• AYDINLANMANIN ROMANI 

    "Genç Werther'in Acıları" Üzerine Birkaç Düşünce

    Goethe, 28 Ağustos 1999 günü 250 yaşında olurken, onun dünya çapındaki erken ününün ilk temel taşı olan "Genç Werther'in Acıları" romanının ilk basımının üzerinden de tam 225 yıl geçmiş bulunuyor.

    Goethe, romanını 1774 yılının Şubat-Mayıs ayları arasında yazdı. Aynı yılın güzünde ilk kez yayımladı. Okurlar üzerinde beklenmedik yoğunlukta etki yaratan roman, kısa sürede birçok Avrupa diline çevrildi, aynı etkiyi diğer dillerin okurları üzerinde de bıraktı.

    18. yüzyıl Almanyası'nda bireysel özgürlüğün gündeme geldiği yetmişli yıllarda bireyin duygusu, gündemin ağırlıklı maddesiydi. Fransa ve İngiltere gibi Avrupa ülkelerinin siyasal örgütlülük ve ulusal birlik, toplumsal gelişmişlik ve ekonomik kalkınma açısından çok gerisinde bulunan, siyasal birliği olmayan Almanya, sanat, edebiyat ve felsefe alanlarında bütün Avrupa'da öne fırlayarak, feodal toplumdan burjuva toplumuna, uyruktan yurttaşa, yığınlıktan bireyliğe geçiş sürecinin sanat ve düşün alanındaki önderliğini üstlenmiştir.
    "Werther", işte böyle bir sürecin ilk romanı olarak henüz yirmi beş yaşındaki Geothe'ye, Almanca'nın ve Almanya'nın sınırları ötesinde ün kazanmanın kapılarını da ardına kadar açmıştır. Bireysel özgürleşme ve aydınlanma sürecinin romanı olam "Werther" günümüze dek etkisinden ve öneminden hiçbir şey yitirmedi.


    Genç Goethe, hem kendisinin, hem yakın çevresindeki kişilerin çarpıcı duygusal yaşantılarından yararlanmıştır "Werther"i yazarken, ama bütün eleştirmenlerin ve yazınbilimcilerin saptadıkları ve kanıtladıkları gibi, bu yaşantılardan yola çıkarak, eksiksiz bir kurgu ve roman yapısı ortaya koymuştur. Romanın yayımlanmasından yaklaşık on yıl sonra arkadaşı Eckermann'a, "Werther"in kendi yaşantılarıyla ilişkisini şu sözlerle belirtir:
    "Parmaklarımın ucunda yanarak beni sıkıntıya sokan bireysel, çok yakın ilişkilerdi, bunlar beni sonunda Werther'i ortaya çıkaran ruh durumuna soktu. Yaşamış, sevmiş ve çok acı çekmiştim."

    Lahn Irmağı kıyısındaki Wetzlar kentine gelen genç Goethe, 9 Haziran 1772 günü gittiği Volpertshausen'deki baloda Lotte Buff ile tanıştı. Lotte Buff, on dokuz yaşında olup dört yıldır, kendisinden on bir yaş büyük elçilik yazmanı Johann Christian Kestner ile nişanlıydı.
    1772 yılının yaz aylarında Lotte Buff'e duyduğu aşk, daha sonra "Werther" romanının kıvılcımı olacaktı. Romanda önemli bir yeri olan veda izleği de, Goethe'nin aynı yılın 10 Eylül günü Lotte ile Kestner'e vedasından kaynaklandı. Bu veda sırasında da Goethe, romanın birinci bölümünün sonunda doruk oluşturan, ayrılık ve öbür dünyada yeniden buluşma üzerine konuşmuştu. Romanın ikinci bölümünün sonunda Werther'in kendini öldürmesi de böylece birinci bölümün sonundaki bu veda konuşmasına
    bağlanıyor. Zira, Werther, Lotte ile öbür dünyada buluşacağından emin ve bu amaçla intihar ediyor.
    Goethe, 11 Eylül sabahı bir daha veda etmeden Wetzlar'dan ayrılır, yolda Ehrenbreitstein kasabasında Laroche ailesini ziyaret ederek, ailenin 16 yaşındaki kızı Maximiliane ile tanışır. Oradan Frankfurt'a dönerek avukat olarak çalışmaya başlayan Goethe, tam Lotte'ye aşkını unutmaya çalışırken, Wetzlar'dan aldığı bir haber, kendisini allak bullak eder. Leipzig'te öğrenim yıllarından tanıdığı, Volpertshausen'deki baloda yeniden karşılaştığı arkadaşı, elçilik yazmanı Jerusalem, evli bir kadına aşkı yüzünden kendini öldürmüştür. Goethe, bu intiharla ilgili olarak Kestner'den ayrıntılı bilgi ister. Kestner gereken bilgileri kasım ayında Goethe'ye yazar.
    Kestner ile Lotte, 4 Nisan 1773 günü evlenirler ve Hannover'e taşınırlar. Çiftin nikâh yüzüklerini Frankfurt'tan alıp gönderen Goethe'nin evlilik gerçekleştikten sonra bundan haberi olur. Temmuz 1773 tarihinde de bayan Laroche kızı Maximiliane ile Frankfurt'ta Goethelere konuk olur.
    Ancak, bundan altı ay kadar sonra 9 Ocak 1774 tarihinde Maximiliane Frankfurtlu tecimen Peter Anton Brentano ile evlenir ve bu evlilikten Alman edebiyatının önemli adlarından Bettina ve Clemens Brentano doğar, evleri de Alman Romantik Akımı'nın beşiği olur. Böylece Goethe ikinci kez, eğilim gösterdiği bir kızın başkasıyla evlenmesini yaşar, kendi kıskançlığının yanı sıra kocanın ona karşı kıskançlığının da deneyimini derinden duyumsar.
    1 Şubat'ta yazmaya başlayıp çok kısa bir süre içinde mayıs ayında tamamladığı "Werther" romanının dış çatısı bu yaşantılardan oluştu. Ama yaratılan yapıtla yaşantılar arasında daha başka bir bağlantı kurmak olası değil. Zira, ortaya gerçekten baştan sona en sağlam biçimde tasarlanmış bir kurguyla bir yazın yapıtı çıkmıştır.
    Kurguyu oluşturan "Werther"deki mektuplar, Goethe'nin 1772 yılında gerçekten yazdığı mektuplarla karşılaştırıldığı zaman, yaşamla yazınsal kurgu arasındaki ayrım ve sanatlaşma süreci görülür.
    "Genç Werther'in Acıları" romanıyla Goethe, dünya edebiyatının en etkili, en ünlü yapıtlarından birini henüz yirmi beş yaşındayken verdi. Etkisi, böylesine doğrudan olan az sayıda yapıt vardır dünya edebiyatında. Romanı okuyan bazı kişiler, roman kahramanı Werther'in etkisi altında kalarak yalnızca Almanya'da değil, romanın çevrildiği başka ülkelerde de intihar etmişler ya da intihara kalkışmışlardır.
    Ama romanın okur üzerindeki büyük etkisi, konusuyla olaylar dizisinden ziyade, Goethe'nin dilinden kaynaklanmaktadır. Bir yandan ev, aile, arkadaşlık ilişkileri, köylü, hizmetçi gibi insanların günlük yaşamları günlük bir dille anlatılırken, bir yandan Werther'in tutulduğu aşk hummaları, coşku ve heyecanları, öfke ve sıkıntıları, duygu ve düşünce dorukları, müthiş bir söyleyiş ve anlatış tırmanışına geçiyor. Zaman zaman bu tırmanışın sonu gelmiyor; dil ve anlatım duygulara, coşkulara, umut ve düş kırıklıklarına, öfke ve kızgınlıklara aynı hızla ayak uyduramıyor; tümce tıkanıyor, kopuyor, ama okuru kendi sezgi ve imgelem gücüyle, algılamasıyla tümcenin kesildiği yerden öteye anlamı ulatmaya götürüyor. Goethe'nin dil ve anlatım zenginliğinin yanı sıra, anlatım öğeleriyle dokuma ve kurgulamayı da dahiyane bir ustalıkla başardığını görüyoruz bu gençlik romanında.
    "Werther" romanını Alman Aydınlanması'nın bir ürünü olarak değerlendiren Georg Lukacs, bu romanın yayımlanır yayımlanmaz dünya çapında ünlenmesiyle Alman Aydınlanması'nın Avrupa'da öne çıktığını belirtiyor. Aydınlanmanın özü akılcılık, akılcılık ise birey olmakla olası. Lukacs, "Aydınlanmada aklın özü nedir?" sorusuna şöyle karşılık veriyor: "Aklın özü 'açıkça dinin, ilahiyatın bulaştığı felsefenin, feodal mutlakiyet kurumlarının, feodal-dinsel erdem koşullarının vb. ödünsüz eleştirisinde' yatmaktadır."
    Aydınlanmanın neden ve sonuçları arasında burjuva devriminin kesinlikle yer aldığını saptayan Lukacs, genç Goethe'nin, Schiller'in anlayışına göre de devrimci olmadığını, ama "geniş bir tarihsel anlamda, burjuva devriminin temel sorunlarıyla içsel bağıntısı anlamında, genç Goethe'nin yapıtlarının, Avrupa Aydınlanma Hareketi'nin, Büyük Fransız Devrimi'nin ideolojik hazırlığının doruklarından biri" olduğunu söylüyor.
    Goethe'nin temel bir ilkesi var. İnsanın sözle ya da eylemle ya da başka bir yoldan ortaya çıkardığı her şey, onun bütün güçlerinin birleşiminden kaynaklanmalıdır; her tekillik sakattır, diyor. Lukacs, "Werther"in yazınsal ana içeriğinin bu ilkenin gerçekleştirilmesi, bunun gerçekleştirilmesinin karşısındaki iç ve dış engellerle savaş olduğunu belirterek, estetik açıdan bu savaşın kurallara karşı verildiğini saptıyor. Aydınlanmaya göre de, kurallar insanlar için yapılır, yoksa insanı kurallara köle etmek için değil. Yasalar da öyle.
    Lukacs'a göre, "Werther"deki erdem sorunları hep bu savaşın çerçevesinde işlenmektedir. Goethe, yaşlılık yıllarında, intihar hakkını da, kurallara ve dogmalara başkaldırı, devrimsel tavır olarak niteler. Lukacs da Goethe'nin bu açıklamasına gönderme yaparak, bu hakkı istemenin Montesquieu'ye dayandırılmasını, "Werther" ile aydınlanma bağıntısı açısından çok ilginç olarak değerlendiriyor. Kurallarla ve dogmalarla insan için savaşım, hümanist ideallerin gerçekleştirilmesi açısından, genç Goethe'de halkçılık eğilimiyle iç içedir, diyen Lukacs, "Werther" üzerine şu saptamayı yapıyor:
    "Bütün "Werther", burjuva devriminin hazırlık sürecindeki yeni insana, burjuva toplumunun gelişmesinin ortaya çıkardığı insanlaşmaya, her yönde edim için insanın uyanışına inandır - ve aynı zamanda trajik olarak batmaya yargılı. Bu yeni insanın canlandırılması sürekli olarak sınıflı toplumla ve darkafalılıkla dramatik bir çatışma içinde oluşur."
    Lukacs, "Werther"in dünya yazınındaki yerini belirlerken, bunu geçici, aşırı, abartılı bir duygusallık olarak değerlendirmenin yanlış bir kısıtlama olacağını vurgular, gelenekçi eleştirmenleri eleştirir aynı zamanda. Lukacs için "Werther" çok daha önemli bir yere sahip:
    "Werther"deki halkçı-hümanist başkaldırı, Fransız Devrimi'nin hazırlık sürecinde burjuva ideolojisinin en devrimci anlatımlarından biridir. "Werther"de, genç Goethe'nin her yönden gelişmiş, özgür insan için, "Götz" ve "Prometheus" fragmanıyla "Faust"un ilk tasarımlarında vb.de dile gelen çabalarının bireşmesidir."
    Goethe'yi, Richardson ve Rousseau'nun yanında, Fielding ile Goldsmith'in de uzantısında gören Lukacs, "Werther"in, 18. yüzyılın büyük gerçekçi eğilimlerinin sanatsal birleşimini sunduğunu savunarak, romanın dünyaçapındaki başarısını da, burjuva devrimi çizgisinin yazınsal bir başarısı olarak değerlendiriyor. Homeros'un öğrencisi olarak gördüğü genç Goethe, "Werther" ile yalnızca 18. yüzyıl yazınının doruklarından birini yaratmakla kalmıyor, Lukacs'a göre, aynı zamanda 19. yüzyıl gerçekçiliğinin de öncüsü oluyor. Balzac ve Stendhal, "Werther"deki gerçek eğilimleri sürdürüyorlar," diyor.
    İnsanın kişilik sahibi olması süreci elbete çelişkisiz ve pürüzsüz yürümüyor. Bir aşk çelişkisi içinde genç Geothe, bireyin kişilik kazanma kavgasındaki büyük sorunları da romanın örgüsüne organik olarak katıyor, yine Lukacs'ın saptamasıyla. Bu aşk çelişkisiyle Goethe, daha da öteye giderek, kişilik geliştirmeyle burjuva toplumu arasındaki derin çelişkileri de ortaya seriyor. Facianın kaynağı da zatenbu Lukacs'a göre: "Lotte, bir burjuva kadını, yetenekli ve saygın bir adamla evliliğine sıkı sıkıya bağlı kalarak, kendi tutkusundan ürküp sendeliyor."
    Ve Lukacs'tan bir son saptama: "Goethe, kendi döneminin yaşamını bütün çatışmalarıyla birlikte bu aşk trajedisinde yoğunlaştırdığı için, "Werther'in Acıları" dünya edebiyatının en büyük aşk romanlarından biridir."
    Birkaç söz de bu çeviriye ilişkin:
    "Werther"i Cumhuriyet için çevirmekte olduğumu açtığım, kültür adamı bir Alman dost, kuşku duyan bir bakışla, nasıl becereceksin Goethe'nin o tümcelerini çevirmeyi, demeye getirdi. Yüzde yüz haklıydı. Ben de, yazarının 250. doğum yıldönümünde ve yazılışından, ilk basımından 225 yıl sonra "Werther"i yeniden çevirmenin, Goethe'nin dil zenginliğinin yanı sıra biçem özelliklerinin de günümüz Türkçesinde elden geldiğince yansıtılmasıyla bir anlamı olacağını düşünüyordum.
    Goethe'nin anlatım özelliklerini ve tümce yapılarını olduğu gibi korumaya çalıştım. Yoksa, bazı upuzun tümceleri, daha kısa birkaç tümceyle vermek benim de işimi çok kolaylaştırırdı. Ama 18. yüzyıldan bugüne dek Almanca okuyanlar, o tümceleri okuyup hâlâ etkilendiklerine göre, Türkçede de aynı sonuç niçin alınmasın, diye bir çabaya kalkıştım.
    Tümce yapılarını korurken, Goethe'nin özel noktalama imlerini de çeviride yansıttım. Özellikle tümce içinde, deyiş ve anlatış biçeminin ve mektup türünün sonucu olarak, ünlem imleri kullanıp, aynı tümceyi küçük harfle sürdürüyor Goethe. Bu ve bunun gibi küçük yazımları ve diğer yazım özelliklerini kolladım.
    Ayrıca, 18. yüzyılda yazılmış bu roman, özgün dilinde günümüzde de okunuyor. Bu yüzden, Türkçeye çevirirken, elbette günümüz Türkçesi hedef dil, ama günümüz Türkçesinde kullanılan bazı eskicil sözcük ve kavramla, romanın oluştuğu döneme hafiften imsel gönderme amaçlandı. Oysa, örneğin, romanın sonuna doğru yer alan Ossian metni, arı Türkçeyle roman içinde ayrı bir metin olarak da ortaya çıkarılıyor.

    Yüksel Pazarkaya
  • 64 syf.
    ·6 günde·Beğendi·9/10
    Sokrates öncesi doğa filozoflarından ve yurdumuz topraklarından çıkmış bir başka Filozof Ksenophanes Kolophonludur (günümüzde İzmir bölgesi). MÖ 560 – 478 yılları arasında yaşadığı ve Elea Okulunun kurucusu olduğu kabul edilmektedir. Anaksimandros’un öğrencisi ve Parmenides’in de öğretmeni olduğu düşünülüyor. Ksenophanes Herakleitos’u etkilemiş, Herakleitos da hem Sofist leri hem de Empodokles’i etkilemiştir. Ksenophanes’in yaşadığı dönem Sofistler den aşağı yukarı 100 yıl kadar öncesidir. Bu nedenle onun görüşleri ve muhalif kişiliği gelecekteki felsefi görüşler üzerinde derin izler bırakmıştır.

    Ksenophanes’in şair kimliği filozof kimliğinin önündedir. Aslında Şair-Filozof demek daha doğru olabilir, şiirleri ile oluşturduğu yeni düşünceler kendisinden sonra gelen filozofları oldukça etkilemiştir. O dönemin tabiri ile kendisi bir Rhapsodos’tur ve Rhapsodoslar şehir şehir gezerek Homeros ve Hesiodos şiirlerini tiyatral bir şekilde hiciv yaparak para kazanırlar. Ksenophanes’In daha çok kendi şiirlerini okuduğu ve fakir bir Rhapsodos olarak yaşadığı düşünülmektedir. 25 yaşından itibaren 67 yıllık bir gezgin hayatı yaşadığı bilinmektedir.

    Ksenophanes zamanında 2 ana akım var : Milet Felsefesi ve Phytagorasçılar. Kendisi tam bir muhalif ve bu iki akıma da karşı çıkıyor, mitsel inançlara karşı çıkıyor, antropomorfik (insan biçimli) Tanrı anlayışına karşı çıkıyor, sporculara, onların ölçüsüz ödüllendirilmelerine, güzelliği övenlere de karşı çıkıyor. Tarihte Paranın insani değerleri ve erdemi bozduğunu eleştiren bilinen ilk kişi. Dönemin tam anlamıyla toplumsal ve kültürel yapısına yenilikçi bir bakış açısına sahip. Tüm bunları hiciv yolu ile yapıyor. Dolayısı ile kendisinden önceki Doğa filozoflarından ve Phytagoras’tan farklı bir zihniyeti temsil ediyor, Metafizik felsefe, doğa sorunları ve Phytagoras’ın dinsel fikirleri ile ilgilenmiyor. Daha çok Aydınlanma zihniyetini temsil eden bir filozof olarak ortaya çıkıyor. Insan ve kültür sorunları ile ilgileniyor. Daha sonra bu gelenek Sofistleri de oldukça etkiliyor.

    Ksenophanes, tek Tanrılı bir anlayışı benimsemiştir. İslamiyet’teki gibi Tek Tanrı dinlerimiz ile de uyuşan bir görüşe sahiptir. Ona göre Tanrılar hiçbir şeye ihtiyaç duymazlar ve hareket de etmezler. Bazı şiirlerinde ise Tanrı’yı bir zihin gibi açıklamış olmasına ragmen Tanrı’yı evrenle özdeş kılan Panteist bir Tanrı eğilimi var.
    Yine diğer filozoflardan farklı olarak ilk Madde’nin Arkhe’nin toprak olduğunu ileri sürüyor “Herşey topraktan gelir ve toprakta son bulur”.

    Bu kitap sizlere felsefe yolculuğunuzda daha sonra yapacağınız okumalar için kesinlikle bir temel teşkil edecektir. Elea okulu filozoflarının görüşleri ve Sokrates – Platon öncesi düşünceleri takip etmeniz için faydalı olacaktır. Umarım siz de kitabı okurken benim kadar keyif alırsınız.
  • 518 syf.
    "Esse percipi; yani var olmak algılanmak demektir!"

    Körleşme, Nobel Ödüllü yazar Elias Canetti'nin tek romanı; az ama öz yazmış diye nitelenebilir. Aslında Balzac gibi uzun bir seri yazmak istemiş ancak daha sonra vazgeçip bu romanı yazmış. Yazar romanı 1935'te yayinlamiş yani Almanya'da Hitler'in iktidara geldiği yıllar ve faşizmin yükselişe geçtiği zamanlarda. Almanya, 1. Dünya Savaşı'ndan çıktığında İtilaf Devletleri savaşın faturasını komple Almanya'ya yıkarak çok ağır olan Versay Anlaşması'ni imzalatmişlardi. Sonraki süreçte de Almanya siyasi, sosyal ve ekonomik bir krizin içine girmişti. Kitapta bu krizin izlerini görmekteyiz. Örneğin; patatesin bir günde iki katı fiyatına çıkması ve artık hayatta kalmanın bir sanata dönüştüğüne vurgu yapılmış. Ama asıl görülen izler sosyal alana aittir. Bunlara ilerleyen satırlarda değineceğim.

    Kitabın bölüm isimleri çok güzel ve anlamlıdır. Bunlardan ilkinin adı "Dünyasiz Bir Kafa"dir. Bu bölümde odak noktası kitabın kahramanı uzman bir sinolog olan Prof. Kien'dir. Kien, babasından kalan mirası salt kitaplara yatırarak evinde 25 bin kitaplık büyük bir kütüphane kurmuştur. Bu aynı zamanda Hitler'in yaktığı kitap sayısıdır. Çin dili ve kültürü üzerine bilim olan sinoloji konusunda alanında en önde gelen isimdir; bu nedenle birçok üniversiteden iş teklifi gelse de bunları reddeder. Kendi yazdığı makale veya tezleri bile kendisi sunmaz. Tamamen evinde kitaplarının içine ve bilimsel çalışmalarına gömülmüştür. Bunun sonucunda toplumdan yabancılaşmıştir. Bunu henüz kitabın başlarında Kien'in bir gezintisi sırasında kendisine yol soran biriyle olan teması sırasında görmekteyiz. Kien insanlardan o kadar kopmuştur ki, başta sorunun kendisine yöneltildiğini bile anlamaz ve bu soruyu 'yanitlamayan' kişiyi kendisine yakın görerek ilgiyle olayı takip eder ki, nihayetinde sorunun muhatabinin kendi olduğunu anlayıp uzaklaşır. Kien'in insanlara yabancılaşmasini harika anlatan bir pasajdir! Çünkü Kien, burada insanların algı açısına bile girmediğine emin olmuştur. Bu nedenle bir insanın kendisine soru soracağıni düşünemez. Bununla birlikte kendisi yaşadığı şehre de yabancılaşmıştir ki, bundan dolayı kendisine yol sorulmasini anlayamaz, bunun imkan vermez.

    Bununla birlikte yazarın, Kien'e meslek olarak sinolojiyi seçmesi de manidardir. Çince herkesçe en zor öğrenilen bir dil olarak bilinir. Kendine özgü ilginç bir kültüre sahip olsa da bu dil faktöründen dolayı insanların ilgisi çogunlukla ancak uzaktan bakmakla sınırlı kalır. Aynı zamanda Çin, tarih boyu kendi içine kapanik olarak kalmış bir toplumdur. Bunda coğrafi konumu, çevresindeki komşu topluluk ve devletlerin ve düşünsel hayatlarını etkileyen filozoflarının etkileri mevcuttur. Bu açıdan Kien gibi bir karaktere sinoloji alanından daha uygun bir alan olamazdi diye düşünüyorum. İnsanlar ona uzaktan ilgi duyarlar ama onunla aynı dili konuşamazlar ve Kien de kendi içine kapandığı için halihazırda, temas imkansız hale gelmiştir.

    Kien'in insanlara yabancılaşmiş olması neticesinde, evinde hizmetçilik yapan Therese'yle evlenmesine neden olur. Bunda yanıldığını acı şekilde anlayacaktir. Therese ise dönemin Alman toplumunun bir yansıması gibi denilebilir. Çünkü Kien kitleyi, yaptıklarını neden yaptığını bilmeyen, salt kendilerine geçmişten veya günümüzden bir şekilde aktarılagelen alışkanlığa uygun olarak yaşadıkları için eleştirir. İşte bu kitlenin bir üyesi de Therese'dir ama bunu Kien, başta anlayamaz. Therese'dir hayatta tek amacı diye nitelenebilecek bir şeyi de yok bence, sadece alışkanlık üzerine parayi tutku haline getirmiştir.

    Kien'in Therese ile evlilik kararı almasının nasıl gerçekleştiği önemlidir. Kien, Therese'ye en sevmediği ve eski bir kitabı verir. Ancak Therese kitaba çok özenli yaklaşır, bunu görünce Kien etkilenir ve kitaplarına bakması için onunla evlenir. Therese'nin canına minnettir zaten, bol paralı olduğunu düşündüğünü Kien'in bu teklifinin üstüne baliklama atlar. İlerleyen süreçte ise kitaplara ilgili sandigi Therese'nin hayatını adım adım zehir etmesine maruz kalan Kien büyük bir kaosun içinde kendini bulur. Burada önemli nokta bence Kien'in insanlara körleşmesinin kendisini kitaplar üzerinden göstererek hayati bir yanlış karar vermesine neden olmasıdır. İnsanın bir olguyu tutku haline getirmesi ve ona giderek daha fazla bağlanması beraberinde başka olgulara duyarsızlaşmasina veya körleşmesine neden olabilir.

    Bu duyarsızlaşmanin başka yönü ise insanın, içinde bulunduğu toplumdaki kötü gelişmeler sonucunda kendi güçsüzlüğünü derinden hissetmesidir. Biz de bazen, kötü haberlerle çokça karşı karşıya kalırız ve bir süre sonra bu haberlerden kendimizi uzaklaştıririz; yani bunları yadsiriz. Çünkü bunlara karşı elimizden bir şey gelmez. Başta bir iki söz eder, bir şeyler yapmak için çok arzu duyarız ama bunun mümkün olmadığını ve çoğu kez de bu konuda yalnız olduğumuzu görür, "aman banane, dünyayı ben mi kurtaracağım," moduna gireriz. Toplumun da sürekli nitelikten ziyade niceliğe kıymet verir olması ve manipulasyonlara çok açık olması neticesinde ağzı iyi iş yapanların kin ve nefret politikalarının peşinden gitmeleriyle birlikte, yaşadığımız topluma giderek uzaklaşmaya başlarız. Ama bizim gibi bir sürü insanın aynı şekilde davrandığını da yadsiriz ki bu asıl tehlikeli olandir. O halde, bir paradoksla karşı karşıya kalırız: İnsanlar ses çıkarmadigi için mi toplum kötü hale gelir yoksa toplum kötü hale geldiği için mi insanlar ses çıkaramaz?

    Bu noktada kitap özelinde ve genel olarak her toplum ilk ve en güçlü sesi aydınların göstermesini bekler. Aydın kavramı tabiki yoruma oldukça açıktır. Ama toplumundaki sorunlara kayıtsız kalmamasi ve ne olursa olsun yani tehlikeleri göze alarak, bu sorunları dillendirerek gündemi belirleyen, kamuoyu oluşturan özelliklere sahip olması konusunda herkes hemfikirdir sanırım. Kien ise entelektüel olan, bilgisiz yüksek bir bilim insanı ve kendisinden aydın olması beklenilebilir bunlardan dolayı ama o, topluma arkasını dönüp salt kendi bilimsel çalışmalarına gömülen bilgili bir insan olmayı tercih eder. Yani bir aydın olamaz. Belki de dönemin Almanya'sindaki 'aydin'lara bir gönderme olmuş olabilir Kien karakteri. Daha genel düşünecek olursak da tüm 'aydın' olan insanlara...

    "Kafasız Bir Dünya" adlı ikinci bölüm en zor okunan bölüm bence, kullanılan anlatım tekniği bunda başat aktördür. Bu bölümde Kien, kendini evinden dışarı atmak durumda kalmış yani kaçtığı toplumun içine düşmüştür. Bu nedenle başta dile getirdiğim dönemin Almanya'sina dair sosyal problemlere en çok bu bölümde yer verilmiş denilebilir. En başta dikkat çeken unsur, yabancılaşmanin ve bunun beraberinde getirdiği iletişim kopukluğunun toplumun genelinde hakim olduğudur, yani sadece Kien ile sınırlı değildir. Ülkenin içinde bulunduğu buhranlar, halkın onuruyla oynanarak aciz hale getirilip aşağılanmışlık, eziklik psikolojisine sokulması; onların nefrete yönelmesine, kendisinden başkasına kıymet vermemeye ve en kısa yoldan, imkanını bulduğu ilk anda hıncıni çıkarmasina neden olmuştur. En kolay yol da her zaman toplumun genelinde fiziksel, etnik, dinsel olarak farklı olan insanlardir. Örneğin; bölümün bir yerinde bir topluluk (kitle), linç psikolojisine girmiştir. Günah keçisi olarak da hemen bölümün baş aktörlerinden kamburu olan cüceyi gözlerine kestirirler, her ne kadar cüce de pek masum olmasa da. Bu esnada bence dönemin ruhunu yansıtan sözler sarfedilir; "Sakatların kökü kurutulmaliydi. Bütün suçlular, sakatların arasından çıkıyordu. Hayır, daha doğrusu bütün sakatlar suçlu kişilerdi." Zira, Nazi Almanya'sinda öjeni uygulamaları yaşanacaktir.

    Bu bölümde bilime dair söylenenler ise birer eleştiri mahiyetindedir. Bir bilim insanı Kien'in insanları 'sakat' olarak görmesi, ölümün mutlak olduğunu ama önce cahillerin ölmesi gerektiğini ve de insanlığın bilimsel olmamaktan dolayı cezasını çektiğini söylemesi önemlidir. Prof. Kien salt "akıl belleği"nden konuşmaktadir. Akla, insan üzerinde garip deneyler yapan, bilimi kitle öldürme aletleri yapma yönünde kullanan Nazi bilim insanlarını getiriyor. Aynı bölümde bilimin insanlara körü körüne nedenlere inanmayı öğretmesi ve bilimin görmezlikten gelme sanatı olmasının belirtilmesi de değerlidir. Bunları dile getiren yazar nihayetinde bir yerde "Gerçek okumusluk, davranışlarda, düzenlilikle ve sorgu sanatında iyi bilmekle kendini gösterir," demesi, hem o an kitapta geçen olay bağlamında değerlendirilebilir hem de yukarıda bilim insanlarının olumsuz hallerine bir eleştiri olduğu şeklinde değerlendirilebilir.

    "Kafadaki Dünya" adlı son bölümde Prof Kien'in ruh bilimi uzmanı kardeşi Georg Kien gelir ve abisiyle uzun uzun sohbet eder. Sohbetin konusu Kien'in düştüğü oluşmuş durumlardir ama Kien, kendi yaşantılarina direkt olarak deginmez bir türlü, sürekli bilgi haznesinden alıp anlattığı tarihten olaylara değinir durur. Özelikle kadınlara dair olumsuz düşünceler ağır basar, romanın kurgusu da bunu getiriyor zaten. Bu durumu yazarın kişisel hayatına baglayabilecegimiz gibi aynı zamanda, kitap özelinde de ele alabiliriz. Nasıl bilim insanlarının aydın olamayip salt bilgili duygusuz olmaları ve halktan kopması gözler önüne serilerek eleştiriliyorsa, Kien'in, kardeşine Buda'dan, Hint metinlerinden, Konfüçyüs'ten, Homeros'tan, Kleopatra'dan vb siraladığı kadınlar dair olumsuz sözler ve fikirler de tarih boyu büyük düşünür ve yazarların pek çok konuda gösterdikleri aydınlığı, kadınlar konusunda gosteremeyerek kadınlara karşı körleştiklerini düşünebiliriz. Çünkü insan salt rasyonel bir varlık değildir. Bu nedenle Georg Kien'in abisine dediği üzere evrensel insan olmanın ancak "duygu belleği" ile "akıl belleği"nin uyumuyla gerçeklesebilecegi fikri muhimdir.

    Yani vicdansiz akıl, akılsiz vicdan insanı körleştirir.


    İyi okumalar
  • Atlas, tüm dünyayı, bazılarına göre de, kuvvetli ve yorulmaz kolları ile göğü kaldıran bir titandır. Homeros'un ifadesine göre, Atlas yer ile göğü kaldıran bir titandır.

    Servikal vertebranın birincisi (omurgayı oluşturan 33 kemiğin her biri) Atlas adını alır. O vertebra ki, başı tutar.
    Kriton Dinçmen
    Sayfa 40 - Pan Yayıncılık
  • Kuşkusuz mimarlık çağında nadir rastlanan bir şiire benzer. Hindistan'da Vyasa bir pagoda gibi karmaşık, garip, nüfuz edilemez. Doğu Mısır'da şiirin hatları yapılar gibi heybetliliği ve sükûneti temsil eder. İncil Piramitlere, İlyada Parthenon'a, Homeros Pheidias'a benzer. Dante on üçüncü yüzyılda son Roma kilisesi, Shakespeare ise on altıncı yüzyılda gotik mimarinin son katedralidir.
  • "Uyku ile aşk yola getirmişti onu."
  • "Demek ne duvar işe yaradı, ne de hendek."