• Biz ki, emîr-i âzam Sultan Murad Han oğlu padişâh-ı muazzam ve emîr-i âzam Sultan Muhammed Hanız; fetihten sonraki ilk divana giriyoruz... Memnun, mesrur ve mutluyuz... Lalamuz Zağanos Paşa bizi kapuda karşılıyor. Mutlu görüntümüz heman lalamuzun dikkatini çekiyor. O dahi mutlanaraktan:

    "Mübarek ola Hünkârum" diyor, "nihayet alınmaz kal'ayı alup Peygamber-i Âlişan Efendimizin müjdesine ulaştun. Orduyu Hümâyununda birlikte Peygamber methine mazhar oldun. Sürür, huzur ve ferah içinde olmak hakkundur."
  • ...
    Savaş sırasında, Bediüzzaman'ın bulunduğu beldeye, binlerce ermeni çocuğu toplanmıştı.
    Bu durumu fark eden Bediüzzaman, hemen müdahale etti:
    "Sakın dokunmayın bu masumlara! Hepsini gönderin ailelerine..." dedi.
    Bu emir, ilk anda itirazla karşılandı:
    "Ana onlar, bizim çocuklarımızı da öldürdüler.
    Ermeniler yüzünden yerimiz yurdumuz harap oldu, herşeyimizi yakıp yıkıp mahvettiler!" denildi.
    Bediüzzaman, "Biz onların yaptığını yapamayız. BİZ MÜSLÜMANIZ. Bu çocukları serbest bırakın!" diye ısrar etti.
    Bu olaya şahit olan Ermeniler, gözlerine inanamıyorlardı. Olmadık acımasızlığı reva gördükleri insanlar, çocuklarını öldürmekten vazgeçmişlerdi.
    ...
  • 1960'lı yıllarda Orta ve Güney Amerika'da fakirlerin, yerlilerin ve diğer ezilenlerin organize tepkiler vermeye başlaması, Latin dünyasının en etkili sosyal organizasyonu olan katolik kilisesini de sarsmaya başlar. Düzenden gittikçe artan oranda rahatsız olan katolik papazlar arasında adına "liberation theology (özgürlük ilahiyati)" denen yeni bir akım boy verir. Bir tür hristiyan sosyalizmi denebilecek bu akım, İsa'nın sadece "kurtarıcı" değil, "zulümden özgürleştirici" bir misyonu bulunduğuna da vurgular. Vatikan'da bu yeni ilahiyat eğilimine oldukça mesafeli hatta kızgınlıkla bakanlar vardır. Bunlardan biri de bugünkü papa 16'ncı Benedict (dindar bilinen biçok güney amerikalı, katolik inancında itikadi bir konu olmasına rağmen, bu yeni papa'ya ağız dolusu küfür ederler ki, biraz da bu tarihi sebepten.) Bu hristiyan sosyalist akım, Güney Amerika müziğindeki Nueva Canción akımının da aslinda ilk yeşerdiği iklimdir. işte bu iklimin en görkemli meyvelerinden biri de “Que dirá el santo padre (kutsal papa bu duruma ne diyor)"dir. Kadri kiymeti pek bilinmemiş Violeta Parra, baskıya işkencelere bakar ve, 20'nci yüzyılda Roma'ya verilmiş en büyük ültimatomu yazar, gözyaşları içinde söyler. Sosyalist rahipler de kiliselerde okur. Quilapayun'un simsiyah çocukları ise, dünyaya yayar. Quilapayun'un sorusunda öfke vardır, Violeta'nın sorusunda ise insaf çığlığı...

    Violeta: https://youtu.be/dvk6ovIuozE
    Quilapayún : https://youtu.be/eMhASTMyiTE

    Çeviri;

    Kutsal babamız bu olanlara ne diyor?

    bak bize nasıl da özgürlükten bahsediyorlar
    ama gerçekleşeceği zaman da mahrum ediyorlar,
    bak, nasıl da sükunetten bahsediyorlar,
    otoriteleri bize işkence ettiği zaman

    Kutsal Ruh'un gırtlağını kesiyorlarken,
    Roma'da yaşayan kutsal babamız bu işe ne diyor?

    bak bize nasıl da cennetten bahsediyorlar,
    mermiler üzerimize dehşetle yağarken
    bak infazları nasıl da hevesle yerine getiriyorlar
    bile bile masumları öldürürlerken
    kutsal babamız bu işe ne diyor?

    cellatlar kahvaltı yapar gibi rahatlıkla
    ipi mahkumun boynuna geçirirken
    "beşinci emir" (Öldürmeyeceksin!) ortada gözükmezken
    roma'da yaşayan kutsal babamız bu işe ne diyor?

    daha fazla adaletsizlik, bay sorgucu,
    ruhuma daha güçlü şarkı söyletiyor
    toprağa atılmış buğday başakları gibi
    Julian Grimau'nun kanıyla besleniyor
    ama merak ediyorum
    kutsal babamız bu işe ne diyor?
  • 574 syf.
    ·6 günde·Beğendi·6/10
    Kan Kırmızı
    Ben geldim. Aslı Karabulut'un Kan Kırmızı'sı kitabının yorumuyla karşınızdayım.⤵
    Tesadüflerle başlayan bir aşkın hikayesi. Emir, hiç aşık olmaması gereken bir kıza aşık oluyor. Olmaz diyor, uzak duracaksın bu kızdan diyerek her uzaklaşmaya çalıştığında Balım'a koşarakta geri gidiyor...
    Balım, Emir'i ilk gördüğü andan etkileniyor ve uzak duramıyor.
    İkisinin arasındaki tutku elle tutulur cinsten ama koca bir 'ama'mız var; Emir'i Balım'dan hem uzak durmaya zorlayan hem de bir dakika bile ayrı kalmasına engel olan. Bu ikilem arasında gidip gelirken sonunda aşka yenik düşüyor.
    Aşkın, en tutkulu ve en deli dolu hallerini okudum. Emir'in deli gibi sevgisini, kıskançlığı ve odunluğu... Evet, odun nasıl olur bunu Emir'de görebilirsiniz. Bazı bölümlerini okurken 'Ah be,' dedirken bazen de 'Odun Emir,' 'Kendine gel ne yapıyorsun,' dedim.
    Balım... Tatlı bir karakterdi bence. Onu okurken beni bol bol gülümsetti. Aşkını, sevgisini, acısını okumaktan keyif aldım.
    Erdem ve Lizzie ikilisinden bahsetmiyorum bilerek. Onları okuyarak öğrenin. Erdem'in Balım'a olan abiliğini yazar çok iyi aktarmış.Özellikle aile olarak birbirine bağlarını çok sevdim, hatta kitapta en sevdiğim yer bile diyebilirim. Kitabı okuyanlar ne demek istediğimi anlayacaklardır.
    Genel olarak kitabı severek okudum. Yazarın uslübu gayet akıcıydı, kitap hemencicik bitti zaten.
    Aşk, romantizm ve tutkunun en deli dolu halini okumak isterseniz tavsiye ederim. 
  • 6 - Derin Çizikler

    "Sen gitmem gerektiğini söylüyorsun. Kuytu köşede saklı,görmekten mütemadiyen kaçtığın gerçekleri daha ne kadar geriye itebilirsin ki?İçindeki incinmiş çocuğun karanlık çökerken rıhtımlarına vuran dalgalara inat,sana ve senin ruhuna inat baş kaldırışları niye?Görüyorken görmemek,duyuyorken duymamak...Tezatsın!Fazlasıyla tezat."diye bağırdım.


    Elime verdiği kahve fincanını öfkeyle duvara fırlattım. Bardak parçalara ayrılırken elleri beni kontrol edebilmek için kollarımı buldu. Onu ittim. Parmaklarının tenime değmesinden hoşnut olmayan yanım onu itmekten bir parça olsun memnuniyet duyarken soğuk bir gülümseme dudaklarımda belirdi. Öfkesinin sivri dişleri ruhumun ince,hassas noktalarına değmemeliydi. Bu sefer,aramızda şekillenen o görünmez bağ parmaklarının somut varlığıyla sağlamlaşmamalıydı. O bağ kendisini yeniden gün yüzüne çıkaracak bir biçime kavuşmamalıydı. Gözlerim yanarken ve boğazımda kahreden bir kuruluk yükselirken...Avaz avaz bağırıp buradan kaçmam gerekiyordu. Basamakları ikişer ikişer atlayıp kendimi dışarı atmak. Bunu derinlerde bir yerlerde hissedebiliyordum. Ancak hayır!Bir şeylerin kafamda belli bir yere oturması gerekiyordu. Yıllarca bir yerlere tıkıştırıp üzerini örttüğüm bu durumu bir şekilde kökten halletmem gerekiyordu. Duyduğum tiksinti bir dayanak bulmalıydı. Elimde somut bir delil bulundurmalıydım kendimce,onca şeye rağmen...


    "Kendine gel!"diye bağırdı bana. Kirpiklerinin ardına saklanmış kederinin ipi sarkmış,bir akşamüstü havayı kaplayan kömür kokusu kadar kesif,sert bir suratla bana bakmıştı. O an çenesinden aşağıya doğru uzanan,bunu ben yapmıştım,çiziğin kanadığını fark ettim. Kızıllık yavaş yavaş çoğalırken bir adım geriye gittim. Ellerim tutunmak için masanın kenarını buldu. Telaşla,birazda heyecanla. Gözlerimi dahi kırpmadan ona bakmaya devam ettim.


    Korkmadım. İlk defa ruhuma bulaştırdığı korkuya karşı gelip elime aldığım tebeşirle bir sınır çizdim ve asiliğimi belli ettim. Boyun eğmeye niyetim yoktu. Yine,sırf birileri üzülmesin veya birilerinin canı yanmasın diye susup ruhumu kolları derin bir sükûta sürüklemeyecektim. Bu sefer olmazdı. Bu sefer her şeyi bile bile olmazdı.


    "Sana inanmaktan nefret ediyorum!Aramızdaki bu bağdan,bana bir külfet sayılmandan,daima içime bir endişe,bir korku tohumu atmandan...Yeter anlıyor musun!Yarattığın yıkım herkesi etkiliyor. Hayatımıza dokunman bizi mahvediyor. Tam her şey bitti,senden kurtuldum derken sen aniden ortaya çıkıyorsun. Ve ben...Pat diye kendimi bir çukurun içinde çırpınırken buluyorum. Senin ağırlığın altında ezilirken olabilecek en ağır yarayı alarak yeniden çabalıyorum. Bu çok...Zor. Senin gibi biriyle baş etmek için gücüm yok. Beni tükettin. Yarattığın yıkımları onaracağım derken kendimi kaybediyorum. Hiç yapmayacağım şeyler yapıyorum. Ne için?Tatmin olmayan açgözlülüğün ve bana karşı duyduğun nefret yüzünden mi?Şeytan demiştin bana hatırladın mı?Benden tiksindiğini söylemiştin. O halde burada ne arıyorsun?Çık artık hayatımdan. Benden çaldığın onca şeye rağmen bir yüzsüz gibi her defasında kapıma gelme.Sen benden...Sadece git."dedim. Gözlerim yaşlarla dolarken. Sadece gitmesini istiyordum. Sadece,yüce bir gücün onu silgiyle siler gibi çabucak hayatımdan silmesini,yok etmesini istiyor,bunun için içimde vahşi bir arzu duyuyordum. Bu arzunun beni içten içe iyi ve kötü,doğru ve yanlış arasındaki o ince çizgide gezdirdiğinin farkındaydım. Fakat içimdeki o isteğe karşı koyamıyordum. Yok olmasını delice istiyordum.


    "Özür dilerim."dedi bana doğru bir adım atıp. Düşüncelerim yere düşmüş bir bardak gibi aniden dağılıverdi. Sağ eli benden yana hafifçe havalanırken dağılan düşüncelerimin kırıntılarını avuçlarımda tutmak istercesine etrafına bakındım. Bir an onun ne yapmaya çalıştığını algılayamadım.


    "Yaklaşma!"diye bağırdım hızla elimi kaldırıp. Aramızda belli bir mesafenin olmasını istiyordum."Bir şeyi defalarca kez yıkıp sonrasında eski haline gelmesini bekleyemezsin. Bu kaçıncı kırışın,kaçıncı af dileyişin?Hem söylesene,ben seni affetsem bile onlar seni affedecekler mi?Annem,Muhayyel seni affedecek mi?Bir ölüye kendini affettirebilir misin?Bir insanın çocukluğunu geri getirebilir misin? İnsanların ruhlarından çaldıklarını geri verebilir misin? Söylesene! Korkarım buna gücün yetmez. Duvarlarına vurduğun,darmadağın ettiğin insanların dünyalarına fütursuzca girmeye hakkın yok. Olmaz anlıyor musun? Olmaz.Canım şuan ne kadar yanıyor tahmin dahi edemezsin. Sana acımaktan kendimi alamıyorum. İçimi kaplayan o buruk şeyin...Hayır,sana acımayacağım!Sen sana acınmasını bile hak etmiyorsun!"


    Hıçkırıklarım benden bağımsız bir şekilde çıkarken gözlerimi ondan kaçırdım. Geçmişin üzerine çektiğim çizginin benim için bir yabancı bile olamayacak kadar değersiz biri tarafından bu şekilde geçilmesi...Sinirlerimi bozuyor,ruhumun yıllar boyu koruduğu;korumak mecburiyeti hissettiği kuralları bir bir çiğniyordu. Nefret,acı,kin ve düşmanlıkla dolu hislerin damarlarımda çoğaldıkça çoğaldığını;içimde bir çağlayan edasıyla bedenimin gizli boşluklarına aktığını hissediyordum. Bir şey,tanımını koymakta güçlük çektiğim bir şey zihnimi yakıyordu. Bir dua,bir huzur arayışıyla sarsılıyordum. Dik durmak için inat eden aklım sonunda bayrağı kalbime verdi. Yorulmuştuk.Yıllarca,yaşadığımız kaybın izlerini silmeye çalışarak kendimizi içten içe tüketmiştik. İçimde şekillenmesine izin verdiğim çocukluğumun katili karşımda dururken bir başka yaratım olan iç sesimle pes edişimizi somut bir şekilde görmüştük. Biz,derin bir yalnızlığın içerisinde can çekişimizi kabulleniyorduk. Oysaki yıllar geçirir sanıyorduk. Hayır,yıllar hiçbir şeyi geçirmiyordu. Sadece bulanık akan bir suyu berraklaştırıyor,çamurların karın boşluğumuza çökmesine izin veriyordu. Suyumuz berraklaşıyor,olaylar netlik kazanıyordu.Yıllar bizden samimiyetimizi,sevgimizi alıyordu. Ve benden...Zerrelerime kadar benden çok şey almıştı. Sevdiklerim yerine nefretle andıklarımı,güven yerineyse kuşku ve şüpheyi bırakmıştı. Tepeden aşağıya bırakılan kaplumbağalar gibi yere çakılmıştım. Paramparça bir şekilde,ruhumun çürümesine şahit olmuştum. Tek fark bu hissi yok oluştan canlı bir enkaz olarak kalmıştım. Canlı.Her gün yaşayan bir enkaz.


    "Beni dinle. Ben çok-"


    "Pişman mısın?"dedim sözlerini keserek. Yanaklarımdan boynuma doğru akan yaşların rahatsızlığıyla kıvrandım."Buna inanmıyorum. Diğerlerini kendine inandırabilirsin. Beni asla. Senin yüzünden sekiz yıldır mezara gidemiyorum. Senin yüzünden hiçbir adama güvenemiyorum. Yıllar önce attığın tokadı hatırlıyor musun?O zaman da pişman olmuştun. Ben de seni bir salak gibi affetmiştim. Ama o zaman için bir nedenim vardı. Artık o neden yok. Seni affetmem,sana el uzatmam için bir gerekçem yok. Şimdi...Beni dönüştürdüğün bu insandan özür dileme. Çünkü içimde sana dair en ufak bir şey bile yok. İçimde bittin,unuttun mu?Aramızdaki bu bağ bir şeyleri değiştirmiyor."deyip kapıyı gösterdim."Gelme,Emir. Bir daha kapıma gelip benden af dileme. Bende seni affedecek ne vicdan kaldı ne de sevgi. Duyuyor musun?Sen annemin mezarına git. Ankara da işin ne?Kayseri'de ol. Burayı da unut. Beni unut."dedim kazağımın kollarını çekiştirirken.


    "Afra-"


    Hiddetle ellerimi kaldırdım."Sus. Afra yok artık."deyip hızla koridora doğru ilerledim. Çelik kapının kolunu kavrayan parmaklarım metalin soğukluğuyla uyuşurken beynim kaynamış bir havuç gibi kendini salmıştı. Kulaklarım uğulduyor,zihnimde belli belirsiz sesler duyuyordum. Kapıyı açtım. Sessiz bir şekilde gidişini izlerken basamaklardan aşağıya inmesini,apartmanı tamamen terk etmesini bekledim. Sırtımdaki ürpertiyle birlikte,kendimle baş başa...Kapıyı hızla çarptım. Anahtarlar şıngırdarken anahtarlıktaki koyunlar birbirlerine çarpmışlardı. Eskiden olduğu gibi. Acıyla başımı kapıya dayadım. Ellerim titriyor,şakaklarımdan sıcak bir ağrı yayılıyordu. Dizlerimi karnıma çekip hıçkıra hıçkıra ağlarken bu sefer daha bir başka yıkıldığımı idrak ediyor,daha bir toparlanamaz duruyordum.


    Ne kadar ya da ne zamandan beri olduğunu umursamadan öylece saldım kendimi boşluğuma. Yıllar önce odamda solan o menekşe gibi büyük bir kaybın doruklarında ayna misali anılara bakarak kavşaklarımdan geçiyor,her bir toz zerreciğini hatırlamak adına zihnimi zorluyordum. Dağılan benliğime öfkelenmesi,nefret etmesi için bir sebep arıyordum. Sonuç:Hüsran. Yine eski sözler,cümleler kulaklarımda çınlıyordu. Hatırlamak istemediğim ne varsa eteklerime doluşmuş,taş misali ağırlaştırmıştı kollarımı. Dayanamadığımı hissettim. İlk defa dayanamadığımı hissettim.


    Bacaklarım saatler süren bir zorlamanın ardından güç bulup nihayet çuval gibi yığılan bedenimi taşımaya razı geldiğinde kendimi odamdaki çalışma masasının başında dururken buldum. Odaya nasıl geldiğimi bile hatırlayamazken titreyen ellerim köşedeki çerçeveyi buldu. Fotoğraf karesinden gülümseyen dört gözle yüz yüze geldiğim hissine kapıldım. Muhayyel,annem,kardeşlerim...Ve köşede her şeyden habersiz gülümseyen bir adet ben!Şimdilerde kanatları kırık bir kuştan farksız olan zavallı ben...Acıyla inleyerek yatağın ayak ucuna çöktüm. O kareden geriye bir tek benim kalmam,benim şu kahrolası nefesleri ciğerlerime çekmem...


    Acıyla inledim.Salt acıyla.Hiç gelmeyecek yıllarıma.

    Şule Akçay

    https://www.strawpoll.me/17261037