• BİR MAYIS günü, artık orta yaşlılığa terfi etmiş biri olarak yollardaydım. Hava, tam bir bahar havasıydı. ‘Ahir zamanda çocuk olma'nın bütün ağırlığını yaşayan çocuklarımızı, biraz hafiflemeleri arzusuyla, erkenden ninelerine götürmüştü hanım. Çocuklar hem nine, hem de toprak yüzü göreceklerdi. Ben ise ihtida öyküleriyle meşguldüm. Hayatında ilk kez üniversitede iken bir Müslümanla, üniversite bitiminde ise İslâm'la tanışan bir hanımın önyargılarla cebelleştiği nice yıllardan sonra İslâm'a gelişinin öyküsünü Türkçe'ye aktarmaya çalışmış; bu arada, bir hayli bunalmıştım. Hava güneşliydi ve güneş yakmıyordu. Bahar beni dışarıya davet ediyor, yorgun zihnim yeni bir ihtida öyküsünün tercümesine elvermiyordu.

    Çoluk çocuk emin ellerde, hava da günlük güneşlik olduğuna göre, birçok yazımın doğum vesilesi olagelmiş bir işe gönül rahatlığıyla koyulabilir; ilk anda nereye çıkacağı belirsiz biçimde, sokaklar arasında rasgele bir yolculuğa çıkabilirdim.




    Çıkmıştım da. Yolun daha ilk adımında karşıma çıkan gazete manşetleri keyfimi kaçırmıştı lâkin. Zihnim bu manşetlere takılmış halde, sokaklar arasında yürümeyi sürdürdüm. Dar sokaklar, arabaların işgali altındaki kaldırımlar, arabalar arasından selametli bir geçit bulma çabası derken Kadıköy meydanına çıktığımda, bir sürprizle karşılaştım. Bayram değil, seyran değil, hafta sonu hiç değildi. Ama meydan ve meydanı çevreleyen her yer kalabalıktı. Kafeler, kafeteryalar, muhallebiciler, pastaneler, mağazalar, fast-food mekânları, dükkanlar, otobüsler, dolmuşlar, banklar, vapur iskelesi, otobüs durakları. her yer doluydu. Her yaştan insan, ama özellikle de gençler doldurmuştu meydanı. Cep telefonuyla oyalanarak arkadaşını bekleyenleri de vardı, arkadaşına kavuşmuş halde gezip dolaşanı da. Kimi bir kafede tek başına oturuyor, kimi gruplar halinde gülüp eğleniyordu.

    Hafta ortası bu meydanda bu kadar genç olmazdı aslında. Yoksa bir gösteri, bir olay, ya da bir konser filan mı vardı?

    Neden sonra anladım ki, bugün hafta ortasıydı, ama yine de tatil günüydü. Bugün, vaktiyle bayram olarak gençlere adanmış bir Mayıs günüydü.

    Günün anlam ve önemine gecikmeli de olsa intikal ettikten sonra, bugün bu meydanı gençliği esas alarak gözlemleme düşüncesi içimde belirdi. Bir gözüm denize, bir gözüm meydana yakın vaziyette bir banka oturdum. Vaktiyle bana ‘meydan okumaları' yazısını düşündüren bu mekânda gençliğe adanmış bir Mayıs günü ‘gençlik okumaları'na başladım. Neye niye bakacağımı aşağı yukarı biliyordum. Ne niyetle bakmayacağımı da. Gözüme ilişen kareler arasında “Gençliğimiz acınacak halde” gibisinden hükümlere ulaşmayı sağlayacak bir seçmecilik yapmaya niyetim yoktu meselâ. Hem, “Gençliği eğitmek lâzım” gibi pedagoji özürlüsü cümleleri oldum olası sevmiyordum. “Gençler kötü durumda” demek kolay, ama genç olmak zordu; bunu çok iyi biliyordum. Rudyard Kipling gibi, ben de, “I know what it is to be young” diyebilirdim, zira vaktiyle ben de bir gençtim, gençliğin ne demek olduğunu iyi bilirdim. Ayrıca, birilerine tepeden bakmak, kişileri yönetilecek ve yönlendirilecek nesneler olarak görmek, hiç sevemediğim tavırlar arasındaydı. Dahası, her hal ve şartta, Allah'ın insanı temiz bir fıtratla yarattığına dair inancım vardı. Her insanın aynı temiz fıtratla dünyaya geldiğini, sevgili Peygamberimden öğrenmiştim zira. O yüzden, fetret manzaralarının hakim olduğu durumlarda dahi, fetrete karşı fıtrata itimadım tamdı.

    Ne var ki, bu ülkede sittin senedir ‘durumdan vazife' çıkaranların ‘vazife'den çıkardıkları ‘durum' da meydandaydı işte ve bende uyanan düşünce, meydandaki bu ‘durum'dan bir ‘vazife' çıkarmaktı.

    O gün o meydanda o banka oturmuş halde, bu ülkede birilerinin kendi tekellerinde zannettiği bir şeyi yaptım. Ortadaki ‘durum'a baktım ve bu durumdan bir ‘vazife' çıkardım. Ne ki, kelime anlamı dahi ‘selam' ve ‘barış' olan İslâm'a savaş açanların yaptığı türden bir sosyal-siyasal mühendislik görevi değildi çıkardığım. Bilakis, ‘empati'ydi. Otuz altı yaşına gelmiş, evlenip barklanmış, gençlikle gelen bir dizi soru ve sorundan bir şekilde kurtulmuş biri olarak gençlere dair ahkâm kesmek kolaydı; ama aslolan, empatik olmak, kendisini o gençlerin yerine koyup onları anlamaya çalışmaktı. O yüzden, o meydanda, kendi gençlik günlerime dair hafıza arşivimde kayıtlı notlardan da istifade ile, kendimi yirmi yaş genç olarak düşündüm. On beş, on yedi ya da on dokuz yaşında olsaydım şu ortamda ne yapardım, ne düşünürdüm, neden nasıl etkilenirdim, neye nasıl tepki verirdim; anlamaya çalıştım. Meydanda bu düşünceyle gezindim, vitrinleri bu nazarla seyrettim; mağazaları, gazete bayilerini, seyyar CD tezgahlarını, kitapçıları, kasetçileri bu nazarla taradım; yol boyu gelip geçen arabalara, insanlara bu nazarla baktım. Vâkıa ortadaydı: Genç olmak her zaman zordu ama, ahir zamanda genç olmak zorun zoruydu.

    Ahir zamanda genç olmak, bir bakıma, her şeyin maddeye indirgendiği bir çağda, maddenin olanca ağırlığı ve duygusuzluğu ile üzerine çöktüğü bir karabasan yaşamaktı. Lisede ya da üniversitede okuyan ya da şu ya da bu işyerinde çalışan veyahut çalışacağı iş arayan bir genç, genç olarak heveslerin ve heyecanın zirveye tırmandığı bir süreci yaşarken, her gün bir üst modeli çıkan arabaların metalik ağırlığı altında eziliyordu meselâ. İnsanların araba modeli, gömlek markası ve beden ölçüsü ile değerlendirildiği bir zamandı yaşanan.

    Böyle bir zamanda ‘genç' denince anlaşılan şeyin ne olduğu, ‘gençlik'in neye indirgendiği, öncelikle ‘gençlik ve spor' bakanlığının adından; ilaveten, sözüm ona gençlik filmlerinin birbirinin tekrarından öteye geçmeyen ana temasından; keza, gençlik adına çıkarılan dergilerin ruj-blucin-jöle-parfüm-gömlek reklamları arasına serpiştirilmiş bol resimli yığınla şarkıcı-manken-oyuncu-kim kiminle-in'ler ve out'lar haberinden rahatlıkla anlaşılabilirdi. Maamafih, gerek gençlik dergilerinde, gerek diğer dergilerin, gazetelerin, TV'lerin, internet sitelerinin ve radyoların gençlikle ilgili yayınlarında ‘gençliğin sorunları'na değinilmiyor değildi. Gelin görün ki, buralara bakınca, gençliğin ‘cinsel sorunlar'dan öte bir derdinin olmadığını, genç olmanın da ‘cinsel sorunlu olmak'tan ibaret olduğu pekâlâ sanılabilirdi. Sergilenen, gençliği cinselliğe indirgemekten ibaretti.




    O gün o meydanda dolaşan blucinli ya da mini etekli kızların, göz ucuyla onlara bakan delikanlıların, hatta o kızlar gibi giyinmeye utanan genç kızlar ile o şekilde giyinmiş kızlara bakmaya utanan delikanlıların sorunları arasında ‘cinsellik'in olmadığı söylenemezdi elbette. İnsanın ete-kemiğe indirgendiği bir zamanda; gençlik adına yapılan her etkinliğin ve her yayının ‘cinsellik' boyutunu muhakkak içerdiği bir zamanda; gözlerin, gönüllerin ve zihinlerin bu yöne adeta zorla ve ısrarla sürüklendiği bir zamanda, ortada bir ‘cinsel sorun'un varlığı kaçınılmazdı. Ne ki, helâlinden çözüm yolunu Rabbimizin bize rahmetiyle bildirdiği bu sorunun ötesinde, gençlerin başka bir dizi sorunu vardı. Ama bunlar aklı fercine inmiş ahir zaman ukalalarınca asla yazılmazdı. İnsanların ‘para'sı kadar değerli olduğu şu ortamda kendisini ‘para'sızlıktan dolayı değersiz bilen kaç genç vardı acaba; bilemezdiniz. Hem, kaç gencin hayatının gayesi, ‘bu zamanda her şeyin anahtarı' olduğu hükmünden hareketle, ‘para'ya kilitlenmişti kim bilir? Dün caddeden son model Ferrari'yle lastikleri öttüre öttüre yol alan züppe, kaç gencin aklını çelmelemişti acaba? Babası kapıcı olduğu için kendisini değersiz zannederek okula giden kaç genç vardı? Babasının dürüstlüğünün, yumuşak huyluluğunun, dindarlığının, temizliğinin beş para etmediğini hissederek kendi geleceğini böylesi gerçek değerlere bedel ‘hakim değerler'e göre kurma yönünde şeytanî iğvalara maruz kalan genç sayısı acaba ne kadardı? Hem bu sabah kaç genç kız, aynaya bakarken siyah saçı ve esmer teni için üzülmüştü? Bugün kaç genç kız, saçını sarıya boyatmak üzere kuaföre uğramıştı? İnsanlar nazarında ‘değerli,' yani ‘manken gibi' olabilmek için fazladan on santim boy kazanmaya kendini mecbur bilen, o yüzden her türlü ortopedik felaketi göze alarak on santimlik topuklu ayakkabılarla yollara düşen genç kız sayısını kim biliyordu? Bu gençlerin her birinin yüreğinde kopardığımız hoyrat fırtınaların bedelinden haberdar mıydık?




    Gençliği cinselliğe, genç kızlığı sarı saçlı beyaz tenli 1.70'lik manken görüntüsüne, delikanlılığı ise asgari 1.75'lik atletik bedene ve spor arabaya indirgeyen hakim anlayışın yol açtığı sorunların her biri, başlı başına bir inceleme konusuydu. O sorunların her biri, dünyanın her yerinde her gün binlerce, yüz binlerce, hatta milyonlarca genci mutsuz ediyor; binlerce, yüz binlerce aileyi kavga, öfke ve gözyaşı içinde mutsuzluğa sevk ediyordu. Babası kendisine Reebok ayakkabı alamadı diye intihara yeltenen gençlerin olduğu bir dünyadaydık da, bu dünyanın bir ayakkabıyı uğrunda intihara teşebbüs edilecek hale nasıl getirdiğini analiz edebilmiş miydik?

    Oysa, birilerine kalsa, liseli Neşe'nin sorunu ‘kepek sorunu'ndan ibaretti. Filan şampuan üç artı bir formülüyle bu sorunu çözerdi. Genç dediğin, bir cep telefonuyla özgür olur, bir şişe kola'yla kolayca özgürlüğün tadını bulur, karşısındaki insana değil, arabasına veyahut blucinine aşık olurdu!

    Bırakalım ötesini; sadece bu örnekler dahi, ahir zamanda genç olmanın zorluğunu ilk elden bildiren işaretlerdi.

    Kendime bir bilimsel uzmanlık alanı seçsem, galiba ‘semiyotik'i, yani ‘göstergebilim'i seçer; sonra, böylesi bin türlü ‘gösterge'yi alıp, yaşadığımız günlerin ‘genç'liğe yüklediği anlamı ayrıntısıyla gösterirdim. Maamafih, bir semiyolog olmadan da, gençliğe yüklenen bu anlamın, özetle, ‘görüntü ve gösteriş budalası bir tüketim kölesi' olmaktan öteye geçmediğini söyleyebilecek durumdaydım. Hayır, gençlik hiçbir çağda bu kadar aşağılanmış olamazdı. Genç olmak, hiçbir çağda bu kadar ucuz biçimde harcanmış olamazdı!

    Hem, bir Foucault ya da Baudrillard olsam, sözde bir özgürlük görüntüsü altında alttan alta zihinlere kazınan modern dayatmaların analizine girebilirdim. Bütün bir dünya gençliğinin kıyafeti blucin ve tişörte indirgenmişse, bu, bilince dokunmuyor gözüküp bilinçaltına hükmeden bir modern despotizmin eseri değil miydi?



    Ahir zamanda genç olmak zor, hem de çok zordu. Zira, ahir zamanın despotizmi, evvel zaman despotları gibi doğrudan dayatmalara kalkışıp direnç üretmiyordu, kendi tercihini size sizin kendi tercihinizmiş gibi hissettirerek dayatan sofistike teknikler kullanıyordu. Özgür olduğunuzu hisseden bir köle, kendi kararını verdiğini zanneden bir güdümlü kılıyordu sizi. Fark edemiyordunuz.

    Kendimi herhangi bir gencin yerine koyduğum, sonuçta ‘ahir zamanda genç olma'ya dair bir yazıyla ilham olunduğum o günlerin üstünden haftalar, aylar, hatta neredeyse bir yıl geçmişti ki, yine aynı mekânlardaydım. Özel bir sebebi olmasa da, özellikle kitapçıları, kasetçileri, sahafları, CD satan dükkanları, seyyar CD ve kitap tezgahlarını dolaşmak gelmişti içimden. Yüzlerce dergi, on binlerce kitap, binlerce kaset ve CD arasından ruhuma uygun bir şeyler bulmaya çalışmış, böylece müthiş bir sorgulama yaşamıştım. İnsan, bu kadar çeşidin ve bu denli büyük bir enformatik kalabalığın ortasında, aradığı şeyi nasıl bulabilirdi? Ne aradığını az çok kestirir halde dahi aradığı şeyi bulmak öylesine zorken, yalnızca ‘aradığı'nı bilen, gerçeği aramak için yollara düşen, ama henüz gerçeğin ne olduğunu dahi kestiremeyen biri bu labirentin içinden nasıl çıkabilirdi?

    O gün kendimi bir keşmekeşin ortasında bulduğumda, ahir zamanda genç olmanın zorluğu bir kez daha pekişmişti zihnimde. Ahir zamanda genç olmak zor, ahir zamanda arayan genç olmak daha zor, ahir zamanda aradığını bulabilmiş genç olmak ise çok daha zordu.




    Kendimi bir labirentin ortasında hissettiğim o kitap-kaset-CD-dergi yolculuğumun sonrasında vardığım sonuç buydu. Karamsar bir sonuca ulaştığımı biliyor; ancak “Bu kalabalığın, bu keşmekeşin, bu çukurlar, girdaplar ve çıkmaz sokaklar yüklü labirentin hakikate çıkan yolunu bulmayı kim nasıl becerebilir ki?” sorusuna bir türlü olumlu cevap veremiyordum.

    O günüm bu karamsar sorgulamanın getirdiği mahzun ve müessif ruh haliyle geçmiş; sıkıntılı ve muzdarip bir hal, gece yarısı gözümü kapayıncaya kadar bana eşlik etmişti. O sıkıntı yüzünden pek uykumu alamamış olmakla birlikte, ertesi gün sabah namazına kalkabilmiştim neyse ki. Gözüm yorgun, ruhum daha da yorgun olsa bile, namazdan sonra yatma isteği hissetmedim ve bir günü daha sıkıntıyla geçirmeyi de istemediğim için, daha önce kaldığım yerden Kurân okumayı sürdürerek uyanık kalmayı yeğledim. Kehf sûresine gelmiştim! İlk anda, yaşadığım ruh haliyle sıranın bu sûreye gelişi arasındaki tevafuku hissedebilmiş değildim gerçi. Ne ki, âyetler arasında ilerleyip sayıları bizce meçhul gençlerin anlatıldığı kısma geldiğimde, uyanmış sayılırdım. Bütün bir toplumun şirkten yana durduğu bir zamanda hidayet üzere kalabilmiş Ashab-ı Kehf'in tamamının genç olması bir tesadüf müydü? Yoksa, şartlar ne kadar ağır, küfür, şirk ve şehevât ne kadar baskın olursa olsun, bunların üstesinden gelerek hakikati bulmanın imkânına ve bu imkâna en yakın olanın her şeye rağmen gençler olduğuna dair bir ders, iz, işaret ya da telmih yok muydu bu sûrede?




    Evet, vardı. İçtenlikle ve ısrarla aramayı sürdüren bir gencin en ümitsiz şartlarda dahi aradığını bulabileceğine dair bir ders, bu sûrede kesinkes vardı. Hem, Resulullah'ın Deccal fitnesine karşı ümmetine bu sûreyi tavsiye buyurmasının elbette bir anlamı ve hikmeti olmalıydı.

    Kehf sûresinin karamsarlık iklimini dağıtan bir ümit ışığı olarak karşıma çıktığı o günle birlikte, yine Kurân'dan, gençliğe dair başkaca ümit ışıkları da girecekti dünyama. Kavminin topluca putlara taptığı bir zamanda hakikati bulan İbrahim, ateşler içine atılıp ateşler içinde yanmayan İbrahim, Firavun sarayında Musa, Züleyha karşısında Yusuf, sapanlar ve saptıranlar arasında Yahya ve İsa. Her birinin sergilediği hal, mutlak derecede ümitsiz bir durumun asla söz konusu olmadığının; en zor zamanlarda ve en ağır imtihan ortamlarında dahi bu zamanın ve ortamın kabını ve kalıbını kırıp hakikati bulmanın ve hakikat üzere olmanın pekâlâ mümkün olduğunun delilleri değil miydi? Put yapıcı babanın evinde puta tapmayan, putperest toplumun içinde putperestliği zerre miskal bulaşmayan ve de ateşler içinde olup ateşte yanmayan İbrahim'in bir orta yaşlı ya da yaşlı değil de bir genç olması ‘ahir zamanda genç olma'nın zorluğuna dair gözlemlerle bunalan zihnime bir yol, bir iz sunamaz mıydı?

    Açıkçası, zorlukta biri diğerinden geri kalmayan ortamların her birinde İbrahim de, Musa da, Yusuf da, Yahya da, İsa da, bir genç iken bu ortamların karanlığını aşmış, bir genç olarak hakikate ulaşmış, bir genç olarak aydınlanmış ve aydınlatmışlardı.

    Öte yandan, bir hükümdar nebinin, Davud aleyhisselam'ın oğlu olarak servet ve şöhret içinde, bilginin ve iktidarın zirvesinde dururken Süleyman, servetin, şöhretin, bilginin ve iktidarın her hal ve şartta yozlaşma sebebi olmadığının; bir gencin bütün bunların içinde pekâlâ hakikat üzere kalabileceğinin örneğiydi.

    Hem, yine Kurân'da, bozulmuş bir ortamda bozulmadan kalabilen genç kızların da örneği vardı. Annelerin dahi bütün bir kavmin yoluna uyup yoldan çıktığı bir vasatta Lût'un kızları, yine sonunda haklarında azap inmesine sebep olan sapkınlıklarıyla Medyen kavmi içinde Şuayb'in kızları, ayrıca İmran'ın kızı Meryem bu örneklerin başındaydı.

    Ahir zamanda genç olmanın zorluğuna mukabil, ahir zamanda mümin genç olarak sapasağlam durmanın pekâlâ mümkün olduğuna işaret eden, yalnızca bu Kurânî örnekler de değildi. Onların yanı sıra, Asr-ı Saadette de buna dair bir dizi örnek vardı. Hz. Peygamber, biiznillah, kötülüğün her türlüsüne bulaşmış Cahiliye toplumunun gençleri arasından cihana ve asırlara örnek olacak şahsiyetler çıkarmıştı. Ali, Cafer, Zübeyr, Talha, Ammar, Abdullah b. Mes'ud, Zeyd, Mus'ab, Sa'd b. Ebi Vakkas, bu vâkıanın Mekke'deki en parlak örnekleriydi. Bu tablonun Medine cephesinde de Zeyd b. Sabit, Muaz b. Cebel, Sehl d. Sa'd, Cabir b. Abdullah, Zeyd b. Erkam, Seleme b. Ekvâ gibi yüzlerce, binlerce isim vardı. Hasan, Hüseyin, Üsame, Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Zübeyr, Abdullah b. Abbas, Enes b. Malik, Abdullah b. Cafer gibi örnekler de, Hz. Muhammed'in elinde yetişmiş gençler olarak, bize onun gençlerle nasıl muhatap olduğuna, dolayısıyla bizim bir gence ne şekilde muhatap olmamız icap ettiğine dair ipuçları sunuyorlardı.

    Bütün bu isimleri Hz. Muhammed'in yanına çeken unsur, elbette onun elçisi olduğu hakikatti. Ancak, burada dikkat gerektiren bir husus, Hz. Muhammed'in o kudsî hakikati hakikatli bir biçimde gençlere sunmuş olmasıydı. Zorlayan, dayatan, suçlayan, hor gören biri değildi Resulullah. On yaşında tanıştığı Hz. Peygambere on sene hizmet eden Enes b. Malik, o on sene boyunca kendisinden bir kere “Niye bunu böyle yaptın? Niye şunu şöyle yapmadın?” diye bir azarlama ve tersleme duymadığını; kendisi zaman zaman unuttuğu, beceremediği, oyuna dalıp kaldığı halde bunun böyle olduğunu anlatıyordu meselâ. Amcası Abbas'ın oğlu Fadl, Veda haccı esnasında, Hz. Muhammed'in şefkat ve hikmet yüklü terbiyesinin bir örneğiyle tanışmıştı. Fadl'ın gözü az ötede gördüğü bir genç kıza kaymış, karşılıklı, bakışmışlardı. Bunu fark eden Resulullah “Sözde hacca gelmişsin, yaptığın işe bak!” kabilinden bir sözü asla sarf etmemiş, Fadl'a tek kelime dahi etmemiş, sadece elini Fadl'ın yanağına koyup yüzünü hafifçe başka tarafa çevirmişti. Namaz ve Kurân öğrenmek için kabileleri tarafından Medine'ye gönderilmiş bir grup genci, ana-babalarını özlediklerini hissettiği gün, başlarını okşayıp sırtlarını sıvazlayarak, memleketlerine göndermişti. Medine'de yetişmiş nice genç sahabinin hatırasında, Resulullah'ın sefer dönüşü kendilerini devenin terkisine alması, koşu yarışı ve güreş gibi oyunlarında kendilerine tezahüratta bulunması, kendisine getirilen turfanda meyveyi onlara sunması, gençliğin getirdiği toylukla meramlarını en uygunsuz dille ifade ettikleri durumda dahi sabır ve tahammülle kendilerini dinlemesi. Gibi bir dizi hadise vardı.

    Ve, gençlere yönelik bu nebevî tavrın belki en manidar veçhesi, onun gençlere güvenmesi ve kendilerine güven vermesiydi. Kendisi henüz Mekke'de iken Mus'ab b. Umeyr'i İslâm'ı tebliğ için Medine'ye gönderdiğinde, Mus'ab yirmi dört yaşındaydı ve Medineli kalpler onun vesilesiyle İslâm'la tanışmışlardı. Üsâme b. Zeyd'i hazırladığı son sefere kumandan yaptığında, Üsâme'nin yaşı yalnızca on dokuzdu. Attâb b. Esîd'i Mekke'ye vali tayin ettiğinde, Attâb'ın yaşı ya yirmi, ya da yirmi birdi. Ashabı arasında fıkhı en iyi bilen kişi olarak tarif ettiği Zeyd b. Sabit, Resûlullah'ı on dört yaşında tanımıştı ve hakkında bu söz söylendiğinde en fazla yirmi üç-yirmi dört yaşındaydı.

    Kısacası, Resulullah'ın Cahiliye'yi Asr-ı Saadet'e çeviren süreçte bize verdiği derslerden biri, gençlere nasıl ve ne şekilde muhatap olunacağının dersiydi. O heyecanlı taze ruhlardan iman kahramanları çıkması için nasıl bir incelikle, hangi hikmetli üslupla kendileriyle ilgilenileceğinin dersiydi. Fetret ortamında fıtrat tohumlarını ezmeden ve kırmadan uyandırma dersiydi. Hakikatli bir biçimde sunulmak şartıyla hakikati kabule en yakın olanların, her şeye rağmen, gençler olduğunun dersiydi.

    İşte bu bakımdan, Hz. Muhammed'in hayatına dair heyecanla okuduğum ilk kitaplardan birinin yazarı olarak Martin Lings'in bir sözü, hâfızamda silinmez bir yer edinmişti. Genç yaşta, yanılmıyorsam yirmi bir yaşında İslâm'ı seçmiş bir İngiliz olarak Lings, yaşlılar, zenginler, ünlüler ve soylular İslâm davetine karşı direnirken gençlerin İslâm'a daha kolay biçimde yönelişlerini, yönelemeyenlerinin dahi İslâm'a diğerlerinden daha yakın duruşunu, şairâne bir duyarlılıkla, şöyle tarif etmekteydi:

    “Elbette gençlerin ve zayıfların hepsi hemen ilâhî daveti kabul etmemişti; fakat hiç olmazsa küçük yaşamlarını bir klarnetin notaları gibi bölen davetin önem ve şiddetine karşı kulaklarını tıkamalarına neden olacak kendini beğenmişlikleri yoktu.”

    Vâkıa, her zaman için, buydu. Gençliğin hislerin ve heyecanın zirvede olması, toyluk, tecrübesizlik gibi bir dizi zorluğu olduğu gibi, bu zorlukların üstesinden gelmeyi mümkün kılacak karşı-ağırlıkları da vermişti Rabb-ı Rahîm. Genç demek, öte yandan, arayan adam demekti. Genç olmak, arayış içinde olmaktı. “Ben bileceğimi zaten biliyorum. Kimseden öğreneceğim bir şey yok” türünden bir tavır, bir gencin tavrı olamazdı. Bir genç, böylece, kendisine takdim olunan bir hakikate daha baştan kulağını kapayamazdı. Bilmeye yönelik merak, öğrenmeye duyulan açlık, hayat yolculuğunun başlarında olduğunu bilmekle gelen iddiasızlık, bir genci hakikati kabulde avantajlı kılan unsurlardı.

    ‘İsyan çağı' idi gençlik. ‘Ergenlik dönemi' denilen şey, o güne kadar kendisine öğretilen her şeye karşı kuşku ve itiraz dönemiydi. Rabb-ı Rahîm, gençliğe adım atarken insana böyle bir halet-i ruhiye veriyordu ki, aklını başka akılların cebine koymasın, kendisi düşünüp tartsın, hakikate gitmesini engelleyen bütün maniaları ve dayatmaları aşsın.

    Putperest bir kavimde, put yapıcı Azer'in evinde İbrahim'in bir tevhit eri olarak belirmesi, bu sırdandı. Firavun sarayında Musa'nın bir muvahhid olarak yükselişi de bu sırdandı. Yine bu sırdandır ki, Mekke'nin reisi Utbe'nin oğlu Huzeyfe, Mekke'nin ileri gelenlerinden Süheyl'in oğlu Abdullah ile kızı Sehle, Ebu Süfyan'ın kızı Remle, dedesi Resûlullah'a ‘ebter' der ve babası İslâm'a karşı taktikler geliştirir iken Amr b. Âs b. Vâil'in oğlu Abdullah, Ebu Uhayha Saîd b. Âs'ın oğulları Halid ve Amr, ilk Müslümanlar arasındaydı. Medine münafıklarının reisi İbn Ubey'in oğlu Abdullah'ın, Medineli en amansız İslâm düşmanlarının başında gelen Ebu Âmir Fâsık'ın oğlu Hanzale'nin ciddi ve samimi birer Müslüman olmaları da bundandı.

    Ne var ki, yine bu ‘isyan ruhu,' doğrunun yanlış biçimde sunulduğu yerde, ters sonuçlar getirebilmekteydi. Sunulan bir doğru doğru biçimde sunulmamış; dayatmayla, zorla, zorbalıkla kabulüne çalışılmış ise, aynı genç ruh bu kez doğruyu reddedebiliyordu da. Nitekim, meselâ şu topraklarda, dinî hayatın uzağındaki birçok ailenin çocukları dine yönelebilmiş iken, doğruyu doğru biçimde sunamamış olan dindar ailelerin çocukları dindarâne bir hayatın uzağına düşebiliyordu.

    Yaşadığımız çağ kalplerin esir, nefislerin ise vezir edildiği bir dönem olsa bile; şu zamanda köpekler serbest bırakılıp taşlar bağlanmış olsa bile; akıllı uslu durmanın çılgınlık, ‘çılgınlar gibi eğlenme'nin ise akıl kârı bilindiği bir dönemde yaşanıyor olsa bile; ahir zaman genci, hakikati yine de bulabilir. Ahir zamanın şartlarını en yoğun biçimde yaşıyor olan; nefislerin en çok serbest olduğu ve istediğini yapabilecek maddî imkânlara en çok kavuştuğu Batıda şu halde bile milyonlarca gencin İslâm'ı seçmiş olması, sayıca daha da fazlasının ise gerçeği bulmak için yollara düşmesi, bize bu gerçeği haykırıyor. ‘Dindar' olmanın maddî-manevî mahrumiyet ve horlanma sebebi olabildiği şu ülkede dahi, böylesi binlerce, yüz binlerce, belki milyonlarca genç aramızda dolaşıyor. Bu ülkede, üzerine kapı kilitlense, kendisine deli muamelesi yapılsa dahi namazından vazgeçmeyen; ulaşabildiği ve ancak gizlice okuyabildiği kitaplar saklandığı yerlerden bulunup yakılsa dahi iman yolunda yolculuğunu sürdürebilen genç erkekler; üniversite kapısında bin bir mihnetle yüz yüze kalabileceğini bildiği ve ailesinde tek bir mesture olmadığı halde Rabbinin rızasını gözeterek örtünebilen genç kızlar bulunuyor.

    Ahir zamanda genç olmak zor, biliyorum. Ahir zamanda mümin genç olmanın daha kolay olmadığını da biliyorum. Ama doğuda batıda yaşanıp nazarımıza ilişen böylesi milyonlarca örnek, bize ‘zor' olanın ‘imkânsız' da olmadığını açıkça gösteriyor.

    Ve, fetrete karşı fıtratın, hazır cevaplara karşı soruların, yanlış kapılara karşı doğru arayışların eşliğinde yaşanan bu vâkıaya bakıp, kim olursa olsun bütün gençlere arkadaş nazarıyla baktığını söyleyen bir şefkat ve hikmet erinin ruh haliyle donanalım istiyorum. Arayan her gence bu nazarla bakarken, bin türlü engeli aşıp hakikati bulabilmiş her bir gence, ‘ahirzaman evliyası' gözüyle bakalım istiyorum.

    Zira, ahir zamanda genç olmak, ateşler içinde olmaktır. Ahir zamanda mümin genç olmak, ateşler içinde yanmamaktır.

    Ahir zamanda mümin genç, ateşler içinde İbrahim misalidir açıkçası. Firavun sarayındaki Musa, çağın Züleyha'ları karşısında Yusuf misalidir.

    Ve, ateşler içinde İbrahim'i yakmayan, Firavun sarayında Musa'yı saptırmayan, Züleyha karşısında Yusuf'u kandırmayan sırra erildiğinde, ahir zamanda mümin genç olmanın yolu elbette görülecektir.
  • Senin hür sandığın hareketlerinin hepsi de esaretinin esiridir. Nefsinin, arzun, cemiyetin, herkesin ve her şeyin esiri olan insan, bütün bu şeylerin üstünde duran esaretinin esiridir. Zira üstelik onu takdis eder: gururu ile nefsine itimadı bunun delilidir. Şu halde insan daima esir olabiliyor ve her şeyin esiri oluyor. Bu esaretlerden onu nasıl kurtarmalı ??
  • 2. Bölüm
    İlme kıymet vermek; medenî yaşamak için bir mecburiyettir. İnsan, ömür sürdüğü müddetçe dünyâda ihtiyaçlarını temin etmek, tehlikelerden korunmak, rahat ve huzur içinde yaşamak, mânen ve madden yükselebilmek için her şeyden önce bilmek, tanımak ve anlamak zorundadır. Çünkü insan bilmediğinin yalnız câhili değil, aynı zamanda esiri, âcizi ve düşmanıdır.

    İlim nedir? İlmin mâhiyeti nedir? İlmin kaynağı nedir? İlimden maksat nedir? gibi bir çeşit ilmin kritiğine yönelmiş sualler ve cevapları, ilk çağlardan beri tartışma konusu olmuştur. Bugün de bu tartışmalar bilhassa batı dünyasında ve tamâmen batıyı taklit edenler nazarında hâlen devam etmektedir.




    Eski Yunan filozoflarının da dâhil olduğu ilkçağ filozofları ve sonraki çağlarda gelen filozoflar netice olarak, ilmin metotlu bir arayış ve inceleme, bir araya toplama ve sınıflandırma yoluyla tabiatta ve çevrede görülen sayısız varlıkların ve olayların idrâkini mümkün kıldığını, böylece de devamlı bir oluş, akış, değişiklik içinde görünen bu olaylar karşısında insan duygularının bir düzene ve sıraya sokulması ve kaostan kurtulması için insanoğlunun bir gayret sarf etmesi gerektiğini söylemişlerdir. Bunun da ancak bütün oluşum ve değişimleri, âlem-şümûl planda hükmü altında bulundurduğuna kanâat getirilen düzenin ne olduğunun keşfedilmesiyle mümkün olacağını belirtmişlerdir.

    İşte bu noktadan îtibâren âlem-şümûl düzenin ne olduğu, nasıl ortaya çıktığı, kim tarafından ve ne zaman konulduğu gibi soruların cevabını bulmak için yalnız akıl yoluyla ve eldeki çeşitli bilgilere dayanılarak sarf edilen gayretler çeşitli felsefe ekollerini ve felsefecileri ortaya çıkarmıştır. Bütün ilimlerin özünü, aslını ihtivâ edecek; hayatı, dünyayı, olayları aynı zamanda ve mutlak doğru bir tarzda îzah edecek bir görüş, bir fikir sistemi (diyalektik) arayışı bütün ilkçağ, ortaçağ ve yeniçağ filozoflarını ömürleri boyunca meşgul etmiştir. Ancak hiçbiri böyle bir idrâk ve izaha ulaşamamış, gerek kendi asırlarında ve gerekse sonraki asırlarda ne kadar büyük yanlışlara düştükleri ve kâinâttaki muazzam nizamı keşfetmekte bile ne kadar âciz kaldıkları ortaya konmuştur.

    Bu hallerinin sebebi, çeşitli fen bilgilerinin her yüzyılda ilerleyerek önceki zamanlarda yaşayan filozofların felsefelerini binâ ettikleri eski bilgilerden kat kat fazlalaşıp, hattâ eksikli ve yanlışlıklar bulup, o bilgileri değiştirmesi ve böylece onların felsefelerini hükümsüz kılması şeklinde îzah edilebilir. Ancak bu îzah, bütün fen bilgilerindeki en son gelişmeler inceden inceye dikkate alınarak kurulacak felsefelerin de yakın zamanda yıkılacağını da beraberinde getirmektedir ki, doğrudur. Nitekim son yüzyılda artık batıda da bu tip filozoflar ve felsefeleri îtibar görmemektedir.

    Batıda ilimleri ilk sınıflama teşebbüsünde bulunan kimse olarak Aristo bilinir. Aristo temel ilim olarak felsefeyi almış ve bu temele dayalı olarak üç ilim sayıyordu. Bunları teoritik ve spekülatif (teoloji, fizik, metafizik, biyopsikoloji), pratik filozofi (ahlâk ve siyasî ilimler), protüktiv felsefe (beyan, estetik, edebî tenkit) şeklinde sıralıyordu. Zenon Okulu (Revâkıyûn) mensupları ise bütün ilimleri bir bahçeye benzeterek “Mantık, bu bahçeyi dış tesir ve taarruzlardan korur. Fizik, bereketli toprağı temsil eder. Yetişen meyveler de ahlâktır.” demişlerdir.

    Yeni zamanlarda Francis Bacon, ilmin bir çeşit planını yapmaya kalkışarak insan zekâsının ortaya koyabildiği her şeyin bir envanterini çıkarmaya teşebbüs etmiştir. Bu arada Fransız filozofu Descartes ilmî metodun birliği prensibini rasyonalist bir tarzda tespit etmeye çalışmış, daha çok bir fizikçi olarak tanınan Ampére ise ilimlerin felsefesi üzerine verdiği derslerde, bütün ilimleri dört ayrı görüş açısından eleştirerek, yeni bir sınıflama yapmıştır. Ampére'in bu sınıflamasında ilimlerin sayısı 128 çeşide ulaşmaktadır. Auguste Compte ise, fazla teferruata girmeden yalnız temel pozitif ilimleri sınıflandırmıştır. Umumiyet ve komplekslik esas alınarak yapılan bu sınıflamada en genel ve mücerret, fakat en az kompleks olması bakımından matematik en üst sıraya konmuş, sosyoloji ise en alta yerleştirilmiştir. Compte'nin bu sınıflandırması çeşitli bakımlardan çok fazla tenkit edilmiştir.

    Herbert Spencere göre ise ilimler, konularındaki mücerretlik ve müşahhaslık derecelerine göre sınıflandırılmalıdır. O da Compte gibi edebî ve mânevî ilimleri bir kenâra bırakarak 10 ilimden ibâret bir tablo ortaya koymuştur.

    Cournot'un şemasını çizdiği bir başka tablo, bugünkü terminolojiye uydurularak ilimlerin tasnifinde kullanılmaktadır. Ayrıca ilimlerin üç ana gurupta toplanması da batıda son zamanlarda rağbet gören bir fikir olmuştur. Buna göre birinci gurupta tecrübî dayanağa ihtiyaç duymayan ilimler, ikinci gurupta canlılık kavramını hesâba katmadan yalnız maddeyi konu edinen ilimler, üçüncü grubu ise birbirlerinden ayrılamayacağı düşüncesiyle biyolojik-psikolojik-sosyolojik karakterdeki bütün ilimler girmektedir.

    İnsanlık târihi boyunca ilme en yüksek değeri ve en şerefli yeri, yalnız İslâmiyet vermiştir. Diğer hak ya da bâtıl hemen bütün inançların, felsefî sistemlerin, rejimlerin ve dünyanın her tarafında ve her zamanda yaşamış olan insanların hiç tartışmasız kabul ettikleri nâdir hususlardan biri, ilme kıymet vermektir. Ancak bu hepsinde şu ya da bu bakımdan, şu ya da bu derecede kalmış iken yalnız İslâmiyet'te ilim gerçek yerine oturtulmuş, bütün cepheleriyle ele alınmıştır.




    Ancak Müslüman olmakla kazanılan tevhid (Allah'ın bir olduğu) inancı, bütün Müslümanları daha başlangıçta kâinâtın yaratıcısı ve O'nun kurduğu düzeni hakkında mutlak doğru, kesin ve açık bir bilgiye kavuşturmuştur. Böylece batı dünyâsı için içinden çıkılmaz bir muammâ olup, hepsi de birbirinden ayrı şeyler söyleyen birçok felsefe mekteplerinin doğmasına sebep olan bu bilgi, İslâm dînini seçen herhangi bir insan için daha ilk kelimede halledilmiş olmaktadır. Başka bir ifâdeyle; Müslüman olmayan bir bilgin eşyayı ve olayları inceleyerek elde ettiği bilgiler yoluyla kâinattaki düzeni, bu düzenin yaratıcısını, bu yaratıcının nasıl olduğunu anlamak için ömür boyu çırpınmakta; İslâm âlimleri ise isimleriyle, sıfatlarıyla inandıkları ve bildikleri yaratıcının (Allah (cc)'ın) yarattığı eşya ve olayları incelemektedirler. Birinci bilgin, yalçın ve yırtıcı kayalıklarla dolu bir uçurumu tırnaklarıyla tırmanıp zirveye ulaşmak isteyen birine, İslâm âlimleri ise zirveye oturmuş, etrafı ibretle seyreden ve inceleyen bir diğer kimseye teşbih edilebilir. Uçurumu tırmanmaya çalışanlardan ender kişiler aşağıya uçup parçalanmaktan kurtulmuş, bin bir meşakkatle tırmandıkları zirvede ise Hz. Muhammed'in tevhid inancını tebliğ eden sözlerini bulmuşlardır. Çeşitli din ve milliyetlerden olup da İslâmiyet'i seçen fen bilginleri ve düşünürler bu hâlin misâlini teşkil etmektedir.




    Sevgili Peygamberimize vahiy yoluyla Allah (cc) tarafından indirilen âyetlerin tamamını ihtivâ eden Kurân-ı Kerîm, Allah kelâmıdır. Bu ilâhî kitap, dünyâ ve âhirete âit bütün ilimleri ihtivâ etmektedir. Peygamber efendimizin hadîs-i şerîfler'i de, Kurân-ı Kerîm'in âyetlerini tefsîr eden, mânâlarını açıklayan mutlak doğru sözlerdir. İşte İslâm dünyâsında “haber-i sâdık” denilen ve ilmin kaynaklarından en önemli olanı bu ikisidir. Ayrıca her asırdaki güvenilir insanların hepsinin bildirdiği şeyler de haber-i sâdık'ın ikinci çeşididir.

    Bu güne kadar insanların elde ettiği hiçbir fen bilgisi, hiçbir ilmî buluş ve keşif, Kurân-ı Kerîm'de ve hadîs-i şerîfte bildirilenlerin dışında olmamış ve aksini söylememiştir. Halbuki insanlar elinde bozulmuş olan Tevrât ve İncil'de yazılı olanlar his ve akıl yoluyla elde edilen fen bilgileriyle çatışınca, hattâ fen bilgileri tarafından saçma ve uydurma oldukları ortaya konunca, Hıristiyan âlemindeki bilginler bu kitapların yazılarını ve papazların sözlerini reddetmişlerdir. Böylece onlar insan eliyle değiştirilmiş bu kitaplara bakarak ilimde hâber-i sâdık kaynağını kabul etmemişler, filozofların sözlerini ve kitaplarını bunların yerine geçirmek yolunu tutmuşlardır. Müslüman âlimlerin erdikleri, Kurân-ı Kerîm gibi bir kitaba sahip olma saâdetine onlar erememişlerdir.

    İslâmiyet'te insanların sahip oldukları ilim, Allah (cc)'ın sıfatlarından ilim sıfatının zıllerindendir. İnsanlara ilmi O vermiştir. İlk insan ve ilk peygamber olan Hz. Âdem'e kendi ulûhiyyetine ve dünya işlerine âit bâzı bilgileri Allah (cc) kendisinin öğrettiğini, diğer peygamberlere de din bilgilerinin yanı sıra çeşitli dünyâ bilgilerini öğrettiğini Kurân-ı Kerîm'de bildirmektedir. Kurân-ı Kerîm ve hadîs-i şerîfler bütün insanlara en çok lâzım olan ve insanların akıllarının yetmeyeceği îmân ve ibâdet bilgileri ile doğruyu bulmakta zorlanacakları ahlâk bilgilerini tafsilâtıyla bildirmiş, fen bilgilerine ise öz şekliyle beliğ ifadelerle işâret edip bunlar hakkında insanlar, düşünmeye, araştırma ve inceleme yapmaya ve tefekkür ederek ibret almaya sevk edilmişlerdir.




    İslâmiyet'te ilim ve ilim sahipleri çok övülmüş, cehâlet ise kötülenmiş olmasına rağmen ilim bir maksat değil, vâsıtadır. İlim, insana Rabbini tanıtan ve onu kulluğa sevk eden bir merhaledir. İlim, amele (fiiliyata, işe) dönüşürse kıymetlidir. Böyle olmayan bilgilere “faydasız ilim” denilerek insanlığı cehâlete götürdüğü bildirilmiştir. İlim, insanı kendini bilmeye ve sonra da Rabbini bilmeye götürmelidir. “Âlim”, ilmin kendisinden kıymetlidir. İlmi arttıkça tevazuu artmayan, amelleri ve ahlâkı olgunlaşmayan, kibir ve gurura kapılanlara âlim denmez.

    Müslümanlara beşikten mezara kadar ilim öğrenmelerini emreden İslâmiyet'in ilk yıllarında ilimlerin tasnifi yolunda herhangi bir çalışmaya ihtiyaç duyulmamıştır. İlk asırlarda yaşayan sâlih ve temiz Müslümanların ilimleri başta din bilgileri olmak üzere son derece berrak ve muntazamdı. İlk yıllarda ilimlerin kâğıda geçirilmiş bir tasnif tablosu bulunmamakla beraber İslâm âlimlerinin eserlerinde ve Müslümanların günlük hayatlarında kendiliğinden vücud bulmuş ve yaşanmakta olan bir ehemmiyet sırası vardı. Bu sıralamada dîni bildiren ilimler en mühimleri olup, diğer fen bilgileri de bu ilimleri anlamaya, hayatta tatbik etmeye yarayan ilimler olarak gereken önem ve titizlikle üzerinde duruluyordu.

    Eski Yunan filozoflarının eserlerinin tercüme edilmesinden sonra bu kitaplardaki bozuk düşüncelere cevaplar verilirken, İslâm bilgileri de bu arada tasnif edilerek kâğıda geçirildi. Batıdaki ilim tasnifleri her yüzyılda az ya da çok değişikliğe uğramışken, İslâm âlimlerinin yaptığı tasnif, yüzyıllar boyunca hiç değişmedi.

    Müslümanların İlme Hizmetleri
    İnsanlığın bugün sahip olduğu ilim ve teknik seviyedeki en büyük pay, Müslüman âlimlerinindir. 20. yüzyılda, artık baş döndürücü bir sürate ulaşan fen bilgileri ve teknik harikaların temel bilgilerinin hemen hepsi Müslüman âlimlerin kitaplarına dayanmakta ve esaslar oradan alınmaktadır. Tıp, matematik, astronomi, fizik, kimyâ, biyoloji gibi pek çok ana ilim dalında İslâm dünyâsında yüzyıllar boyunca yazılmış ve hepsi çok kıymetli bilgilerle dolu kitaplar, dünyânın meşhur kütüphânelerinin en kıymetli eserleri olarak muhâfaza edilmektedir. İslâmiyet'in doğuşundan îtibâren 18. yüzyıla gelinceye kadar çeşitli İslâm memleketlerinde yetişen âlimlerin bir ibâdet vecdi içinde geceli gündüzlü yaptıkları çalışmalar, dünyâyı her bakımdan aydınlatmış, yeni yeni ilmî keşifler ve teknik buluşlar insanlığa hediye edilmiştir.

    İslâm dünyâsında üç çeşit âlim yetişmiştir: Yalnız fen bilgilerinde mütehassıs olanlara “fen âlimi”; yalnız din bilgilerinde mütehassıs olanlara da “din âlimi” denilmiştir. Din bilgilerinde üstâd ve zamânındaki fen bilgilerinde mütehassıs olanlara ise “İslâm âlimi” denilmiştir.



    Vaktiyle çok İslâm âlimi vardı. Bunlardan en meşhur olanlarından biri İmâm-ı Gazâlî'dir. İmâm-ı Gazâlî din bilgilerindeki derinliği, ictihâddaki derecesinin yüksekliğinin yanı sıra zamânının bütün fen bilgilerinde de mütehassıs idi. Bağdat Üniversitesinin rektörü olup o zamânın ikinci dili olan Rumca'yı iki senede öğrenmiş, eski Yunan ve Roma felsefesini, fennini incelemiş, yanlışlarını ve bozuk taraflarını kitaplarında bildiren İmâm-ı Gazâlî, eski Yunan filozofları ile felsefelerini tasnif ederek, her birinin sözlerinin esâsını, birbirlerinden farklarını, ayrıldıkları ve birleştikleri yerleri sistemli olarak mükemmel bir tarzda sıralamıştır. Ayrıca kitaplarında Dünyâ'nın döndüğünü, maddenin yapısını, ay ve güneş tutulmasının hesaplarını ve daha birçok teknik ve sosyal bilgileri yazmıştır. Eserleri yüzyıllar boyunca İslâm dünyâsında olduğu gibi Avrupa'da da kaynak eser olarak okutulmuştur. Bugün de Avrupa'nın çeşitli üniversitelerinde bâzı eserleri ders kitabı olarak okutulmakta, UNESCO tarafından neşredilerek bütün dünyâya dağıtılmaktadır.

    İslâm âlimlerinin en büyüklerinden biri de İmâm-ı Rabbânî Ahmed-i Fârûkî'dir. Bunun din bilgilerindeki derinliğini ve ictihâd derecesinin yüksekliğini; hele tasavvuftaki, vilâyetteki kemâlinin, aklın, idrâkin üstünde olduğunu, dinde söz sâhibi olanlar söylediği gibi, Amerika'da yeni çıkan kitaplar da bu ilim ve irfân güneşinin ışıklarıyla aydınlanmaya başlamıştır. İmâm-ı Rabbânî zamânının fen bilgilerinde de mütehassıs idi. Elektronların aralarının boş olduğunu, hızla döndükleri için dolu göründüklerini ilk defâ o açıklamış, bu bilgi Avrupalılar tarafından ancak son yıllarda anlaşılmıştır. İmâm-ı Rabbânî'nin talebelerine okuttuğu Şerh-i Mevâkıf kitâbı Arapça büyük bir eser olup, içinde; o zamânın bütün fen bilgileri anlatılmakta, yer küresinin yuvarlak olduğu, batıdan doğuya doğru döndüğü ispat edilmekte, atom üzerinde, maddenin çeşitli hâlleri, kuvvetler ve psikolojik olaylar üzerinde kıymetli bilgiler verilmektedir. Kâdı Adûd'un 14. yüzyılda yazdığı ve Seyyid Şerîf Cürcânî'nin şerh ettiği bu kitapta ayrıca Yunan felsefecilerinin hatâları ve yanlışları ispat edilmiştir.




    Bu kitapların yazıldığı devirde Avrupalılar dünyâyı tepsi gibi düz, etrâfı duvarla çevrili zannediyorlardı. Bir meridyenin uzunluğunu da ilk defâ Musul ve Diyarbakır arasında, Sincâr Sahrasında Müslümanlar ölçtüler ve bugünkü gibi buldular.

    Endülüs İslâm üniversitesinde astronomi profesörü olan Nûreddîn Batrûcî, El-Hayât adlı kitâbında bugünkü astronomiyi yazmaktadır.

    Aynalarda ışıkların kırılması kânunlarını ilk defâ İbn-i Heysem bulmuştur. Avrupa'da Alhazem adıyla tanınan bu Müslüman âlim, 10. yüzyılda yaşamış, matematik, fizik ve tıp ilimlerinde yüze yakın kitap yazmıştır.

    Türkistanlı Ali bin Ebilhazm İbn-i Nefîs, doktor olup, tıp ilmindeki buluşlarını bildiren kitapları, tıp ilminin kaynaklarından olmuştur. Akciğerlerdeki kan deverânının şemasını ilk olarak bu doktor çizmiş, böbrek ve mesâne taşlarının alâmetlerini ve nasıl tedâvi edileceğini anlatmıştır. İslâm cerrahlarından meşhur operatör Amr bin Abdürrahmân Kirmânî, Endülüs hastahânelerinde ameliyat yapmıştır.

    Ebû Bekr Muhammed bin Zekeriyyâ Râzî büyük bir İslâm tabibiydi. Göz ameliyatlarını ilk defâ fennî usûllerle yaptı. Avrupa'da Râzes ismi ile meşhûrdur. İlâçlar ve kimyâ üzerine de kıymetli kitaplar yazmıştır.

    Hastalıkların mikroplardan geldiğini ilk bulan, İslâm medeniyetinin yetiştirdiği İbn-i Sînâ'dır. İbn-i Sînâ, bundan 900 sene evvel; “Her hastalığı yapan bir kurttur. Yazık ki bunları görecek bir âletimiz yok.” demiştir. Ayrıca kanın insan vücûdunda faydalı besinleri taşıyan sıvı olduğunu; idrardaki şekerin varlığını, içme suyunu mikroplardan temizleme usûllerini, civa ile tedâvî edilme, ameliyatlarda ağrıları hafifletici uyuşturucu terkiplerini yine ilk defâ İbn-i Sinâ söylemiştir. Kânun adlı eseri yüzyıllar boyunca Avrupa tıp fakültelerinde yegâne tıp kitabı hâline gelmiştir.

    Osmanlı âlimlerinden Fâtih Sultan Mehmed Hanın hocası Akşemseddîn de, Maddet-ül-Hayât kitabında; “Hastalıklar insandan insana canlı varlıklar (mikroplar) vâsıtasıyla geçmektedir.” diye yazmıştır. Kızıl, kızamık ve çiçeğin ayrı ayrı hastalıklar olduğunu bulmuştur. Osmanlı Türkleri inekte çiçek aşısı üretmişlerdir.

    Yıldızların hareketlerini inceleyen “zîc ilmi” de Müslümanlar tarafından bulunmuştur. İslâm âlimlerinin bulduğu zîcler yıllar boyunca astronomi ilmine rehber olmuş, batılı astronomlar önce bu zîcleri araştırmış, sonra çalışmalarına başlamışlardır. Meşhûr Müslüman âlim Câbir'in Endülüs'te (İspanya'da) Sevilla (İşbiliyye) şehrinde kurduğu rasathâneye, burayı işgâl ettikleri zaman rastlayan Hıristiyanlar, bu rasathânenin ne işe yaradığını anlayamayıp çan kulesi yapmışlardır.

    Ayrıca Müslümanlar yıldızların katalogunu yapıp birçoğunun adını vermişlerdir. Bugünkü semâ haritalarında yıldızların çoğunun isimleri Müslümanların verdiği gibidir. Birgüneş yılının müddetini tâyin, ışığın kırılmasının keşfi, rakkaslı saat da Müslümanların insanlığa hediyelerindendir.

    Bîrûnî'nin çizdiği astronomi şemasının yanı sıra astronomi ilminin en büyük üstatlarından Uluğ Beyin astronomik buluşları bu ilimde Müslümanların ulaştıkları mahâretin delillerindendir.

    Osmanlı Türklerinden Kâdızâde-i Rûmî ise Uluğ Bey Zîci'nin büyük kısmını tamamlamış, matematik ve astronomi ilmine âit eserleriyle meşhur olmuştur.

    Kâdızâde'nin talebelerinden olan ve hocasının vefâtından sonra Semerkant rasathânesinin başına geçen Ali Kuşçu da o devirlerin en büyük matematik ve astronomi âlimlerinden biri olarak ün salmıştır. Astronomi ilmine âit en büyük eseri Risâle fil-Hey'e'dir.

    Coğrafya ilminde de Müslümanlar başı çekmişlerdir. Ünlü coğrafya âlimi İdrisî'nin Nüzhet-ül-Müştâk fî İbtirâk-il-Âfâk isimli meşhur eserinde 72 adet harita vardır. Evliyâ Çelebi, İbn-i Battûta ve Yâkub Hamevî'nin seyâhatleri ve eserleriyle coğrafya ilmine yaptıkları hizmetler, her türlü takdirin üstündedir.

    Coğrafya ilmine adını büyük harflerle yazdıran Müslümanlardan biri de Pîrî Reis'tir. Bu meşhur Türk denizcisi yaptığı deniz seferleri sırasında edindiği bilgileri Kitâb-ı Bahriye adlı eserinde toplamış, birçok bölgenin ve denizaşırı yerlerin bugünküne çok yakın haritalarını çizmiştir.

    Kâtip Çelebi ise coğrafya ilminde en büyük eser olarak Cihânnümâ'yı yazarak bu ilim dalında yeni bir devir açmıştır.

    Bugün bütün dünyânın kullandığı rakamları, sıfır dâhil, Müslüman âlimler bulmuşlardır. “Sıfır”ı Muhammed bin Ahmed bulmuş, cebir ilmini Harezmî kurmuştur. Bu ilmin adı Harezmî'nin Hisâb-ül-Cebr vel-Mukâbele kitâbından gelmektedir. Ayrıca logaritma, onar onar sayıp yazmak, her dokuzdan sonra rakamın sağına sıfır koyarak diğer bir onlar hânesi vücûda getirmek yine Harezmî'nin buluşlarındandır. Harezmî'nin eserleri matematik sâhasında o kadar yayılmış ve kullanılmıştır ki, ismi bile çeşitli milletlerin dilinde “Alkhorismi”, “Algorisme”, “Augrisme” şekillerinde yazılıp söylenmiştir.

    Sosyoloji ilmini ilk kuran İbn-i Haldun'dur. Mukaddime isimli ansiklopedik eserinde ilimlerin her dalından bahseder ve yeni bir ilim olarak sosyoloji yâni İlm-i içtimâiyyâtı kurduğunu bu ilmin esaslarıyla berâber anlatır.

    İlim ve teknik, insanların hizmetinde faydalı olduğu müddetçe değerlidir. İnsanlara faydası olmayan ilmin ve fennin hiçbir faydası yoktur. Bu yüzden İslâm âlimleri insanlara faydalı olabilmek için ellerinden geleni yapmışlar, bu hususta müslim, gayr-i müslim ayırımı yapmamışlardır. İslâm âlimlerinin, ilme ve insanlığa yaptıkları hizmetlerin hepsini saymak, ancak her ilme âit kitap külliyetleri vücuda getirmekle mümkündür.

    Lokman Hekîm, şöyle buyurmuştur:

    “Yoksullar, ilim sâyesinde sultan sarayında (sofrasında) otururlar.”

    Müslümanların ilme katkıları konusunda Avrupalı ilim insanlarının söyledikleri sözlerden bâzıları şöyledir:

    Corci Zeydan: “Astronomi ilminde Avrupalılar değerli İslâm âlimlerine o kadar muhtaçtırlar ki, astronomi ilmi ile ilgili herhangi bir müşkil mesele ile karşılaştıkları zaman hemen Müslüman memleketlerine husûsî memurlar göndererek onlardan yardım isterlerdi.”

    Drapper: “İslâm âlimleri yaptıkları hesapların çoğunda o kadar isâbet etmişlerdir ki, yeni matematikçilerin en mâhirleri bile onları bulmuş oldukları bu hesapları kabul etmek zorunda kalmışlardır.”

    Will Durant: “Tıp sâhasında en büyük âlim İbn-i Sînâ, en büyük hekim Râzî, en büyük kimyâger de Câbir'dir.”

    George Sarton: “Bîrûnî, felsefe, matematik ve coğrafya ilimlerinde çok kıymetli olup, en büyük âlimlerden birisidir.”

    Prof. E. F.Genrtier: “Hiçbir îtirâza imkân yoktur ki, bizim rönesansımızın matematik hocaları Yunanlılar değil, Müslümanlardır. Bizim bugün bildiğimiz hesap ilminin temel taşları İslâm rakamlarıdır. Matematik ilminin karanlık garp âlemine nasıl intikal ettiğini ve onların maddî medeniyetini nasıl ilerlettiğini bir tarafa bırakarak İslâm rakamlarını bugünün dünyâ kültüründen kaldıracak olursak acabâ şu büyük atom medeniyetinden geride ne kalır; düşünmek ve ona göre Müslümanların matematik ilmine yapmış oldukları hizmetleri takdir etmek lâzımdır.”

    Pasteur: “Îmân hiçbir gelişmeyi engellemez. Bugün bildiklerimden daha çok ilmim olsaydı, Allah'a îmânım şimdikinden daha güçlü ve derin olurdu.”

    Admon Harbert (Jeolog): “İlim hiçbir zaman küfre neden olmaz.”

    Einstein: “Îmân, ilim araştırmalarının en güçlü ve en güzel savunucusudur. İlimsiz îmân topalın yürüyüşüne benzer. Îmânsız ilim de âmâ insanın bir şeyi duyuşuyla (el yordamıyla) anlamasına benzer.”

    Charles Seignebos: “Müslümanlarla Haçlı seferleri yoluyla tanışan Avrupalılar medenîleştiler.”

    Bodley: “Rönesansı İslâmiyet'e borçluyuz. Garplılar yel değirmenlerinin varlığını, kanallarla zirâat yapıldığını, oyuklu ok, trampet, top, barut, askerî alanda çok büyük öneme hâiz olan bu malzemeleri Haçlı seferleri sâyesinde öğrendiler. Otomatik saatten ipekli kumaşa kadar her şey Avrupalıların gözlerini kamaştırıyordu.”

    Levi Provençal: “İspanya'da yetiştirilen çiçeklerin adları, Arapça'dan alındığı gibi kullanılıyor. Araplardan alınan bu isimler, Pirene Dağlarını aşmış, Fransız diline geçmiştir.”

    Roger Garaudy: “İslâmın büyük Peygamberi; “Yarın ölecekmiş gibi âhirete, hiç ölmeyecekmiş gibi dünyâya çalışın.” derken, her şeyi anlatmıştır. İslâm hem maddeye, hem de mânâya hükmetmiştir. Öyle ise bunların ikisi birbirinden koparılamaz. Nasıl koparılabilir ki, İslâm; “İlim Çin'de de olsa alınız.”; “İlim ve fen, mü'minin kaybolmuş malıdır, nerede bulursa alsın.” diyor. İlmin ve çalışmanın burada sınırı yoktur. İslâm bu iki olaya sınır koymadığına göre, dünyâyı sarsmıştır.”

    İlme Dâir
    İlimsiz bir şey olmaz, ilim her şeye baştır,
    Karanlık yollarda o, en aziz arkadaştır.
    Ondan sâdık dost olmaz, ondan vefâlı yâr yok,
    Her şeyde zarar olsa, onda aslâ zarar yok.
    İlmde bir tat var ki, hiçbir şeyde bu tat yok.
    Allah'ın huzûrunda, âlimden makbûl zât yok.
    İlm, uçsuz, bucaksız, bir ummânı andırır,
    İlmden başka her şey, insanı usandırır.
    Nasıl kıymetli olmaz, Allah onu övüyor.
    Bak! Nebî-yi muhterem, bir hadîste ne diyor:
    Ara, her yerde ilmi, o yer ister Çin olsun!
    İlm öğrenmek farzdır, her mümin için olsun.
    Bak! Alîy-yül-Mürtezâ, ne diyor, dinlesene:
    “Köle olurum bana, bir harfi öğretene.”
    Âlimler, İslâmiyet'i zevâlden kurtarır,
    Âlimler yer yüzünde, zıll-i sıfâtullahtır.
    Mürekkeb-i ulemâ, azizdir hattâ şundan:
    Fî sebîlillah akan, şehîdlerin kanından.
    Çünkü, cihâd-ı ekber, ancak ilimle olur,
    Dâreynde, ilmi ile, âmil olan kurtulur.
    Âlim, zâhidden üstün, zühd, ilmin altındadır,
    Âlimler, âhirette nebîler yanındadır.
    İlm âşıklar tâcı, ilm ruhlara gıdâ,
    İlmdir, devâ olan, yükselen her feryâda.
    İlm edinmenin ilk şartı, âlim bulmaktır,
    Hiçbir şey düşünmeden, ona teslim olmaktır.
    Âlimin bir nazarı, bulunmaz hazînedir,
    Bir sohbeti, yıllarca bitmez kütübhânedir.
    Dime! Cihânda âlim kalmadı, belki vardır.
    Aç gözünü, kalbinden zulmet perdesin kaldır!
    Bu dînin âlimleri, hadîsle övüldüler,
    Benî İsrâil'deki nebîler gibidirler.
    Âlimlerin bir sözü, yıllarca, bâkî kalır,
    İnsanı en alçaktan, bâlâlara kaldırır.[1]
  • “Özgür değilsin, senin bağlı bulunduğun ip, öbür insanlarınkinden biraz daha uzun hepsi bu kadar.”
  • Yazı masasını, lambayı, kitaplarını düşündü. Plaklarını gözden geçirdi. Hepsi can sıkıcıydılar. Hayat, çok defa bir şeye asılmakla kabildir. Genç adam bu anda bu mucizeli bağlanışı hiçbir yerde bulamıyordu.
    Düşüncesi, her an kutru biraz daha küçülen açıkta sıfıra doğru giden bir diske benziyordu. Herşey bu başdöndürücü dönüşte küçülüyor, ufalıyor, renk ve mahiyetini değiştiriyor, garip bir pelte, Suat’ın sefil ve bulaşık şahsiyetinin iğrenç hamuru haline geliyor ve bu hamur yol boyunca göze çarpan herşeyi içine alıyor, cıvık yığınında döne döne beraberce sıfıra götürüyordu.
  • "gün oluyor, diye başlıyor birinci ses. bir duvarda binlerce yüz görüyorum.
    hangi duvarda? diyor ikinci ses.
    herhangi bir duvarda, diyor birinci ses.(biraz duraladıktan sonra:) her duvarda.
    buradaki kalın taş duvarlarda mı? diyor ikinci ses.
    buradaki kuru taş duvarlarda, kerpiç duvarlarda. tuğla, beton duvarlarda. bütün duvarlarda, diyor birinci ses.
    burada beton duvar yok, diyor ikinci ses. kuru taş ve kerpiç duvarlarsa karla kaplı.
    buradan söz eden kim? diyor birinci ses. düşümdeki duvarlardan söz ediyorum.
    düşündeki duvarlardan mı? diye soruyor ikinci ses. düşünde duvar mı görüyorsun?
    evet, diyor birinci ses. taş duvarlar. yıkık duvarlar. kertenkelelerin güneşlendiği, sarmaşıkların dolandığı, dibinde çocukların bilye oynadığı yaz duvarları.
    evet? diyor ikinci ses, cümlenin sonunu beklediğini belirtmek için.
    evet(bu sözcüğü tekrarlıyor birinci ses), evet ve her duvarda binlerce yüz görüyorum.
    hepsi de insan yüzü mü? diyor ikinci ses.
    birinci ses bu soruyu duymamış(gibi), devam ediyor: ve her yüzde binlerce duvar.
    insan yüzlerinde mi? diyor ikinci ses.
    insan yüzlerinde, diyor birinci ses.
    ama burada kimseleri gördüğün yok ki, diyor ikinci ses. hemen hemen kimseleri.
    ne fark eder? diyor birinci ses. düşlerim insan dolu."