• " Hayat bazı kapılardan geçerek vardiğin bir yerse, o kapıların çoğu geçmek istemediğin kapılardır. "
  • Şu an kitap bitti ve anında yazmak istedim hislerimi. Öncelikle işe kendimi eleştirerek başlamak istiyorum. Yıllardır yabancı yazar okumayı tercih ederdim. Okuduğum birkaç tane Türk yazar var, o kadar. Bir dilci olarak dilin tınısını, duygusunu hep göz ardı etmiştim bu güne kadar. İşin içine çeviri girmeyince her şey daha güzel oluyormuş meğer.

    Ayşe Kulin ile ilk defa ‘Gizli Anların Yolcusu’ kitabıyla tanışmıştım. Seri olduğunu öğrenince Bora’nın Kitabını da aldım fakat kapağına olan ön yargımdan kurtulup bir türlü başlayamadım. İlk kitabı nefes nefese bitirmiştim. Fakat İlhami’den çok Bora’nın hayatını merak ederek yazara içten içe hayıflanmıştım da. Meğer Boranın hayatı öyle satırların arasında anlatılacak bir hayat değilmiş.

    Anlatımıyla girdabına almıştı beni yazar. Sürükleniyordum. Boranın öğrendiği her bir gerçekle kalbim sıkışıyordu adeta. Ara ara geçmişe gidişi daha bir kötü ediyordu beni. Sonunda gözyaşlarımla genişleyebildi kalbim ve tekrar nefes alabildim.

    Bu kitabın beni bu kadar etkilemesinin en önemli sebebi bu yaşananların kendi ülkemde hala yaşandığını biliyor olmam. Aynı kültürü ve milleti paylaştığım insanların bu denli acılarla başa çıkma mücadeleleri ya da yenilişleri… Her olayda ah diyorum içimden, ah nasıl dayanmışlar bu acıya. Nasıl akıllarını kaybetmemişler. Ve sonunda şunu öğreniyorum; demek ki gerçekten her zaman bir umut varmış ve her acı hafiflermiş.

    Kitabın içeriğinden bahsetmek yerine sadece bir alıntı yaparak bitirmek istiyorum;
    “Lokumu ağzıma attım. Bir gül tadı ağzımda… Cemile’ye bir kese kâğıdının içinde, yüz gram lokum alıp götürmüştüm cebimize para girmeye başladığı günlerde. İçinden bir tane alıp yemiş, gerisini yemeye kıyamadığı için sandığına saklamıştı. Bir yıl sonra annem bulmuştu kurtlanmış lokumları. Kardeşimin kısa ömrüne sığdırdığı, nadide tatlardan yegâne nasibiydi tek bir güllü lokum. Lokumu yutamadım, ağzımdan çıkartamadım, lokma büyüdükçe büyüdü ağzımda. Biraz suyla yuttum.”
  • Çoğu kez güzel bir lokantaya benzer hayat. Oysa, pis mutfaktır, lokantanın servis bölümünü güzelleştiren.
    Bekir Yıldız
    Sayfa 36 - Cem Yayınevi 2.Baskı (epub)
  • Walddteufel’in Elmas Yağmuru valsini Haliç’in mai denizine karşı otururken dinleyip güzel hayaller kurduğunuzu düşünün. Valsın o güzel ezgileri kulaklarınızdan zihninize doğru yola çıktığı an başlayan bu mai hayaller başınızı döndürsün. Esriklik içerisinde geçen birkaç dakika alsın sürüklesin sizi. Ah ne güzel o vals. Bu kelimeleri yazarken parmaklarımı dans ettiriyor adeta. Bir de Ahmet Cemil’in hayallerini düşünsenize: o hayallerin ettikleri valsi, Cemil’in dönen sarhoş başını, gelecek düşlerini…

    İşte bu mai gece Halit Ziya deyişi ile “hayatın acı kadehinin zehirli suyu”nu tatmadan önceki geceydi. Ahmet Cemil memur olmak istemiyor hayal ettiği matbaanın peşinden sürükleniyordu. Güzel yazıyor, güzel düşünüyor, pırıl pırıl bir zihin sergiliyordu. Ayrıca yazmak için çok okumak gerektiğini biliyor, kitaplarla aşk yaşıyordu. Neyse…

    İstanbul’un basın hayatının geçtiği sokaklarda dolaşmaya başladım. Zaten okuduğum semtler olmaları sebebiyle yabancı değildim ama dönemi bilmiyordum. Zihnimdeki görüntüleri kitabın dönemine uyarladım. Elimden geldiğince değiştirdim şekilleri, evleri, caddeleri, arabaları, insanları, kıyafetleri. Ahmet Cemil’e takıldım. Mai geceden siyah geceye doğru sürüklenmeye başladım.

    Halit Ziya’nın deyişiyle hakikatin daima hülyanın aşağısında kaldığını bilmeyen Ahmet Cemil başına gelen türlü zorluklarla psikolojik ve maddi savaşlar içine girdiği vakitler, zihnimde dönen valsler eşliğinde anlatılan dönemin basın hayatını tanıdım önce: matbaalar, çalışan kişiler, nitelikleri, kazançları, patronların kişilikleri, Türkçenin kullanımına değin eleştiriler, haberler, aile hayatları, pek daha fazlası…

    “ Bazen birden, hiç beklenmeyen bir zamanda zihne çarpıvermiş hakikatler vardır ki senelerden beri damla damla, çeşitli zamanlarda döküle döküle birikmiş belirtilerin, küçük küçük, başlı başlarına manasız işaretlerin birden bire doğuveren neticesidir.”

    “İnsan emellerini yalanlayan şeyleri istediği şekilde yorumlamaya çalışarak kendisini daima arzuları içinde oyalamakta gecikir.”

    Kendini oyalayan ve hülyalar içinde yaşayan Ahmet Cemil’in öyküsüne dahil olduğum andan itibaren sadeleştirmenin de güzelliği ile Halit Ziya’nın eşsiz kaleminin içinde adeta sürüklendim. Öyle güzeldi ki öyle naifti ki güzelliğini anlayabilmek için mutlaka okumak gerekir. Türkçemiz şahane bir dil, yazılmış eserlerimiz şahane eserler. Bu eserlerin sadeleştirilmiş oluşu ise mucize bir çalışma örneği. Eserin güzelliği içinde dolanırken bu düşünceler de bir bir geçti kafamdan.

    Sonra Ahmet Cemil’e döndüm yeniden. Ne yapıyordu hülyalı gencimiz acaba? Bir alıntı yapayım yine o halde.

    “Heyhat! Artık elinde kırılıp parçalanmış bir hayat kalmıştı.”

    Neler olabileceğini ve tüm kötü ihtimalleri geçirdim kafamdan. Ama bu gencin başına daha fazla kötü olaylar gelsin istemiyordum. Ahmet Cemil ile derin bir bağ kurdum. Sanırım kitapları çok seviyor oluşu ve yazmaya olan tutkusu bu bağın en büyük sebebi oldu.

    Ahmet Cemil… Mai bir gece ile siyah bir gece arasında geçen nasipsiz hayatın tek sahibi.

    Okursanız aktaramadığım tüm duygularımı, belki de kat kat mislini hissedeceksiniz. Okursanız yine geçmiş İstanbul’da dolanacak, geçmişimiz hakkında, özellikle basın hakkında fikir sahibi de olacaksınız. Üstelik Ahmet Cemil arkadaşınız olacak.
  • Hiç tanımadığı güzel alımlı bir bayanla arabada kaza geçiren kocasına inanmaktan vazgeçmeyen bir kadın. Kadın kusursuz içgüdüleriyle ölen kocasına inanmaktan ve olayı çözmeye çalışmaktan vazgeçmiyor. Olayı çözebilecek mi? Yoksa kocasının onu aldattığını mı kabullenecek? Tıkanıp kalmış bir hayat. Hayatını rayına koyabilecek mi? Kitabın başları cok sıkıcı olmasına rağmen, arkadaşımı dinleyip okumaya devam ettim. Olaylar sonradan tüm heyecanıyla sizi kitaba kaptırıyor. Kitabın yarısından sonra nasıl bittiğini anlamıyorsunuz. İyi okumalar.
  • Başta da anlatmıştım ya, babannem bir gün bana herkesin içinde" Keçi!" dedi ama bunu o kadar güzel bir biçimde söyledi ki, çok küçük olmama rağmen bundan kötü bir anlam çıkarmamam gerektiğini anladım. Sonra devam etti:" Bu benim yavrum keçidir! Öteki çocuklar koyundur, onların büyük kuyrukları her türlü kabahatlerini örter ama bu benimki kapatamaz; dağ keçisi gibi yapayalnız kalır."
  • Hüzün ne derse desin, hayat güzel.