• 684 syf.
    ·47 günde·Beğendi·8/10
    Bu söz çok sevdiğim hocam Prof.Dr.Dilek YALÇIN ÇELIK'e ait.Hocamız bu şiirin Attila İlhan'ı gölgelediğini,araştırmacı,gazeteci özellikle romancı kişiliğini geride bıraktığını söylemişti.Yazarın romanlarını okumaya başladıkça hocamın sözüne daha çok hak vermeye başladım.

    Bu incelemede Kurtlar Sofrası'ndan çok Attila İlhan'in romanlarına genel olarak bakmak istiyorum.

    Spolier olabilir.

    Her Anadolu genci herhalde "Ben Sana Mecburum"u bir kez okumuştur.Attila Ilhan deyince ilk akla gelen şey.Markanın zamanla ürünün önüne geçmesi gibi bu dizeler de şairin önüne geçmiş.Hadi olsa olsa bir de "Gözlerin gözlerime değince felaketim olurdu..."
    Romancılığı tabi ki de şairliği kadar iyi değil ama ROMANLARİNİ DA MUTLAKA OKUYUN DERIM. Sitede gördüğüm kadarıyla okunma oranları çok düşük.

    Ve okumaya bu eserle başlayın.
    Attila Ilhan romancılıga basladiğı zaman kendi roman anlayışını nedenleriyle birlikte açıklamıştır:
    "Bence yirminci yüzyılın romancısı okuyucusunun bir sinema seyircisi olduğunu bir an bile hatırından çıkarmamalıdır(...)

    Hareket ve eyleme önem verir,güdelik çizgilerden hoşlanmaz.Romanın gözlem ve monologdan ibaret olmaması gerektiğini vurgular.

    Aynı dönemde eser verdiği toplumcu-gerçekcı yazarları çok sert bir dille eleştirir. Köy gerçeklerini anlatan bu eserlerden neredeyse nefret etmektedir ve moda olmasından yakınmaktadır.Tarzlarını kuru,yavan bulur.Bireyi savsakladıklarını düşünür.Hepsinin birbirinin tekrari olmasından yakınır.Romanı ideolojilerinin esiri yaptıklarını söyler.

    Nedeni:

    Köylünün dar kafalı olduğunu düşünür ve değişimin köyden başlayamayacağını savunur(Kaynak:Sokaktaki Adam Önsözü)Bu düşüncesini dış kaynaklarla destekleyerek açıklar.

    Değişim ona göre ara bir yerden şehirde yaşayıp da şehirli olamamış,Batı kültürüne adapte olamadıkça kendi kültürüne de yabancılaşmışlardan başlamalıdır. Kahramanları da çogunlukla bu yöndedir.

    Benim fikrim:

    Yazara bireyi öne koyduğu için katılıyorum. Değişim evet,bireyden başlar.Toplumcuların bireyin psikolojisini ihmal ettiklerini fark etmişimdir hep.

    Öte yandan hepsinin aynı olduğunu düşünmüyorum ve köy insanına bu kadar tekrar tekrar anlatmalarından rahatsız değilim. Köyün yoksulluğundan bahsedip dram yaratacak değilim ama o cahillik böyle göze sokulmalıydı ancak.Yaşar Kemal,Fakir Baykurt, Talip Apaydın vs. bunlar köy çocuklarıydi ve en iyi bildikleri şeyi anlatacaklardı.Attila Ilhan şehirde büyümüs belki sıkılması bir yandan da bu yüzdendir.Genelde gözlemlediğim köyde büyüyen köy edebiyatını daha çok sever. Ayrıca belli bir seviyede kaldikça edebiyatta ideolojiye de karşı değilim.

    Attila İlhan'ın o dönemde yeni bir anlayışı temsil etmesini de takdir ediyorum.Zira onun roman tarzı teknik ve içerik olarak bir çok yazarı etkilemiş ve ortaya doyurucu eserler çıkmış.

    Onun ilk okuduğum romanı:NE ISTEDIĞINI BİLMEYEN AMA NE İSTEMEDİĞİNİ BİLEN ADAM sloganıyla yaratılmış olan "Sokaktaki Adam"dı.Biraz üniversite yaşlarının vermiş olduğu romantik kafanın etkisiyle de birlikte slagona bayılmış,eseri sevmiş Kamarot Hasan'a neredeyse aşık olmuştum.

    Daha sonra Atatürk'ü anlattığı Gazi Paşa, Fena Halde Leman,Zenciler Birbirine Benzemez ve Bıçağın Ucu'nu okudum.

    Attilla İlhan'ın siyasetiyle,sosyal çalkantılarıyla birbirinden çok farklı insanlarıyla bir dönem panaroması yaratmaya çalıstıgını fark ettim.Bu yönüyle onun eserlerini tarihi bir roman tadıyla okumak da mümkün oluyor.

    Arada kalmışları,toplum dışına itilmişleri, yalnızları çok seviyor. Umutsuz aşıkları, şerefsiz kodamanları,halkın kanını emenleri, baba parasiyla eğitim alıp topluma yararlı(affedersiniz ama ancak bu şekilde anlatılır) olması gerekirken bir boka yaramayanları, sapıkları, gayleri, fahişeleri, pezevenkleri sevicileri(özellikle bu gruba takıntısı var gibi)
    bohemlik taslayanları,gerçekten yalnızlaşanları ve toplum ilerlemesi için çabalayanları...

    VE KURTLAR SOFRASİ:

    Çok sevdim.Tatildi,memleketti,çocuklardı derken okumam uzadı.Bir ayı aşkın bir sürede içli dışlı olduk.Her seferinde bir zaman doğsa da esere kavuşsam diye bekledim.

    Iyi bir şair iyi bir roman yazarsa elbette dili sıkıcı olmaz.Hiçbir yerde karşılaşılmayan benzetmeler dolu hatta benzetme olmayan cümle neredeyse yok.Örneğin bir sigara yaktı diyecek:"Bir sigara elinde kırmızı parladı"diyor

    İmgelerin ve benzetmenin tadını biraz kaçirmış ama ben rahatsız olmadım.

    NE GÖRDÜM :

    Herbiri birbirinden farklı kalabalık kadroyu...

    Aşkın her türlüsünü... muhteşem bir şair anlatımıyla olağanüstü benzetmelerle...

    Cumhuriyet sonrası Türkiyesi'ni gerilemesiyle, yobazlaşmasıyla,ne batılı ne doğulu olamayışıyla, kokuşmuşluğuyla...

    Kötümser bir havada yazılan romanda çözüm de ülkenin Kuvay-ı Milliye ruhuyla düzeleceğini savununan bir Mahmut vardı.Bir de tesbitleriyle Hüsnü Faik karekterinin zihninde gezinen bir ATATÜRK...

    Atatürk zaten romanın yazıldıgı zamanlarda vefat etmiş çoktan Mahmut da öldürüldü. Kafamızda soru işaretiyle kaldık.

    Yazarda gördüğüm bir farklılık şöyle: Birkaç karakter birden çok romaninda yer alıyor.İş Bankası Yayınları baskısında bu karakterler dip not ile belirtilmiş.

    Böyle kalabalık bir kadro ile boyle uzun bir roman yazmak kolay değil bence. Ben bu basarıyı Mithat Cemal Kuntay'in Üç İstanbul romanında da görmüstüm.Iki eseri benzettim. Yazar etkilenmiş olabilir.

    Öte yandan Ümid'in Mahmut öldükten sonra onun notlarına bakıp onu yeniden yaşaması ve onunla konuşmasını Tutunamayanlar'daki Selim ile Turgut'a benzettim.Bu eser bu yönüyle Oğuz Atay'ı etkilemiş olabilir.
  • 1941 FAHİM BEY VE BİZ Abdülhak Şinasi Hisar ...edebiyatımızın yetkin verimlerinden biridir. Kimi eleştirmenlerin bence çok haksız değerlendirişler le, geçmişe bağlılığından, geçmişi anlatmasından dolayı hor gördükleri, hatta 'gerici' kabul ettikleri Abdülhak Şinasi'yi Ziya Osman Saba bambaşka yorumlamış: "Yaşamak, tadına varmak saadetine erdiği geçmiş zamanlar, onun üslûpçu kalemiyle ne kadar başka türlü dile geliyor, onun tanımış, acımış, sevmiş veya saymış olduğu insanlar nasıl yeniden hayata, dünyaya kavuşup, nasıl bizim de tanıdıklarımız olup çıkıyor, sanki onlar, kim bilir kaç yıl evvel gömüldükleri topraktan silkinerek kalkıyor, bir zamanlar yaşadıkları ve şimdi bir sanat mucizesiyle, yine bırakmış oldukları gibi buldukları semtlerde, evlerde, odalarda, bizim için de, yine konuşuyor, gülüyor, bir zamanlar Abdülhak Şinasi Hisar'ın olduğu kadar, sanki şimdi de bizlerin merhametimizi, sevgimizi kazanmak için acı tatlı maceralarını bir kere daha yaşamaya koyuluyorlar." Oysa iç dünyada büyük çağıltılar sürüp gitmektedir. Bir ara Bursa' da pamukçuluk yapmak istemiş Fahim Bey herkesin kısa zamanda fark ettiği gibi, bir hayal adamı, inanılmaz bir düşseverdir. Bu yüzden onu Oblomov'a benzetenler çıkmış. Bir tasarıdan öbürüne, bir girişimden bir başkasına ömür tüketmiş Fahim Bey, Galata'daki yazıhanesinde hep geleceğe yönelik iş hayalleriyle avunmaktadır. Yalnız Oblomov'dan önemli bir ayrımla: Fahim Bey, girişimlerini sadece düşünmekle kalmaz, sürekli eyleme geçer, bu uğurda varını yoğunu harcar. Fahim Bey'in, çöken bir imparatorluk ortasındaki, bu tek kişilik 'masal'ı, işin aslı aranırsa, kendi olmaktan büsbütün kopan bir toplumda hiçbir zaman ulaşılamayacak mutluluk arayışıdır. Fahim Bey'in gazetelerde yer almış ölüm haberiyle başlayan eser, anlatıcının Fahim Bey'e içli seslenişiyle sona erer... Yakup Kadri, anılarında, roman kişisi Fahim Bey'in gerçek hayatta yaşamış, "vaktinden önce emekliye ayrılmış" memur bir Fatin Bey'den esinli olduğunu yazıyor. Bu Fatin Bey'in Yakup Kadri tarafından tanınması Abdülhak Şinasi'nin hoşuna gitmemiş; hatta biraz üzülmüş, "çünkü" diyor Yakup Kadri, "her soylu romancı gibi o da tiplerinin kendi yarattıkları olmasını isterdi elbet." Ekliyor: "Lakin, yine sanıyorum ki, Abdülhak Şinasi sanatta 'yaratma gücü' dediğimiz şeyin yoktan var etme olmadığını bilecek kadar geniş bir edebi kültür sahibiydi." . . . Bence bu, kendini değil de başkalarını düşünmek, halis bir düşünceye benzemiyordu. Başkalarının felâketlerine tahammül kuvvetimiz, maşaallah, harikulâdedir. Bu başkalarını düşünüş, neticede, bir hodgâmlığa dönmüyor muydu? Belki, hatta hiç şüphesiz, dünya fırtınalarının rüzgârları ve saikaları bu tahtadan yapılmış küçük evi hiç sarsmıyor, yakmıyordu.
  • 27'nin tam da bugününde doğdu. Annesinin gözünde içli bir çocukmuş hep. "Durma göğe bakalım" dersem kaç kişi anlar kimden bahsettiğimi?..
    Turgut Uyar. Ortaokulda okullar arası şiir yarışmalarımda beni hiç yalnız bırakmayan adam..
    Kimi kez durma göğe bakalım dedi, kimi zaman üstüme sinmişliğin var dedi, kimi zamansa bir bozuk saattir yüreğim hep sende durur diye seslendi sevdiği kadına.
    En beğendiklerim arasında gelir pek bilinmeyen şu dizeleri;
    "Ne o beni kandırdı ne de ben onu baştan çıkarmıştım. İkimizde bildiklerimizin ötesine, bulduklarımızın üstüne çıkmak istemiştik. Bir noksanlığı var sanıyorduk bütün olanların belki. Ama bütünlüklerimize bahaneydik. "

    Kendisinin yazmadığı fakat Uyarla özdeşleşen bir şiiri vardır ki, benim o şiirle hikayem de o şiire olan düşkünlüğüm de apayrı. "Herkes her şeyi sonradan öğrenirmiş, bunu da sonradan öğrendim" diye yazıyor üstada bilinmeyen yazar.
    "Turgut Uyar". Ortaokul ve lise ceketlerimin cebindeki küçük kağıt parçaları. Ülkümle gece sohbetlerimin şaşmaz adresi. Ölmeme Günü adlı ritüeli ölümüyle sonlandıran adam. Yolun iyi ki edebiyattan geçmiş ve benim yolum iyi ki sana düşmüş..
  • Bırak da uzun, uzun, uzun zaman içime çekeyim saçlarının kokusunu, bir kaynağın sularına yüzünü daldıran bir susuz adam gibi yüzümü daldırayım içlerine, kokulu bir mendil gibi elimle sallayayım onları, sallayayım da anılar silkelensin havada.

    Saçlarında bütün gördüklerimi, bütün duyduklarımı, bütün işittiklerimi bir bilseydin! Başka insanların ruhu ezgiler üzerinde nasıl dolaşırsa, benim ruhum da koku üzerinde öyle dolaşır.

    Yelkenlerle, serenlerle dolu bütün bir düş var saçlarında; meltemi beni güzelim iklimlere, uzayın daha mavi, daha derin olduğu, havanın meyvelerle, yapraklarla, insan derisiyle kokulandığı iklimlere götüren büyük denizler var saçlarında.

    Saçlarının okyanusunda, içli türkülerle, her ulustan, güçlü insanlarla, sonsuz sıcaklığın yangelip yattığı, uçsuz bucaksız bir gök üzerinde ince ve karışık yapıları oymalar gibi beliren, biçim biçim gemilerle kaynaşan bir liman görüyorum.

    Saçlarının okşamalarında, güzel bir geminin kamarasında, bir divan üstünde geçmiş, çiçek saksılarıyla serinlik verici testiler arasında limanın fark edilmez yalpasıyla ığralanmış uzun saatlerin bezginliğini yeniden buluyorum.

    Saçlarının kızgın ocağında, afyonla, şekerle karışmış tütün kokusunu çekiyorum içime; saçlarının gecesinde, sıcak ülke göklerinin sonsuzluğunu parıldar görüyorum; saçlarının ince ince tüylü kıyılarında, katranın, miskin, hindistan cevizi yağının birbirine karışmış kokularıyla sarhoş oluyorum.

    Bırak da uzun uzun ısırayım ağır, kara örgülerini. Ele avuca sığmaz, ferman dinlemez saçlarını dişlediğim zaman, anıları yer gibi oluyorum.
  • Saçlarını kimler için bölük bölük yapmışsın 
    Saçlarını ruhumun evliyalarınca örülen 
    Tarif edilmez güllerin yankısı gözlerin 
    Gözlerin kac kişinin gözlerinde gezinir 
    Sen kaç köşeli yıldızsın 

    Fabrika dumanlarında resmin 
    Kirli ve temiz haritaları doldurmuşsun 
    Hatırasız ve geleceksiz bir iç deniz gibi 
    Aşka veda etmiş topraklarda durmuşsun 

    Benim geçmiş zaman içinde yan gelip yattığıma bakma 
    Ben geleceğin kara gözlü zalimlerindenim 
    Bir tek köşen bile ayrılmamışken bana 
    Var olan ve olacak olan bütün köşelerinin sahibi benim 
    Ben geleceğin kara gözlü zalimlerindenim 
    Sen kaç köşeli yıldızsın 

    2. 

    Evlerinin içi ayna döşeli 
    Ayna hatıra gözler ve sevmek 
    Benim aşkım binbir köşeli ah binbir köşeli 
    Bir köşe gidince bin köşe yeniden gelecek 
    Ayna hatıra gözler ve sevmek 

    Evlerinin içi kabartma bahar 
    Köşelerde keklik gibi bakıp duran saksılar 
    Halıları öpe öpe nakış yapar nakış gibi ayaklar 
    Siz söyleyin insan seve seve ölmez ne yapar 
    Köşelerde keklik gibi bakıp duran saksılar 

    Evlerinin içi yeni güllerden 
    Görülmemiş güneşleri görülmemiş gözlerine getiren 
    Sağ köşedeki entari sol köşedeki şapka 
    Beni katıl suların ortasına bıraka 
    Katıl sular güneşi gözlerinden götüren 

    Evlerinin içi gurur döşeli 
    Benim aşkım binbir köşeli ah binbir köşeli 

    3. 

    Sen geldin benim deli köşemde durdun 
    Bulutlar geldi üstünde durdu 
    Merhametin ta kendisiydi gözlerin 
    Merhamet saçlarını ıslatan sessiz bir yağmurdu 
    Bulutlar geldi altında durduk 

    Konuştun güneşi hatırlıyordum 
    Gariptin yepyeni bir sesin vardı 
    Bu ses öyle benim öyle yabancı 
    Bu ses saçlarımı ıslatan sessiz bir kardı 

    Dişlerin öpülen çocuk yüzleri 
    Güneşe açılan küçük aynalar 
    Sert içkiler keskin kokular dişlerin 
    İçinden geçilen küçük aynalar 

    Ve güldün rengarenk yağmurlar yağdı 
    İnsanı ağlatan yağmurlar yağdı 
    Yaralı bir ceylan gözleri kadar sıcak 
    Yaralı bir ceylan kalbi gibi içli bir sesin vardı 

    Sen geldin benim deli köşemde durdun 
    Bulutlar geldi üstünde durdu 
    Merhametin ta kendisiydi gözlerin 

    4. 

    Taşların ortasında Leylanın gözleri 
    Leyla köşe köşe göz göz şiirin ortasında 
    Ben Leylayı bulduğumdan yahut kaybettiğimden beri 
    Leyla ya o adamın bardağında ya o dağın ortasında 

    Ben Leyla gibi güneş doğarken uyanamam 
    Şehir gece gündüz benim içimde uyur 
    Leylayı götürüp Londranın ortasına bıraksam 
    Bir bülbül gibi yaşayışını değiştirmez çocuktur 

    Leyla diyorsam kesik yanaklarıyla Leyla 
    Üç köşeli dünyasıyla 
    Okuyla yayıyla yaylasıyla acımasıyla 
    Leyla diyorsam şu bizim gerçek Leyla 

    Biz seni işte böyle seviyoruz Leyla 
    O gitti bize ağlamak kaldı kala kala 


    5. 

    Beni yeraltı sularına karşı iyi savun 
    Tırnağını taşa sürten yitik keçilere karşı 
    Bu çeşmenin üç köşesinden hangisinden su içecek 
    Senin bahtsız ve mesut Eyyubun 

    Atların en güzel biçimini sessizce kalbime indiriyor 
    İçımde İstanbul çalkanırken bozbulanık çeşme 
    Bir dans için can vermeğe hazır bekliyorum 
    Sen orda gelirayak kuklalara insan gibi konuşmasını öğretme 

    Su akıyor birikiyor kan lekeleri 
    Kurtulsam diyorum bir eser buna engel 
    Öyle büyüyor öyle çoğalıyorsun 
    İstanbul kalmıyor 

    Hangi köşesinde huzur o köşesinde sen 
    Hangi köşesinde yeni çağlara uygun odalar 
    Ben bölünmez bir şairsem 
    Sen bölünmez bir anne 
    Bir çeşme
  • -1
    Her gün aynı saat de alarm çalıyor, erteliyorum, yarım saat sonra uyanıp üstümü giyinip dişlerimi fırçalıyorum, saçlarıma bir bakıyorum ve hazırım yola çıkıyorum. Durağa gitmek için, yolda düşünüyorum acaba otobüste bir kız denk gelirmi diye, durakta dururken gene işe geç kaldığımı fark ediyorum. Durak dolmaya başlıyor otobüs her zamanki gibi geç geliyor otobüse binerken sigara kokan kişilerle yakınlaşıyorum, oturuyorum en ön koltuğa her kezi göre bileceğim bir yere karşıdan bir kızla kesişmeye başlıyorum, her zamanki gibi acaba ne düşünüyordur içinden şimdi, etrafa bakıyorum kısa boylu seyrek saçlı kamburu çıkmış bir amca. Hayatı zorluklarla geçmiş elinde bir poşet var, hep dışarıya bakıyor içli içli ayakkabıları çok eski, pantolonu biçimsiz büyük ihtimalle paçalarını daraltırmamış, belkide farkında değil. Başka bir sandalyeye bakıyorum başka bir teyze galiba kocası çalışmıyor. O tek başına çalışıyor. Biraz da üşümüş olduğunu yüzünden anlıyorum yüzüne bakınca, uzun bir süredir kuaföre gitmediğini anlıya biliyorum. Utanmana gerek yok teyze. Başka bir koltuk emekli öğretmen ve yanında emekli bir fabrika işçisi sohbet ediyor. Fabrika işçisi, her şeye evet haklısın diyor kaçamak bakışlarıyla ama emekli öğretmen cesur ve kendinden başka kimseyi onaylamayan bakışlar atıyor sağa sola ve Avrupa'da böyle olmadığını söylüyor. Peki kaç kere Avrupa ya gittiğini nereden bileceğiz. Her konu hakkında fikri olan kimseyi dinlemeyen kendinden başkasının fikrini düşünmeyen. Bir fikrin olsa bile onun hakkında hiç düşünmeyen bir kişi olduğunu yaşlı fabrika işçisinin ona katılmadığı bir konudan anlıyorum . Fabrika işçisinin söylediği bir kaç şeyle öğretmeni nezaketle yerden yere vuruşunu zevkle izliyorum. "hayat yaşatır" lafıyla da son hamlesini vurduğu fabrika işçisi elinde ilaç çantasıyla "ben burada ineceğim size iyi günler" deyip ağır adımlarla butona basıyor. Butona basarken daha önce o ön kapıdan inmek istediği için şoförün onun azarladığını anlıya biliyorum. Ayakta duran başka birisi evet masa başı işi var bunun, ayakkabılarından anlaşıyor ve ütülü pantolonu yeni evlenmiş saçları hafif uzun, dişlerini fırçalamıyor haliyle yüzünde yıkamamış biraz sinsi birine benziyor dur bir dakika benim kestiğim kızı kesiyor sanırım gözleriyle onun hakkında hikayeler kuruyor. Peki karşımda oturan bu kız okula gidiyor gittiği okulda ondan hoşlanan birden fazla kişi var. Dersleri fena değil babası ona çok özeniyor bir yanı iyilik meleği iken başka bir yanı insanların onu beğenmesini sağladıktan sonra arkasına bakmadan giden birisi. Amacı; hayran kazanmak istiyor sadece erkeklerle konuşuyor ama hiçbiriyle bir şeyler yaşamıyor. Çünkü tek bir kurşunun var bunu tam 12 den vurmak istiyor. Silahını babası verdi. Onun kurşunu annesi, abisi ve kardeşlerinden ve bazen yakınlarından nasıl ateş etmesi gerektiğini öğrendi. Silahı nasıl tutması gerektiğini öğrettiler ona silahla insanları nasıl korkuta bileceğini öğrettiler amacı sadece okula gitmek olmayan bu kızın başka amaçlarınında olduğunun durağına geldiğinde ayağa kalktığında etek boyundan anlıyorum ve giyindiği çoraptan tamam insanları giysileriyle yargılayamayız, fikirleriyle yargılayamayız, evet ama başka neyle ile yargılayacağız. Ayaktaki uzun saçlı arkasından kıza doyuncaya kadar baktıktan sonra onun kızın kalktığı yere oturuyor. Yanındakine gülümsüyor yanındaki de gülümsedikten sonra camdan dışarı bakıyor. O camdan dışarı baktığı gibi uzun saçlı adam onun eleştirisel bir havayla süzüyor. Camdan bakan kişinin ona camdan baktığının neler yaptığını gördüğünü ve acıyarak baktığının farkında değil. Hemen iki koltuk önümde biri var gözlüklü sakızlı biri arabası olan biri olduğu çok belli. Oturduğu yerden hiç memnun değil insanlara pisliklermiş gibi bakıyor. Sakızını havalı çiğnemeye çalışıyor. Attığı her adımı ne kadar havalı atarım diye hesap ediyor yapma genç adam, ikimizde babanın seni sürekli azarladığını çok iyi biliyoruz. Kedi yolu çizmelisin. sanırım benim durağıma geldim ayağa kalkıyorum. Her kez sanki bana bakıyor, butona basıyorum. Tam zamanında basmaya özenle dikkat ediyorum. Şoför ters bir bakış atmasın diye. Otobüs duruyor arkamdan bir kaç kişi daha iniyor. Keşke ilk kalkan ben olmasaydım diyorum. Ama gene de iniyorum. indiğim gibi mağaza vitrininden kendime bakıyorum. Evet fena değil yürüyorum iş yerine doğru her zaman ki gibi teyzenin biri biraz üşümüş halde çay demliyor. Karşısında bir kaç kişi ondan çay bekleyen bir tavırla sabahki poğaçalarını sipariş ettikten sonra dayanamayıp, birer sigara yakıyorlar. Çayı süzerken birazda buruklar; çünkü daha pazartesi kendilerine söz vermişlerdi. Aç karna bir daha sigara içmeyeceğim diye. Hemen sokağın ilerisin de bir çaycı çay tepsisiyle işi henüz bir kaç yıldır başladığı belli olan. Bir havası var biraz sinirli ve insan piskolojileri hakkında takıntıları ve soruları olan birisi. Konuşmasından ve tavrında küçükken çok eziliş olduğunu anlaya biliyorum. Merhaba dedikten sonra, merhaba deyişini çok zor anlıyorum. Ona merhaba dediğim için kendini şanlı hissediyor. çünkü; onun önemsediğimi düşünüyor. Hemen ileride iş yerine girmeden önce merhaba dediğim. Bir genç adam her saban iş yerinin önünü yıkayan genç günaydın deyişinden çok erken kalktığı belli ki kahvaltısını yapmış. Kahvesini içmiş, arabasını ve kapısının önünü yıkayan genç adam çok temiz ve titiz birisi olduğu iş yerinin girişin den ve dinlediği müziklerden anlaşılıyor, gibi saçları iyi taranmış temiz. Sana da günaydın genç adam bir sonraki sabah görüşürüz ve selam vermenden sıkılmadım bakışı yaptıktan sonra iş yerine varmak üzere devam ediyorum