• Bu gün hayatının en önemli günü. Hâlâ nefes alabildiğin, hâlâ hayret edebileceğin, hâlâ yeni şeyler öğrenebileceğin, hâlâ fikrini değiştirebileceğin, hâlâ hayal kurabileceğin bir gün olduğu için... Kıymetini bil...
  • _Kalpteki incelik ise sevgi yaratır. Sözlerdeki incelik güven yaratır. Düşüncedeki incelik derinlik yaratır. Bunlara sahip olan insan ise her zaman kendini aratır.
    _Bir ülkede saraylar ne kadar çoksa, halk o ölçüde fakirleşmiştir. Saraydaki lüks ve pahalı şeyler ne kadar fazlaysa, tahıl ambarları o kadar boşalmıştır. Başkalarının yoksullaşması üzerine kurulmuş olan bu gösteriş, Haydutların yağmadan sonraki böbürlenmelerinden başka bi şey değil. Buna hırsızların cakası denir. Yol, bu değildir. Budur işte sahte YOL.
    _Halk açsa Bu üsttekilerin fazla vergi yemelerindendir. Halkı yönetmek güçse bu üsttekilerin her işe karışmasındandır.
    _Tasalanma sebebim bir bedenimin olmasıdır, Bedenim olmasaydı tasalanacak neyim kalırdı?"
    _İnsan ne kadar çok bilirse hükmedilmesi o kadar zor olur. Bu nedenledir ki eğiterek hükmetmek isyan getirir, cahil bırakarak hükmetmek mutluluk.
    _Sadece kendiniz olmak ile mutlu olduğunuzda ve kendinizi kimseyle kıyaslayıp, yarışmadığınızda, herkes size saygı duyacaktır
    _Kutlu kişinin kendi kalbi yoktur. Yetmiş iki milletin kalbidir onun kalbi. O kendi çocukları gibi bakar hepsine. İyilere iyiyim Kötülere de iyiyim. Çünkü iyiliktir ERDEM. Dost olana dostum Dost olmayana da dostum. Çünkü dostluktur ERDEM. Kutlu kişi sükûnet içinde yaşar. Geniş kalbi dünyaya açık.
    _Kutlu kişi isteksizliği ister. Değerliye değer vermez.
    _Mutsuzsanız geçmişte. Endişeliyseniz gelecekte. Huzurluysanız şu an da yaşıyorsunuz.
    _Brahman rahibi: “Komşunun tanrısını kendi tanrından çok sev!”
    _Görmek istemeyenden daha kör kimse yoktur.
    _Zorlanan bir şey, eninde sonunda eski durumuna geri dönecektir.
    _Başkalarını anlamak olgunluk, kendi kendini anlamak ise daha üstün bir olgunluktur.
    _Kayıp bazen kazançtan daha fazla yarar sağlayabilir.
    _Su gibi olmalısın. Kırılmamak için bükül. Düz olmak için eğril. Dolmak için boşal. Parçalan ki yenilen.
    _Bir insan, doğduğunda yumuşak ve güçsüzdür; öldüğünde, sert ve bükülmez. Bitkiler canlıyken yumuşak ve esnektir; öldüklerinde sert ve kuru. Bu yüzden sertlik ve bükülmezlik, ölümün yoldaşlarıdır, yumuşaklık ve narinlik hayatın yoldaşları. Yumuşaklık sertliğe, dirençsizlik kuvvete karşı zafer kazanır. Biçim alabilen şeyler sert olan şeylerden üstündür.
    _Zekice olmayan bir davranışa dahi zekice karşılık ver.
    _Konuşmadan önce düşün; Gereği var mı? Şefkat barındırıyor mu? Kimseyi incitebilir mi? Sessizliği bozacak kadar değerli mi?
    _Küçük kafalar kişileri, büyük kafalar fikirleri konuşur.
    _Bilge kişi kendi kişiliğini en sona koyar ama yine de en öndedir
    _En büyük iyilik su gibidir: sudaki iyi herkese yarar. Su bu iyiliği umursamadan yapar.
    _Kazanmak yada kaybetmek, hangisi daha iyidir? En iyi lider insanların ancak varlığından haberdar olduğu liderdir.
    _Tao Karıncayla imparator arasında fark gözetmez. Rahmetini iyiden de kötüden de esirgemez.
    _Dünya olduğu gibi olağanüstü güzel.
    _İyilik bilmez gökyüzü. En büyük iyiliği de budur işte.
    _Doğal olan güzeldir. İnsan içinden öyle geldiği için iyilik yapmalıdır, ödül beklediği için ya da cezadan korktuğu için değil. İçten gelmeden yapılan şeyler de uyum getirmez.

    _Tao soyuttur. Ne yükselirken parlaktır ne de batarken karanlık. Tarif edilemez ve anlayışımızın ötesindedir. Başlangıcı ve sonu yoktur._Onu adlandırdık mı, onun sonsuzluğunu yitiririz. Çünkü her söylenen söz, her verilen ad şeyleri “Kendisi olamayandan” ayırır.
    _Su, TAO’nun simgesidir. O, yumuşak ve uysal, ama taşı yenecek kadar güçlüdür. En ince aralıklara bile sızar. Karşılık beklemeden çevresine hizmet eder. Her zaman en altta, insanların hor gördüğü yerlerde kalır. Bu yüzden de toplayıcı, birleştirici olur. Her yerde çevresiyle uyum sağlar. İçinde bulunduğu kaba uyar. Yine de hiç bir zaman kendi doğasını yitirmez...
    _Tao, her şeyin kaynağı olan “HİÇLİK”tir. HİÇ iken Bir oluruz. Bir’ken İki oluruz. İki iken Üç oluruz. Üç’ten bin bir tür oluruz. Hiçlik, karşıtlıklar dünyasının kaynağıdır. Birinin içinde ötekinden, erkekte kadından, kadında erkekten, ışıkta gölgeden, toprakta güneşten bir şey vardır her zaman. Her şey karşıtıyla vardır. (Ying Yang.) Tao içerdiği yol olma niteliğinin yanı sıra rehber olmasıyla, aslında aynı anda yapan ve yapılmakta olan gibi iki kavramı içinde barındırır: Hem yönetmen hem aktör, hem besteci hem melodi, hem seyrüsefer cihazı hem seyrin ta kendisi. Üstün insana Yol'dan söz etsen, gayretle işe sarılır. Nasipsize söylesen vay haline, kahkahaya güler. Gülmeseydi, yol, yol olmazdı. İnsanlar yeryüzünü izler, yeryüzü gökleri, gökler Yol'u izler. Yol ise olanı.
    _ Çılgınlar tanrısal vahiy ararlar Göğün-yerin işaretlerinde. Ben bilgelik ararım Zaman ve dünyanın işaretlerinde.
    _ Kimileri mucizeleri kutsal sayar. Ben mucize olmayanı kutsal sayarım…
    _Uyanmış insan işlenmemiş cevheri görür.
    _Bilge, gece içinde bir okyanus gibi, durgun ve sessizdir ama bir kış rüzgarı kadar yakıcıdır. Bilge kişi bulutlar gibi sürüklenir, belli bir yeri olmadan. yeni doğmuş bir bebek gibi kendini ifade etmeye çalışmaz. Bilge kişi bilir ki kişi yenilerek yenebilir ve yenerek yenilebilir. Bilge kişi kendine önem vermez, ama başkalarının ihtiyaçlarını duyumsar o alçakgönüllü ve utangaçtır, böylelikle diğerlerinin kafasını karıştırır.çocuk gibi görünür ve dinlenir. Bilge kişi kafasında yenmeyi kurmaz ki yenilsin, bir şeye sarılmaz ki yitirsin. bilgenin yolu kurnazlığa kaçmadan çalışmaktır.
    _Büyük iyilik su gibidir. Doğal olarak akar. Reddeden insana bile faydası olur. Tao gibidir. Bilge kişi de su gibi yaşar, arzusuz ve alçakgönüllü, entelektüel düşünceli, sevecen, adildir. Bilge kişi sessizce çalışır. Ne övgü ne de şöhret aramaz. Uyuyan bir bebek gibi nefes alır ve uyumu gözetir.
    _Tao yaratır ama saygınlık istemez ve yol gösterir ama karışmaz. Tao seyahat etmeden de bilinip gözlenebilir; ondandır bilge kişinin bakmadan her şeyi görmesi. Her nesne tao nazarında birer küçük evrendir; dünya kainatın küçük evreni, ulus dünyanın küçük evreni, köy ulusun küçük evreni; aile köyün küçük evreni, ve bedeni kişinin ailesinin küçük evrenidir; tek bir hücresinden galaksiye kadar…

    _Karar aklın durması halidir; karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi durdurur. Buna rağmen akıl insanı daima karara zorlar; çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar. Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar. Bir kapı kapanırken başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz.
    _Kalite bir erdemdir! O kendini; mekandaki yaşantıda, düşüncedeki derinlikte, sevgideki cömertlikte, İfadelerdeki gerçeklikte İdaredeki düzende eylemdeki etkide doğru zamandaki doğru harekette gösterir.
    _Kendini bilen bilge. Başkasını bilen bilgilidir. Kendini yenen kudretli. Başkasını yenen kuvvetli Halinden memnun olan zengindir. Nefsini yenen iradeli. Yerini korumayı bilen kalıcıdır, Ölüp de yok olmayan ölümsüz.
    _Edimsizliğin her şeyden el etek çekmek, eylemsizlik demek değil, tutkulu, hırslı eylemlerden, doğadaki dengeye ters eylemlerden uzak durmak demek. İçine kapalılık demek değil, ukalalık, gevezelik etmemek, çevresine yaşamı ve tutumu ile örnek olarak yol göstermek demek.
    _Kutlu kişinin bu sınırsız iyiliği karşısında herkesin ağzı açık kalır.
    _Hep hiçlikte kalanlar görür onun özünü. hep varlıkta kalanlar görür onun yüzünü...”
    _Edimsizlik, yaşamın akışına aykırı olan eylemlere girişmemektir.
    _Ezecekler mi birini. Büyütürler onu alabildiğine. Zayıf mı düşürecekler birini. Güçlendirirler onu alabildiğine. Yok edeceklerse birini. Geliştirirler onu alabildiğine. Alacaklar mı elindekini onun. Ona verirler önce bol bol. Budur görmek görünmezi. Yumuşak yener serti. Zayıf yener güçlüyü. Çıkarma balığı derinden. Sırdır düzen. Ele verme sırrını.
    _Eskinin yetkin ustaları Özlü ve gizemliydiler. Derindiler erişilip bilinmez. Kışın bir ırmağı geçer gibi Çekingen, Komşuların gözü altında gibi Dikkatli, Konuklar gibi sakıngan, Eriyen buz gibi geçici, İşlenmemiş balçık gibi şekilsiz, Vadi gibi geniş. Sis gibi bulanık…
    _YOL'u yitirmeyen doygunluğu aramaz. Doygunluğu aramayan kalır dolmadan. Hep açık yeni yetkinliğe.
    _Fazla söz boşa zahmet. İyisi mi içindekini tut içinde.
    _Su gibidir yüce iyilik. İyidir ki su Binbir türe yarar verir dayatmasız. İnsanların hor gördüğü yerlerde.
    _En yüce hakanların varlığını Bilmezdi halk. Ne sakıngandı değerli sözleri. İşlerini görürlerdi onlar ve yoluna girerdi. Sonrakiler sayıldı ve sevildi Sonrakilerden korkuldu
    _Ahlak yok olduğunda doğru davranış biter ve çıkarcılık ortaya çıkar. Çıkarcılık; düzensizliğin başlangıcıdır.
    _Beş renk gözü kör eder, beş sesse, kulağı sağır. Beş çeşni, tat alma duyusunu köreltir. Fazla düşünmek zihni zayıf düşürür, arzular ise kalbi öldürür. Denge ve ihtiyaç önemlidir.
    _Bir şeyi daraltmak istiyorsan, Önce onu genişletmelisin. Bir şeyi zayıflatmak istiyorsan, Önce onu güçlendirmelisin. Bir şeyden ayrılmak istiyorsan, Önce onunla birleşmelisin. Bir şeyi almak istiyorsan, Önce onu vermelisin. Buna “ ince kavrayış” denir.
    _Lao Tse ise toplumdaki çürümenin ahlak dersi verme ve politik önlemler almayla giderilemeyecek kadar derin olduğunu düşünüyordu. Tersine, tüm töreler, kurallar, ahlak, politik girişimler kötülüklerin asıl kaynaklarıydı, insanların doğallıklarına dönmeleri, her türlü tutku ve bencillikten kurtulmaları, toplumsal norm ve değerlerden vazgeçmeleri gerekiyordu.
    _Derler ki, tüccarın iyisi malını öyle saklarmış ki, onu gören yoksul sanırmış. Arif ve ERDEM’li kişi de odur ki, gören budala sanır, iyisi mi, Siz vazgeçin şu gururlu, hırslı, kibirli halinizden, bırakın şu yakışıksız çabalarınızı_
    _“Emirlerle yönetip cezalarla düzenlersen halk yılgın ve utanmaz olur. ERDEM’le yönetir ahlakla düzenlersen halk utanmayı öğrenir ve iyiye yönelir.” Ama gerek “ahlak”, gerekse “yönetme” ve “düzenleme” çabalarının kendisi huzursuzluğun asıl kaynağı Lao Tse’ya göre!
    _ Asıl tehlikenin büyüğü, asıl sakınılması gereken şey “hortlaklardan” da önce, insanlığa hizmet etme aşkıyla hortlaklara savaş açan kutlu kişiden gelebilecek zarar.
    _Günümüz yönetimlerinin “tüketim olanakları verip halkı pasifleştirmek” ve “basit halkı bilgisiz bırakmak; aydınların ise gözünü yıldırıp eyleme girişme cesaretini kırmak” türü yöntemlerini kaçınılmazlıkla anımsatıyor bunlar!
    _Doğru yaşamayı bilen Geçsin ülkeyi bir uçtan bir uca. Rastlamaz tek gergedana kaplana. Geçsin bir ordunun içinden. Ne zırh yarar ne kılıç. Gergedan bulamaz boynuz saplayacak yer. Kaplan bulamaz tırnak geçirecek yer. Kılıç bulamaz keskinliğini gömecek yer. Neden? Çünkü ölümlü yanı yoktur onun.
    _Yücelerden bilge YOL’u duyunca. İzler onu uyumla. Alçakçalardan bilge YOL’u duyunca Güler ağız dolusu Ve gülmezse bil ki Doğru YOL değildir o.
    _Bütün keskinlikleri körelt, Bütün düğümleri çöz, Her şeyi birbirine kat. Sır olan Ayniyet, işte buradadır. Sen, ona yaklaşamazsın, Onsuz da yapamazsın. Ona bir hayrın olmaz, Zararın da olmaz. Ona şeref veremezsin, Onu aşağılayamazsın da. Dünyada hiçbir şey onun kadar asil olamaz.
    _Nesnelere ve kavramlara verdiğimiz anlamlar arzuları ve amaçları doğururlar. İyi ve kötü, alçak ve yüksek, aydınlık ve karanlık gibi. Bu anlamlardan kopmamız arzu ve amaçlarımızdan ayrılmamız sonucu eylemsizliğe varırız. Eylemsizlik bir kere kavrandığında uyumlu yaşama geçiş kapısı açılır. Geçmişin pişmanlıkları ve gelecek kaygısı ve planları gibi gerçek yaşamdan koparan etkiler aynı zamanda insan yaşamında bir tür dengesizlik hali yaratır. Uyumlu yaşam ve doğal akış insanın içinde bulunduğu an ile bütünleşerek yaşamasını sağlar. Bu uyuma yolu izlemek denir. Yol anlamına gelen tao kelimesiyle kastedilen budur.
    _Kimileri mucizeleri kutsal sayar ben mucize olmayanları kutsal sayarım. Çılgınlar tanrısal vahiy ararlar. Ben bilgelik ararım.
    _Olgunlaşır varlıklar. Sonra dönerler kaynaklarına. Kaynağa dönmek huzur demek. Huzur amaca varmak demek. Amaca varmak sonsuzluk demek. Sonsuzluğu kavramak aydınlık demek. Sonsuzluk kavranmadı mı Uyumsuzluk gelir. Sonsuzluğu kavrayan hoşgörülüdür. Hoşgörülü demek adil. Adil demek egemen. Egemen demek kutsal. Kutsal demek YOL'da YOL'da demek kalıcı…
    _Kutlu kişi örnek olur dünyaya. Çevresine ışık saçmaz ve aydınlanır. Kendisine değer vermez ve yüceltilir. Kendini övmez ve yarar verir. Kendini öne koymaz ve kalıcılaşır. Çünkü savaşmayanla Kim savaşabilir dünyada
    _Biliyorsam biraz doğru YOL’da yaşamı. Tek korkum yolu yitirenlerdendir. Sapanlardan dar sokaklara doğru. YOL dururken
    _Sağlam kök salan sökülmez. Sıkı tuttuğun çalınmaz.
    _ERDEM’le dolu kişi Benzer yeni doğmuş bebeğe. Yılan çıyan sokmaz Vahşi hayvan saldırmaz Alıcı kuş paralamaz İncedir kemikleri kasları yumuşaktır ama Yine de sımsıkı yapışır tuttuğuna Erkek dişi nedir bilmez ama Yine de kalkar pipisi Çünkü dopdoludur hayat tohumuyla
    _Keskinliğini körelt. Karmaşalarını çöz. Parlaklığını sönükleştir. Tozuna karış dünyanın. Budur gizli Bir’e varmak. Buna erişeni Ne sevgi yaralar ne soğukluk Ne kazanç yaralar ne kayıp Ne saygınlık yaralar ne utanç Ki en saygın olur göğün altında
    _Baştaki sakin ve edimsizse Halk dürüst ve temiz olur Baştaki zeki ve kurnazsa Halk hilekâr ve güvenilmez olur
    _Büyük ülkeyi yönetmek Küçük bir balık kızartmaya benzer.
    _Tatlı söz yılanı deliğinden çıkarır.
    _Ayaksız yürümek. Kolsuz dövüşmek. Saldırısız yenmek. Silahsız durdurmak. En büyük talihsizliktir küçümsemek düşmanı. Küçümseyen korkarım yitirir hazinesini.
    _Bilmediğini bilmek büyüklüktür. Bildiğini bilmemek eksiklik.
    _Emretmeden yönetebiliyorsanız lidersiniz. Lider ol, ancak efendi olma.
    _Düşlerini neyle suladığına dikkat et.
    _Kendi aczinden onur duymaya kuvvet denir.
    _Henüz gülümsemeyi öğrenmiş bir bebek gibi. durgun ve ifadesizim,
    _Eğer ki halkın korktuğu biriysen, Sen de halktan kork
    _Çok bilenler konuşmaz, çok konuşanlar bilmez
    _Üç hazinem var: Sadelik, sabır ve merhamet.
    _Bahar gelir ve çimenler kendiliğinden yeşerir.
    _Diğer insanların hakkınızda ne düşündüğünü kafanıza takarsanız,daima onların kölesi olursunuz.
    _Dostlarını kendine yakın tut, düşmanlarını daha da yakın.
    _Düşüncelerinizi değiştirin, hayatınız değişsin.
    _Tanrı size istediğiniz insanları değil, ihtiyacınız olan insanları verir.
    _Gerçek bilge aydınlanmanın amaç değil, anlam olduğunu anlar.
    _Eğer pes edebilirsen güçlüsündür. Kötülüğe iyilikle karşılık ver.
    _Bir aile iç ahengini yitirdiği zaman “hayırlı oğullar”dan söz ederiz. Bir devlet kargaşaya sürüklendiği zaman sadık devlet adamları”ndan
    _Dünyadaki herkes güzeli güzel olarak bilir Ve çirkinlik de bu yüzden vardır. İşte böylece, Varlık ve yokluk birbirini doğurur, Zor ve kolay birbirini tamamlar, Uzun ve kısa birbirini şekillendirir, Yukarı ve aşağı birbirini doldurur, Sesler ve tonlar birbiriyle uyuşur, Önce ve sonra birbirini izler.
    _İnsanların onay vermesini önemserseniz, onların mahkûmu olursunuz.
    _Düşlerini neyle suladığına dikkat et. Düşlerini endişe ve korkuyla sularsan, yaşamını boğan yabani otlar biçersin. Düşlerini iyimserlikle, çözümlerle sularsan, başarı biçersin.
    _Kalbinizde yeşil bir ağaç bulundurun, belki şakıyan kuşlar gelir.
    _ Erdeme haiz olanlar kusur aramaz. Kusur arayanlar erdeme haiz değildir
    _ Orada oturup sessizce tefekküre dalarak Zihnini temizleyebileceğini mi sanıyorsun? Bu, zihnini yalnızca daraltır, temizlemez. Tam uyanıklık akışkandır ve uyumludur; Her zaman ve mekanda vardır. Gerçek tefekkür işte budur. Dünyadan uzak durarak kim saflığa ve basitliğe erişebilir. Tao temiz ve basittir Ve dünyadan uzak durmaz. Neden basit şekilde ana-babanızı onurlandırmıyor, çocuklarınızı sevmiyor, kardeşlerinize yardım etmiyor ve en yüce doğruyu anlamak yerine, elinizde sıradan yöntemler bulunduruyorsunuz? Bu, gerçek saflık, gerçek basitlik ve gerçek ustalık olacaktır.
    _Bilmek ama yine de bilmediğini düşünmek en büyük hünerdir. Bilmemek ama bildiğini düşünmek ise hastalıktır
    _Zeka, bilgelik demek değildir.
    _Bir ağacın güzelliği hiçbir zaman kelimelerle ifade edilemez; bunu anlayabilmek için onu kendi gözlerinle görmelisin. Dil, bir şarkının melodisini yakalayamaz; onu anlayabilmek için kendi kulağınla işitmelisin.
    _Ermiş kişi yönetirken: Kalplerin boşalmasını ama karınların doymasını sağlar. İstekleri zayıflatır, ama kemikleri kuvvetlendirir. İnsanları daima alimlikten ve arzudan yoksun bırakır ve alimler bir eyleme geçmeye cüret edemez. Yaptıkları bundan ibarettir ve işte böylelikle düzensiz bir şey kalmaz.
    _Büyük işler başarıp şeref kazandıktan sonra bir yana çekilmesini bilmeli.
    _Büyük bir milleti yönetmek küçük bir balık pişirmek gibidir; fazla kurcalarsanız mahvedersiniz.
    _Sonsuz Tao, ne anlatılabilir olan, ne de ad verilebilir olandır. Her şeyin durmaksızın dönüştüğü ileri sürülerek, ona ad vermekle..
    _Taoist cinsel uygulamalar - Özlerin Birleşmesi. Uzun yaşama ve ölümsüzlüğe ulaşmasının yöntemlerinden biri genç yaştaki bakirelerle cinsel ilişki kurmaktır. Tavsiye edilen 14 - 16 yaş aras..Chang Taoist cinselliğin yaşlı erkek - genç kız ilişkilerinde hayata geçirilebileceğini belirtirken, genç erkeklerin ise gençler yerine yaşlı kadınlarla ilişki kurmasının daha avantajlı olduğunu ileri sürmektedir
    _Konfüçyüs bir gün suyun içinde çırpınan adamı kurtardıktan sonra. coşkun suların içinde sağ kalmayı nasıl başardığını sormuş. 'Çok kolay!' demiş adam. 'Akıntı beni aşağı çektiği zaman daldım, yukarı ittiği zaman da su yüzüne çıktım.'" sertliğe karşı yumuşaklığın, tutkuya karşı tutkusuzluğunu, hoşgörüsüzlüğe karşı hoşgörünün, erkeğe karşı kadının yanını tutan bir öğreti bu.
    _ Hiçliğe dönendir Biçimlenmemiş biçim Aslı olmayan resim Karanlıktır kaostur
    _Ah daha ne kadar sürer yalnızlık. Herkes sevinç saçıyor. Bayrama gider gibi. Bir ben çekingen. Gülmeyi öğrenmemiş bebek gibiyim. Huzursuz savrulurum. Yersiz yurtsuz gibiyim. Herkes bolluk içinde. Ben unutulmuş gibiyim. Mağara gibi yüreğim. Uyumsuz ve karanlık Dünya insanları ışıl ışıl ah Bir ben bulanık su gibiyim. Dünya insanları kurnaz mı kurnaz. Bir ben kapalı kutu gibiyim. Huzursuzum ah deniz gibi. Dur durak bilmeyen girdap gibiyim. Herkesin hedefi var Bir ben aylak dilenci gibiyim Bir ben başkayım herkesten Ama değerlidir anadan alınan besin.
    __YOL’da bir oldun mu onlarla YOL’da olanlar da Hoşnut olur bundan. Yoklukta bir oldun mu onlarla. Yoklukta olanlar da Hoşnut olur bundan. Güven bulamaz güven göstermeyen.
    _Ayak parmakları üstüne kalkan sağlam durmaz. Dizlerini kırmadan yürüyen ilerlemez. Çevresine ışık saçan aydınlanmaz Kendine değer veren yüceltilmez Kendini öven yarar vermez. Böyle kişi yemek artığı yara irini gibidir YOL’a
    _Yüceliğini bilip alçaklığını yitirmeyen Olur göğün altında vadisi yerin
    _YOL doğurur. ERDEM besler, Büyütür, bakar, Geliştirir, tutar, Örter ve korur.
    _Yeryüzünün kaynağı var ki anası yeryüzünün. Her kim anaya bakarsa Yaşamı boyunca korkmasın bir şeyden Sonsuzluğu kucaklamaktır bunun adı
    _Ülkenin günahını kim alırsa üstüne. Başta gider tohum kurban töreninde. Ülkenin acılarını kim alırsa. üstüne Hakanı olur yeryüzünün
    _ERDEM’li kişi ERDEM’i bilmez Ondan ERDEM’lidir o. ERDEM’siz kişi Çabalar ERDEM’i Yitirmemeğe. Ondan ERDEM’sizdir o. ERDEM’de olan amaçsız. ERDEM’siz olan amaçlı.YOL’u yitirince ERDEM. ERDEM’i yitirince aşk. Aşkı yitirince adalet. Adaleti yitirince ahlak. Sadakat ve güven kıtlığıdır ahlak. Ve başıdır huzursuzluğun
    _Her şey Ya çoğalır azaldıkça Ya azalır çoğaldıkça
    _En büyük yetkinlik eksik görünür Ve sonsuz olur etkisi En büyük doğruluk eğri görünür En büyük yetenek aciz görünür En büyük belagat dilsiz görünür Soğuğu hareket yener sıcağı sükûnet Saflık ve sükûnet Bu ikisi ölçütüdür dünyanın
    _Ölümden korkmaz olursa insanlar Nasıl korkutursun ölüm korkusuyla? Ölümün sahibinin yerine öldürmek Marangoz yerine keseri ele almak demek.
    _Yaptığını kendi yaşamı için yapmayan Daha bilgedir yaşama değer verenden
    _TAO’nun özünü kavramanın yolu, hep hiçlikte kalmak, tutku ve isteklerden arınmaktır, TAO’nun özüne varacağım diye tutkularından kurtulmak için çabalayıp duran kişinin bu halinin de tutku dolu olduğunu hatırlatıyor
    _“Fincanı iki elinle tutarken, aynı anda dolduramazsın.
    _Hiç ile kaynak aynıdırlar. Yalnızca biz farklı adlar vermişiz. Maddesel ve tinsel her şeyin kaynağı olan TAO…
    _Toplum kuralları gerçekte toplumsal hastalıkların asıl kaynağı olduğunu gösteriyor._
    _Devlet yönetiminin filozofların işi olduğu inancındadır. Basit halk, yüreğini huzursuz kılmaktan başka bir işe yaramayacak, ona ancak mutsuzluk getirecek olan tüm bilgiden uzak tutulmalıdır. Tutkularını aşmış, bilge kişi içinse durum başkadır:
    _Karın, Karanlık, gizli, sırlı hakikatin simgesidir.__ __
    _İyilik bilmez gökyüzü. En büyük iyiliği de budur işte .“Sevgi, iyilik, insaniyet, bağlılık”…Taoculuk bu tür sevgiyi reddeder: Böylesi sevgi, kimilerini başkalarına karşı kayırmak demektir. Oysa TAO’nun, doğanın, dünyanın iyiliği, tarafsızlığında, kimseyi sevmeyip, kimseyi kayırmamasındadır. .
    _Taoculuk’ta ne geçmiş ne gelecek, yalnızca şimdiki yaşam vardır.
    _Zhuang Zi, Ölümün eşsiz bir “mutluluk” olduğunu savunur.
    _Yaradılış, doğa ananın koynunda sürekli olarak yeniden gerçekleşir….
    _Vadi hiçliği simgeliyor. Her iki yönden de “vadi ruhu” TAO’yu çağrıştırıyor: ana rahmi” anlamına geliyor. “Karanlık dişinin kapısı” da, hem bin bir türün doğuşunun tablosunu çiziyor, hem de “sırlar sırrı” olan “tüm mucizenin kapısı”nı çağrıştırıyor.
    _Ying aydınlık, Yang gizemli karanlık ve ikisini birleştirem yaşam soluğu uyum…
    _Kong Zi yani Konfüçyüs “Başkalarının bana yapmasını istemediğimi ben de onlara yapmamalıyım” der… “
    _Taoculuk’ta daha çok vurgulanan, bütünün parçalardan fazla bir şey olduğu olgusudur..._
    _Kitab-ı Mukaddes’te Tanrı, Peygamber Yeşaya’ya “Bilgelerin bilgeliğine son vereceğim, yok edeceğim usluların usunu!” diye seslenir. Yeni Ahit’te de Aziz Pavlus “Nerede zeki insanlar, nerede okumuş kişiler? Tanrı bu dünyanın bilgeliğini deliliğe çevirmedi mi?” diye alaya alır yetenekleri ve bilgeliğiyle övünenleri…Tao ise insanı kendi doğasıyla yüz yüze bırakıyor.
    _Halkın günahlarını, ülkenin acılarını üstüne alan dünyaya hükümdar olur
    _Kong Zi, Lao Tse’yı ziyaret ederek onun bilgisine başvurur. Lao Tse onun gururlu ve girişimci tutumunu eleştirir. Kong Zi sarsılmış ve Ustaya derin şekilde hayran kalmış bir halde öğrencilerinin yanına döner. Kong Zi öğrencilerine dedi ki: Kuşları bilirim, uçarlar. Balıkları bilirim, yüzerler. Hayvanları bilirim, koşarlar. Koşanı tuzağın ağı yakalar. Yüzeni oltanın iğnesi tutar. Uçana avcının oku erişir. Ama ya ejderhalar? Ya onlar nasıl yükselir rüzgârların bulutların üstüne de göğe ulaşırlar, bunu bilemem. Lao Tse’yi gördüm bu gün. Düşündüm: Acaba o da ejderha gibi mi?Lao Tse’nin bir “ejderha” gibi olduğunu anlatır.
    _Toplumsal değerleri ve yöneticilerin otoritesini insanlığın tüm acılarının kaynağı saydığı.
    __ Kong Zi eski gelenekleri öğrenmek için Lao Tse’ye geldi. Lao Tse ona dedi ki: Sizin sorduklarınız ancak kemikleri bile çoktan çürümüş insanların sorunları. Onlardan bugüne kalan yalnızca sözcüklerdir. Arif kişi zamanını bilir, arabası gelince biner, gelmezse de çıkınını toplayıp gider.

    _Karşılaştırmalar yargılamalardır,
    _Övgü beklemeyen bilge kişidir.
    _Gereğinden fazla zorlarsan, en müthiş bıçak bile körleşecek. Çaresizlik ona hiçbir işe yaramayan, akordsuz yalanlar söyletecek. Bilgelik de akılla birleşip sağduyulu zekayı ışıldatacak. sabır en dolaşık ipleri bile düğümlerden kurtaracak,
    _Tabiat kasıtlı hareket etmez. Hiçbir varlığa iyi veya kötü niyeti yoktur. Tao da aynen tabiat gibidir. Tabiat tao'nun takipçisidir. Bilge kişi de böyledir. Tutkularından arınmış
    _Çömleği yapan kil değil boşluktur.
    _Kaos ortaya çıktığında, üstün insanın içsel dünyası düzenli ve sakindir. Topluma geri dönüşünde yardımcı olur. Kaos sona erdiğinde toplum tarafından görülebilir.
    _Çok daha iyidir basitliğini görmek ham ipeğin güzelliğinin ve işlenmemiş taşın; kişinin kendisiyle bir olmasından daha iyidir tao ile bir olması, bensizliğin geliştirmesi.
    _Butunlugu korumak icin boyun egmek kendini savunmayarak ayricalik kazanir. Eğilmek dik olmaktir; bos olmaksa dolu. Böbürlenen kişi aydınlanmamıştır, saygı görmez değerli insanlardan; böylece, hiç bir şey kazanmaz ve itibarı lekelenir. kibir aşırılıktır ve bilge kişi onlara ihtiyaç duymaz
    _Yaratıcı prensip birleştirir sonsuzluğa uzanır. Sonsuzluğa seyahat ederken değişmez özünü korur. En lüks yerlerde basitliğini korur.
    _Onurlu davranın ama alçakgönüllülüğü koruyun.
    _En büyük balık gölün dibinde yaşar ve bir ülkenin en iyi silahları kuytuda kilitli tutulmalıdır. Uysal ve nazik olan, sert ve güçlünün üstesinden gelebilir.
    _Gerçekten iyi insan haptığı iyiliklerden bihaberdir.
    _Liderin görevi nüfusun refahını sağlamaktır kendi refahını değil.
    _Bazen her şey ters görünür. Aydınlık karanlık. Doğru yanlış gibi, kolay zor gibi, pak olan kirli, ilerleme gerileme olarak görünür. En kötü anlarda dahi umudunu kesmez doğa-tao. Sen de öyle ol. doğru görünen bir dahakinde eğri görünebilir; zeka aptallık görünebilir, güzel söz söyleyiş patavatsızlık görünebilir; hareket soğuğu alt edebilir, durağanlık da sıcağı, ama hareketteki durağanlık tao'nun yoludur.
    _Sertin üstesinden ancak ona boyun eğen yumuşak gelir.
    _Aydınlanmış kişi arkadaş edinmekle ilgilenmez, ne de düşman kazanmakla; iyi ya da kötü ile, övgü ya da suçlama ile. bu tür bir tarafsızlık* insanın en üst halidir…
    _Keskindir ama kesici değil. Pivridirler ama hiç bir zaman delici değil. Parlaktırlar ama kör etmezler. Budur bilge kişinin eylemi.
    _Tasarlamadan hareket et; doğal bir şekilde çalış ve tatsızın tadını al; karmaşıktaki basiti ara…
    _Sorunlar ortaya çıkmadan önce yüzleşilirse kargaşanın önüne geçilir…
    _Uçsuz bucaksız yolculuklar ilk adımı atmakla başlar. Koca ağaç küçük bir fidandan oluşur
    _Irmağın ve akıntının hakimi denizdir, çünkü hepsinden alçaktadır. öğretmenin öğrencilerine yol göstermesinin en iyi yolu önde gitmelerine izin vermektir.
    _Tartışmalar kavgacılık yapmak yerine beklemeyi bilerek, üstüne gitmek yerine geri çekilerek kazanılabilir. büyük savaşlar kıpırdadığını belli etmeden ve gizlediği gücünü koruyarak hareket etmek, saldırmadan ele geçirmek silahtan başka şeyler kuşanmak sayesinde kazanılabilir.
    _Ülkedeki insanların karnı aç canları kıymetsiz olursa onlar da yönetimi alaşağı etmek için artık kendi canlarından geçerler… _Eğilmek bilmeyen savaşçı kendini ölüme mahkum eder ve eğilmeyi reddeden ağaç kolayca kırılır. onun için sert ve yoğun olanın yenilmesi yumuşak ve esnek olanınsa yenmesi mukadderdir…
    _İhtiyacından çoğuna sahip olandan alıp ihtiyaç sahiplerine dağıtmak tao'nun yoludur yüksektekini alçaltır, alçaktakini yükseltir…
    _Tezatmış gibi görünse de insanların aşağılamalarını kaldırabilen kişi yönetmeye uygundur. Önderlik etmeye uygun olan da ülkesinin felaketleriyle bizzat yüzleşendir.
    _Ne kadar azsa çoğalır, ne kadar çoksa azalır. Gerçek her zaman güzel güzel sözler de her zaman gerçek değildir.
    _Erdemli kişi kendi için tartışmaya gerek görmez çünkü bilir ki tartışmak yararsızdır.
    _Övgü beklemeden, ışığı saklamak,, aşırılıklar olmadan, kara aynayı temizlemek, arzuların bastırılması ,sakin ve hareketsiz, köke geri dönmek, ahlakin çürümesi, butunlugu korumak icin boyun egmek, değiştirilemeyeni kabullenmek, erdemli pasiflik arkadan önderlik etmek tek başına durmak
  • 420 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Dikkat: Tatkaçıran/oyunbozan içerir.

    Bir Heccav Olarak Ümit Yaşar Oğuzcan


    Ümit Yaşar Oğuzcan daha çok bir aşk şairi olarak bilinir. Ergenlerin gözdesidir. Kimi şiirlerinde ayrılık gibi evrensel izlekler oldukça başarılı bir biçimde işlenir. Hicivci ya da heccav yönü ise, belki bu başarısı nedeniyle geri planda kalmıştır. Akıllarda iki hicvi kalmıştır; bu, çeşitli seçkilerde bu ikiliye yer verilmesiyle doğrudan ilişkilidir. Bu ikili, hamama giden siyasetçilerle ve sadrazamın kavuğuyla ilgilidir. Özellikle ilki söyleyiş güzelliği açısından olmasa da ana düşünce açısından dikkat çekicidir: Hamama giden siyasetçiler, kendilerine öyle bir kese atılır ki sonunda yok olup giderler. Demek ki, tümüyle kirden oluşmaktadırlar. Peki bir aşk şairini hicve yönelten ne olmuş olabilir? Bu sorunun yanıtını şairin yayına kendi hazırladığı bütün yapıtları içindeki ‘Taşlamalar ve Hicivler’ kitabının girişinde görüyoruz.

    1926 yılında doğan Oğuzcan’ın ilk şiiri 15 yaşındayken yayınlanır. Demokrat Parti iktidarının başlangıcı olan 1950 onu bir siyasallaşma sürecine sokacaktır. Kendisinden dinleyelim:

    “(...) hiciv şiirlerini yazmaya çok sonraları, 1955'te başladım. 1950 yılında halkın dileği ve oyları doğrultusunda tek parti dönemi sona ermiş, DP büyük bir çoğunlukla iktidar olmuştu.
    4 yıl sonra, 1954'te yapılan seçimlerde de DP daha büyük bir zafer elde ediyor, CHP ve MP muhalefetlerini bir silindir gibi ezip geçiyordu adeta. Tüm muhalefetin TBMM'de elde ettiği sandalye sayısı, 25/30 kadardı. Geri kalan tüm milletvekilliklerini DP kazanmıştı. Ama ne var ki; Kırşehir MP lideri Osman Bölükbaşı ve arkadaşlarına oy vermiş, Malatya ise CHP lideri ve eski milli şef İnönü'yü seçmişti yeniden. Olacak iş miydi bu? Kırşehir de, Malatya da cezalandırılmalıydı! Nitekim öyle de oldu. Birincisi il'likten ilçeliğe düşürülürken, ikincisi de ikiye bölünüyordu, DP liderlerinin dileği DP milletvekillerinin oyları doğrultusunda. Böylece DP'nin 1960 ihtilaline değin sürecek hatalar zinciri de başlamış oluyordu. Giderek söz ve basın özgürlükleri kısıtlandı, muhalefet ve basına akıl almaz baskı, şiddet yöntemleri uygulanmaya başlandı. Derken üniversite olayları, vatan cephesi rezaleti, tahkikat komisyonu kepazeliği, kara cüppeliler edebiyatı ve "odunu aday göstersem, mebus olur" vecizeleriyle bir de baktık ki; 27 Mayıs 1960'a gelivermişiz.” (Oğuzcan, 2004, s.7)

    Oğuzcan’ın heccav yönüne girmeden önce nasıl bir hiciv ortamına doğduğuna dikkat çekelim: Ferit Öngören, ‘Cumhuriyetimizin 75. Yılında Türk Mizahı ve Hicvi’ adlı mizah ve hiciv seçmesinde Türkiye’de mizahın tarihçesini oldukça kapsamlı bir giriş yazısıyla ele alıyor. Antik Anadolu’dan başlayarak Selçuklu ve Osmanlı mizahından ve onun kuzeni olan hicivden cumhuriyet dönemine geliyor. Ona göre mizah, kapsamlı toplumsal değişimlerin olduğu dönemlerde can suyu buluyor. Keloğlan’ı saraylılara karşı bir göçebe Türkmen mizahı olarak değerlendiriyor. Nasreddin Hoca ise, Timur Anadolusu’ndan doğuyor. Osmanlı dönemi için Karagöz-Hacivat’ın çeşitli açılardan incelendiği kitapta Meşrutiyet’in ve İstibdat’ın mizahı ve karikatürü doruğa çıkartması süreci anlatılıyor. İşte Oğuzcan’ın 20’li yaşlarının sonlarına denk gelen süreç, yeni bir İstibdat’a karşılık geliyor. Bu yıllarda hem dönemin iktidarı yanlısı ve hem de karşıtı çok sayıda hicivci ve mizahçı ortaya çıkıyor. Bu dönemden örnekler için, Neyzen Tevfik’le ilgili kitabıyla tanınan Hilmi Yücebaş’ın 1961 tarihli ‘Hiciv Edebiyatı Antolojisi’[ Yazar bu kitabı 1976’da dönemine göre güncelleyip genişleterek onun 3. basımını yapıyor. Ancak önceki baskıyla ilgili yorumlarımız bu baskı için de geçerli. Bkz. Yücebaş (1976). ] önde gelen bir kaynak. Bu kitapta yer alanların çok çok azının günümüze kaldığını, diğer bir deyişle günümüz için de anlamlı olduğunu görüyoruz. Neden böyle? Çünkü dönem mizahının ve hicvinin çoğu, geçici güncel konulara odaklanıyor. Bunu bugünkü çeşitli mizah dergilerinde de görüyoruz. Ayrıca, hicvi kafiyeli küfür olarak gören gelenek de geleceğe kalamıyor ve neyse ki öyle. Böyle bir tarihsel arka plandan sonra Oğuzcan’ın hicviyelerini[ Hiciv şiirlerine, ilgili araştırmalarda ‘hicviye’ deniyor.] daha yakından bir biçimde gözden geçirebiliriz.

    Oğuzcan’ın hicviyeleri dönemsel olarak dörde ayrılıyor: 50’ler, 60’lar, 70’ler ve 12 Eylül dönemi. 50’lerde hiciv okları Demokrat Parti’nin ikinci beş yılına yöneliktir. 60’larda Milli Birlik Komitesi’nin umut verici ilk günleri yerini hayal kırıklığına bırakır. Bu ruh hali bize, tam da istibdata karşı savaş açmış olan Şair Eşref’in İttihat ve Terakki rejimiyle yağmurdan kaçarken doluya tutuluşunu anımsatır; “gelenler gidenlere rahmet okutmuştur” (Oğuzcan, 2004, s.116):[ Şair Eşref’in hayal kırıklıkları için bkz. Yücebaş (1978). ]

    “Tüm ulusun desteğini kazanan 27 Mayıs ihtilali de yeni yeni konular getirdi bana. Yassıada komedisi ve dramı, köpek-bebek davaları, mahkeme salonunda teşhir edilen donlar, cımbızlar, öte yandan ihtilalcilerin birbirlerini tutmayan safça beyanatları, toyca davranışları ve sonuçta kendi içlerinde bölünmeleri... Derken; demokrasiye dönüş, eski milli şefin başbakanlık dönemi, ardından ilk koalisyonlar ve Süleyman beyin sahne-i siyasete alayı vala ile adım atışı...” (Oğuzcan, 2004, s.8)

    70’lerde şair, hicv edecek çok şey bulur, çünkü Öngören’in kitabındaki giriş yazısında ileri sürüldüğü gibi, toplumsal değişim, mizahı ve hicvi besleyecektir. Özellikle de Süleyman Demirel esinleyecektir şairi. Esinler, ancak mizahı ve hicvi de hoş görür. Bunun için şairin kitabın girişinde kendisine teşekkür ettiğini görürüz. Dördüncü bölüm 12 Eylül’e ayrılır. Bu yıllar Oğuzcan’ın bu dünyadaki son yıllarıdır.[ ‘Taşlamalar, Hicivler 1’ kitabının başında yer alan, şairin kendi yazdığı önsöze 7.11.1984 tarihi düşülmüştür (s.11). Oysa şair bu dünyadan 4 Kasım 1984’te göçmüştür. Atılan tarih ya hatalıdır ya da ileri bir tarih atılmıştır. ] Hicivleri siyasetten çok ekonomiye yönelir; çünkü yazdırmazlar. Eşref’in yaşadıklarına benzer bir biçimde, her gelen, gideni aratacaktır.

    Oğuzcan hicviyelerinin partizan olmaması not edilmelidir. Hiciv oklarından hiç bir parti muaf değildir. Bu da belki daha etkili olmasını sağlamıştır diyebiliriz. Öte yandan, kimi hicviyelerini oldukça soyut tutması (örneğin, başbakan yerine padişahlarla, sultanlarla, sadrazamlarla, vezirlerle vb. ilgili hicivler yazması), belki de onu tarihteki diğer heccavların kötü sonundan kurtarmıştır da diyebiliriz. Kimi zaman, hicv ederken, muhatabı anlaşılmaz. “Dağ dağa küsmüş, dağın haberi olmamış” gibi. Örneğin,

    KARDAN ADAM

    “Öldüğün zaman
    Eski sıcaklığın kalmayacak
    Er geç sen de anlayacaksın
    Kardan bir adam olduğunu” (s.46)

    Fakat başka şiirlerinde, hedef, ismiyle verilecek biçimde bellidir ve aşk şairi, kimi hakaretamiz dörtlüklerinde küfürbazlaşır.


    50’ler Hicvi

    50’li yıllardan Nazım Hikmet’in “vatan çiftliklerinizse sizin” dizesiyle ilişkilendirilebilecek şu dörtlük akıllarda kalacaktır:

    “ÇİFTLİK

    Sevdikçe şımardınız, yedikçe semirdiniz
    Mukaddes bildiğimiz her şeyi devirdiniz
    Kendi keseleriniz iyice dolsun diye
    Bu yurdu baştan başa çiftliğe çevirdiniz” (s.56)

    Oğuzcan’ın hicviyelerinin bir bölümü değerli olmakla birlikte, ezen-ezilen diyalektiğini anlayamadığı ya da anlamamayı tercih ettiği ölçüde eleştirilerinin sığ olduğu anlaşılır. Bu kadar çok hiciv yazmış bir şairden kallavi bir kapitalizm eleştirisi bekleriz. Ancak o buna yanaşmayacaktır. Kapitalizmin sistemik sorunları, kimi şiirlerinde kişilere indirgenir. Şairin Kemalist olduğu bilinir; bu bilgi, hicivleri arasında yer verdiği ‘Atatürk’e Mektup’ta da görülecektir. Bu şiirde, şair, gericileri Atatürk’e şikayet edecektir. Koalisyon hükümetlerini eleştiren bir şiir yazar; ancak bunun alternatifinin ne olacağını söylemez. Tek adam rejimi mi olmalıdır bunun yerine?! Öte yandan, yalan haber yayan ve sansasyonel haberler basan boyalı basını yere yere yerin dibine batırır.

    Şair derin eleştiri yapmasa da şiirlerinde aydınların yanında yer alır her zaman:

    “AYDINLIKTAN KORKANLAR

    Aydınlara "komünist" demek bir moda oldu
    Düşmanlarımız bunu duyup bayram etmez mi
    Neden bu saldırışlar aydına, aydınlığa
    Kaç yüzyıl karanlıkta kaldığımız yetmez mi” (s.88)

    Ayrıca, oklarını doğrudan yönelttiği hicviyeleri de vardır:

    “HAŞERELER

    Meclisi haşereler istila etmiş, duyduk
    İmha edilecekmiş yakında biçareler
    Oysa; korumalıdır bu küçük cinslerini
    Partileri dolduran o büyük haşereler” (s.90)

    Bunun dışında kimi hicviyelerinde siyasetçilerin ismini bizzat anar (örneğin, İnönü, Bölükbaşı, Türkeş, Aybar, devlet bakanı Ali Fuat Alişan, Hasan Dinçer, İhsan Sabri Çağlayangil, Adnan Öztrak vd.). Bunların dava konusu olmaması, bugünkü durumla karşılaştırdığımızda dikkate değer.

    Oğuzcan’ın eleştiri okları siyasilerin ötesine geçer, çeşitli toplumsal olgulara yönelir: Ödül törenlerini (‘Salkımlı Kanarya’, s.43), kalkınma modelini (‘Kalkınma’, s.69), futbolcuların transfer ücretlerinin astronomik rakamlara ulaşmasını (s.90), turistlere kazık atılmasını (‘Turist Beklerken’, s.91) hicveder.

    Doğrudan hiciv üstüne yazdığı hicviyeler de dikkate değer:

    “TABİİ ZENGİNLİKLERİMİZ

    Hiciv yazanlar için çok zengin Türkiye'miz
    Baksanıza ne tipler doldurmuş sokakları
    İmkan olsa da biraz ihraç edebilseydik
    İktisadi bönleri, siyasi salakları” (s.93)

    Oğuzcan hicviyelerinde yaygın olarak işlenen bir konunun özgürlük olduğu görülür:

    “KELEPÇELİ HÜRİYET

    ''Türlü türlü hürriyet var" diyor ilham perisi
    Limonlusu, nanelisi, şallısı, peçelisi
    Bizim aşçıbaşıya sorarsanız; en iyisi
    Zeytinyağlısıyla, kelepçelisi” (s.97)


    60’lar Hicvi

    Oğuzcan’ın 1960’lardaki hicviyelerinde Demirel eleştirisi öne çıkar. ‘Süleyman’a Gazel’ (s.122), ‘Gazele Sığamayanlar’ (s.135), ‘Süleyman Bey Neylesin?’ (s.136), ‘Mühür Süleyman Otu’ (s.137), ‘AP İktidara Gelirse’ (s.168), ‘Atı Alan’ (s.170), ‘Devr-i Süleyman’ (s.250), ‘Allah Vergisi’ (s.283), ‘Demirel’in Dedikleri’ (s.316) gibi örnekler bu bağlamda anılabilir. Başka şiirlerinde Demirel’in şivesinin ve konuşma izleklerinin taklit edildiği görülür (örneğin, ‘Vâ mı Bunun İzah Tarzı’, s.123). Bu dönemde bir diğer öne çıkan konu, koltuk kavgasıdır:

    “Bütün istedikleri tam maaşla yolluktur
    Oturanlar kalkmıyor yarab bu ne koltuktur” (‘Koltukname’, s.124).

    ‘CHP’nin Ağır Topları’ (s.125), ‘CHP İktidara Gelirse’ (s.168), ‘CHP İçin’ (s.173) gibi şiirlerde hedef tahtasına CHP’yi ve CHP’lileri oturtur. Bu dönemde şairin İnönü hicivleri de sürecektir (örneğin, ‘Allah Gecinden Versin’, s.136; ‘İnönü’, s.174; ‘Ortanın Solu Destanı’, s.379-380). ‘Ortanın Solunda Bir Aday İçin’ (s.126) ve ‘Ortanın Sağında Bir Aday İçin’ (s.127) adlı şiirlerinde partilerin ötesine geçilerek seçim vaatleri eleştirilir. İnönü hükümetinin Kıbrıs’a bir askeri müdahale hazırlığında olduğu bir dönemde, ABD başkanınca kaleme alınmış ve sömürge valisini azarlar bir tonda yazılan, “böyle birşey yaparsanız size verdiğimiz silahları kullanamazsınız” tarzı ifadeler içeren Johnson mektubu da Oğuzcan şiirinde ti’ye alınacaktır (‘Johnson’un Mektubu’, s.130). Bu bağlamda Kıbrıs’ta yaşanan çatışmalar da hicivlerine konu olacaktır (‘Kıbrıs İşi’, s.131; ‘Makarios’, s.132).

    Demirel ve İnönü’ye ek olarak bu dönemde Türkeş, Bölükbaşı ve Aybar ve dönemin partilerine ilişkin hicviyeleri de görülür (s.175, s.179). Ancak TİP ve Aybar’la ilgili hicvi eleştirel değil, sanki el altından destekleyici bir niteliktedir. CHP’ye yönelttiği keskin okları TİP’ten esirgeyecektir.

    Bir başka uzun ve eğlenceli şiirinde ülkenin az gelişmişlik hallerini ortaya döker:

    “Palavramız bol bizim, en uzun diller bizde
    Köyden fakir ilçeler, okulsuz iller bizde
    Cahil aydınlar bizde, kara cahiller bizde

    Bir çağdaş uygarlığa ulaşmaktır gayemiz
    Fakat elden ne gelir az gelişmiş ülkemiz
    (...)

    Bir kazanç hırsı sarmış herkesin yüreğini
    Düşünen yok yurtsever olmanın gereğini
    Yağmacılar paylaşmış Hasanın böreğini

    Çoğumuz sıska amma bir kısmımız pek semiz
    Kimsede kabahat yok az gelişmiş ülkemiz” (‘Az Gelişmiş Ülkemiz’, s.133-134).

    Bu az gelişmişlik halleri ve nüfus sayımı bu dönemde kendine yer bulacaktır:

    “SAYIM GÜNÜ

    Yıllardır her sayım günü
    Sayıyoruz sayıyoruz
    Sonuç hiç değişmiyor
    Yıllardır
    Yerimizde sayıyoruz” (s.146).

    Bir diğer izlek, İstanbul, İstanbul yaşantısı ve idaresi olacaktır:

    “İSTANBUL'DA OLANLAR

    İnsan bu şehirde her şey olur
    Örneğin aşık olur önceleri
    Bir bakış için, bir gülüş için
    Deli olur, divane olur
    Kahrından içip içip sarhoş olur her gece
    Fakir gelip, zengin olanlar başka
    Kimi de zengin gelir, fakir olur
    Yek ekmeğe muhtaç olur
    Bir gün bakarsın terbiyesiz olur en terbiyelisi
    Hür düşüneni softa olur
    Hasta gelen iyi
    İyi gelen hasta olur
    Böyledir bu şehrin havası
    Yazı kışa benzer
    Kışın yaz olur
    Milyonlarla olur olmaz yaşarken
    Olmaz olur
    Velhasıl İstanbul' da
    Her şeyin kötüsü olur iyisi olur
    Kimi de avantadan
    Belediye reisi olur” (s.150)

    Yine bu dönemde çeşitli meslek gruplarını (‘Bir Politikacı İçin’, ‘Bir Doktor İçin’, ‘Bir Avukat İçin’, s.163; ‘Bir Müteahhit İçin’, ‘Bir Kapıcı İçin’, s.164; ‘Bir Büyük Tüccar İçin’, ‘Bir Sporcu İçin’ s.165) hedef alır ve öğretmenlere, küçük memurlara ve küçük çiftçilere hürmet eder (‘Bir Öğretmen İçin’, s.164; ‘Bir Küçük Memur İçin’, s.165; ‘Bir Küçük Çiftçi İçin’, s.166):

    “Bazan akıl durdurur senin kâr hesapların
    Nerde ihale varsa atlarsın balıklama
    Malzeme çürük olsun, yeter ki ucuz olsun
    Dinin göz boyamadır, imanın kazıklama” (‘Bir Müteahhit İçin’, s.164).

    “Çifte çifte araba, apartman, yazlık köşk
    Anlaşıldı bunları yoktan var ediyorsun
    Vatanseverliğine bir diyecek yok amma
    Vergi beyannamende hep zarar ediyorsun” (‘Bir Büyük Tüccar İçin’, s.165).

    Bu dönem hicviyeleri, başka şairlerin şiirlerinden (Yahya Kemal, Orhan Veli, Köroğlu, Bekir Sıtkı Erdoğan) ve türkülerden (Genç Osman türküsü) yaptığı hiciv uyarlamalarıyla şenlenir (s.187- 195). Sonrasında Oğuzcan’ın ‘Dostlara Taşlar’ adıyla Çetin Altan, Yaşar Kemal, İlhan Selçuk, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Haldun Taner ve Ahmet Muhip Dranas gibi dostlarını alaya aldığını görürüz (s.196-206), ancak bunların çok azı başarılı örnekler olarak anılabilir:

    “Dr. FARUK BAYÜLKEM'E
    (B.Köy Akıl Hast. Baş Tab.)

    Bu gidişle artacak işleri Faruk Beyin
    Her akıllı bilinen bir divaneye döndü
    İçerdekini geçti dışardaki deliler
    Memleket baştan başa tımarhaneye döndü” (s.205)

    Yine bu dönemde Ecevit’i de dostları arasında anmasını not edebiliriz (s.407). Ve burada da durmayacaktır Oğuzcan. Kendisiyle barışık bir şair olarak kendisini de taşlayacaktır (s.207- 209):

    “(...)
    Hatası affedilmez valideyle pederin
    Dünyaya getirirken fikrimi sormadılar” (s.207)

    “İNTİHARA DAİR

    Biraz insaf ederek söyleyin, bir insanı
    Öldürmez de ne yapar bunca kahır, bu cefa
    İntihara teşebbüs ettim, elbet doğrudur
    Ama çok fazla değil topu kırk defa” (s.209)

    Daha sonra şair 27 Mayıs’ı ve sonrasındaki başarısız darbe girişimlerini hicvetmeye yönelecektir (‘İhtilali Nasıl Yaptık’, s.214-216, ‘Gizli Kalmış Mektuplar’, s.221-225). Bu bize Levent Kırca’nın darbecilerle ilgili parodisiyle Aziz Nesin’in konuyla ilgili kitabını anımsatır. Adnan Menderes’in asılmasıyla ilgili hicviye ise başarısız olmanın ötesinde ne komik ne nezaketlidir (‘Ayhan Beyi Kim Astırdı’, s.217-220). Aslında onu asanların yaptıklarının arkasında durmamalarını, suçu başkalarına atmalarını eleştirir, ancak yine de daha iyi bir ifade gerekliydi. Darbecilerle ilgili hicviyeleri genel olarak zayıf görünmektedir ve gülünç değillerdir.

    Ayrıca hicviyelerinde sosyete eleştirisi (s.278-279, s.377-378), orta sınıf yaşantısı eleştirisi (s.254-257), ABD’deki ırkçı uygulamaların eleştirisi (s.251-253), Amerikan emperyalizminin eleştirisi (‘Amerika, Ay Lav Yu’, s.294-295), savaş eleştirisi (s.298-299), film taşlamaları (s.342-344), trafik (s.169, s.351-354), gericilerin eleştirisi (s.365-366), 50’lerde olduğu gibi kalkınma modeli eleştirisi (s.370) gibi öğelerle karşılaşırız. ‘Ninni’ adlı görece uzun bir şiirde her kötülüğü solculara yükleyenleri hicvediyor (s.274-276).


    Sonuç

    Bu yazıda çıkarabileceğimiz sonuçlar şunlar: Birincisi, şairin hicivlerinde niceliğin niteliğin önüne geçtiği görülüyor. Çok başarılı hicviyeleri olduğu gibi çok başarısızları da var. Bu, Oğuzcan’ın editoryal destek konusunda eksik olduğunu gösteriyor. Hicviyelerinin yaklaşık yarısının kitapları içinde yer almaması daha doğru olurdu. İkincisi, dostlarıyla ilgili yazdıklarının neredeyse tümünün başarısız olduğunu görüyoruz. Şair, ağır olmamakla birlikte kimi zaman küfürbazlaşabiliyor. Eleştirileri, siyasal bilinç eksikliği nedeniyle yüzeysel kaçıyor. Yine de günümüze kalan başarılı hicviyeleriyle bugün anımsanmayı hak ediyor.[ Bu yazıda yalnızca 50’ler ve 60’lara odaklandık. 70’ler ve 80’lerde yazdığı hicviyeler ayrı bir inceleme gerektiriyor. ]


    Kaynakça

    Oğuzcan, Ü.Y. (2004). Taşlamalar Hicivler 1. İstanbul: Özgür Yayınları.

    Öngören F. (1998). Cumhuriyetimizin 75. Yılında Türk Mizahı ve Hicvi. İstanbul. Türkiye İş Bankası Yayınları.

    Yücebaş, H. (der.). (1978). Şair Eşref Bütün Şiirleri ve 80 Yıllık Hatıraları. İstanbul: Gül Matbaası.

    Yücebaş, H. (1976). Hiciv ve Mizah Edebiyatı Antolojisi (genişletilmiş 3. baskı). İstanbul.

    Yücebaş, H. (1961). Hiciv Edebiyatı Antolojisi (2. baskı). İstanbul: Aka Kitabevi.




    Kaynak: Gezgin, U. B. (2017). Anlatıbilim Açısından Roman, Öykü ve Masal İncelemeleri (2000-2017) [Novel, Story and Fairy Tale Analyses through Narratology].

    ANLATIBİLİM AÇISINDAN ROMAN, ÖYKÜ VE MASAL İNCELEMELERİ (2000-2017)

    Prof.Dr. Ulaş Başar Gezgin

    Yazında Ezilenler ve Ezilenlerin Yazını
    1. Marksist Açıdan Türk Romanı.
    2. Sovyet Türkologlarının Gözüyle Türk Yazını.
    3. Yaşar Kemal’i Yaşar Kemal Yapan 6 Özellik.
    4. ‘Boynu Bükük Öldüler’: İlk Yılmaz Güney Romanı.
    5. Yıllar Sonra Yeniden Genç Gorki ve Arabesk.
    6. İvan İvanoviç Var mıydı Yok muydu?
    7. Bulgaristan Hatırası Bir Marksist Türkolog: İbrahim Tatarlı

    Sabahattin Ali Yazını
    8. Anlatıbilim Açısından Kürk Mantolu Madonna.
    9. Merhum Marko Paşa’nın Size Çok Selamı Var.
    10. ‘Değirmen’de Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    11. ‘Kağnı’da Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    12. ‘Yeni Dünya’da Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    13. ‘Sırça Köşk’te Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    14. ‘Ses’te ve ‘Esirler’de Sabahattin Ali Öykücülüğü.

    Gülmece ve Hiciv Anlatıları
    15. Muzaffer İzgü Öykücülüğü: Azrail’den Bir Namussuz’a.
    16. Gülmece yazarı olarak Hasan Hüseyin: ‘Made in Turkey’.
    17. ‘Bay Düdük’ (1958).
    18. Bir Heccav Olarak Ümit Yaşar Oğuzcan.

    Çokkültürlü Yazın Çokkültürlü Toplum
    19. Türk Yazınında ‘Etnik Öteki’ İmgesinin Açımlanmasına Giriş Olarak Hüseyin Rahmi Yazını ve “Yankesiciler” Adlı Öykü.
    20. Çokkültürlü Toplum Çokkültürlü Öykü: Sait Faik Öykücülüğünde Ermeni İmgesi.
    21. Saroyan Öykücülüğü ve Yetmiş Bin Süryani.

    Masallar ve Efsaneler
    22. Eskimeyen Bir Yazın Evreni: 30 Yıl Sonra Yeniden Behrengi.
    23. Ferçler ve Zebler: ‘Binbir Gece Masalları’ Üstüne Bir İçerik Çözümlemesi Denemesi
    24. ‘Masalın Aslı’.
    25. ‘Vietnam Efsaneleri/ Vietnam Söylenceleri’.
    26. Tibet Masalları.

    Vietnam ve Tayland Yazını
    27. ‘Direnme Savaşı’: Direnenlerin Tarafından Vietnam-Amerikan Savaşı.
    28. ‘Şafakta Kazandık Zaferi’.
    29. Bir Vietnam-Amerikan Savaşı Romanı: Gök Cephesi
    30. Siyam Romancılığı Bağlamında Romanda Gerçeklik Sorunu.
    31. Siyamlı Romancı Siburapha’nın Yaşamı.
    32. Siyamlı Şair Sunthorn Phu’nun 'Phra Abhai Mani' Adlı Yapıtındaki Anlatının Özeti ve Değiniler.

    Türkiye Yazını, Türkçe Yazın
    33. Öykücü Yönüyle Ahmet Cemal’i Anarak.
    34. Torik Akını: Az, Öz, Akıcı, Okunası
    35. İstanbul Öyküleri.
    36. Onyıllar Sonra ‘Vatandaş’ı Yeniden Okumak
    37. Ölü Çiçekler Müzesi’nde Gezinti.
    38. ‘Uzaklara Mektuplar’.
    39. Ali Rıza Arıcan Öykücülüğü
    40. Puslu Kentin Mavisi: Modern Çin’den Öyküler.

    Taylan Kara Yazını
    41. Poe’nun Kuzgunu: Derinden ve Uzun...
    42. ‘Böyle de Buyurabilirdi Zerdüşt’: Hiççi Bir Başarı Öyküsü.
    43.‘Vasatlığa Giriş Dersleri’: Yine de İnsana Dair.
    44. Vasat Edebiyatı 101: Mizahla Polemik Arasında.

    Ütopya Anlatıları
    45. Uzaklaşan Ütopya ve Distopyalaşan Dünya.
    46. Devrim Öncesi Edebiyatında Ütopya: Kızıl Yıldız (1908) Örneği.

    İranlı Öykücüler
    47. İranlı Öykücüler: Hem Yakın Hem Yakın (1-4).
    48. Çağdaş İran Yazınının Öncüsü Sâdık Hidâyet (1-4).

    Avrupa Yazını
    49. Fransız Yazınında Bir ‘Muhalif Yazar Miti’ni Sorgulamak: Marguerite Duras.
    50. (Ölüm Yıldönümünde) Jose Saramago’yu Anarak...
    51. Bilişsel Bilimlere İlişkin Bir Roman: ‘Düşünce Balonları’

    Diğer Yazılar
    52. Darüşşafaka ve İmkansız Hayatlar.
    53. Endonezya’dan Bir Öykü: ‘Kral, Cadı ve Papaz’.
    54. Azerbaycan’dan Bir Öykücü: Anar.
    55. ‘En-Dor’a Giden Yol’.
    56. İki Çocuk Öyküsü: ‘Başka Karıncalar Diyarı’ ve ‘Yerle Gök Arasında’
    57. Defterde Kalan Borges (1899-1986) Dipçeleri.
    58. Latin Amerika’nın Çatık Kaşları: Bir Cehennem Ağacı Olarak Muz Ağacı.
    59. Başka Dünyalar Açısından Nobel Yazın Ödülü’ne İlişkin Değiniler.

    Gezgin Yazını
    60. Ulaş Başar Gezgin’le Yeni Romanı Üzerine (Söyleşi).
    61. Babasız Bir Roman Kişiliği Yaratmak (Söyleşi).
  • 248 syf.
    ·9 günde·Beğendi·10/10
    Cinsiyet Belası, son zamanlarda feminizm ve toplumsal cinsiyet araştırmalarını içeren okumalarımın içinde kendini akademik dille belli eden eserlerden bir tanesi oldu. Butler'i ilk kez tanıdığım bu eser bana birçok kazanıma ve kendimce kimi farkındalıklara ulaşmamı sağladı. Feminizm ve toplumsal cinsiyet araştırmaları son 50 yıla nazaran çok daha fazla artmış durumda. Bu harikulade bir durum. Önceki zamanlarda toplumsal cinsiyetin ya da feminizmin adını anmak bile bir "öcü" etkisi yaratırken şimdi üniversitelerde bunun üzerine odaklanmış olan akademik birimlerin bile olması gerçekten insanı gelecek için umutlandırıyor. Fakat şunu da unutmamamız gerek. Akademik çalışmalar kadar toplumsal alanda yapılan faaliyetler de son derece önemli olup, toplumumuzdaki toplumsal cinsiyetin ve ataerkilizmin altında ezilmiş olan insanlara farkındalık kazandırmak da bir o kadar önemli bir mevzu. Çünkü bu baskı altında mağdur olan herkes akademik bir dile alışık olmayabiliyor. Bu günümüzde öyle kritik bir konu ki, akademik açıdan en düşük seviyede olan ataerki mağduru insana bile bunu ulaştırmak da gerçekten aşırı önemli. En azından bu akademik çalışmalar akademik çevreler içerisinde kalmamalı, gerekirse bu gibi çalışmaları okuyup en azından bir nebze bile olsa kavrayan insanlar çevresindeki akademik açıdan düşük seviyede kalmış (ya da bırakılmış) ataerki mağdurlarına bunu anlayacakları dilden anlatmalı, ulaştırmalı. Ben de şahsen üniversitede okusam da akademik çevrelere tam anlamıyla yetecek kadar bir kavrayış yeteneğine sahip değilim. Ama elimden geldiğince bunu en azından kendi çevrem açısından ataerkiye maruz kalan tüm kesimlere dilim döndüğünce anlatmam şart. Çünkü gerçekten bir toplum bu şekilde değişiyor. Yaşadığım şehirde LGBTİ+ bireyler üzerine olan bir oluşuma dahilim. Zaman zaman toplantılarımıza kimi sosyoloji öğrencileri tez konuları veya araştırma ödevleri ile aramıza katılırlar. Bu yapılan çalışmaların her zaman bir açıdan da olsa topluma bir geri dönüşü olması gerektiğini savunurum. Toplumdaki belirli bir kesim üzerine yapılan bir araştırma en azından o kesim üzerine bazı sorunların çözümü için bir nebze bile çaba gösterecekse işte o zaman yararlıdır o çalışma. Yoksa kimi ödevleri yapmak için tabiri caizse "yararlanılabilecek" kesim sayısı ülkemizde tatmin edici bir düzeyde var elbette.

    Yanlış anlaşılmasın buraya kadar aslında Butler'i eleştirmiş değilim. Demek istediğim bu gibi yetkin çalışmaları en azından biz okurlar olarak çevremize ulaştırmamız gerektiğidir. Kendimden kısa bir örnek verip lafı daha fazla uzatmadan kitapla ilgili kısma geçeceğim. Bana kalırsa akademik düzeyi en geride kalmış, öyle bıraktırılmış insanlarda bile bir şeyleri kavrama ve sorgulama yetisi mevcuttur. Bunu derken aklıma bir anda Sokrates geldi. Belki Sokrates kendini bilgili ilan etmiyordu ama bilgisel açıdan geri kalmış insanlara o bilgilere nasıl ulaşılabileceğini gösteriyor, buna işaret ediyor, adeta "bak önünde böyle bir yol da var" diyordu insanlara. Böylelikle o ünlü kesitinde de olduğu gibi o dönemde hiçbir eğitimi olmayan bir köleye bile bazı şeyleri zihinsel olarak baştan inşa etmek suretiyle kavramasını sağlıyordu. Bu açıdan bizim de elimizden geldiğince bu konuda Sokrates'in gittiği yoldan gitmemiz gerekiyor. Annem, lise mezunu, okumak isteyip de okutulmayan kadınlardan değil de, önüne imkan konmayan, imkan konmadığı için de elinde olmaksızın o zaman için liseden sonraki eğitimin önemini görmek istese bile görememiş bir kadın. Geçmişte (ve de halen daha günümüzde de) özellikle çoğunlukla kadınlara okuma imkanı verilmemesinin yanında en az onun kadar kötü olan şey de tam olarak budur aslında. Kişiye o imkanları algılamaya bile fırsat vermemek. Çünkü üniversite yaşı, toplum normlarına göre geçmişte (günümüzde de elbette) "evlenme yaşı" idi. Toplum normlarının bu basamağına gelmiş olan kadınlar da bekar olmaları "sapkınlık" algılandığından ve de bekar erkek bekar kadından daha "namuslu" gözüktüğü için "yaşı gelmiş" olan insanların bir an önce evlendirilmesi için görücü usulü evlenme oldukça yaygın idi. Aslında bir bakıma görücü usulü denilen evlendirme yöntemi evlilik denilen şeyi baskılamakla kalmıyor, aynı zamanda evlenilecekse bile en azından bu olgunun temelinde olması gereken bazı şeyleri olmadığı halde varmış gibi göstermeye zorluyordu insanları. Birbirini hiç görmemiş ve belki de ömürleri boyunca birbirine ısınamayacak iki insan yine ömürleri boyunca toplum normlarının arasında sıkışıp kalıyor, o normlar arasında adeta bir "öteki" haline gelmemek için birbirlerine değer veriyor ve seviyorlarmış gibi davranmak, hatta taklit yapmak zorunluluğu duyuyorlardı.

    Düşündüm de bu zorlama aslında sadece geçmişte değil günümüzde de "modernleşme" aldatmacası altında da devam ediyor. Heteroseksüel bir çift başlarda çok mutlu iken çalışma ve iş hayatı onları birbirinden zamanla soğutmaya başlıyor ve de eğer bir de bu olguya çocuk da eklenirse bir noktadan sonra kendileri için değil sırf çocuktan dolayı birbirlerine katlanmaya çalışıyorlar. Bu da bir bakıma bir zorunluluk aslında. Birbirini aslında sevmeyen ama ömürleri boyunca birbirlerine gülümsemek, diğerini seviyormuş gibi taklit yapmak gerçekten boğucu bir durum. Hayatta kimi "büyük" gibi görülen olaylara girişmek (ya da buna zorlanmak) kimi duyguları hissetme zorunluluğu barındırıyor çünkü içimizde. Evlenen insanlar "deliler gibi aşık olma" zorunluluğu duyduklarından dolayı baştan geçinemeyecekleri belli olan iki insan bile adeta birer tiyatro oyuncusu halini almaya başlıyor. 'Evlilik tiyatrosu' da nesiller boyu böylece sürüp gidiyor. Ama şunu da söylemekte fayda var, insanlar isterse evlenir isterse de evlenmez. Birbirlerini tiyatro sahnesinden sevmek zorunda bırakılmış insanlar olduğu kadar birbirine gerçekten değer veren insanlar da var elbette.

    Konudan istemsizce fazlaca uzaklaşıyorum. Belki de uzun bir zamandır inceleme yazmamamın bir etkisi, kim bilir? Annemden kısaca söz edip incelemeye geçecektim halbuki. Annem dediğim gibi önündeki imkanlar hiçbir zaman ona gösterilmediği için lise mezunu olan bir kadın. Ve yine annem az önce ifade etmeye çalıştığım evlilik tiyatrosundaki meşakkatli rolünden dolayı yıpranmış bir insan. Maalesef yıllarca bazı dayatmalara gerek eşi tarafından gerekse de onun ailesi tarafından maruz bırakılmış. Kendim feminizm - toplumsal cinsiyet kavramları ile aktif bir şekilde ilgilenmeye başladıktan sonra kendisi ile de bunları en azından onun anlayacağı bir dilde konuşmaya, yine kendisinin kendi çabasıyla kimi düşüncelere ulaşabilmesi için çabalamaya başladım. Bir bakıma onun Sokrates'i ben olmuştum (cinsiyet bağlamından bağımsız bir kavram olarak dile getiriyorum). Sonra ne oldu dersiniz? Bu naçizane çabalarım işe yaradı ve annem yıllar süren bu evlilik tiyatrosundaki rolünü bir nebze de olsa fark edebildi. Yıllar süren ezilmişlik, baskı ve dayatmalar günümüz orta yaşlı kadınlarının bir kısmında bu duruma maruz kalırken fark edilemiyor. Bunun sebebi belli de psikolojik kaynaklı. İnsan yıllardır maruz kaldığı baskı ve haksızlığa belki de adeta alışır hale geliyor. Çok trajik bir tablo. Kendi haksız olduğu halde tartıştıkları anlaşılmasın, komşular akrabalar öğrenmesin, bir şeyler sezmesin diye göz yaşlarını saklayan, bu durum olağanmış, normalmiş gibi davranmaya çalışan kadınlar... Bizim yapacağımız en güzel şey en azından birilerinin Sokrates'i olmak olabilir. Bunu dediğim gibi cinsiyetten bağımsız bir kavram olarak ifade ediyorum. Bu tiyatro sahnesine zorla çıkarılmış kadın veya erkek kim varsa onları sahneden indirmek ve de onlara o sahnenin aslında ne kadar da kırık dökük olduğunu göstermenin tam vaktidir.

    Butler'in bu kapsamlı çalışması yine içerik olarak oldukça dolgun olan uzun bir önsöz ile başlıyor. Kendisi önsözde bile eğer bu çalışmaya tekrar girişecek olsaydı hangi konulara daha çok odaklanacağını ve bu çalışmasında da kimi konulardan yeterince çok bahsetmediğini belirterek bir öz eleştiri yapıyor aslında. Kitabı okuduktan sonra anlıyorsunuz ki, Butler başta bahsettiği kimi az değindiği olguları da işin içine katsaymış zaten oldukça geniş içerikli olan bu eser bilgi açısından adeta bir ansiklopediye dönebilirmiş. Ama yine de eserin tek eksisi incelemede de değineceğim kimi konuların ya üzerinde pek durulmaması ya da yeterince durulmadan geçilmesi. Öncelikle Butler genelde ikincil dalga feminizmle kendine insanların zihninde yer edinen bir kalıbı soruşturuyor: Feminist - lezbiyen ikiliği. Bu anlayış lezbiyenliği adeta bir tür "erkeklere muhtaç olmama" amacı güdülen ve cinsel bir yönelimin adeta keyfi bir tercihmiş gibi gösterilmesine ön ayak olan yanılgı aslında. Cinsellik ve cinsel hazların giderilmesi için erkeklere muhtaç kalmama düşüncesi dahilinde normalde heteroseksüel bir yönelime sahip olup kendine adeta zorla lezbiyen bir yönelim yüklemeye çalışan kimi feministler sorgulanıyor. Çünkü her şeyden önce, cinsel yönelim dediğimiz olgular; lezbiyenlik, geylik, biseksüellik sonradan kazanılan veya kazanılabilecek durumlar değildir. Kişi elinde olmaksızın kendi seçimi olmadan bir cinsel yönelime sahip olur. Toplumdaki kimi insanların sandığının aksine eşcinsellik ya da biseksüellik "özenilerek" ya da "etkilenilerek" olunacak bir durum değildir. Eğer kişi heteroseksüelizmin dışındaki cinsel yönelimleri dış dünyada keşfettikten sonra dıştan ilgi alanını değiştirmiş gözükse bile bu durum bir "özenme" - "etkilenme" değildir. Kişi heteroseksüellik kadar doğal olan başka yönelimleri gördükçe algısı genişlemekte ve keza kendinde başından beri böyle bir yönelim (heteroseksüelizmin dışında) varsa bunu kendinde bu sayede keşfetmektedir. Yani bu da bir etkilenme alanına girmez. Olan şey sadece kişinin, zaten en başından beri olduğu kişiyi keşfetmesidir. Şahsen kendim bir LGBTİ+ bireyi olarak şimdiye kadar hiç kimsenin, birilerinin iddia ettiği gibi, "özenerek" cinsel yönelimini veya cinsel kimliğini değiştirdiğini ne duydum ne de buna şahit oldum. Butler'e göre lezbiyenlik sanılanın aksine kadın olmanın anlam ve önemine dönüşü temsil etmez, kadınlığı adeta kutsamak anlamına da gelmez. Lezbiyenliği adeta, sahip oldukları heteroseksüelliğin cinsel hazları erkekten almalarını küçük düşürücü bir şey olarak algılamaları bile bunun açıklaması olabilir aslında. Sırf bu gibi sebeplerden dolayı da toplumda kimi insanların kafasında feminist - lezbiyen kalıbı maalesef çoktan yerleşmiş durumdadır.

    Butler, feminizm üzerine şu oldukça kritik konular üzerinde de duruyor. Feminizm bir kadın egemenliği demek değildir! Ya da yalnızca kadınların kurtuluşu üzerine kurulu bir mücadele de değildir. Bu gerek feminist mücadeleyi yanlış idrak etmiş bazı insanların topluma bunu yansıtması sonucunda ortaya çıkan bir şey, gerekse de ataerkil kitleye dayanan medyanın da bunu alıp, allayıp pullayarak tekrar tekrar abartarak çoğaltıp, adeta bütün feministler öyleymiş gibi empoze etmesine de dayanıyor. Feminizm kadını kutsallaştırıp en tepeye koyma amacında değildir. Maalesef ki böyle feminist anlayışlar da olmuştur. Düşünelim, bu durumda kadın da erkeği ezecekse şayet, kadının, asırlar boyunca birçok erkekten maruz kaldığı şeyi yine onlara bizzat dayatıp, kadının kendisi de tabiri caizse "erkekleşmiş" olmaz mı? Ya da bu kısıtlı algının bir başka göremediği şey de şudur: Kadınları ezdiği kadar olmasa da erkeği de ezen bir olgudur ataerkilizm. Elbette ki kadınlar olarak bunun farkına, ayırdına varmak, ezilen olarak çok daha etkili oluyor. Ama erkekler genel olarak bu sistemde ezilen tarafta kadınlar kadar yer almadıkları için erkeğin toplumsal cinsiyet ve ataerkilizm dayatmalarını fark edip, bunlara karşı çıkması adeta kendi için "rahat" olan bir tahttan inmek anlamına geliyor. Bu rehavetten dolayı da kimi erkekler ataerkilizm olgusunu hiç fark etmemeyi tercih ediyorlar. Ya da en azından yokmuş gibi, olması gereken buymuş gibi davranıyorlar. Ama asıl olması gereken şey o taht olarak nitelendirilen şeyin ortadan kalkmasıdır. Bu tahta kadınlar geçse bu sefer de kadınlar kategorisi üzerinden kurulacak bir toplumsal cinsiyet dayatması ortaya çıkacak, az önce bahsettiğimiz durum meydana gelecektir. Butler bu açıdan çok mühim bir konuya da parmak basar: Savaşılan şey tek tek erkekler değil, erkeklik dediğimiz, ataerkinin adeta tetikleyicisi olan şeydir. Ve de erkeklik olgusu erkeğin bizatihi kendini de bir anlamda ezmektedir.

    Aslında bu konudan daha önceki incelemelerimde bahsetmiştim. Uzun uzun tekrar söz etmek niyetinde değilim. Erkeği de adeta "ezen" kategorisine iteleyen bu sistem, keza erkek buna itiraz edip sorgularsa onu adeta toplum dışarı atarak, "erkeklik" denilen değerli olarak atfedilen şeyi yerine getirememiş olduğu için adeta onu dışlar. Dolayısıyla erkek sistem içerisinde "sert olmaya" zorlanmakta ve birçok toplumsal cinsiyet baskısı ona da dayatılmaktadır. En basitinden toplumda erkeklere atfedilen şeyler her erkek üzerinde hayatının belli bir döneminde de olsa baskıya sebebiyet vermiştir. En basitinden futbol sevmek ya da küfürlü konuşmak gibi kimi erkeklere atfedilen, cinsiyetleştirilmiş şeyler toplumun kafasında örneğin futbol sevmek = erkek(si) olmak anlamına gelmiş ve yine aynı sebepten futbolu seven ya da futbol ile profesyonel olarak ilgilenen kadınlara da "erkeksi" damgası açık açık olmasa bile zihinlere bir şekilde yerleştirilmiştir. Bir başka örnek de mesela kadın halterciler hakkında. Kadın haltercileri sırf kaslı yapıları yüzünden "erkeksi" olarak nitelendirildiğini gösteren birçok deney ve gözlem yapılmıştır. Bunun tam tersi durumunda da en basitinden örneğin baleye merak salmış bir erkek, toplumun gözünde algısal olarak (erkeklerinki kadar olmasa bile kadınların gözünde de, işin asıl trajik yönü de bu) adeta erkeklikten "düşmüş" ve "kadınsılaşmış" bir hale getirilir. Ve de kadınsı olmak da tarih boyunca hep bir "zayıflık" olarak görüldüğünden dolayı bunun zihinlere bu şekilde yerleşmesi de zor olmamıştır. Daha önceki çağlarda yazılan kimi eserlerde de zaman zaman "kadınsı = zayıf, narin" eşitliğinin göz önünde bulundurularak yapılan kimi betimlemelere şahit oluruz. Daha üç gün önce okuduğum Machiavelli'nin Prens eserinde bile, bunun bir örneğine rastladım: "Ona övgü olarak atfedilenler arasında, bir yargıç olarak on dört yıllık imparatorluğu süresince hiç kimseyi mahkeme etmeden öldürmemesi söylenir. Bununla birlikte, annesi tarafından yönetildi ve kadınsı olmak, düşünmekle suçlandı. Sonuçta ordu ona karşı komplo tasarladı."

    Hatta bu dayatma hayatımızın kimi kısımlarına öyle yerleşmiş durumda ki normal olarak görülen bazı şeyler bile bu dayatmaya dahil edilebilir. Aklıma centilmenlik örneği geliyor. Centilmenlik denilince akla toplumda genelde erkek cinsiyetinin icra ettiği ve kadınlara yönelik kimi hoşgörülü gibi görünen hareketler gelir. En basitinden otobüste bir kadına yer verildiğine hep rastlamışsınızdır. Bunun zihinsel açıdan temeli neye dayanır? Bir erkek kadına hangi zihinsel aşamalardan geçerek yer verir? Burada yer vermenin doğruluğu veya yanlışlığı üzerine odaklanmıyorum. Demek istediğim şey buna ulaşılan zihinsel inşa nasıl başlar, nasıl devam eder ve nasıl sonuçlanır? Ya da başka bir yönden bakacak olursak bir erkeğe yönelik centilmenlik yapmak neden kadına yönelik olan centilmenlik kadar alışılmış değildir? Bu aslında bir anlamda kadının "zayıflığını" kimi basit örneklerle, istemsizce bile olsa tasdiklemek anlamına gelmez mi? İşte ataerkinin elindeki en büyük koz, yani toplumsal cinsiyet dediğimiz olgu insanlar üzerindeki kimi cinsiyet inşalarını kişilerin kendisine bırakmaya bile fırsat vermeden kendisi her şeyi hızlıca onlar adına düşünür. İnsanın kendi aklını kullanmadığı süreci başkalarının "kullanılmış" akıllarını kullanmak kendi aklına saygısızlık anlamına gelmez mi?

    İşte tam bu noktada Butler cinsiyet - toplumsal cinsiyet ayrımı ve ilişkisi üzerine çalışmasının büyük bir çoğunluğunu kapsayan derin bir analize giriyor. Cinsiyet ile toplumsal cinsiyet arasındaki ayrım nedeniyle feminist özne zamanla bölünmeye uğramıştır. Bu ayrımı ben kendimce şöyle tanımlıyorum: Cinsiyet, kişinin kendi hakkında verdiği bir beyana dayalı tanımdır. Yani kişi kendi hakkında "ben kadınım" , "ben erkeğim" ya da "ben non-binary'im (ikili olmayan)" tanımlaması yapıyorsa bu onun toplumsal cinsiyetten bağımsız olarak cinsiyetini; cinsel kimliğini oluşturur. Toplumsal cinsiyet ise sürekli örneğini verdiğimiz gibi, bu cinsel kimlikler üzerine kurulan ve inşa edilen normların - önyargılarının genel olarak ismidir. Yani bu anlamda baktığımızda kimi insanların onların üzerine dayattığı toplumsal cinsiyet normları, yine o insanların cinsiyet beyanlarına uygunluk göstermeyebiliyor. Ki zaten feminizmin en önemli amaçlarından biri de cinsel kimlikler üzerine yüklenmiş olan bu normları kaldırmaktır. Butler şundan bahseder, eğer toplumsal cinsiyet, cinsiyetli bedenin üstlendiği kültürel anlamlar bütünü ise toplumsal cinsiyetin herhangi bir cinsiyetten tek bir şekilde kaynaklandığı söylenemez. Yani bunun eril bir sistem olduğu doğrudur ama salt erkek cinsiyetinin bizatihi kendisinden kaynaklanmaz bu durum. Diğer bir deyişle toplumsal cinsiyetin ve ataerkilizmin hegemonyasını devam ettirebilmesi erkekler üzerinde daha kolaydır, çünkü sistemin kendisi erkekleri yücelten bir sistemdir. Bu açıdan feminizmin hedefinden sapması da kimi yanlış kavrayışlar sebebiyle kaynaklanır. Bir feminist "erkek düşmanı" olamaz Butler'e göre, onun olduğu şey erillik; erkeklik düşmanlığıdır. Erilliğin tek tek yaşandığı açığa çıktığı bireylere düşmanlık duymak da hem erkekleri toplumsal cinsiyet savaşımından dışarı itelemek demektir hem de amacın hedefinden sapmasıdır. Ki zaten bir çözüm yolu da değildir bu. Evde her akşam kaba saba bir şekilde "namusu" saydığı kadına sofrayı kaldırmasını "buyuran" erkek elbette ki iticidir. Belki de nefret edilesidir. Ama salt o erkeğin fert olarak kendine nefret duymak genel sistemi yıkma girişimi olarak hiçbir fayda getirmez. Bu başka bir deyişle düşmanı, tekil bir hedef olarak görüp, böyle tanımlayıp kin duyarak kişinin kendini tatmin etmesi olarak da nitelendirilebilir. Bu açıdan cinsiyet - toplumsal cinsiyet algısını kavrayamayan kimi feminist bireyler tarafından zaten cinsiyetçi ve aşırı ikilileştirici, kutuplaştırıcı bir feminizm savunulur. Ataerkil kitle de bu fırsatı hemen kendi avantajına çevirip feministlerin tamamını "erkek düşmanı" damgasıyla tüm topluma empoze eder.

    Toplum nazarında "Kimlik" onu istikrarlı kılıp adeta güvence altına alan toplumsal cinsiyet ile uyuştuğunda hiçbir sorun yoktur. Ama ne zaman ki bir birey kültürel olarak idrak edilmeyi sağlayan toplumsal cinsiyet normlarına uymadığında yine toplumsal cinsiyetin kendisi onu "tutarsız" ilan eder ve toplumdan dışlamaya, ötekileştirmeye başlar. Bu nokta öyle mühim ki... Eğer kendinizi örneğin bir erkek olarak beyan ediyorsanız, toplumsal cinsiyetin "erkek olanlara uygun olanı" buyurduğu şeylere adapte olursanız hem toplumsal cinsiyet size arka çıkar hem de toplum sizi "normal", "onlardan biri" gibi karşılamaya başlar. Aynı şey kadınlar için de geçerlidir keza. Ancak toplumda kimi bireyler vardır ki, bedensel açıdan bile bu tutarsız olarak ilan edilmeye en başından itibaren maruz kalırlar. Bu bireyler, toplum nazarında hem kendileri üzerindeki normlar yıkıntısına karşı çıkarlar, hem de bizatihi kendi cinsiyet tanımlamaları da atanmış biyolojik cinsiyetleri ile yine toplum nazarında uyuşmazlık gösterir. Bu adeta iki kat daha fazla baskıya maruz kalmak demektir aslında. Çünkü toplum idrak edilebilen toplumsal cinsiyet normlarının dışına çıkanları keza kendi yöntemi ile cezalandırıp "ötekiler" kategorisine sokarken, bir de kişinin biyolojik bedenine ait hissedemeyip buna karşı çıkması toplum için tam olarak bir utanç kaynağıdır. Bunun yaşattığı baskıyı "iki kat" olarak tanımlamamı kimsenin acısını başkasıyla yarıştırmak olarak algılamayın lütfen. Bahsettiğim bireyler toplumda sapkın, sapık olarak tanımlanan transseksüel bireyler. LGBTİ+ kesiminin bildiğiniz gibi "T" dediğimiz kısmına ait olan bireyleri gayet iyi tanıyorum, çünkü ben de bizzat bir transseksüel bireyim. Transseksüalite, tıp camiasında 90'lı yıllara kadar, tıpkı eşcinselliğin de bir zamanlar "hastalık" olarak nitelendirildiği gibi, bir hastalık olarak kabul edildi. Transseksüalite, çok kısaca bahsetmek gerekirse, kişinin üstte de söz ettiğim cinsiyet beyanının; kendisini ait hissettiği ve buna göre tanımladığı cinsel kimliğinin, biyolojik bedenine uyum göstermemesi durumudur. Toplumdaki önyargıların aksine bu ne bir "tercih" meselesidir ne de bir "sapkınlık" durumudur. Bu tıpkı cinsel yönelimlerin olduğu gibi kişinin seçiminde olan bir şey değildir. Yani kişi başından beri kendine ait olmayan bir cinsiyetin bedeninde dünyaya gelmiştir, bunun bilincine vardıktan sonra da bu bireyler uyum sürecine girerler. Yani halk dilinde "dönmek" olarak tanımlanan şey aslında bir değişim değil, kişinin en başından beri ait olduğunu hissettiği cinsiyete, bedensel olarak uyum sağlaması sürecidir. Bu yüzden bir "cinsiyet değiştirmek" kavramından da söz edilemez. Kişi zaten en başından beri beyan ettiği cinsiyettedir, o bunun farkına sonradan varmış olsa bile durum böyledir. Bazı dışlayıcı kavrayışa sahip olan kimi feminist, sözümona "kadın hakları savunucusu" olan oluşumlar trans-dışlayıcı bir yol izlerler. Aslında bu sadece transseksüel bireyleri dışlamakla kalmaz, feminizmi sadece tek bir cinsiyete atfetmeye kadar gider. Ama transfobinin başka bir anlamı daha vardır. Bu şekilde davranarak bu kişiler örneğin, trans kadınları "kadın" olarak görmezler. Adeta az önce bahsettiğim toplum normlarına kanarak, transseksüelliği bir "dönme", "değişim" olarak görürler. Dolayısıyla bu anlayışa göre sanki trans kadınlar "sonradan" kadın olmuşlardır ve bu kişilerin kadın haklarını savunmaya hakkı yoktur! Butler, bu gibi olan kimi yanlış kavrayışları da eleştirip, kime ne için kafamızdan adeta atarak cinsiyet atfettiğimizi sorgular. Dolayısıyla kimsenin kimseye kendi cinsel beyanı dışında olan bir cinsiyetle hitap edemez, en azından saygı bunu gerektirir.

    Şu anki sistemde cinsiyet ile özdeşleştirilmeleri bile adeta erkeklerin hali hazırda uzun zamandır sahip olduğu farz edilen özerklik ve özgürlüğü adeta kadınlara gökten bahşetmeye çalışmaktır. Bu da kimi feminist gibi görünen anlayışları sanki erkeklerin elinde olan bu ayrıcalığı, yine onların elinden zorla almayı düşünmeyi gerektirir. Ortada zorla alınacak bir şey en baştan kalmamalıdır halbuki. Bu bağlamda, cinsiyet kategorisi de onu tutsak eden olgulardan arındırıldığında her şey tam anlamıyla özgür ve eşit hale gelecektir. Fakat cinsiyet artık günümüzde kişileri belirtip, "vasıflandırmakla" kalmayıp, ikili toplumsal cinsiyet yapısının evrenselleşmesini de sağlar. Bu, adeta devasa şeytani bir makineyi sürekli olarak beslemeyi sağlar. Yani bu öyle bir sistemdir ki kendi kendisini sürekli yeniler ve her çağa kendisini bir şekilde adapte etmeyi başarır. İşte tam da bu yüzden ataerkilizme karşı olan mücadele olağanüstü bir özveri gerektirir. Dolayısıyla sadece kadınların değil aynı zamanda bu sistemi reddedebilmiş erkeklerin ve tüm LGBTİ+ bireylerin de mücadelesi olmalıdır feminizm. Çünkü toplumsal cinsiyet aynı zamanda sürekli olarak heteroseksüalite de yargısı da verir topluma karşı. Heteroseksüellik dışında olanları da "öteki" olarak dışlar ve uzaklaştırır. Bu öteleme hakkında daha önce yazdığım bir incelemede bundan söz etmeye çalışmıştım.

    O incelemeye de buradan ulaşabilirsiniz: #43946977

    Özellikle trans kadınlar 90'lı ve 2000'li yıllarda şimdiye nazaran çok çok daha fazla (şimdi de çok fazla ayrımcılığa maruz kalıyorlar, kalıyoruz...) ayrımcılığa maruz kalıyorlardı. Para kazanmak için alternatifleri kapanmıştı; toplum bu anlamda onları tamamen "öteki" hale getirmişti. Dolayısıyla para kazanmak için hiçbir fırsatlarının kalmamış olması onları zorunlu olarak seks işçisi olmaya itmişti. Sırf bu yüzden birçok trans kadın, o zamanlarda seks işçisi olmak zorunda kalıp ancak bu şekilde para kazanıp böyle hayatlarına devam edebilmişlerdi. Ama yine aynı toplum, onlara seks işçisi olmaktan başka çare bırakmayan yine kendisi olduğu halde, onları seks düşkünü, sapkın olarak nitelendirmişti. Şimdi günümüzde hala daha geçerli olan yanlış algı trans kadınların sapık, haz bağımlısı varlıklar olduğu üzerine kurulu. Aynı algı yine eşcinsellere yönelik de var. Sanki eşcinsel bir birey, sokakta gördüğü tüm kendi hemcinsi olan insanlara sarkıntılık yapacakmış gibi kabul ediliyor. Toplumsal cinsiyeti tutarlı kılan düzenleyici birçok pratik bu yüzden zorla inşa edilmiştir. Az önce bahsettiğimiz kadın ve erkek üzerindeki algılar, heteroseksist bir düzen ve bunların getirisi olan her şey. Butler de bu konuda, toplumsal cinsiyetin cinsiyetten bağımsız olarak her zaman sürecek olan bir yapım, inşa edimi olmasının altını çizer. Kişi "o imiş" gibi yaptığı kimliği sürekli olarak baştan ve baştan kurmaktadır. Çünkü ataerkilizm nasıl ki kendini baştan ve baştan kuruyor ve tazeliyorsa, kendisini dayattığı insanlara da bunu yapmayı zorlar. "Güzel kadın" algısı toplumda nasıl ki, zayıf ve pürüzsüz bir bedene sahip bir kadın olarak oluşuyorsa, "yakışıklı erkek" algısı da aynı şekilde kaslı vb. gibi erkek algısı üzerine oturtulmuştur. Ve dediğimiz gibi bu parametreler de sürekli olarak çağlara uygun olacak şekilde değiştirilmektedir. İnternette güzellik ve yakışıklı olma algısının çağlara göre nasıl değiştiğini gösteren onlarca araştırma ve video bulabilirsiniz.

    Toplumsal cinsiyet, bedenin tekrar tekrar stilize edilmesine dayanır!

    Butler, Foucault sayesinde tanıdığımız, hermafrodit; günümüzdeki diğer adıyla interseks bir birey hakkında da kimi analizlere giriyor. Herculine ismindeki bu kişi toplumsal cinsiyet normlarının tam anlamıyla kırılımını temsil etmektedir adeta. Yani başka bir deyişle toplumsal cinsiyet normları Herculine söz konusu olduğunda adeta geçersizleşmeye başlar. Ve bu salt doğuştan gelen bir durumdan dolayı böyledir. Ama yine de sistem bu kırılmaya uğramakla durulmaz, Herculine'yi toplumsal kabulün gerektirdiği bir şekilde ikili sisteme dahil etmeye çalışır. Bu dahil etme baskını yaşayan Herculine kilisenin kararıyla resmi olarak bir erkek olur. Ancak yine de mutlu değildir. O kendisini iki cinsiyete de tam olarak ait hissetmiyordur. Bu açıdan az önce sözünü andığımız non-binary adı verilen, ikili olmayan cinsiyet tanımlaması da akla geliyor. Ancak şunu da söylemekte fayda var, her interseks birey non-binary olmak zorunda değildir. İnterseks olarak dünyaya gelmeyen bir birey de kendini non-binary olarak tanımlayabilir, bu, o kişinin ikili cinsiyet sisteminde kendini herhangi bir cinsiyete ait hissedemediğini ya da kendini tam olarak hissettiği şeyin bu ikili dayatmadan fazlası olduğunu ifade edip kendini o şekilde de tanımlayabilir. Buradan da şu sonuca varıyoruz. Biyolojik olarak, genital organlara bakılarak doktorların karar verdiği cinsiyet, kişinin asıl cinsiyet kimliğini yansıtmayabilir.

    Toplumsal cinsiyetin ikili heteroseksist düzene ve üremeye, üremeye zorlamaya dayalı bir sistem olduğundan söz etmiştik. Butler mükemmel bir örnek verir. Bir gelin düşünelim. Toplumda gelin olma, kız "alıp-vermek", zamanla bir değiş tokuş nesnesi haline gelir ve yalnızca ticareti mümkün kılmak için değil, ritüelistik bir amaca da hizmet eden bir değiş tokuş kanalı açar. Dolayısıyla gelinin de bu kanalda kimliksizleşmesi söz konusudur. Artık o gelin ne bir kadın ne de bir bireydir. Böylelikle de kadınların adeta ritüellere "ihraç edilmesi" ve karşılığında yine ritüellerle "ithal edilmesi" yoluyla babasoyluluk defalarca ve defalarca güvenceye alınır (kendini sürekli olarak yenileyen ataerkil sistemi hatırlayın). Dolayısıyla evlilik dediğimiz olayın kendisi de, bir şeyleri "alıp-vermek"ten ibaret hale gelir toplumda. Bunlara itaat etmeyenler de ister istemez toplumun gözünde "kutsal" olarak nitelendirdiği, heteroseksüelizmin dayatması olan hemen bir an önce evlenip çocuk yapma zorunluluğuna maruz kalırlar. Sırf bu yüzden de kimliksizleşen kadınlar yine bir şekilde (kadınlar kadar aşağılayıcı bir biçimde olmasa da) kimliksizleşen erkekler tarafından bir tür çocuk doğurma makinesi haline getirilirler.

    Butler geçmişteki cinsiyet üzerine çalışmalar yapmış kimi düşünürler üzerine de çeşitli analizlerde bulunur. Bu açıdan, eğer Butler okuyacaksanız, en azından geçmişteki cinsiyet araştırmaları yapan düşünürleri genel olarak bir okuyun derim. En azından ben kendim için buna gelecekte daha özen göstereceğim. Mesela Lacan'ın eşcinsellik üzerine görüşlerinden söz eder. Lacan'a göre eşcinsellik hayal kırıklığı ile sonuçlanmış bir heteroseksüellikten başka bir şey değildir. Ama Lacan'ın bu görüşünü Butler eleştirir. Eğer bu geçerli olsaydı o halde bunun tam tersi bir durumun da geçerli olması gerekirdi. Ayrıca Lacan'ın bakış açısındaki başka bir tutarsızlık da cinsellik olgusunun sadece heteroseksüelliğe özgü olarak görülmesidir. "Normal" tanımlaması yapılan bir cinsellik heteroseksüelliğe ait olmak zorunda değildir. Hem zaten "normal" olandan neyi, hangi yönelimi kastediyoruz ki?

    Ayrıca Butler, kadınlara duyulabilecek herhangi bir arzunun, ille de "eril" olmasının gerekmediğinden de söz ediyor. Bu da heteroseksist bir düzenin uydurmasıdır aslında. Yine de aynı şekilde erkeklerde eşcinsellik adeta bir "kadınlaşma" algısına tekabül eder. Sırf bu yüzdendir ki, toplumsal cinsiyet yalnızca bir cinsiyetle özdeşleşmeyi değil aynı zamanda cinsel arzunun ille de öteki, zıt olan cinsiyete yönlendirilmesini de gerektirir. Aynı şekilde cinsiyeti ille de adlandırmaya çalışmak da bir tahakküm ve zorlama edimidir. Wittig'in de söz ettiği, benim de incelemede ifade ettiğim lezbiyen feminizm kavramını da tekrar irdeler Butler. Wittig'in ifade ettiği gibi lezbiyen bir feminizm, Butler'e göre mücadeleyi sadece tek bir cinse indirmiş olmakla kalmaz, üstüne üstlük bir de heteroseksüel kadınlarla kurulabilecek herhangi bir türden dayanışmanın da önünü keser. Bu açıdan belirtmem gereken mühim bir mesele daha var. Mücadele edilen şey heteroseksüelizmin bizzat kendisi değildir, heteroseksüelizmin getirdiği dayatmalardır. Yani, bazı insanların zihninde şu gibi algılar da oluşabiliyor; toplumsal cinsiyet karşıtları heteroseksüellik karşıtıdır gibi algılar. Hayır. Halbuki heteroseksüellik de tüm cinsel yönelimler gibi doğaldır. Bu açıdan bir tür heteroseksüelizm düşmanlığı da söz konusu değildir kesinlikle.

    Ayrıca Butler çok mühim bir noktaya daha parmak basar. "Gerçek" ve "cinsel olarak olgusal" denilen şeyler, bedenlerin benzemeye zorlandığı ama asla başarılmayan, asla da başarılamayacak olan sonsuz bir süreçtir. Yani toplumsal cinsiyetin dayattığı kadın erkek kalıplarına zaten tam olarak uymak da baştan mümkün değildir. Bunlara tam olarak uymak isteyen kişi sonsuzca devam eden kısır bir döngünün içerisinde bulur kendini. Yani bu toplumsal cinsiyetin, cinsiyetler üzerindeki inşa süreci asla bitmediği için, nesillere göre sürekli evrimleştiğinden dolayı sırf bu yüzden bile ataerkilizm sürekliliğini çok sağlam temeller üzerine kurmuştur.

    Sonuç olarak Butler, gerek kimi zihinlerde yanlış ve dışlayıcı olan zihinsel inşayı bozup baştan inşa etmeye davet etmesiyle, gerek önceki cinsiyet ve toplumsal cinsiyet üzerine olan araştırmaları ve çalışmaları analizleyip sentezlemesiyle, gerekse de toplumsal cinsiyetin cinsiyetler üzerindeki hegemonyasını gözler önüne sermesiyle gerçekten büyük bir iş çıkarmış. En başta bahsettiğim, Butler'in de önsözde bahsini ettiği gibi kimi konulara daha derinlikli değinmesi çok daha iyi olabilirmiş. Örneğin transseksüellik konusu. Çünkü transseksüel kimlik ve beden ilişkisi bile toplumsal cinsiyet üzerinden baktığımızda kırıcı bir etmen yaratır. Ama ben yine de Butler'in bu konuya başka çalışmalarında hakkını vererek değindiğine eminim.

    Elimden geldiğince Butler'in bu kapsamlı eserini hakkını vermeye çalışarak, kimi yerlerde kendimden de (ve de kendi cinsel kimliğimden de) bahsederek elimden geldiğince etraflıca analiz etmeye çalıştım. Bu satırlara dek gelenlere bence bir teşekkür borçluyum. Böylesine uzun bir yazıyı zaman ayırıp okudukları için. Çok teşekkür ederim...
  • Faiz ve riba konusundaki bu araştırmanın gayesi imkân nispetinde meseleyi tarafsız bir biçimde ve tarihi gelişme süreci içinde ele alıp İslâm toplumundaki tezahürlerini incelemek, bunun tenkit ve tartışmasını yapmaktır. Esasen karmaşık ve anlaşılması zor olan bu meselenin inanç konusu olarak ele alınması, bu alanda yapılan inceleme ve çalışmaları güçleştirmekte ve verimsizleştirmektedir. Bu yüzden araştırma ve inceleme adı altında yapılan yayınlar, faizin ister mübahlığını savunsun, ister haramlığını öne sürsün çoğu zaman bilineni tekrar etmekten öte bir anlam ifade etmemektedir.

    Acaba faiz ve riba konusu olup bitmiş bir olgu mudur? Konunun gerek esasına, gerekse ayrıntılarına dair yeni bir şey söyleme imkânı yok mudur? Eskiden beri bilinen hususları yeni bir üslupla birtakım yeni delillere dayanarak tekrarlamaktan başka bu konuda bir şey söylenemez mi? Toplumun ve ekonomik hayatın sürekli değişmesine paralel olarak konunun esası ve ayrıntıları hakkında yeni açıklamalar ve yorumlar yapmak, eski görüşleri tenkit süzgecinden geçirmek ve tartışmak mümkün değil midir? Sadece faizin haram olduğu yönünde mi yoksa ona ek olarak ayrıca bir de mübahlığı yönünde de mi yayın yapmak daha faydalıdır ;1 Başka bir deyişle bu meseleyi tek yönlü mü yoksa çok yönlü olarak mı ortaya koymak daha iyi sonuç verir? Bu esere hâkim olan teme! düşünce çukurda¬ki sorulara cevap aramaktır.
    Bütün bu araştırmalarda, özellikle dinî yönü bulunan inceleme-lerde inanç önemli bir unsurdur. Şayet araştırıcı önceden edindiği inançlara uymayan, onları kısmen veya tamamen geçersiz kılan sonuçlara ulaşır ve buna rağmen ihtiyatı ekleri bırakmama* için eski kanaatine, toplumda hâkim olan ve kabul gören gelenekçi telâkkiye bağlı kalmaya devam ederse, böyle bit çalışmanın fazla ilmî ve fikri bir kıymeti olamayacağı aşikârdır. Yeni ve değişik görüşlerin sakıncalı yani eksik ve hatalı olmaları ihtimaldir. Fakat tiyle bile olsa böyle bir çalışmanın, öbürlerine nazaran daha değerli olması lâzım gelir. Zira eksikleri tamamlamak ve yanlışları düzeltmek suretiyle ilim yolunda ilerlemek mümkün olur Zaten öteden beri hep böyle olagelmiştir. Bu yüzden ııc kadar dindar olursa olsun bir araştırıcının, hiç değilse maddi ihtiyaçlarla ilgili konularda incelemeler ya¬parken eski görüşlerini, düşüncelerini ve inançlarını aşma hedefine yönelip gerçeği bulmak için bütün gayretini harcaması icap eder.

    Faiz ve riba konusundaki çalışmalar umumiyetle ön fikirlere ve peşin hükümlere dayanır Yapılan çalışmaların gayesi, hareketli ve değişken olan sosyal ve ekonomik gerçeği bulmak değil, faiz yasağı hakkındaki fikirleri aktarmak ve bunları delillendirnektir. Bu ise tek yanlı bir çalışmadır. Konuyla ilgili delillerin sağlamlık ve güvenilirlik derecelerini, bu meseleyle alakalı ihtilafların sebep ve kaynağını sağlıklı bir değerlendirmeye tabi tutmak bu hususta önem taşır.

    Gelenekçi görüşün tam karşıtı olan diğer bir grup da aksine faizin lüzumlu ve faydalı bir şey olduğunu peşinen kabul eder, cahil ve geri kafalı olanlardan başka kimsenin buna karşı çıkmayacağına inanır. Sabit fikir ve inanç burada da olumsuz bir unsur olarak ortaya çıkar. Faiz yasağını geri kalmışlığın ve iktisadî çöküntünün sebebi olarak görüp bunun vebalini din adamlarına yükleyenler de vardır. 1

    Diğer taraftan faizin haram olduğuna inananlar da aynı şeyden faiz serbestisini savunanları sorumlu tutar ve onları suçlarlar. Bu iki zümrenin zıtlaşmaları ve birbirini karalamaları çoğu zaman bu meseleyi araştırma konusu yapmaya engel olmakta, bazen de kördüğüm haline getirmektedir. Bu durumu gören pek çok kimse ya selâmeti susmakta görmekte ya da birtakım elâstikî ifadelerle meseleyi geçiştirmektedir. Bu türlü sebeplerden dolayı faiz ve riba meselesi aklıselim ve sahih nakil zemininde rahat bir biçimde tartışı bulamaktadır.

    Faiz yasağına veya serbestisine taraftar olanlar arasında makûl, ılımlı veya insaflı olanlar da çoktur. Bunlar, muhalif görüşte olanların fikirlerine saygı duyar, onları suçlamaktan kaçınırlar. Ama seslerini fazla duyuramazlar.

    Riba ve faiz konusunda eser ve makale yazan din adamlarının anlayış ve tutumlarına da kısaca göz atalım:

    1. Riba ve faiz üzerine görüş belirten din adamlarından bazıları bu konudaki dinî ananeyi aynen devam ettirmekte, bir yandan görünüş itibariyle riba ve faize kökten karşı çıkmakta, ama öbür taraftan bu konudaki şeri hileleri caiz, hatta sevap olarak görmektedir. Ömer Nasuhi Bilmen bu zümrenin en güzel örneğidir Elmalılı M, Hamdı Yazır. Ahmed Naim, Kâmil Miras da bu zümreye dahil edilebilir. Tarikat şeyhleri de bu zümreye dahildir. Son olarak İsmail Özsoy, Faiz ve Problemleri (İzmir. 1993) isimli eserinde bunu savunmuştur.

    2. Umumiyetle fıkıh ölçüleri ve çerçevesi içinde kalıp bu sahadaki hükümleri faizin cevazı istikametinde zorlayanlar ve çeşitli yorumlarla faizi meşrulaştıranlar da vurdu. el-Îstiftâu'l Hindiyye'de bu görüş gerçekten başarılı bir şekilde işlenmiş . mukrîze menfaat sağlamayı öngören ikraz akitlerinin caiz ve muteber olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Fıkhı esas alarak, âyet ve hadisleri o çerçevede yorumlayarak faizin cevazı sonucuna ulaşanlar ekseriya zaruret esasını göz önünde bulundurmaktadırlar.

    3. Fıkhı bir tarafa bırakarak âyet ve hadis esasından yola çıkanlar. İbnTeymiye ve İbn Kayyim'in zihniyetini aynen devam ettirmektedirler. Yani hem ribayı ve türlerini aynı sayıp reddetmekte, hem de hileli yolları maskaralık sayıp şiddetle tenkit etmektedirler Mevdudi. Seyyid Kutub bu zümrenin önde gelen büyük temsilcileridir.

    4. Fıkıh ölçüleri içinde kalmayan, âyet ve hadisleri esas alan, lâkin bunları yeni bir yoruma ve değerlendirmeye tâbi tutup faizin caiz, ribanın haram olduğu kanaatine ulaşanlar da az değildir. Ali Suavi, İzmirli İsmail Hakkı. Muhammed Abduh, Reşid Rıza. Fazlurrahman gibi âlimler bu zümreye dahildir.

    Buna göre birinci grup faizi dolaylı olarak, ikinci ve dördüncü grup açıktan caiz görmüş, ribayı ise tefecilik sayıp şiddetle kötülemiştir. Üçüncü grup ise faiz ve ribayı aynı şey olarak görüp şiddetle reddetmiştir.

    İktisat, ticaret, sanayi ve hukuk sahasında uzmanlaşmış, dinine bağlı inançlı ilim ve fikir adamlarımızın da riba ve faiz üzerine yazıları vardır Lâkin bunların eserleri ve makaleleri de meseleye esaslı ve ciddî bir izah şekli getirmemektedir. Bunun sebebi şudur: Sözü edilen inançlı ve dindar iktisatçılar önce ya bir taklitçi din adamından veya cahil bir şeyhten faizle ribanın bir ve aynı şey olduğu inancını ve telkinini almakta, sonra bu telakkiye bağlı kalarak faiz ve riba meselesini incelemekte ve bu suretle yaptıkları araştırmalarla, peşinen benimsedikleri inançları teyid eden deliller ve tespitler ortaya koymaktan başka bir şey yapmamaktadırlar. Bunların yaptıkları başka bir şey de şudur: Gerek Batı da, gerekse bizde zaman zaman ekonomik zorluklar, bunalımlar ve krizler görülmektedir. Sözü edilen iktisatçılarımız, ekonomik alanda görülen bu ve benzeri olumsuz gelişmeleri tamamiyle faize bağlamakta, faizi caiz görmenin iktisat ilmi bakımından da mümkün olmadığı yolunda temas ve irtibat hâlinde oldukları hocalara ve şeyhlere ilmî mütalâalar arz etmektedirler.

    Neticede faizle ribayı bir sayıp ikisinin de haram olduğunu söyleyen hoca ve şeyhlerin inancım pekiştirmektedirler. Böylece fasit bir daire ve bâtıl bir devir ortaya çıkmaktadır. Hocalar iktisatçıların, iktisatçılar hocaların peşin fikirlerini ve ön hükümlerini pekiştirip güçlendirmekte, bu kısır döngüden yeni bir sonuç çıkmamaktadır.

    Faiz Nazariyesi ve İslam'ın yazarı Enver İkbal Kureşî şöyle diyor "Mevlâna Hasan Gilanî ile Muhammcd Hamidullah'ın rehberliğinden gayet fazla istifade ettim, Ebu'l-Alâ Mevdudi'nin eser ve yazılarından geniş çapta faydalandım. 2

    Görülüyor ki, kendisi iktisatçı olan Kureşî, fikirlerini esas aldığı din âlimlerinin görüşleri istikâmetinde fikir belirtmeyi görev bilerek yola çıkmıştır. Öyle olunca da, faizin zararı konusunda herkesçe bilinen birtakım bilgiler derlemekten ve bunları eskilere ilâve etmekten başka bir şey yapmamıştır. Fakat evvelkilerin yaptıklarına nazaran bunu da önemli ve değerli bir hizmet saymak lâzım gelir.

    Bazı iktisatçılarımız veya sosyal bilimcilerimiz daha vardır. Bunlar hem kaynak hadis ve fıkıh kitaplarındaki bilgilerden istifade etme imkânından mahrumdur, hem de hoca ve şeyhlerle herhangi bir temasları yoktur. Umumiyetle bunlar kendi ilmi kanaatlerine ve aklıselimlerine dayanarak faizi caiz görmenin fert ve cemiyet yararına olacağı görüşünde bulunurlar. Lâkin bu hususta dayanaksız konuştuklarından, şahsiyetlerine saygı duyanlar haıiç kimseyi ikna edememektedirler.

    Faiz meselesini halletmek için taklide dayanan eski fıkıh anlayışı yetmediği gibi, yeniden ihya etmeye çalışılan içtihad anlayışı da kâfi gelmez. Reşid Rıza. et-lstiftau'l-Hindiyye risalesinde meseleyi ele almakta ise de, sadra şifa olacak yeni bir şey söylememektedir. Demek ki o çeşit bir içtihad anlayışından da fayda gelmeyecektir.

    Bizim tutmuş olduğumuz yol, belki verdiği sonuç itibariyle 2. ve 4. gruba, kısmen de 1. gruba benzer. Gerek hareket noktası, gerekse takıp edilen usûl itibariyle hepsinden ayrıdır. Geniş ölçüde ilk kaynaklara müracaat edilmiş, konuyla ilgili nakiller hem bir tenkide tâbi tutulmuş, hem de birbirleriyle mukayese edilmiştir Tenkit ve mukayese usûlü çalışmalarda esas alınmıştır. Varılan sonucun sıhhaıi ve isabeti konusunda hem tarihin şahadetine, hem de iktisadi gerçeklere başvurulmuştur. Bu anlayışın. Kuranda ifadesini bulan riba ile ilgili ilâhî hükmün, en doğru bir şekilde tespitine yardımcı olacağı inancıyla hareket edilmiştir. Bu denemenin elbette ki tashihe muhtaç yerleri olacaktır, anın beşeri imkânların sınırlılığından doğun ve bunun için de müsamaha ile karşılanması gereken bu gibi hususlara rağmen, bu çalışmanın riba ile ilgili birçok hususun daha iyi anlaşılmasını sağlayacağını ve bazı müphem noktalan aydınlatacağını kuvvetle ümit etmekteyim.

    Bugünkü toplumumuz riba ve faiz konusunda gerçekten büyük bir sıkıntı içindedir. Bu sıkıntının bazen iki yüzlülüğe ve samimiyetsizliğe yol açlığı da bir vakıadır. 1984 te MEYAK kesintileri ve bunun faizi memurlara iade edilince, faizin her çeşidine şiddetle karşı çıkanlar faiz namıyla verilen bu parayı alıp gönül huzuruyla harcadılar ve aldıkları faizi enflâsyon suretiyle paranın uğradığı değer kaybına mahsup ettiklerini söyleyebildiler. Diğer taraftan İstanbul Boğaz Köprüsü ve Keban Barajı gelir ortaklığından alınan senetlere gelir payı namıyla ödenen paraya faiz deyip reddettiler ve "bu, her ne kadar faiz değilse de mâna olarak faizdir" dediler. Ama bunu diyenler para ticareti yapan özel finans kuruluşları gibi müesseselerin faaliyetini meşru saydılar. Bu anlayışa sahip olan şahıslara muhalif olan zevat ise, onlara karşı çıkarak ters yönde aynı mahiyette hatalara düşmekten kurtulamadılar. Benzer hadiselerin tekerrürü hâlinde hataların da tekerrür edeceği aşikârdır. Zaruret veya şer'î hile esasından hareketle meseleyi halledeceklerini zannedenler, başkalarını ikna bir yana, kendilerini bile tatmin etmeyen birtakım mülâhazalar ileri sürmenin ötesinde hiçbir iş başaramayacaklardır. Hu sıkıntıları kısmen de olsa ortadan kaldırmanın yolu, meseleyi bütün boyutlarıyla açık bir surette ortaya getirip üzerinde serbestçe fikir beyan etmekten geçer.
    Bİze göre Boğaz Köprüsü gelir ortaklığı veya Keban Barajı gelir ortaklığı senetleri ile Hazine Bonoları ve Devlet Tahvilleri arasında önemli sayılabilecek hiçbir fark yoktur. Gelir ortaklığı senedi, modern bir şerî hileden başka bir şey değildir. Özel finans kuruluşları ise çağdaş bir ribh-i mülzem-i şer'î ve muamele-i şer'iye vasıtalarıdır. Daha açıkçası ekonomik hülle müesseseleridir. Biri şapkalı, öbürü fesli-sarıklı faizdir. Özünde faiz esası bulunan köprü gelir ortaklığı senedi ile bahis konusu kuruluşların bu özelliğini kamufle etmek için elden gelen bütün çabalar harcanmış ve fıkhın bütün imkânları zorlanmıştır. Ama yine de meselenin esası bütün açıklığıyla ortada durmaktadır. Bu da minareyi çalanların kılıfını hazırlamada başarılı olmadıklarını göstermektedir. Güneşi balçıkla sıvamak mümkün olmamaktadır. Özel fînans kuruluşlarının ve faizsiz çalıştıklarını iddia eden İslâmi bankaların mudârebe. müşâreke, murabaha, icar ve iktina gibi fıkhen meşru ve mübah sayılan usûllere göre faaliyette bulunduklarını söylemeleri inandırıcı ve ikna edici olmamaktadır. Aslında bütün güçlük, söz konusu ticari usûllerin günümüz için yeterli olmamalarından kaynaklanmaktadır. Kıyasa esas alınan ticarî teknikler yetersiz ve eksik olunca, kıyas sonucu ortaya konulan kurumlarda aynı akıbetten kurtulamamaktadır. Faizsiz banka kurumu, bahis konusu ticari usûllerden meşruiyet ve kuvvet alacağına, onların meşruiyeti etrafında şüpheler doğmasına sebep olmaktan başka bir işe yaramayacaktır.

    Mamafih, bu yolla faize alışan dindarların ileride faiz gerçeğini daha doğru görebilmeleri beklenebilir ki bu da küçümsenecek ve önemsiz görülecek bir şey değildir. 3

    1985 yılı başında köprü gelir ortaklığı senetlerinin % 43 kazanç temin edeceği ilân edilmişti. Bu husus açıklanırken 1985'te enflasyon hızı % 25 olarak tahmin edilmiş, fakat % 35-% 40% kadar çıkabileceği de büsbütün ihtimal dışı bırakılmamış, bu suretle iştirakçilere enflâsyonun üzerinde bir gelir temin etmek amaçlanmıştı. Lâkin enflasyonun beklenenden fazla olacağı anlaşılınca 1985 Temmuzunda kâr paylan % 23 olarak dağıtılırken, yıl sonunda bu nispetin %50'ye yükseleceği resmen açıklanmıştı ki, bu nispetle 1985 yılının carî faiz hadleri arasında önemli bir fark yoktu. Özel finans kurumlarının yaptığı şey de aynıdır. Yani bu türlü kurumlara para yatıranların kârları hesap edilirken, cari faizler esas ve kıstas olarak kabul edilmektedir.

    Enflâsyon ve zam vasıtasıyla gelir payını isdendiği gibi ayarlamak, kazancın nispetini yükseltmek veya düşürmek pekâlâ mümkün olmaktadır. Gelir önceden bilinir, ilân edilir ve ayarlanırsa buna ticaret mi, faiz mi denir? Önceden ilân edilen kâr hadlerinin çok az değişmesi faizi faiz olmaktan çıkarır mı? Hazine bonosunda da köprü gelir ortaklığı senedinde de kâr garantili, riziko ise yoktur. Her ikisinde de devletin teminatı söz konusudur. Şu hâlde aradaki fark nedir? Meselenin meşruiyeti ve dürüstlüğü etrafında hasıl olan bu ve benzeri istifham ve şüpheler tam anlamıyla bir vuzuhsuzluğun kaynağı, tatminsizliğin sebebi olmaktadır.

    Bu çalışmamızın bu hususlara açıklık getireceğine inanıyoruz.
    Her şeye rağmen faizsiz banka kurulması için yapılan çalışmaları ve araştırmaları ilgi ve takdirle karşılamak, bu yolda çaba harcayanları desteklemek ve teşvik etmek gerektiğine kaniyim.

    Burada ekonomi ile ilgili araştırmalarla din arasındaki ilişkiye de temas etmek gerekir.

    Ekonomi ve onun çeşitli dallarıyla ilgili olarak yapılan araştırmalar objektif, ön yargısız ve ön koşulsuz olup hür ve serbest bir düşünceye dayanır. Onun için de bağımsız bir değerdir. Böyle bir anlayışla ulaşılan ekonomik kurallar ve ilkeler dünyanın her yerinde ve bütün toplumlarda, geçerli olur. Onun için de üniverseldir. Eğer bir İslâm ekonomisi varsa, bunun kural ve ilkeleri de üniverselse bu ekonomi ile akıl ve tecrübe çerçevesinde yapılan araştırmalara dayanan çağdaş ekonominin bir yerde buluşmaları ve örtüşmeleri gerekir Akla dayanan ekonomi ile nakle (nassa) dayanan ekonominin birbiriyle çelişmemeleri icap eder. Onun için akla ve ilme uygun düşen her ekonomik kuralın, ilkenin ve açıklamanın İslâm'a da uygun olması lâzım gelir.

    Eğer akli ekonomi ile nakli ekonomi arasında bir farklılık ve zıtlık görülürse nakli ekonomi, akli ekonomi çerçevesinde yorumlanır ve değerlendirilir. Ahiret. itikat, ibadet ve ahlâk konularında nakle ve nassa, ekonomi gibi dünyevi konularda akla, gözleme ve deneye öncelik verilir. Eğer böyle olmayacaksa İslâm'ın evrenselliğinden söz edilemez.

    Gerçi ekonominin kuralları evrenseldir ama bu kurallar ve kanunlar çeşitli toplumlara, kültür ve medeniyet çevrelerine göre farklı olarak şekillenir. Bu bakımdan Batı ile Doğu'nun, İslâm ile Hristiyanlığın ekonomileri farklı olduğu gibi Avrupa ile Amerika'nın hatta Kuzey Amerika ile Lâtin Amerika'nın ekonomileri bile az çok birbirinden farklıdır. Kültür yapılan farklı olan toplumlar ve milletler bir ölçüde ekonomik kurallar ve kanunlara kendilerine özgü bir renk verebilirler. Bu anlamda Müslüman milletlerin ekonomileri, gayri müslim milletlerin ekonomilerinden farklı olur. Bu Farkın özenle korunması ama büyütülmemesi lâzım gelir.

    Ekonomi; hukuk, siyaset, ahlâk, din ve sanat gibi değer disiplinlerinden bağımsızdır. Fakat aralarında sıkı bir ilişki de yok değildir. Bu yüzden belli ölçüde ve belli noktalarda hukuka bağlı olmayan bir ekonomi düşünülemez ama aynı şekilde ekonomiye bağlı olmayan bir hukuk da düşünülemez. Burada karşılıklı bağımlılıktan çok karşılıklı ilişki ve etkileşim söz konusudur.

    Din-ekonomi ilişkileri de böyledir. Meselâ İslâm'ın zekât, fitre, kurban, hac. bayram, kandil ve cenaze gibi konulardaki hükümleri hem ekonomik hem de siyasî ve hukuki hayatı etkiler. Siyaset ve ekonomi istediği kadar lâik olsun İslâm'dan etkilenir. Öbür dinlerde de benzeri durumlar vardır. O hâlde dini, özellikle İslâm'ı öbür sosyal kurumlardan soyutlamak mümkün değildir Fakat bu durum İslâm toplumlarında uygulanan ekonominin mutlaka dine bağlı olmasını gerektirmez. Dinden bağımsız bir ekonomi ile din arasında da bu tür ilişkiler bulunur hatta daha sağlıklı olarak.

    Ekonomi-İslâm ilişkilerinde karşılaşılan önemli bir diğer konu da reFerans meselesidir Pek çok islâm âlimi ekonomi söz konusu olduğu zaman söylenen sözlerin, ortaya atılan düşünce ve görüşlerin tıpkı ibadetlerde olduğu gibi mutlaka şu dört delilden birine dayanması lâzım geldiğini ısrarla savunur: Kur'ân. hadis, icma, kıyas. Oysa bu dört kaynaktan son ikisi tartışmalıdır. Meselâ Zahiriye mezhebi kıyası kabul etmez. İmamiye Şiasında da akıl bir delil olarak kabul edilir. İktisat gibi dünyevî ve aklî bîr ilim öncelikle akla. deneye, gözlemlere ve kârlılığa dayanmalıdır. O hâlde İslâmi açıdan bile ele alınacak olsa ekonominin dayanması gereken esaslar ve deliller, ibadetlerin dayanması gereken esas ve delillerden farklı olmalıdır. Konuların mahiyeti bunu zorunlu kılmaktadır. Ne var ki bugün ekonomik bir mesele ortaya atıldığı zaman Kur'ân, badis, icma, kıyas hatta fıkıh kitaplarından argüman istenmektedir. Birgivî. Ebussuud'u eleştirirken Hanefi mezhebindeki içtihadlara aykırı düşen fetva verdiğini söyleyerek onu suçlamaktadır ve aynı anlayış günümüz Birgivilerinde de aynen mevcuttur. Bu anlayışla Müslüman toplumlardaki ekonomik meseleleri çözmek mümkün değildir. İslâm-ekonomi arasındaki ilişkilerin mutlaka yeni bir anlayışla ele alınması gerekmektedir.

    Bahsettiğim durum sebebiyle ulema, mahiyeti itibariyle dinamik olan ekonomiyi statik kurallarla açıklamak alışkanlığını sürdürmekte bugünkü ekonomiyi on dört asır evvelki ekonomiyle eş değerde görmektedir. Cahiliye döneminin mudarebesini alan İslâm bugün neden çağdaş iktisadî, malî ve ticarî kurumlan gayri müslimlerden almasın.

    İslâm'da, fikir beyan etme ve kanaat serdetme hürriyetinin varlığına ve esas olduğuna inananların, vardığımız sonuçları kabul etmeseler bile, var olduğuna ve var olması lâzım geldiğine inandıkları düşünce hürriyetinin meyvesi olan müsamahayı bizden esirgemeyeceklerini ümit ederim.

    Bu eseri iktisat açısından gözden geçiren Prof. Dr İbrahim Kanyılmaz'a ve Prof. Dr. Ahmet Tabakoğlun'a eserin basım ve yayımını üstlenen Dergâh Yayınları mensuplarına eseri bastan sona kadar gözden geçirip gerekli düzeltmeleri yapan Hasan Basri Öcalan'a ve eserin dizgisini yapan Ş. Atlansoy'a bura da teşekkür etmeyi borç bilmekteyim.

    Şubat 1988-Bursa
    PROF. DR SÜLEYMAN ULUDAĞ
    Süleyman  Uludağ
    Sayfa 11 - Dergah Yayınları, 3. Baskı - Ocak 2010
  • 524 syf.
    "Zordur insanlarla yaşamak, çünkü öyle zordur ki susmasını bilmek."(#52880794)


    _____________


    Öncelikle bu inceleme yazısı doğrusuyla yanlışıyla BENİM düşüncelerim ve hissettiklerimdir. Yani herhangi bir makale veya yardımcı okuma yaparak yazılmış bir şey değildir. Tabiki bu tarz yardimci okumalar da yapılır, faydası da olur. Ancak bunu kişi prim kasmak, olduğundan kendini yüksek göstermek için değil kendisini geliştirmek için yaparsa ve de okuduğu dokümanları özümseyip kendi zihninden geçirip bunlar hakkında doğru veya yanlış KENDİ düşüncelerini oluşturuyorsa bir değeri olabilir. Yoksa makale yazanin veya yardımcı okuma dokümanının bir papağanı olmaktan daha öte bir şey olunamaz.


    Kitaba gelecek olursak, Sodom ve Gomorra herkesin bildiği üzere 'sapkın' diye nitelenen işler yaptığı için varoldugu iddia edilen Tanrı tarafından helak edildiği iddia edilen ve kendisi hakkında da bir şey bulunamayan kentlerdir. Yani birer efsane de denilebilir. Ancak her efsane insana dair önemli izler barındırma potansiyeli taşır. Bu efsane de insanın hemcinsine karşı ilgi duymasının kendisinde yarattığı olumsuz izlerini barındırır. Katılırsiniz katılmazsiniz orasını bilemem, cinsel birlikteliğin temel nedeni ve işlevi üremektir. Zaten aşk denilen gayet irrasyonel ve insana garip işler yaptıran olgu da temelde buna hizmet eder. Ancak tek işlevi bu değildir, hem cinsel birlikteliğin hem de aşkın. İnsan yani Homo sapiens topluluk içinde yaşayan ve gücünü de çoğunlukla buradan alan bir canlıdır. Haliyle genlerini aktardığı yavrusunu da en iyi şekilde büyütmek için ait olduğu topluluğa da uyum sağlamakta, eşine de bağlı olmak durumunda. Bunu da sevgi duygusu sağlar. Aşk ve cinsel birlikteliğin diğer vazifesi de işte sevgiye giden yolu hazırlamak ve onu canlı tutmaktır. Yani helak olma efsanesinde yaratılan nedensellik; cinsellik salt üreme içindir ve bundan dolayı aynı cins birlikte olamaz, bu pisliktir argumani tam olarak mantıklı değildir. Diğer argüman ise topluluğun kadın- erkek- çocuk şeklinde kurulan ailelerden oluşan bir düzene karşılık gelmesi de günümüz bilimin verdiği olanaklar ve gelecekte vermesi muhtemel olanaklar nedeniyle; ayrıca yapay zeka gibi etkenlerin insanı ve haliyle toplumu temelden değiştirebilecegi ihtimali üzerinden mantıklı değildir. Bunlarla birlikte hep soylenilegelen eğer tüm toplum eşcinsel olursa nasıl çoğalacak insan argumanının aslında yedi yaşındaki çocuk bile gerçek olabilitesinin 0.000000000001'den bile az olduğunu kavrayabilir; hem de hiçbir makale okumadan.

    Mantıklı olmasa da argümanlar hemcinse karşı duygusallık her zaman insanların ama asıl toplumların en büyük korkularından ve tabularindan olagelmistir. Çünkü insan hep rasyonel bir varlıktır desek de çoğu zaman irrasyonel bir varlıktır. Eğer böyle olmasa sırf popüler olacağım diyerek sosyal medyalarda orasını burasını açar mı insanlar?

    İşte bu korkulara sahip olan ve bu durumun tabu olduğu bir muhit de Marcel'in ait olduğu Fransa sosyetesidir. Neden sadece sosyete diyorum? Çünkü Marcel genelde sosyetelerde gözlemler yapan birisidir. Öyle ki kitabın çok beğendiğim giriş kısmından sonraki bölümünün hemen başında Marcel, bir davete girecekken iki erkeğin cinsel birlikteligine denk geliyor. Bunlardan Charlus ise zaten kitap boyu ele alınan eşcinsellik olgusunun mihenk taşı olarak vazife görüyor. Charlus erkek bedeni içinde hapsolmuş bir kadın gibi geldi yer yer. Böyle gelmesinin başlıca nedeni Proust'un konuyu işlemesi ile birlikte daha çok bu durum üzerine düşünüp hayal etmem oldu. Bir kişi eğer kendi cinsel kimliğini veya temel hayat görüşünü baskılar nedeniyle dile getiremiyorsa ve daha kötüsü başka biri olarak davranmak gereği duyuyorsa o kişi kafeste hapsolmuş bir kuş gibidir. Kafesi ise bedenidir.

    Kendi erkek bedeninde kafeste olduğu için (Charlus üzerinden konuşuyoruz, ondan erkek) kendi gibi bir kimliğe sahip ve kafeste olan diğer kişileri hemen tanıyabiliyor ama içten içe onların da kendi özgürlüklerinin kazanmamasina mutlu oluyor. Çünkü insan irrasyonel olmakla birlikte oldukça bencildir de. Ancak yine topluluk içinde olması nedeniyle bu özelliğini baskilayip veya iyileştirerek hayatına devam eder. Ama yine son tahlilde her yaptığı işte kendi çıkarı mutlaka bulunur. Hatta en masumane yardımseverliklerde dahi... Aslında bu illa istemli olacak diye değil, istemsizce de olabilir; yani kişi gerçekten yardım etmek için yardım eder ama orada kendi çıkarı da olduğu gerçeğini değiştirmez. En basitinden ettiği yardımları kendi egosunu tatmin etmeye bağlar, olur biter. Hatta buna kendini bile inandırır. Bir süre sonra kendine hayal dünyası kurup kendini kral olarak yerleştirir herkesin üstünde; bir de kendine kutsal bir dava belirler. O oturduğunu sandigi tahtından da birer lütuf dağıtır gibi yargı dağıtır durur. İki üç de kendini pohpohlayan buldu mu o hayal aleminden ebediye çıkamaz. Aslında bu hayal alemi de bir nevi kafestir, aynı Charlus'un kafes olan bedeni gibi.


    Charlus her ne kadar ilişkilerini KGB gizliliği yaşıyor gibi gelse de aslında herkesin bildiği bir sır gibi sürer bu durum. Her toplumda bu konu böyledir. Hatta bu tarz konular da çoktur, toplumdan topluma da değişiklik gösterebilir.


    Kitabın diğer tarafında ise Marcel ile Albertine aşkı bulunuyor. Ben esprisine ayran gönüllü Marcel diyorum, zaman mefhumunda benlikleri ve anıları arasında gezinirken aynı zamanda aşkı arıyor gibidir. Ya da aşkın önde olduğu arkada gizlenen başka bir şeyi... Marcel'in kadınlarla olan ilişkisi gariptir. Mesela Albertine ile birlikte olurken onun birçok arkadaşı ile de birlikte olur. Sonra, Albertine'e gel deyince getirir git diyince gönderir yani aslında onu bir metres olarak kullanır Marcel. Ama bir yandan da aşık olup olmadığı noktasında kararsızdir. Bu noktada ne zaman Albertine, bir kere hayır deyip gelmek istemez o zaman Marcel, yoğun bir huzursuzluk hisseder, öfkelenir ve emreden bir tirana dönüşür. Yani duyulduğu meçhul aşk aslında bir tahakküm kurma potansiyeli barındırır. Zaten kıskançlığin fazlası aslında aşktan değil, sahip olma güdüsünden gelmez mi?

    Sahip olmak da ancak sahip olmama durumuna geçtiğimiz anda fark edilmez mi? Güncel bir örnek vermek gerekirse; telefonumuz bizim her şeyimiz durumuna gelmiştir. Ama bir yandan da varlığı bizimle o kadar bütünleşmiş ki, onun gerçek değerini ancak yok olduğunda anlayabiliriz. Sabah uyanır uyanmaz telefona sarilmamiz; telefon bağımlılığınin etkisi nedeniyle olduğu gibi, bizim için çok önemli olan bir nesneyi, uyku halinde kaybetmemizin neticesinde ona tekrar kavuşma girisimidir de aynı zamanda. Marcel da özellikle Albertine'in bir başkasıyla birlikte olduğu şüphesini duyduğu vakit, telefonunu kaybedebileceğini anlamış olur ve endişelenmeye ve tahakkum kurma güdüsüne yenilmeye doğru gider kıskançlık maskesi altında. Bu ruh halinin yaşadığı olumsuz durumun şiddetini, toplumsal bir tabu olan hemcinse karşı duygusal bağ kurma, kat be kat artırır. Parantez açmam gerekiyor burada da, çünkü feminizmi ve kadın hakları mücadelesini çok yanlış anlayıp bu işi çok uçlara götürüp, erkek düşmanı kesilen, kafasında kurguladığı şeytan erkek figürünü gördüğü her erkeğe oturtup ona 'mainsplaing yapıyor, eril tahakküm kuruyor, cinsel taciz yapan yazarları yumusatiyor, onları akliyor, bu yazarlari okumayalim, okuyan kadin erkek herkes de onlara destek vermis olur,' gibi saçma sapan ithamlarda bulunanlar sözüm size dikkatle dinleyin, az önce telefon örneği verdim ilk önce sonra da kadın dedikten sonra telefonla kadını esitledim; şimdi biliyorum saldırmak ve saçma sapan ithamlarda bulunmak için hazine buldugunuzu saniyorsunuz ve ellerinizi ovusturuyorsunuz ama sakin olunuz, yanlış alarm; burada yedi yaşında bir çocuğun dahi anlayabilecegi basit bir edebi anlatım mevcuttur.


    Marcel'in Albertine ile ilgili kararına annesinin de etkisi olacaktır ama kararının ne olacağını söylemeyeceğim tabiki. Buradan ben bu iki temel konuyu kapatıp kitap hakkında naçizane eleştirilerime geçmek istiyorum.



    Proust muhakkak ki edebiyat dünyasında denedigi yeni teknikle olsun ve ömrünü bir romana adamasiyla olsun, ve bunları hastalığına rağmen yapması olsun takdir edilesi bir insandır. Bunda zaten hemfikirim. Zaten benim eleştirilerim onun edebiyat dünyasındaki değerinden hiçbir şey de götürmez. Ancak onu dahi eleştirebilmek belki bana bir şeyler katabilir; tabiki makale papağanı şeklinde olmadan.

    Yazar, karakterini dolaştırirken yoğun betimlemelerle hem bulunulan mekanları hem de dahil olunulan sohbetleri birebir aktarıyor diyebiliriz. Bunun avantajı, okurun o zamanda o ortamda o sohbette bulunuyor gibi hissetmesini saglayabilmesidir; dezavantaji ise kitabın temel konularına yoğunlaşan okurun özellikle diyaloglar arasında kaybolmasina, dikkatini kaybedebilmesine neden olma ihtimalinin olmasıdır. Tabi bu ihtimal makale papağanlari için geçerli değil, nitekim onların takip ettiği kitap değil makale. Ee tabi, okunulan makalenin sahibi de bu ihtimal dahilinde bir şey yaşadıysa o zaman durum değişir.

    Neyse, bu duruma bu kitaptan örnek; bir karakterin geçtiği kısımlarda şehir veya belde adlarının nasıl yazıldığı ile ilgili uzun uzun diyaloglarin yaşanmasıdır. Mesela; bir karakter sohbete dahil oluyor ve sayfalarca Çorum isminin aslında Çhorum'dan geldiğini söylüyor, bir başka karakter ise kendi tezini one sürüyor Çokrum diyor, böyle böyle bence boş [Makale papaganlarina kiyağim olsun bu da, buradan bana niteliksiz diyerek kendi egolarini şişirirler] muhabbetler dönüyor. Boş dememin nedeni de bence temel konularla alakali bir durumun olmamasıdır. Az önce izah ettiğim üzere bu sadece kullanılan anlatım tekniğinin gereğidir ve okurun atmosferi yaşayabilmesini sağlayabilir ancak öte yandan okurun dikkatini dağıtabilir veya temel konulardan kopmasina da neden olabilir. Bende bu durum olumsuzluk yarattı. Bu kısımlar oldukça sıktı ve hoşuma gitmedi.

    Diğer eleştirim de bir önceki kitapta Dreyfus davası göze sokulmadan işlenerek başarılı bir iş çıkarılmıştı. Benzer işleniş şekli bu kitapta eşcinsellik üzerine olmuş ama bence bu nedenle konu çok iyi de işlenememis gibiydi. Kitabın ilk yarısında diğer yarısına göre daha iyi bu konu işlenmiş diyebilirim ama genele vurunca ise biraz geri planda kalmış gibi geldi. Tabi bu bilerek yapılmış da olabilir. Sonuçta yazarın seri boyunca işlediği konu ve doğrultu var. Eşcinsellik konusu da ve bu kitap da sadece bu doğrultuda bir duraktir. Kitabın isminden dolayi aşırı beklentiye de girmiş olabilirim. Çünkü bazen bir kitabı okumadan evvel kendi zihnimizde bir dünyaya sokariz, nasıl olacağı üzerine düşünürüz; bunu yaparken aslında onu kendimiz yazmış oluruz bir nevi ve daha sonra açıp okuduğumuzda ise bambaşka bir şey ile karşılaşabilir ve beklentimizin karşılanmadigini hissederiz. Bu noktada aslında Proust'u değil de kendimi eleştirmeliyim belki de.


    Sonuç olarak bu kitaba 6 puan verdim. Çok beğenmedim. Bu kitaba 6 puan vermem Proust'un edebi değerinden ne bir şey götürür; aksine de 9, 10 puan verilmesi Proust'un edebi değerine arti ne bir değer getirir. Proust'un hakkı Proust'a zaten verilmiştir layıkıyla, benim puanlamam 2020 senesinin 25 Nisan gecesinde kitap hakkında KENDİ fikir ve hislerimin yansimasidir sadece.


    Serideki genel doğrultuyu takip ederek okumaya devam edeceğim. Makale papağanlığı yapmadan KENDİ zihnim, fikrim ve hislerimle okumaya devam edeceğim. Vardığım sonuçlar ve yapacağım yorumlar da doğru veya yanlış; iyi veya kötü BENİM sonuçlarım ve yorumlarım olacak. Bir başkasının değil.

    İkinci kitaptan şu ana kadar seride en beğendiğim pasaji da buraya koymak istiyorum.

    #64277198


    _________________



    "Özgür mü diyorsun kendine? Sana hükmeden düşünceni duymak isterim, bir boyunduruktan kaçıp kurtulduğunu değil." (#52873022)




    İyi okumalar
  • 77 syf.
    Okuyup anlamak, bilmek gerek. Çünkü insan en çok bilmediğine düşmandır.”

    Cemil Meriç



    Evet, bizim en büyük sosyolog ve yazarımız cehalete karşı bu sözcükleri kullanmıştır. Ve ben onun gibi bir sosyolog olan Ali Şeriati’yi tüm olumsuz eleştirlere rağmen okuyup, anlayıp, bilmek istedim. Cesurca kullandığı sözcüklere kendi dimağımla katılıp katılmamayı yeğledim.


    Kitap başlığı ile ilgiyi üzerine çekmekte oldukça güçlü bir etkiye sahip. Bunun olacağını yazarda ön görüyor. Bu yüzden kitaba verdiği ismin nedenini anlatarak başlıyor eserine.

    “Dine Karşı Din”

    Tarih boyunca hiçbir topluluk yoktur ki dinsiz olsun. Bu yüzdendir ki dinler daima birbirleri ile karşı karşıya kalmışlardır. İslamiyet ilk ortaya çıktığında ve Müslümanlık tebliğe başlatıldığında ortada dinsizlik ve tanrısızlık yoktu. Aksine İslam’ın getirdiği dine ve tek Tanrı’ya karşı müşriklerin birden çok tanrıları vardı. Lat ve Uza en büyük tapınakları, inançlarıydı. Onlar kendi elleriyle yaptıkları, maddeleştirdikleri görebildikleri bir şeye tapmanın mantığındayken hiç görünmeyen sonsuz kudrete inanma fikri çılgınca geliyordu. Akabinde bu inanç meselesinden çıkıp bir ticaret savaşını da kapsıyordu. Mekke zamanında tanrılara tapmak için gelen insanlarla doluydu. Çıkarları müşrikleri daha zor bir duruma koyuyordu. Bir yanda Peygamber olduğunu iddia eden Muhammed’in (sav) güvenirliği, doğru sözlülüğü ve ümmi olmasına karşın bir anda ortaya koyduğu etkileyici sözler bir yandan da kendi tanrıları ve ticaretleri. Din dine karşı olmuştu. Bu artık büyük bir sorunun başlangıcıydı. Bu konuda Peygamber(sav) Kur’an ayetleri ile din yatmayı değil, amacının Allah’ın adaletini ve birliğini tebliğ etmek olduğunu söylüyordu. Ve ilk defa bir tanrı renk, statü ayırt etmiyordu. Bu sosyolojik anlamda güçlü olan müşriklere bir darbeydi. Çünkü köle alıp saymakta ve siyahilere özellikle zulümde sınır tanımamaktaydılar. Nitekim bir defasında Ebu Cehil bunu ifade etmiş ve siyahi Bilal nasıl olurda benimle aynı olur demişti. İslam şimdi anlatılanın aksine zayıfın çaresizlikten kabule tipi bir din değil, uğruna ölümü göze aldığı bir kulluk vazifesiydi. Allah’ın kulu olmak ve bu eşit olmaktı. Allah ve en nas yani Kur’an muhattap olarak insana sesleniyordu.


    Böyle başlayan tarihe gider Ali Şeriati. Dinin her zaman din karşısında oluşuna. Açıkçası kitabın içeriğine bakmadan direk başlığı bana günümüz din ve gerçekte olması gereken dinin birbiriyle olan karşıtlığını çağrıştırıyordu. Tabii yazar konun ilk insan topluluğundan bu zamana olan kısmını kapsayarak geniş ve toplumsal bir açıklama yapmıştır. Benim ilk düşüncem ise Ali Şeriati’nin kitabın ilerleyen bölümlerinde alimlere karşı düşüncelerinde ortaya çıkmaktadır. Alimleri çıkarları uğruna adetleştiridikleri dini vecibeleri ele alır. Peygamber vasisi olan alimler ve günümüz alimlerin hiçbir alakası olmadığını vurgular.


    Aslında en net şekilde “gerçek İslam” hiçbir zaman toplumda var olmadı. Bunun temellerini ve nedenlerini anlatır.


    Başlık mevzusundan sonra şirk, kafir, putperestlik tanımlarını yapar. Ve inanın bildiğiniz tanımlardan daha farklı ve geniş. Neden mi? Çünkü biz bize anlatılanı yüzeysel biliyoruz. Toplum yapısıyla anlatarak daha açıklayıcı bir din olgusu oluşturmuştur.


    Aydın insanların dinle alakası olmamalı gibi bir düşünce vardır. İnkar etmekte bu böyledir. Lüks yaşayan, içki içen, şarap eşliğinde klasik müzik dinleyen, felsefe okuyan,... insanlar genelde toplumun aydın kısmını oluştururken, din ile ilgilenen, hacca giden, sakınan insan yobaz olarak lanse edilmektedir. Yazar bir sosyolog bir felsefe, din felsefesi ile buna karşı çıkıyor ve şöyle ifade ediyor.



    “Bana, “Bir aydın olarak sen, nasıl dine bu kadar sarılıyorsun?” diyen aydınlara da şunu söylemek istiyorum: “Ben bir dinden söz ediyorsam, bilin ki, geçmişte topluma hükmetmiş olan herhangi bir dinden değil, bu dini ortadan kaldırmayı hedefleyen dinden söz ediyorum. Peygamberleri, her tür şirki ortadan kaldırmak için çalışmış olan dini kastediyorum. Ancak sözünü ettiğim din, hiçbir zaman sosyal hayat bakımından tam olarak toplumda hayat bulamamıştır. Benim dile getirmek istediğim bu konudaki şu sorumluluğumuzdur: Tevhid peygamberlerinin yaptığı gibi, muhafazakâr ve uyuşturucu şirk dinini kaldırıp yerine tevhid dinini ikame etmek için çaba göstermek, bizim ve gelecekteki insanların insanî sorumluluğudur.”

    Öyleyse benim dine sarılmam, geçmişe dönmek değil, tarihteki bu mücadeleyi devam ettirmek peygamber (s), bu dinler için “Sizin dininiz size, benim dinim banadır.” ifadesini kullanmıştır. Muhatap bakımından ‘insan dini’, öz, eksen ve davet yönü bakımından ‘Allah'ın dini’ olarak nitelendirilebilecek dini, Peygamber (s), “Benim dinim banadır!” şeklinde ifade etmiştir.

    Tarih boyunca mevcut dine karşı bir itiraz ve devrim şeklinde ortaya çıkan ve peygamberler tarafından tebliğ edilen hak dinin muhatabı insan, ulaşmak istediği hedef ise Allah’tır.”


    Dinlerin aydınlar gözüyle tanımına ise şöyle bir açıklık getiriyor.


    “19. yüzyılda din hakkında söylenen şu sözün doğruluğunda hiçbir şüphe yoktur:

    “Din, insanların, ölümden sonraki hayat ümidiyle bu dünyadaki fakirlik ve mahrumiyete karşı tahammül edebilmeleri ve yaşadıkları her sıkıntının ve kendilerine sunulan her durumun tanrının iradesi ile olduğuna, dolayısıyla da bu durumu değiştirmelerinin mümkün olmadığına inanmaları için bir afyondur.” Yine 18 ve 19. yüzyıldaki bilginlerin söylediği şu sözler de doğrudur:

    “Din, insanların, bilimsel gerçekler konusundaki cehaletlerinden doğmuştur.”

    “Din, insanların mevhum korkularının ürünüdür.”

    “Din, feodal yapıdaki ayrımcılık, sermayedarlık ve fakirlik sonucu ortaya çıkmıştır.”

    Peki, bu hangi dindir? Bu din, gizli kalmayan hemen tümüyle tarihe geçmiş olan şirk dinidir. Bu din, kimi zaman tevhid, Musevilik, İsevîlik adlarını kullandığı gibi hilafet, Abbasîlik ve Ehl-i beyt adlarını da kullanmıştır. Aslında bunlar, tevhid, cihad ve Kur’an kisvesi altındaki şirk dinleridir.
    Üstüne üstlük bu dinlerin mensupları, Kur’an’ı mızraklarının ucuna takmak suretiyle bu konuda önde görünmekten de geri durmamışlardır.
    Kur’an’ı mızrağının ucuna takıp sokağa çıkanlar, Lât ve Uzzâ için Hz. Peygambere karşı çıkan Kureyşliler değildi. Zira onlar, durumlarını o dönemde açıkça ortaya koyamıyorlardı.

    Bunun için mızraklarının ucuna Kur’an’ı takarak dâhilde Ali, dolayısıyla da Allah ve Muhammed (s) ile savaşıyorlardı. Halife, cihada ve hacca gidip Peygamber (s) ve onun ailesi adına Kur’an esasına dayalı İslâm devletini yönetirken aslında şirk dinini yönetiyordu.
    Şirk dini, orta çağda Musa (a.s) ve İsa (a.s) adına hüküm sürmüştür. Musa (a.s) ve İsa (a.s), tevhid dininin kurucuları oldukları halde şirk dini onların adını kullanarak varlığını sürdürmüştür.
    Evet, yukarıdaki alıntılarda sözü edilen din, saptıran, uyuşturan, duraklatan, sınırlandıran ve insanların durumlarına karşı lakayt davranan şirk dinidir. Bu din, tarih boyunca da insanlara musallat olmaktan geri durmamıştır. Demek ki, “Din, korkudan doğmuştur; insanları uyuşturur ve sınırlandırır; feodalitenin ürünüdür.” diyenler doğru söylemişlerdir. Bu tespitleri yapanlar, tarihi esas almaktadırlar; oysa bunlar, din konusunda da tarih konusunda da uzman kimseler değiller.
    Dolayısıyla tarihe bakan herkes gibi onlar da, tevhid-şirk ayrımı yapmadan din hakkında genel değerlendirmelerde bulunmuşlardır.
    Gerçekten de İbrahimî dinlerdeki ve şirk dinlerindeki tanrı isim ve sıfatlarını karşılaştırdım ve şirk dininin, korku ve cehaletten doğduğunu gördüm. Bundan dolayıdır ki müşrikler, insanların, uyanmasından, okur-yazar ve bilgi sahibi olmalarından korkarlar. İsterler ki, belli konulardaki bilgiler her zamanki gibi sabit kalsın, o konularda ilerleme kaydedilmesin ve bu bilgiler de kendi tekellerinde olsun. Zira bilginin artması, insanların uyanması, tenkidi bakış açısı, ideal sahibi olma ve adalet talebi, şirk dinini sarsar ve yok eder. Bunun içindir ki, şirk dini feodalizm öncesinde, sırasında, sonrasında, Doğu'da ve Batı'da daima mevcut durumu muhafaza yoluna gitmiştir.
    Şirk dinlerindeki tanrıların bütün isim ve sıfatları, korku, vahşet ve zorbalık gibi istibdadın farklı boyutlarını içeren isim ve sıfatlardır. Oysa üç bin yıl önceki dinler dâhil, İbrahimî dinlerin isimlerinin manaları şu iki mana ile bir şekilde bağlantılıdır:

    1-Aşk, güzellik, celal ve cemalin yegâne sahibine kulluk
    2-Koruma, dayanak noktası, baba şefkati, lider ve sığınak


    Öyleyse tarih boyunca dünyada hüküm süren şirk dininin, cehaletten ve insanların doğa olaylarından kaynaklanan korkularından doğduğu düşüncesi doğrudur. Hâlbuki İbrahimî dinler aşktan, insanın, tek hedefe ve kâinattaki tek rabbe kendisini adamasından, varlıktaki tek kıbleye yönelmesinden, ruhî, fikrî ve sosyal her tür ihtiyacına cevap veren mutlak cemal, kemal ve celal sahibine olan bağlılığından doğmuştur.”


    Dinin geniş tanımını kendi yanındaki sosyal hayat anlayışına en yakın din olması sebebi ile sıkı sıkıya bağlı olan Şeriati bu düşüncelerine tabii ki kendi düşüncesinin ana kaynağı olan Şia’yı katmandan es geçmez. Dinin bu zamana bir az olsun sağlam temellerle gelmesinin nedenini yine kendi görüşünün güçlülüğüne bağlar. İlk Halife eğer Hz. Ali olsaydı bambaşka bir din olgusuna erişebileceğimizi ve hala bu konuda Hz. Ali ve ailesinin yaşamış örnek şahitlerin izinden giderek yapabileceğimizi söyler. Şia’anın hala çok sağlam durduğunu ve değişime kapalı olarak kendini koruduğunu ifade eder.


    “Şianın gurur duyulacak özelliklerinden biri, orta çağda İslâm yönetimi adına dünyaya sunulan hiçbir şeyi kabul etmemesi, sömürgeci emperyalistlere karşı mücadeleden geri durmaması ve söz konusu yönetimleri Allah Resulü'nün hilafeti olarak değil Kayser ile Kisra yönetimleri olarak kabul etmesidir.
    Zaten İbrahimî ve tevhidi din, daima, tağuta tapınmaya, mele’ ve mütref dinine karşı çıkmıştır.”


    Sahabe ve Halifeler hakkında bazen yeren bazen öven özellikle Hz. Ali konusunda H. Ömer ve Hz. Osman’a karşı yer yer anlattığı çok keskin görüşlere katılmadığımı belirtmeliyim. Muaviye ve Hz. Ali’nin arasında yaşanan olaylarında neticesi ile onunla ilgili görüşleri de bir hayli keskin.


    İdeolojik bir ayrım yapmadan, ön yargısız bilmek, anlamak, düşünmek için tanımanız gereken bir yazardır Ali Şeriati. Genç yaşımda katledilmesine karşı bıraktığı eserleri ile hala günümüzde anlaşılmayan konulara bir açıklık getirmiştir. Şimdiye kadar yaşasaydı kim bilir daha nasıl güzel eserler verecekti. En başta da belirttiğim gibi kimsenin etkisinde kalmadan fikirlerinizi kendiniz oluşturun. Mutlaka herkesin okuması gereken bir eser.


    Keyifli okumalar!