• Bir daha bu yüzle yanına gelmem
    Yüzümü yıkar da gelirim
  • Yaşar Kemal'in 32 senede yazdığı büyük eser pardon büyük bir hiciv örneği olan İnce yavrumuzun ilk eseriyle birlikteyiz.

    Diğer Yaşar Kemal kitaplarını incelerken söylüyorum. Edebiyatımızda köy hayatını veya kırsal kesimdeki yaşamı en iyi anlatan yazardır.Kitabı okurken Memed nerede ise sizde oradasınızdır. Çukurova'nın o yakıcı sıcağı ve çakırdikeninin kanattığı yüreklerimiz bu kitaptan bize kalan güzel şeylerdir.

    İnce memed bir yetim hem babadan hem dünyadan yetim.İçindeki o tabuları yıkma isteği ve iğrenç bir şekilde işleyen düzeni bertaraf etme arzusu onu dağlara yönlendiriyor.

    Toros dağlarında geçen maceramız adeta bize sistemi sorgulatan ve insanların nasıl hor görüldüğünü devletin veya yönetim makamların nasıl kendi çıkarlar uğruna insanları ezip geçtiğini çok iyi tasvir ediyor.

    İnsanları ezen ağalar ne olacak peki ? Abdi ağa ah keçi sakallı mendebur nasıl bir vicdansızlık ve zalimlik abidesisin sen. Memedim yavrum şahinim bütün Çukurova'nın umudu sensin.
    Sen bu pislikleşen yeryüzünde yayılan gür bir pınar suyusun sen akarsan güzelleşir toprağımız.

    İnce Memed'in ilk kitabında Memedin içindeki tomurcuğunun nasıl fidana dönüşmesini anlatıyor ve daha neler neler anlatmak olmaz okumak lazım dostlarım..
  • "Bakma saatine ikide birde!
    Hâlin neyse saat onun saati.
    Saat tutamaz ki, ölü kabirde;
    Zamana eşyada gör itaati!
    Bir kıvrım, bir helezon,
    Her noktası baş ve son..."*

    Bir saati ne kadar çok sevebilirsiniz? Kolunuzda, duvarınızda veyahut masanızda. Bir saat bakmaktan başka ne işe yarayabilir? Peki bir saat sadece saat midir? Tüm bunlara ve daha fazlasına baş karekterimiz Hayri İrdal cevap verecek. Hayri İrdal kim mi? Hayri İrdal'ı anlamak için biraz kitaptan bahsetmemiz lâzım. Ne yaptın sen bana Hayri Bey?

    Saatleri Ayarlama Enstitüsi büyük yazar Ahmet Hamdi Tanpınar'ın 1961 yılında yayımlanan ünlü romanıdır. -1961'de yayımlanan bir kitabı 2018'de keşfetmek ne kadar uygundur bilmiyorum ama okunacak binlerce kitap var ki; mecburen unutuyor veya gecikiyoruz.- Kitap Cumhuriyet öncesi ve Cumhuriyet sonrası dönemi batılılaşma çabalarını ironi dolu bir dille resmetmeğe çalışır. Kitabı okuyanların çoğu gibi ağır bir dili olduğunu bende söyleyebilirim -hatta ilk başlarda uykumu bile getirmiştir- ama kitaba devam ettikçe üslubun akıcı olduğunu anlıyor ve rahatça okuyabiliyoruz.

    "Anla beni! Bana insanlar yüklendiler, başka bir şey yok ortada..." (sy.112)

    Peki nedir Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün teması ve kimdir bu Hayri İrdal?

    Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nde Hayri İrdal'ın hikâyesini okuruz. Bir nevî Hayri İrdal biyografisi. Yababcılaşan toplumda kendi konumunu sorgulayan İrdal, ailesi dahil çevresindeki herkesin farklılaşan davranışlarının ve başkalaşan arzularının arasında ne yapacağını şaşırmış ve arada kalmıştır. Kafası karışan İrdal, toplumun geçirdiği yabancılaşmaya ayak uydurmakta oldukça zorlanmaktadır. O ne kadar zorlansa da tüm çevresi bu trene binmiştir bir kere. O da her ne kadar istemesede, daha fazla kendini bu ivmelenmeden sakınamaz ve istemsizce akıntıya kapılır.

    "Hiçbir şeyin birbirini tutmadığı ve her şeyin en şaşırtıcı şekilde birbirine bağlı olduğu bir dünyada, bilmediğimiz bir yerde kopan bir fırtınanın getirdiği enkazdan yapılmış bir panayırda imişim gibi yaşamağa başladım."(sy. 143)

    Biz okurlar, Hayri İrdal'ın başından geçenleri okurken kendimizi yer yer "Bu kadar da olmaz ki canım?" derken buluruz. Ama bu hissiyatımız kalıcı olmaz. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın bu gibi yerlerde hikâyenin dizginlerini eline alıp okuyucuya nefes alacak aralık verdiğini söyleyebilirim. Bir nevî uyku ile uyanıklık, rüya ile gerçek arasındaki ince çizgide tam da Tanpınar'ın istediği şekilde gidip geliyoruz.

    "Bu evlendiğimizin ikinci yılında bir pazar sabahı oldu. O, yatakta saçlarını yastığa dağıtmış, tembel tembel, kendisini kaldıracak bir vinç bekliyordu..."(sy.152)

    Saatleri Ayarlama Enstitüsü, geçtiği dönemi yani 1961'i en ince ayrıntısına kadar bizlere yansıtır. Kendimizi adeta yüzyıl öncesini anlatan bir filmin içinde gibi hissederiz. Biz okuyucular, Hayri İrdal'ın maceralarını yanı başından takip eder; kâh onunla kahvehânede, yamalı elbiseleriyle çay içerken, kâh kucağında halasının şalı, yelpazesi ve saplı dürbünüyle, büyük baldızının avaz avaz söylediği şarkıları dinlerken buluruz.

    "Hayri Beyefendi, bizim Hayri, sizin Hayri, dalgın Hayri... Ne kadar çok Hayri var. N'olur birkaçını yolda eksek. Herkes gibi ben de bir tek insan, kendim olsam."(sy.204)

    Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü okuyunca Tanpınar'ın psikanalize duyduğu ilginin yansımalarının genişçe yer kapladığını ve Hayri İrdal'ın düşünceleri ve diğer karekterlerin konuşmaları üzerinden psikanalitik değerlendirmelerde bulunduğunu göreceksiniz. Tanpınar bunları yaparken hikâye akışını bozmamaya özen gösterir ve romanın sürükleyiciliğini sekteye uğratmaz ki; biz okuyucular için bu son derece önemli bir husustur. Belki de Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün başarısı da burada yatar. Tanpınar, bizi düş ile gerçek arasında zamanını dahi kestiremediğimiz bir yolculuğa çıkarır ve bunu yaparken birbirinden farklı noktalara parmak basar ama okuyucunun ilgisini daima elinde tutar.

    "Bugün aile artık arkadaşlık üzerine kurulmuş bir müessese oldu. Fakat erkeklerimizin fikrî terbiyesi henüz bir mertebeye gelmediği için..."(sy.229)

    Son dönemde insanın hayal gücünün gerçek hayat ile iç içe geçtiği eserlere ilgi duyduğumdan, Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün, grotesk anlatımı Cumhuriyet’in kuruluş dönemine yedirmesinden oldukça keyif aldım. Ben de Hayri İrdal’la insanların davranışlarına hayret ettim, onun olaylara verdiği tepkiler benim tepkilerim oldu. Bundan 57 yıl önce yayımlanmış bir eserin bugün bile bu şekilde değerlendirilebiliyor oluşu Tanpınar’ın yeteneğini gözler önüne sermekle kalmıyor, takdir edilmeyi sonuna kadar hak ediyor. Elbette Tanpınar’ın bu farklı ve hiciv dolu üslubu, bazı okurları yorup, onların kafalarını karıştırabilir. Ağdalı Türkçesi, sık kullandığı alaycı, absürt dili kimisi için çekici gelmeyebilir. Absürt olayların, tarihsel bir dekor önünde anlatılıyor oluşu bazı okuyucuların kitabın içine girmesini zorlaştırabilir. Kimilerine kitabı okumayı bitirmeden elinden bıraktıracak kadar sıkıntı yaratabilecek bu noktaları göz ardı etmiyorum. Buna rağmen, Saatleri Ayarlama Enstitüsü, her kitapseverin mutlaka eserlerini okuması gereken Tanpınar’ın Türk Edebiyatı için ne kadar eşsiz bir değer olduğunu göstermesi açısından önemlidir. Cumhuriyet dönemi yaşanan toplumsal değişime tuttuğu ışık ile de özeldir.

    "Oyun bitti, Allahaısmarladık!"(sy.382)

    *(İncelemenin başında yer alan şiir, Necip Fazıl Kısakürek'in 1982'de kaleme aldığı Saat adlı şiirinden bir parçadır.)

    S.Y.
  • Bir Ölünün Anıları, Bulgakov’un diğer romanlarındaki rejim eleştirilerine geniş boyut kazandıran bir roman. Üstat ile Margarita ve Köpek Kalbi’nin sayfalarına sinen faşizm, rejim despotluğu, dikta olmuş halk kitleleri ve korku gibi kavramların ne derece okura geçirdiği hususunda BÖA, hiç de azımsanacak boyutta değil, ki geri planda kalmış olması da oldukça şaşırtıcı bir durum. 225 sayfalık romanın salt bu eleştirilerle donanmış olması kurguya ket vursa da, Bulgakov’un dünyasına adım atmış olanlar için bir sorun oluşmayacaktır.

    Bir Ölünün Anıları, Bulgakov’dan okuduğum üçüncü kitap oldu. Sergey Leontiyeviç Maksudov’un günlüğü bir özyaşamöyküsel niteliğinde. Giriş bölümünde karakterimiz vedasından önce defterini en yakın dostu Bulgakov’a gönderiyor. Bulgakov ise bölüm başlıklarını belirleyip imla hatalarını düzeltmek dışında metne dokunmadığını telkin eden bir girizgah atıyor ve sonra bu küçük oyuna inanmış gibi esere başlamamız isteniyor...

    Gazeteci Leontoyeviç Maksudov bir kitap yazmaktadır, kitabının tenkitlerle güçleneceği düşüncesiyle sürekli dostlarıyla bir araya gelmek ister ve bu konuda yanlışları süzgeçten geçireceğini düşünür. Ama düşündüğü gibi midir? Kitap kimin elinden geçtiyse basılmaması gerektiğe dair öğütler alır. Roman içten içe beğenilir. Maksudov, tenkitlere ve baskılara kulak tıkayıp, giriştiği işinde pes etmeyecek, soluğu yayınevlerinin kapısında alacaktır. Yaşamı Martin Eden’ın ilk basamakları gibidir; arkadaşlarından, çevresinden, yayın kuruluşlarından sürekli olumsuz cevaplar alır, ama sonsuz tutkusu bunun önüne geçmek için mücadeleye hazırdır; ta ki değişmez aynılık beynini oymaya başladığı ana kadar.

    "Her şey kesinlikle aynı ve her şey kesinlikle doğru,' dedim sert bir biçimde!"

    Bazen cümlelerin çözüm getirmediğini anladığımızda veya yeni günün bir önceki günden farklı olmadığını hissettiğimizde bu cümlenin benzerlerini dile getiririz. Lakin sindirilmenin veya kaçmanın telkin ettiği bir cümle değildir bu. Keza alışkanlıklara, savaş çığırtkanlığına, diktaya, erişilmez olana, kıskançlığa, korkaklığa, zorbalığa, küstahlığa, algı sınırlarına ve monotonluğa en somut karşı koyma biçimidir. Bir nevi düz ağızla “sen de haklısın” demektir, var olan enerjinin daha doğru zemine saklanmasıdır, katı ve değişmez kurallara protestodur, kitlenin karşı konulamaz baskısıyla popüler olmanın özendirildiği ve bunun için her şeyi yapabilecek vasıfsızlara karşı en etkili ket vurma biçimidir. Çünkü o, ne kadar mükemmel cümleler kurarsa kursun, kendisini ne kadar doğru biçimde ifade ederse etsin hep mağlup ayrılacaktır. “her şey kesinlikle doğru…..” demeyi gerektiren en doğru anlar, böylesi çıkmaz durumlardır işte!

    -Spoi olabilir- Kitabın son bölümlerine girdiyseniz kendinizi kara mizahın içinde bulabilirsiniz. Ana karakterimiz sonunda kitabını bastırmak için uygun zemini bulur. Daha doğrusu kötü ruh-kendisinin tabiriyle- karşısına çıkar ve romanın basılacağını söyler. Az bir miktara ruhunu sattığına inanan Maksudov için her şey çıkmaza girmiş, kendisine verilen vaatlerin yerine getirilmemesi ve bürokrasinin işin içine katılması Maksudov’u buhrana ve umutsuzluğun pençesine bırakmıştır...

    Bulgakov okurun karşısına yine sürrealist bir ortam çıkarır, hayal ile gerçeği girift durumlarda yerden yere vurur. Bürokrasi alayını trajikomikleştirerek Ekim devrimine büyük eleştiri getirir, ki bu tüm sayfalara siner haldedir.
    Bir Ölünün Anıları, tiyatro kulisleri ve onun sözde eleştirmenlerine karşı kaleme alınan bir roman olmakla beraber, sanat, mizah gibi unsurları ince bir yergi ve hiciv ile 'sahneye' taşır. Bulgakov, Köpek Kalbi ve Usta ve Margarita kitaplarında olan satirik öğeler ve gerçeküstücü tonu bu eserle devam ettirdiğini söylemek mümkün. ÜİM’de Stalin ve faşist Sovyetler’i yeren Bulgakov, evvelinde karşı olduğu bir diğer sisteme, yani Lenin’e, sınıf çatışmalarına, bürokrasiye, onun baskıcı ve ölümcül yöntemlerine nasıl karşı durduğunun teatral bir göstergesi niteliğindedir bu günce.

    Keyifli okumalar dilerim...
  • seni seviyorum
    satır başı
    seninle ölmek istiyorum
    devenin başı

    mecburi durak

    her yol roma'ya çıkıyor
    her yolcu sana

    ince hiciv

    bir daha bu yüzle yanına gelemem
    yüzümü yıkar da gelerim

    kutuplara kutuplara

    yirminci yüzyılın yarısını geçeli on yıl oluyor
    füzeler güneşe vardı
    demek ki bu dünya dar bize
    bu dünya ancak kötülere yetiyor
    iyilere yer yok
    haydi, gel aya gidelim
    ...
  • “Şehrin üzerinde bir sis vardı”

    Bu sis fiziksel gerçekliğinin dışında adalet sistemi üzerindeki kara bulutlar gibiydi. Aynı zamanda toplumsal ve bireysel olarak insan davranışlarına da yansımıştı. İngiltere çok büyük ve güçlü görünüyordu, oysa hem gökyüzünde hem de insanların ruhunda bir karamsarlık hakimdi.

    Kasvetli Ev, Büyük Umutlar dan sonra okumuş olduğum ikinci Charles Dickens kitabı. Yazarın bu kitabında dünyasını daha iyi anlamaya başladım, mizah anlayışını, kelimelere döküşünü ve kelimelerle oynayışını beğendim.

    İnsan davranışlarını analiz etmede ustalık, kitabın en fazla göze batan özelliği bence. Yazarın Bayan Summerson’a söyletmiş olduğu “ insanları ve davranışlarını izlemeyi seviyorum” ifadesiyle kendini tarif etmiş olduğu ve bu davranışlar üzerine meşgul olduğu çok aşikâr. Dolayısıyla bu birikim karakter seçimi ve tahlillerinde başarı olarak kitaba yansıyor.


    Yazarın özellikle benzetmeler yaptığı bölümleri, daha sonra da aşırılıklara yaptığı vurguları çok beğendim. Kısa kısa yer vermek gerekirse;
    - “Yapayalnız Tom” semtinde, karanlığın yaşayanların hayatlarına yansıması, daha sonra sabah ışıklarıyla birlikte şehrin kendisinin de istirahat edip yenilenmesine benzetilmesi.
    - Bay Vholes’un büro kedisinin fare deliğini gözlemesinin Bay Vholes’un müvekkilini gözlemesine benzetilmesi.
    - Masum hayvanlarla Jo’nun bilinçsizlik ve masumiyet yönüyle benzetilmesi.
    - Ada’nın parasının Bay Vholes’un bürosunda gördüğü mumlar gibi eriyip gitmesine benzetilmesi.
    - Avukatın elini sallamasını, adalet sistemindeki eksiklikleri sıvama niyetine benzetilmesi,
    - Gemi levazımatçısı Bay Krook’un başyargıca, her şey alınan fakat satılmayan paçavracı dükkanının Chansery mahkemesine benzetilmesi,

    eşya ile insan davranışları üzerine benzetmelerde ustalık olarak göze batıyor ve bunları çok değerli buluyorum.

    Aşırılıklara dair yazarın sunduğu; Kararsızlığın aşırılığı, Tembelliğin aşırılığı, Lüksün aşırılığı, Şüphenin aşırılığı, Hayırseverliğin aşırılığı, Adabın aşırılığı, ayrı ayrı karakterler üzerinden ustaca anlatılıyor. İlk bakışta olumlu bile gözüken her kişilik özelliğinin aşırıya kaçtığında nerelere varabileceğine dair ince bir üslupla yerme göze batıyor. Özellikle bazı karakterler üzerinden belli başlı davranışlar, kitap boyunca tekrar edilerek zihinlere kazınıyor.

    Bu kitapta yazarın, hukuk sistemine ve adaletin gecikmesine eleştiriden başlamak üzere İngiltere’nin bir çok yapısal sorununa kendine has üslubuyla göndermeler yaptığını söyleyebiliriz. Joodle- Koodle-Loodle/ Guffy- Huffy-Luffy isimleri üzerinden siyasette sorunların isimlerle değil, sistemlerle çözülebileceğine dair hiciv- eleştirilerini beğendim. Yazarın hayat hakkında sayfaların arasına sıkıştırmaya çalıştığı söylenecek çok sözü olduğunu görüyor ve buna önem veriyorum.

    İkinci cildin başlarında hikayedeki karakterler arttıkça biraz zorlandığımı söyleyebilirim. Daha sonra kitap,Esther ve Lady Dedlock ana karakterleri etrafında şekillendikçe kurgu oturmaya ve akıcı hale gelmeye başladı. Yazar, kitabın sonlarına doğru bu kadar farklı karakteri ustalıkla toparladı ve güzel bir hikaye ortaya çıktı. Bu kitapta da Büyük Umutlar da olduğu gibi bir gencin maddi ve manevi tüm ihtiyaçlarını karşılamaya kendini adamış bir hami vardı. Bir romanda rastlanması pek mümkün olmayacak kadar fazla iyilik timsali karakter göze batıyordu. Ama ben özellikle, Bay Woodcourt’ı anlatan “Birilerine faydalı olabilmesi, yüce hizmetlerde bulunabilmesi şartıyla sıradan seviyeyle de yetinecek bir adam” ifadesini beğendim.

    Kitapta traji-komik bir tiyatro havası hissettiğimi söyleyebilirim. Yer yer Shakespeare’ a atıflarda bulunan yazarımızın Shakespeare tiyatrolarının benzerini kitabına başarıyla taşıdığını düşünüyorum. Yazarın karakterler ve kelimeler üzerindeki bu oyununu izlemek üzere sizleri de davet ediyorum.
    İyi seyirler)
  • Çok uzun zamandır şiir yazamıyordum.Belki edebi bir değeri yoktur ama dayanamadım çok sevdiğim kitaplarıma da iki dörtlük miras bırakmadan bu dünyadan göçmeyeyim dedim.

    KİTAPLARIMA
    Atsız'a sordum da macerasını
    Yazdığım Bozkurtlar az mıdır dedi
    Necip de tüttürüp sigarasını
    Çilem'in yanında söz müdür dedi

    Ahmet Hamdi işi aldı ağırdan
    Karakoç köz oldu yandı bağırdan
    Celâl'i söyledi dertten, kahırdan
    Hicran'a bulanan giz midir dedi

    Puslu kıtaların atlası burda
    Kazangap olmaz mı sohbet olur da
    Mesnevi okuyan huzur bulur da
    Yunus'a bahşolan öz müdür dedi

    Dikenler üzerken İnce Memed'i
    Yandı da ciğeri bir ah demedi
    Verilmiş Cezir'e yâr, istemedi
    Sevginin gayesi kız mıdır dedi

    Sadık Turan dedi hikâyem uzun
    Attila incinmiş elde var hüzün
    Seyrani sultana çatarken sözün
    Allah'tan gayrısı baz mıdır dedi

    Tanburi pabuçla olmuş imtihan
    Gazi Umur gibi kaldı mı civan
    Fuzulî,Bakiler yazarken divan
    Bir ulu dergaha naz mıdır dedi

    Bayrağın gölgesi Arif'in şanı
    Veysel'de aradık bulduk insanı
    Kahpece dökülmüş Bamsı'nın kanı
    Yaremiz on mudur yüz müdür dedi

    Hayatı öğrendik Meriç babadan
    İlber'le kurtulduk hep acabadan
    Hayalî ah çekip bunca çabadan
    Mirasım âleme râz mıdır dedi

    Garip Önder senin işin okumak
    Her cevheri Dertli Dertli dokumak
    Zihnîden, Nef'iden hiciv şakımak
    Alemde bulunmaz haz mıdır dedi

    Önder Eryılmaz