mektuptaki izlerde, ressamın renklerinde dolaştırıyor.

    Kelime Defteri’ni okuduğumuzda hangi yaralarımız şifa bulacakmış kendisinden dinleyelim: “Başkalarının hikâyelerinde kendimizi anlayabilir ve onarabiliriz. Bir romanın, bir filmin hikâyesinden insanlığa ve kendine dair bir anlama çabası çıkarmak isteyenler Kelime Defteri'nin talip olduğu okuyucuyu teşkil eder. Çünkü Kelime Defteri, ilgilendiği metinler üzerinden dünyayı ve şu zor insanları anlama derdinde. Edebiyat tahlili yapmak niyetinde hiç değil. Çok zor bir dünyada yaşıyoruz. En azından bana öyle geldi.”

    İşte kitaptan altını çizdiğim satırlar. (Hepsi değil tabi)

    Ölüm: Ölüm sonrasında bir hayat olduğundan, orada tekrar buluşup konuşacağımızdan kalemimin şu an elimde durduğundan emin olduğum kadar eminim.
    *
    Bir aşkı otuz beş yıl diri tutmaya yeten hayal, gerçeğin bir anlık görüntüsüyle tuzla buz olur. Aşk gerçekte doğar, hayalde yaşar ve tekrar gerçekte ölür çünkü.
    *
    Aşkın en büyük rakibi bizatihi kendi rüyasıdır. Kendi geçmişi, kendi bidayeti.
    *
    Aşk, susmayı seçmekle biter. Kavga varsa kelimeler var, yani ümit vardır.
    *
    Kelime acıdır. Hacmi ağırlığı, dokusu vardır. Tene değer ve keser. Öldürebilir de.
    *
    Ey kalem, nereye vardık ki ucun kırıldı? Kalbim öyle kırık ki!
    *
    Bir acıdan kurtulmanın en kestirme yolu onu şiirleştirmekten, hiç olmazsa benzer bir şiiri okumaktan geçmez mi? Mektup yazmayı bilmeyenlerin acıları ebedidir bu yüzden.
    *
    Yangında ilk kurtarılacak kelimelerdir. Kelimelerimiz yanıp kül olduğunda başlar tükeniş.
    *
    Ne yana dönsem harfler üzerime üzerime sıçrarken, tarihin belli dönemlerinde göz alıcı bir şaşaayla parlayan, sonra sonsuza değin unutuluşa gömülen alfabeleri düşünüyorum şimdi.
    *
    Gökten üç kuş geçiyor ben bu satırları yazarken. İkisi önde biri arkada.Hazin. Onları bir cümleye çeviriyorum.
    *
    Zaman zaman içinde. Zamansızlığın yani cennet zamanının tecrübe edildiği üç kalpten biri şair kalbi. Diğerleri çocuk kalbi, âşık kalbi.
    *
    Yangında ilk kurtarılacak olan kelimelerdir. Kelimeler yanıp kül olduğunda başlar tükeniş.
    *
    Defter: Bitti. Oysa benim daha çok kelimem kaldı. Su gibi. Ateş gibi.
  • Hangi partiden olursan ol...
    Kimi baş tacı yaparsan yap...
    Dinin ya da inancın,
    Müslümanlık,
    Hristiyanlık,
    Musevilik olabilir...
    Veya buda'ya tap,
    ya da öküze...
    Ateist olman da hiç önemli değil...
    İster siyahi ol,
    ister eskimo,
    istersen albino...
    Laz, ermeni, çerkez, rum, kürt farketmez...
    Ya da alevî, sünni, ortodoks, katolik, protestan...
    Neye inanıyorsan ona inan...
    Keyfine göre de,
    gay ya da lezbiyen takıl...
    Başımın üstünde yerin;...
    Düzgünsen,
    kalbimin içinde tahtın var... Ammaaa,
    Eğer ebedi başkomutanımız GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'e onun silah arkadaşlarına ,
    Laik TÜRKİYE CUMHURİYETİNE dil uzatıyorsan,
    Teröristi, haini savunuyorsan,
    Bu vatana ihanet edenlerle birlikte saf tutuyorsan,
    Çalıp çırpıp yetim hakkı yiyenlere "Eyvallah" diyorsan,
    İnsanların inancını sorguluyorsan,
    Irk ve mezhep ayrımı yapıyorsan,
    Demokrasiye ve özgürlüklere düşmansan,
    Elalemin yaşam tarzına ayar çekiyorsan,
    Hayvanlara eziyet çektiriyorsan,
    İspiyoncu ve yalakaysan,
    Kula kulluk ediyorsan...
    Çocuklara tecavüz eden hocaları savunuyorsan,
    arkana bile bakmadan,SİKTİR GİT...
  • Yeni Şafakda bugün çıkan Salih Mirzabeyoğlu Roportajından çıkartılan kısımlarında olduğu, roportajın eksiksiz ve tam hali.
    O bir fikir adamı...
    Bir şair...
    Bir romancı...
    Bir hikâyeci...
    Boksta Türkiye şampiyonluğu olan bir sporcu...
    Ve belki de burada ilk kez duyacağınız şekliyle; hat sanatı ile modern resmi yepyeni bir terkipte buluşturup çığır açan bir ressam...
    Siyaset, sanat, felsefe, hukuk, etimoloji, mitoloji, edebiyat, matematik, fizik, iktisat, şiir... gibi çok geniş bir skalada yazılan 60'a yakın eserin müellifi. Ve öğrendiğimiz kadarıyla baskıya hazırlanan 4-5 eseri de yolda…
    Kitapları İngilizce ve Arapça’ya çevrilmiş bir mütefekkir...
    Bu eserler, Latin Amerika’dan Afrika’ya, Mısır’dan Tunus’a, Kuveyt’ten Filistin’e, Türkistan'a kadar geniş bir coğrafyada takip edilmekte...
    Özellikle “Başyücelik Devleti” isimli eseri, önemli birçok devlet lideri tarafından bizzat tetkik edilmiş...
    Bu kişi kim mi?
    İsmi; Salih Mirzabeyoğlu...
    Kendisi, tam 16 yıldır esir...
    Şu ân da Bolu F Tipi Cezaevi'nde…
    Kimi medya organlarınca “illegal bir örgüt” şeklinde lanse edilen İBDA-C'nin liderliğini yaptığı iddiasıyla kendisine idam cezası verildi.
    Daha sonra bu ceza, AB müktesabatı çerçevesinde “ağırlaştırılmış müebbet hapse” çevrildi...
    Peki suçu neydi?..
    Suçunun ne olduğunu kendisini yargılayan hâkim de, iddianameyi hazırlayan savcı da tam olarak ifade edememiştir.
    “Her ne kadar bir eylemi ve eylem talimatı tespit edilememiş olmakla beraber...” denilerek örgüt liderliği münasip görüldü ve neticede kendisine olağanüstü dönemin mahkemeleri olan DGM'lerce idam cezası verildi.
    Necip Fazıl Kısakürek’in; “Fikir haysiyetinin müstesna genci” olarak vasıflandırdığı Salih Mirzabeyoğlu ile Bolu F tipi Cezaevi’nde, yeniden yargılamaya ilişkin meselelerin tartışıldığı şu günlerde, bir röportaj yaptık.
    Heyecanlıydım tâ ki ilk cümlesine kadar...
    Birçok gazetecinin istediği şey, bana nasip olmuştu.
    Bolu F Tipi Cezaevi tabelasıyla karşılaştığım ân yüzümü bir sıcaklık kaplamıştı.
    Avukat Ali Rıza Yaman’la birlikte defalarca arandıktan sonra, yüksek güvenlikli cezaevinin soğuk koridorlarında Salih Mirzabeyoğlu’na doğru gidiyorduk.
    İlk cümlesini merak ediyordum.
    Ve kendi ilk cümlemi.
    Bütün bildiklerimi sanki unutmuştum.
    Aldığım notların hiçbir önemi yoktu.
    İrâdeme nüfûz eden tek hissim; heyecandı.
    Görüşme odasına girdik...
    Yüzünde kalbe inşirah veren bir tebessümle bizi bekliyordu...
    Nezâket timsâli bir adamla karşı karşıyaydım...
    Selâmlaştık ve karşılıklı oturduk.
    Nereden ve nasıl başlayacağımı hiç bilmiyordum...
    Mütebessim çehresi heyecanımı üzerimden atmama yardımcı olmuştu.
    Karşılıklı hâl-hatır faslından sonra, avukatı Ali Rıza Yaman Bey’in de tavsiyesiyle resim sanatına olan ilgisinden başlamak istedim.
    “Salih Bey, kamuoyunda sizinle alâkalı ciddi bir operasyona şahit oluyoruz. Sizi yasadışı bir örgütün lideri gibi gösterme çabaları var.
    Bununla birlikte en azından birkaç senedir uğradığınız haksızlık, hukuksuzluk ve hatta işkence üzerinden değişik kesimlerden size bir ilgi de var. Muhakkkak ki şahsiyetinizin temeli, fikir adamı olmak. Ve aslında bu vasfınız her kesim tarafından biliniyor. Fakat bu fikir tarafınıza her nedense özellikle yaklaşmaktan kaçınılıyor.
    Halbuki birçok alanda kitaplar yazdığınız gibi modern resmin tıkandığı bir zamanda geleneksel hat sanatıyla, resmi birleştirip yeni bir terkip meydana getirmişsiniz. Örneğin, Cim harfiyle çene, Kaf ile kulak, Ayn ile göz çizerek bir portre çalışmanız var. Gerçekten muhteşem. Nasıl başladınız ve bunun sizdeki karşılığı ne? Ve niçin bu yönleriniz topluma hiç gösterilmiyor?”
    Ve 16 yıl tecride mahkûm edilmiş, adaletsizce cezalandırılmış bir insanın merak ettiğim ilk cümlesi dökülüyor dudaklarından:
    “Hukuk; normatif bir ilimdir... Bir formasyon ilmidir... 'Olması gereken'e dairdir. Öte yandan 'olan'ı da tanzim eder. Bu yönüyle; ideolocyayla âdeta denk bir yerdedir. Her şey demektir. Zaten İmam-ı Azam Hz.'i herşeyin temeli olarak; fıkhı görür. İmam-ı Gazali Hz.'i ise; siyaseti önceler. Esasında ve neticede; ikisi de aynıdır. İkisi de; hayatı bir bütün hâlde hâl ve fasletmeye ilişkindir. Biz, sırlarla dolu bir dünyada yaşıyoruz. Eserlerimizde birçok bahsettiğimiz “sır idrâki” meselesi... Sır idrâki; 'şiir idrâki'dir... Şiir idrâki tekâmül için şarttır ve bu yönüyle ahlâkî bir zorunluluk belirtir. Tekâmül sonsuz ve herkesin kendi istidadınca... Ve her şey kendi hâddizâtı içinde... İdrâk için, mânâların bilinmesi şartı vardır... Muhîddin-î Arabî Hz.'nin söylediği meşhûr söz... “Sûret olmadan da mânâlar ebedîyyen tecellîye gelmez.” Sûret denildiğinde hemen müşahhas nesneler anlaşılır... Her şeyin bir sureti vardır. Misâlen dil, ses suretine binmiş mânâlardır. Yani mânâlar da birer sûrettir. Sûreti küçümsememek lazım gelir. Bedeni nefsanî yönden ele aldığımızda ne kadar süfli olduğunu düşünürüz. Halbuki o ruhun üflendiği mekândır... Bunu böyle belirttiğimizde 'fizik'in ne kadar ehemmiyetli olduğu anlaşılır. En basitinden şu; fizik olmasa, ruhu tanıyamayacaktık.
    İBDA; Batı Tefekkürü ile İslâm Tasavvufu kanatları arasında yükselirken, birinciyi ikincinin önünde hesaba çeker, dönüştürür, sıçrama tahtası ve arınma teknesi olarak görür. Hat sanatı ile resim sanatı arasındaki ilişkiye bakışımız da bunun gibidir. Bu, İslâm’a Muhatap Anlayış'a nisbet etmiş bir insanın iç âlem düzeninin resim plânındaki bir anlayışıdır. Bahsettiğiniz ve benzeri çalışmalar, ressam ve sanatçılık iddiamız olmaksızın amatör bir ruhla, fikir adamı kimliğimiz ile yapılmıştır.
    Resim, yani sûret, nesnelerin dış görünümleri, bugün kullanılandan çok daha reel faydaları haizdir. Resim; özünde bir fikri taşır. Yani o da bir fikrin sûrete binmiş hâlidir. Bir yanda sanat bir yanda sanat üzerine düşünenin varlığı…
    Bir dönem merhum Cevat Ülger ile birlikte olmuştuk. O mimari ile ilgili anlatırdı. Taşın musikisinden bahsederdi. Şimdi ben mimar ve ressam değilim ama, eser kadar onu yapan insana da ilgi duyduğumdan, anlatılandan zevk duyarım. Picasso'nun bir sözü vardır... “Ressamın şahsiyeti, eserinden daha mühimdir...” Anlatabiliyor muyum? Resime bakarsın, sana belki birşey ifade etmez. Ama o ressamın hayatını illâ ki merak edersin.
    Resim ve mimarî gibi hususlara ilgimi de buna bağlayabiliriz. “Suret olmadan manalar tecelliye gelmez!” esası üzerine bizim resmimiz. Ve bu genel fikir örgümüz içerisinde sadece hevesimi temsil eder resmim…”
    Telegram'a Şâhit oldum!
    Röportajın tam burasında Mirzabeyoğlu’nun kelimeleri toparlarken birden zorlandığına şâhit oldum. Meselenin Telegram'la alâkalı olduğunu bizzât kendisi belirtti.
    Devamla...
    “Süryanice’de vardır. Bir kelimede her harfin ayrı bir anlamı vardır. Bu dili konuşanlar o söyleniş biçiminden, ses tonundan, hangi kelimedeki anlamın kastedildiğini anlar. Kuşların ötüşünün de böyle bir anlamı vardır. Bu ses klişesi değil de sanki Süryanice gibi o sesle taşınan duyguyu aktarmaktadır. Zaten bizim gibi konuşsalardı, Hiyeroglif’leri çözercesine kuş dili de geçen 5000 sene içinde herhalde çözülürdü.”
    “Âdeme Mahkûm Etmek Komünistlerin İşidir!”
    “Şahsiyetimizden ayrı düşünülemeyecek fikrimizin ısrarla sükûtla karşılanması sorunuza gelirsek... Cevabı Üstadım'dan vereyim... Üstadım’ın şahsımın maruz kaldığı hâli de özetleyen meşhûr sözüdür; “âdeme mahkûm etmek komünistlerin işidir”... Sizi görmezler, duymazlar... Hakkınızda konuşmazlar... Sanki siz hiç yaşamıyorsunuz gibi davranırlar. Oysa ki çok iyi okurlar, yazılarınızı büyük bir ilgiyle takip ederler. İsminizi ağzına almadan yazılarınıza cevap bile verirler. Bununla ilgili olarak Büyük Doğu’nun bir kapağı vardı... Kapak yazısı şöyleydi: “Üzerimize bir milyon ton sükût külü döküyorlar!” Biz de bugün aynı hâldeyiz. Fakat eskiden beri bu metodu tatbik edenler Müslüman geçinenler olmuştur.
    Romanlarınız hakkında, hikâyeleriniz hakkında edebiyat mahfillerinden niçin olumlu-olumsuz görüşler yazılmaz? Bir dönem çok meşhur olan mitinglerde yüzbinlerce kişiye bugün çok tanınmış kimi siyasilerce okunan Aydınlık Savaşçıları isimli eseriniz neden artık unutulmuş?
    “Üstadım'ın bizim hakkımızda yazdıkları, söyledikleri malûm... “Müjdelerin Müjdesi” dedi, “bundan sonra onlar benim arkamdan gelmeyecekler, ben onların arkasından gideceğim” dedi, vs... Daha sonra bir takdim yazısı yazdı. Bizim zuhurumuzu “Dünya Çapında Bir Hâdise” şeklinde ândı... Bu TAKDİM yazısı bir devrimdir. Fakat bunun niçinini, nasılını, sonucunu benim değil, başkalarının kritik etmesi ve anlatması gerekirdi. (Burada konuşma dağılıyor... Çünkü Telegramcılar Salih Mirzabeyoğlu'nun konuşmasını engellemek istercesine devreye giriyor.) Fikir adamı olmanın zevkini ömrümde sadece Üstadım'ın yanındayken tattım. Ondan sonrası da artık pek ilgilendirmiyor açıkçası... Bak şimdi hatıralarım canlandı… (İç çekiyor, birdenbire durgunlaşıyor, derinlikli bakıyor…) Hatıra kabilinden anlatayım... Üstad benden üçüncü kişiden bahseder gibi bahsederdi: “Elime bir genç geçti, pîr geçti”... O, perşembenin gelişini çarşambadan anlayandı... Biraz önce söylediğin husus; “fikir haysiyetinin müstesna genci”... (Gözlerinin içi parlıyor. İç huzurunu o an fark edebiliyorsunuz)”
    “Bu Sözler için Geceler Boyu Ağladığımı Bilirim”
    “Üstadım'ın bu sözlerini hak eden bir fikir adamı olabilmenin verdiği sorumluluk duygusundan dolayı geceler boyu ağladığımı bilirim. Hakediyor muyum? Bunu bir ömür boyu haketme şuur ve çabası... Anlatabiliyor muyum?”
    Konuyu Telegram mevzuuna getiriyorum.
    “2014 yılındayız ve devlet adamlarına yapılan bir sürü başvuruyu ciddiye alıp araştırması bile yapılmadı Telegram konusunun. 'Devlet, Telegram yok desin' şeklinde beyanatlarınız oldu. Ama bu bile denilemedi. Telegram devam ediyor mu ve sizde ne gibi etkileri oluyor?”
    Devam ediyor. Bu mesele, sadece basite, âlete indirgenecek bir mevzu değil. Fizik yanında metafiziğe bakan bir yönü de var. Her neyse; Türkiye’de varlığı hem teori hem pratik anlamda benimle gündeme birlikte gündeme taşındı. Ben, bana verilen zehri, bana uygulanan işkenceyi şifâya tahvil ettim... “Telegram Feylesofisi” olarak özetlediğim şekilde fikrimi tahkim ettim. Ruhçuluğun hakikatini ortaya koydum. Bu gücü bana verdiği için, Allah’a şükür makamında olduğumu söylemek isterim.…
    Öbür yönden, geniş ayrıntıları ve uzmanları ile konuşulacak olan bir konu. Telegram'da, Ölüm Odası'nda vd. kitaplarımda konuyla alakalı izâhlar mevcut. Oraya müracaat edilebilir.
    “Yaşama Sevincimi Hiç Kaybetmedim!”
    Bolu F Tipi Cezaevi'ne giderken beni tedirgin eden konulardan biri de; yaşama sevinci hususuydu. Tam16 yıl toplumdan, özgürlüğünden, yaşamın bütün güzelliklerinden uzaklaştırılmış, hem de haksızca, hukuksuzca, alenice bir zulme maruz bırakılmış bir insanla görüşmeye gidiyordum. Acaba geç kaldık diyebilir miydik? Kim bilir, 16 yılda konuşma, anlatma isteği dahil bütün ümidini yitirmiş biriyle karşılaşacaktım. Gözlerinde yaşama sevincini görebilecek miydim? Konuşmanın bu noktasında bunu sordum.
    “16 yıldır hapistesiniz. İnsan sesinden, hayatın güzelliklerinden, özgürlüğünüzden mahrum bırakıldınız. Bir de bunun haksızca olması üzerinizde bir yük olarak acınızı arttırmış olmalı. Anne ve babanızın cenazesine bile katılmanıza izin verilmedi. Ailenizle bir arada görüşme izniniz bile yok.”
    Öncelikle görüş mevzuunu izah edeyim…Ayda 1 açık ve bir kapalı, 1’er saat; ancak dediğiniz gibi hepsi ile bir arada değil tek tek. Görüşmeciler tek tek görüşe alındıkları için mesela 4 kişi ise her biri ancak 15-20 dakika görüşebiliyor. Ziyaretçisi kalabalık olan için bu zaman adam başı 5 dakikaya kadar inebiliyor. Düşünün 8-10 kişilik ailenin halini !.. Cezaevinde geçirdiğim bu süreç hiç değiştirmedi hayata bakışımı. Yaşama idealimi hiç kaybetmedim. Ben hâlâ biraz sonra sanki dışarı çıkacakmış gibi ümit içindeyim. Çünkü davama güveniyorum…Ben 16 sene “çıktım çıkamadım” gibi meseleler içinde şuurlu olarak, bulunmadım. Mesela bana, “uğraş, 16 sene sonra çıkacaksın!” deselerdi, bugün o zaman dolmuş olmasına rağmen söylüyorum, bunu kabul etmezdim. Her zaman söylediğim gibi; “Eğer ben, bensem, olacak olan olur...” Bilmem söylemeye gerek var mı; ben “hayatı fikir, fikri hayat” anlayışının insanıyım. Ve herşeye, en başta da Telegram'a rağmen 16 seneyi verimli geçirdiğimi söyleyebilirim. Her zaman ettiğim duamdır: Allah herşeyin hayırlısını nasip etsin... Allah hayırlı ömür versin...”
    Güncel konulardan konuşmak istemediğini biliyordum. O yüzden tekrar sorup güzel ahengi de bozmak istemedim. Anlayışına sığınarak şu kadarını sorabildim:
    “Son günlerde 28 Şubat davasında Çevik Bir, Çetin Doğan, Erol Özkasnak gibi bazı paşaların da tahliye haberi geldi. Siz de duymuşsunuzdur. Bu sizi yaraladı mı?”
    “Bunu hukuk haysiyeti çerçevesinde ilgilileri söylesin. Bu konuları daha önce birçok kez anlattım ve defaatle yazdım. Avukatlarım belirttiler, belirtiyorlar... O dönemde hem hukuk, hem ahlâk ve hem de İslâm adına en haysiyetli duruşu biz sergiledik. Karşılığında idam cezası verildi. İktidar değişti, ama bizim durumumuzda değişen birşey olmadı. Bu durum da gösteriyor ki; bütün iktidarların ortak düşmanı biziz. Anlıyorsun değil mi? Allah'a şükrederiz ki, bizde (işaret parmağıyla zik-zak işareti yaparak) böyle durumlar yok.”
    Süremiz bitmişti. Kimse ayrılmak istemese de gardiyanların uyarıları ile ayrılmak zorundaydık.
    “Son olarak "sizi sevenlere söylemek istediğiniz birşey var mı?" diyorum.”
    (Tebessüm ederek) Herkese çok selâm. Bize dua etsinler. Teşekkür ederim.
    ***
    Bir fikir adamının, bir şairin, bir sanatkârın, sessiz fakat Davudî çığlıklarına şâhit olmuştum adetâ.
    Herşeye rağmen bizi ayakta tutan, Salih Mirzabeyoğlu'nun moral olarak gayet iyi olmasıydı.
    Çok çok geç olsa da her şey bitmiş değil.
    Avukatı Ali Rıza Yaman'ın belirttiği gibi; “Salih Mirzabeyoğlu hak ettiği şartlara bir ân önce kavuşturulmalı. Devlet, hükümet, sanat ve fikir ricâlinin ilk gündem maddesi bu olmalı!”
    Röportaj: Halil Kurtbeyoğlu
  • Mezhepsizlik demek, Resulullah efendimizin vârisleri olan âlimlere düşmanlık demektir. Suizan ve iftira demektir. Hadis-i şerifte, (Âlim Allah’ın güvendiği kimsedir, Resulullahın vârisidir) buyuruluyor.

    Kendisine güvenilmeyip dil uzatılan Hadika’nın sahibi kimdir?

    Hadika’nın sahibi Abdülgani Nablusi hazretleridir. Fıkıh, tefsir, hadis ve tasavvufta çok derin âlim idi. Yüzden fazla değerli kitap yazdı. Hadika kitabı, imam-ı Birgivi’nin Tarikat-i Muhammediyye’sinin şerhidir. Allah’ın güvendiği ve Resulullahın vârisi olan böyle bir âlim, kitabına tetkik etmeden, rastgele bir hadis alır mı? İmam-ı Gazali hazretlerine yapılan gaflet ve ihmallik iftirası bu zata da yapılıyor.

    Mezhepsiz Şevkani, Beydavi tefsirinde uydurma hadis olduğunu söylüyor. Zahir ve bâtın ilimlerinde kâmil dört mezhebin inceliklerini iyi bilen, derin âlim, veliy-yi-kamil, ârif-i billah seyyid Abdülhakim Arvasi hazretleri buyuruyor ki: Beydavi, tefsir ilminde, en büyük makama yükselmiştir. Her meslekte senettir. Her mezhepte önderdir. Her düşüncede rehberdir. Her fende mahir, her usulde bürhan, önceki ve sonraki âlimlere göre sağlam, kuvvetli ve yüksektir. Böyle derin bir âlimin tefsirinde mevdu hadis var demek, dinde derin bir uçurum açmaktır. Böyle sözleri söyleyenin dili, inananın kalbi, dinleyenin kulakları tutuşsa yeridir. Acaba, bu büyük ilim sahibi, mevdu hadisleri sahihlerinden ayıramaz mı idi? Yoksa, hadis uyduracak kadar ve böyle yapanlar için, Resulullahın bildirdiği ağır cezalara aldırış etmeyecek kadar Allah korkusu yok mu idi? Hadis ilminde müctehid bir âlim, bir âlimin sahih dediği bir hadise mevdu diyebilir. Bu, “Resulullah böyle söylemedi" demek değildir. Bu hadis benim usulüme göre hadis değil, uydurmadır; fakat başka müctehide göre sahih olabilir demektir. Farklı ictihadlar da aynen böyledir. Hadis-i şerifte, (Âlim ictihadında hata ederse bir, isabet ederse iki sevap alır) buyuruldu. İctihad ictihadla nakzedilemez ve Ehl-i sünnet âliminin kitabında uydurma hadis var denilemez.

    Sual: Tarihte Hadis uyduranlar olduğuna göre âlimlerin kitaplarında uydurma hadis yok mudur?
    CEVAP
    Hadis uyduranlar olmuş ise de, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarında asla uydurma hadis yoktur. Çünkü onların her biri, (Âlimler, Peygamberlerin vârisleridir) ve (Âlimler, Allah’ın güvendiği kimselerdir) gibi hadis-i şerifler ile övülen büyük insandır. Hadis uydurmanın ve uydurma hadisi nakletmenin vebalinin büyüklüğünü bilirler. (Söylemediğim sözü hadis diye bildiren Cehenneme gidecektir) hadis-i şerifini nakleden o âlimler, kitaplarına nasıl olur da uydurma hadis alabilirler?

    Resulullahın vârislerine olan itimadı sarsmak için böyle iftira ediyorlar. Bir müctehid, başka bir müctehide hata ettin demez. Çünkü Mecelle’de (İctihad ictihadla nakzedilemez) buyuruluyor. (Madde 16)

    Dört mezhepte birbirinden farklı hükümler vardır. Fakat hiçbiri, diğerini sapıklıkla, hata etmekle itham etmemiştir. Çünkü hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:
    (Âlimlerin farklı ictihadları rahmettir.) [Beyheki]

    (Âlim ictihadında hata ederse bir, isabet ederse iki sevap alır.) [Buhari]

    Hanefi ve Hanbeli’de gusülde ağzın içini yıkamak farz iken, Maliki ve Şafii’de farz değildir. Bunun için mezhebin birine doğru, ötekine yanlış denemez. Her müctehidin bir hadisten hüküm çıkarması farklıdır. Bir müctehidin sahih dediği bir hadise, başka bir müctehid mevdu diyebilir.

    Hadis ilminde müctehid bir âlim, bir hadise mevdu derse, diğer müctehidler buna sahih diyebilir. Çünkü mevdu diyen müctehid, bir hadisin sahih olması için lüzum gördüğü şartları taşımayan bir hadis için "Mezhebimin usulünün kaidelerine göre mevdudur" der. Yani bu sözün hadis olduğu bence anlaşılamamıştır, der. Yoksa "Bu söz, Peygamber efendimizin sözü değildir" demek istemez. Aynı hadis için başka bir müctehid sahihtir diyebilir. Sahih olduğunu söyleyen müctehid ötekine, "Peygamber efendimizin bu sözüne nasıl mevdu dersin?" demediği gibi öteki de, "Bu uydurma söze sen nasıl hadis diyebilirsin?" demez. Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
    (Bu misalleri ancak âlim olanlar anlar.) [Ankebut 43]

    (Bilmiyorsanız âlimlerden sorun!) [Nahl 43]

    (Bunun hükmünü peygambere ve ülül-emre [âlimlere] sorsalardı, öğrenirlerdi.) [Nisa 83] [Âyet-i kerimede geçen ülül-emrin âlim demek olduğu tefsirlerde yazılıdır. Peygamber efendimiz de (Ülül-emr, fıkıh âlimleridir) buyurdu. (Darimi)]

    (Allah’tan en çok korkan ancak âlimlerdir.) [Fatır 28]
    [Allah’tan korkmak büyük mertebedir. Peygamber efendimiz (Allah’tan en çok ben korkarım) buyurdu. (Buhari)]

    (Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?) [Zümer 9]
    Hadis-i şeriflerde ise buyuruldu ki:
    (Âlimlere tabi olun! Çünkü onlar, dünya ve ahiretin ışıklarıdır.) [Deylemi]

    (Âlimler, kurtuluş yolunu gösteren birer rehber ve kılavuzdur.) [İ. Neccar]

    (Âlimler olmasaydı, insanlar helak olurdu.) [İ. Maverdi]

    (Bilmediklerinizi salih [âlim]lerden sorup öğrenin!) [Taberani]

    Mezhebe uymanın lüzumu
    Allahü teâlâ ve Resulü, âlimleri böyle överken, onların kitaplarında uydurma hadis olduğunu söylemek ne kadar çirkin iftira olur. (Uydurma hadis), bu sözü Allah Resulü söyledi diye iftira etmektir. Sıradan bir müslümanın bile hayalinden dahi geçiremiyeceği bu iftirayı, bir ehl-i sünnet âlimi hiç yapabilir mi?

    Eğer herkes Kur'an-ı kerimden hüküm çıkarabilseydi, hadis-i şeriflere, Eshab-ı kirama ve âlimlere ihtiyaç kalmazdı. Onun için Allahü teâlâ da, Peygamber efendimiz de âlimlere uymamızı emrediyor. İki hadis-i şerifin birbirine zıt gibi olduğunu gören, mezhebinin hükmüne uyar. Zaten müctehid olmayanın hadis-i şerifle amel etmesi, hüküm çıkarmaya kalkması caiz olmaz.

    Her müslümanın dört hak mezhepten birine uyması gerekir. Uymayanın mülhid olacağını imam-ı Rabbani hazretleri Mebde ve Mead kitabında bildiriyor.

    Dört mezhepten birine uymayan Ehl-i sünnetten ayrılır. Ehl-i sünnetten ayrılanın da sapık veya kâfir olacağı S. Ahmet Tahtavi hazretlerinin Dürr-ül-muhtar haşiyesinde yazılıdır. Abdülgani Nablüsi hazretleri de, (Bugün dört mezhepten başkasına uymak caiz değildir. Kur'an-ı kerimin manasını öğrenmek isteyen, Ehl-i sünnet âlimlerinin kelam, fıkıh ve ahlak kitaplarını okumalıdır!) buyuruyor. (Hadika)

    Ne söyleyeceklerini bile şaşırdılar
    Sual: Hadis düşmanları, (Bir hadise, bir âlim uydurma demişse, o hadise bin âlim sahih dese de, o hadis artık, damgayı yemiştir, onunla amel etmeyi içime sığdıramam) diyorlar.
    CEVAP
    Düşmanlık veya sapıklıklarından ne yapacaklarını, ne söyleyeceklerini bile şaşırdılar. Ağızlarından çıkanı kulakları duymuyor. Bir kâfir, bir casus müslüman görünüp, din adamı görünüp, (Kur’anı değiştirdiler, çok âyeti çıkardılar veya eklediler) dese, şimdi bunlar bu haine inanıp, Kur’an-ı kerimi de içlerine sığdıramayacaklar mı? Ona da mı damgayı yemiştir diyecekler? Acaba bunlar, ingiliz casuslarının kurduğu Vehhabiliği, Yahudilerin ortaya çıkardığı Rafiziliği içlerine nasıl sindiriyorlar?

    Bunlara soruyoruz, siz namaz kılıyorsanız, imam arkasında Fatiha okuyor musunuz? Şafiilerin okuması farzdır, Hanefilerin de okumaması vaciptir. Okursa tahrimen mekruh işlemiş olurlar. Mezhepsizler okuyoruz derlerse, Hanefi âlimlerine muhalefet etmiş olurlar, okumuyoruz diyorlarsa, o zaman Şafii âlimlerine muhalefet olur. Böyle namazı içlerine nasıl sindirebiliyorlar ki?

    Hadis ilminde müctehid bir âlim, bazı âlimlerin sahih dediği bir hadise mevdu diyebilir. Müctehidin böyle demesi; “Bu hadisi, Peygamber efendimiz söylememiştir" anlamında değildir. Bu hadis benim usulüme göre hadis değil, uydurmadır [sahih değildir]; fakat başka müctehide göre hadis sahih olabilir demektir. Farklı ictihadlar da aynen böyledir. Bana göre doğrusu bu der; fakat farklı ictihadda bulunan müctehide söz söylemez. Birinin uydurma [sahih değildir] demeye yetkisi varsa, ötekinin de sahih demeye yetkisi vardır. Bunun için hiçbir Ehl-i sünnet âliminin kitabında uydurma hadis olmaz. Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarına dil uzatmamalı ve onların kitaplarında uydurma hadis var sanmamalı, din cahili veya düşmanlarının oyunlarına gelmemelidir.

    Sual: Uydurma hadis olmaz diyorsunuz. Unutmayın bizim iki katımız olan Hıristiyan âlemi bile bir çok hadisin uydurma olduğunu söylüyor. Bu kadar insanları hiçe mi sayıyorsunuz?
    CEVAP
    Biz uydurma hadis olmaz demedik. Hakiki İslam âlimlerinin kitaplarında uydurma hadis olmaz dedik. Diğer yandan, İslamiyet’e inanmayan hıristiyanların, Peygamberimize, Kur’an-ı kerime inanmayan hıristiyanların, bazı hadisler hakkındaki sözlerinin ne önemi var? Sahih dedikleri hadis var mı ki? İkincisi Hıristiyanlar, bizim iki katımız kadar değil. Öyle bile olsa ne önemi var? Hıristiyanlardan sayıca fazla Çinli ile Japon var. Hepsi Budist. Bir sürü dinsiz insan da var. Hepsi Hıristiyanların iki katından fazladır. Ama Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
    (Yeryüzündeki insanların çoğuna uyarsan, seni Allah yolundan saptırırlar.) [Enam 116]

    Sual: Çelişkili hadislere bir örnek vereyim. Kur’anda Allah kullarına yapamayacakları hiçbir işi vermeyeceğini söylüyor. Buna rağmen sizin hadislerinize göre ise; Hazret-i Muhammed miraca çıktığında Allah ile namaz hakkında bir pazarlığa giriyor. Ümmetim bu kadarını yapamaz 50 vakit namaz sayısını azalt demiyor mu? Hiç böyle şey olur mu?
    CEVAP
    Bekara suresinin sonunda buyuruluyor ki:
    (Rabbimiz Bizden öncekilere yüklediğin gibi, bize de ağır yük yükleme. Rabbimiz, bize gücümüzün yetmeyeceği şeyi taşıtma.) [Bekara 286]

    Bu âyet de gösteriyor ki önceki ümmetlere çok ağır yükler yüklenmişti, Peygamber efendimizin hürmetine bu ümmete kaldıramayacağı yükler verilmemiştir, dileseydi öteki ümmetlere yüklediği gibi bize de yüklerdi. Bu Resulullahın ümmetine Allahü teâlânın bir ihsanıdır. Sonra 50 vakit emretse yapılamaz mı idi? Beş vakte indirildiği halde her Müslüman kılabiliyor mu? Beş vakti severek kılan 50 vakti de kılabilirdi. Ama kolaylık olması için beşe indirilmiştir. Bu husus Buhari ve Müslim gibi İslam dininin en sahih iki hadis kitabında bildirilmektedir. Pazarlığa girmiyor, bu senin gibi hadis düşmanlarının bir iftirasıdır. Allah’a yalvarıyor istirham ediyor, rica ediyor niye pazarlık kelimesini kullanıyorsun?

    Sizin hadisler diyorsun. Sen Müslüman değil misin, misyoner misin veya 19 cu musun? Sen hadislere inanmıyor musun? Kur’an-ı kerimde baştan sona kadar Resulüme uyun, Onun sözlerine tâbi olun buyuruluyor. Bir de niye Peygamber efendimiz demiyorsun da Hazret-i Muhammed diyorsun? Sen hangi dindensin?

    Sual: Hazret-i Musa’nın akıl vermesi ile, Hazret-i Muhammed’in Allah’tan böyle bir teklifte bulunması normal olabilir mi hiç? Çelişki değil mi?
    CEVAP
    Namazlarda olsun namazlardan sonra olsun Allah’a dua etmiyor muyuz? Ya Rabbi kazadan beladan koru diye dua etmiyor muyuz? Şunu ver bunu ver demiyor muyuz? Peygamber efendimizin de istemesi normal değil mi? Musa aleyhisselam tecrübesine göre tavsiye ediyor. Önceki ümmetlere çok ağır yükler yüklendiğini biliyordu. Bunun çelişki neresindedir? Sonra bu hadis-i şerif İslam tarihinde en kıymetli iki hadis kitabında vardır. Bütün İslam âlimlerinin onayladığı iki kitap. Asırlardır gelen bütün İslam âlimleri, bütün mezhep imamları bunu onaylamıştır. Ancak yeni türediler ve misyonerlerin oyuncakları buna itiraz etmişlerdir. Bunda itiraz olunacak ne var ki? Buna itiraz etmek bütün İslam âlimlerini bir kalemde silip atmak demektir. Halbuki Allahü teâlâ (Bilmiyorsanız zikir ehline = âlimlere sorun) buyuruyor. (Âlimler çok kıymetli insanlar) buyuruyor. Kendi aklını âlimlerin ilminden ve aklından üstün mü biliyorsun?