• Bir kadın ne kadar güzel, kültürlü,

    Zarif, dürüst ve hoş olursa olsun

    Hırçın, huysuz ve asabiyse son derece iticidir

    Hangi erkek böyle bir kadınla birlikte olmak ister?

    Yanınızda lüzumsuz el, kol hareketleriyle

    Asabi mimiklerle dişlerini sıkarak konuşan

    Her an patlamaya hazır bir bomba ile

    Ne kadar huzurlu ve mutlu olabilirsiniz?

    Şık giyinmek de önemlidir ama zerafet daha önemlidir

    İnsan yaradılış itibariyle hantal olabilir

    Öyle ölçülü öyle güzel yürüyen toplu hanımlar vardır ki

    Onların yürüyüşlerini bile izlemek ruha huzur verir

    Hele onlarla yürüyüşe çıkmak ne kadar mutlu eder insanı

    Yere basışlarındaki yumuşaklık

    Adımlarındaki acelesiz huzurlu tempo ruhu rahatlatır

    Zerafet kadını şiirleştirir..

    Ne kadınlar vardır tesettürlü de olsalar

    Süzülür gibi dans eder gibi yürürler

    Bir bardak su verirken bardağı değil dünyaları uzatırlar insana

    Hizmet önemli değil, sunuş önemlidir

    Yumuşak, hoş bir hareketle, gözlerinin içi gülerek

    Saygı ve sevgi dolu bir bakışla

    Uzatılan bardağın içindeki her ne ise mutluluğa dönüşür

    Daha içmeden huzur, mutluluk ve yaşama sevinci yayılır ruha

    Sunulan suysa

    Su da hayatsa

    Bu su ab-ı hayattır

    Günaydın aşkım, canım.. demeseler bile

    Öyle bir tebessümle gelirler ki yanınıza

    Hangi kötü ruh halinde olursanız olun

    O anda gülümser, huzur duyar, bütünleşiverirsiniz

    Bir demet çiçek gibidirler

    Cıvıl cıvıl bir kuş, berrak akan bir su, gün ışığı gibidirler

    Uzaktan duyarsınız sıcaklığını

    Ona doğru yaklaştığınızın farkına bile varamazsınız

    Mıknatıs gibi kendilerine çekmişlerdir sizi

    Demir tozları gibi yapışır kalırsınız

    Zaman durmuştur, mekan orasıdır

    Dünya o kadarcıktır

    Kalabalığın sayısal değeri bire inmiştir

    İkiye çıkmasına da lüzum yoktur

    Şiir gibi yürürler, şiir gibi dolanırlar etrafınızda

    Şiir gibi konuşur, en güzel melodiler gibi gülerler

    Ağlayışları da hiçbir kadının ağlayamayacağı kadar güzeldir

    Hiçbir kadın senin kadar güzel ağlayamaz

    Bir yıldız yağmurudur senin gözyaşların der ümit yaşar oğuzcan

    Film de onlardır, şarkı da hayat da..

    Dokunmaya kıyamazsınız, bakmaya doyamazsınız

    Birkaç ömür daha istersiniz yaradandan

    Okşasanız saatlere düşman olursunuz

    Dünyanızı cennete değişmezsiniz

    Dansedercesine yaşamaktır onunla günlük hayatı yaşamak

    Gülümseyerek uyanırlar

    Müzikte dansedercesine çay yapmaya giderler

    Telaşsız, cıvıl cıvıl güne başlayan sevimli kuşlar gibidirler

    Geyşalar gibidirler

    Onların tüm amaçları erkeklerini mutlu etmektir

    Onları mutlu ederek, mutlu olurlar

    Bir de hizmetçi ruhlu kadınlar vardır

    Sabah sabah oflaya puflaya yataklarından kalkarlar

    Söylene söylene takır tukur temizliğe başlarlar

    Kafanıza çarpar gibi kurarlar sofrayı

    Mükellef bir kahvaltı sofrasında bile çekilmezler

    SADECE BAYANLARIN MI ROMANTİZMDEN HOŞLANDIKLARINI SANIYORSUNUZ

    YA DA SEVİLMEKTEN

    ERKEKLERİN DE ROMANTİZME, SEVGİYE, İLGİYE İHTİYAÇ DUYDUĞUNU DÜŞÜNMÜYOR MUSUNUZ?

    ONLAR SEVDİKLERİNE İNANDIKLARI, DOYA DOYA SEVGİ ALDIKLARI ZAMAN KAHVALTILARINI YAPMIŞ OLURLAR

    O KONUDA AKŞAMA KADAR ACIKACAKLARINI

    BAŞKALARINA İHTİYAÇ DUYARAK AVUÇ AÇACAKLARINI, SEVGİ DİLENECEKLERİNİ DE SANMIYORUM

    Akşam da aynı sıcaklıkla karşılarım

    Aynı huzur ortamına çekildiklerinde onlardan mutlu kimse olmaz

    Kovsanız da yanınızdan ayrılmaz,

    Ne kadın ne erkek kimseye ihtiyaç duymazlar

    O sizindir

    İmza ile kanun ile değil

    Bir köle gibi seve seve

    Artık herkes onu sizden kıskansın

    Sahabeden birisinin hanımı ekmeğini, suyunu güneşe koyar

    Sıcak su, kuru ekmek yermiş

    Kocası işinde öyle yiyor diye

    Eşini, erkeğini kendinden önce düşünür zarif olan kadın

    Onu ana gibi şevkatle sarar

    Abla gibi kanat gerer üstüne

    Kardeş gibi yanında canında taşır

    Arkadaş gibi omuz verir paylaşır

    Eşi olarak da tüm yüreğiyle çok sever,herkesten üstün tutar

    Sahip çıkar kardeşim, sahip çıkar..

    Evde ne huzur veriyorsunuz da dışarıdakilerden kıskanıyorsunuz

    Herşey iyi gidiyorsa onlar neden kendini dışarıya atıyorlar

    Arılar bal dolu kovanlırını neden terkediyor

    Acı yok, tatlı yok, evde duranın aklı yok

    Kalıp gibi kolalı kadın olmayın

    Sinirden tirtir titreyen, söylenen,

    bağırıp çağıran, kavgazan, fettan, fetbaz bir kadın olmayın

    Önce sakin olun

    HUZUR BULUN, HUZUR VERİN..

    Sonra zarif olun, daha sonra da duygusal olun

    Akıllı olun akıllı

    Unutmayın ki; onların herkesten önce

    Size ihtiyaçları var...
  • YARISI OLMAYAN ADAM -YILBAŞI ÇAVUŞ

    Yazar: Ragıp Karadayı

    NOT: Merhume Ayşe GÖNEN Hanımefendinin yaşamış olduğu hatıradan hikâyeleştirilmiştir…

    ***

    Çocukluğumun ve gençliğimin geçtiği küçük ve şirin kazamızda huzur ve saadetle yaşayan, hâli vakti yerinde zengin bir aile sayılırdık. Memleketimiz; yedi düvele karşı mücadele ettiği büyük bir cihan harbi yaşamış, adeta taş taşın üstünde kalmamıştı. Görünüşte galip gelmiş, düşmanları yurdumuzdan kovmuş, esaret zincirlerini kırmış, hürriyetimize kavuşmuştuk. Kavuşmuştuk ama o zalim düşmanlara da ram olmuş, gönüllü köleleri hâline getirilmiştik.
    Harp, insanımızı fukaralaştırmıştı lakin yeniden devlet olmanın havası vardı üzerimizde; yüzümüz ak, başımız dik ve oldukça da gururluyduk.
    Umumi harpte sayısız şehid vermiştik. Bir o kadar da gazimiz aramızdaydı. Gidip de geri gelmeseyeci o acı günleri unutturmayan canlı şahidlerdi her biri. Gazi dediklerimiz öyle normal insan değil; bir çok uzvunu kaybetmiş yarım adamlardı. Kiminin ayağı, kiminin kolu, kiminin ise hem ayakları hem kolları kopmuştu. Gözünü kaybedenler, hâlâ vücudunda bir mermi veya bir kaç şarapnel parçası taşıyanlar ve daha neler neler…
    Şehit aileleri; evlatlarını vatan için, millet için, din-iman için verdiklerinden ve gaziler bu uğurda sakat kaldıklarından dolayı üzülmüyor, aksine tarifsiz bir hazla karışık şeref duyuyorlardı.
    Dul şehit eşlerinin ve yetimlerin gelirleri yoktu, fakirlerden de fakir sayılırlardı. Gazilerin ise çoğu zaten çalışamayacak durumdaydı. Ama kimseden bir şey istemeye tenezzül etmezlerdi. Bu asil insanların vakarlı duruşlarının farkındaydık. Herkes; nezakete hareket eder, onları incitmekten imtina ederdi. Yardımlar aleni değil belli etmeden usülüne münasip yapılırdı. Evimize ne alınırsa aynısı şehit ve gazi evlerine de alınır, yiyecek ve giyecekle beraber mendillere sarılmış paralar sepetin bir kenarına iliştirilir, etrafa hissettirmeden kapıları çalınır, açana; “bu sizinmiş” denip teşekkür beklenmeden bırakılır, dönülürdü.
    Kimse; “ben şunu gönderdim, şöyle yardım ettim” gibi söz söylemezdi. Yapılan yardımlar ihtiyaçlarına cevap veriyor muydu? Bilinmez ama yetmese bile; ne şehit aileleri ne de gaziler: “Benim şuyum eksik, buyum yok, çaresizim, açım, susuzum, sahipsizim, yandım, öldüm, bittim” demezlerdi. Belli ki; bu aziz vatan için şehit yakını olma sabrının sevabını veya gazi olup işe yaramaz hâle gelmenin şerefini bu fani dünyada harcamak istemiyorlardı.
    Sanırım harplerde yaralananların çirkin görünüşlerinden, sakatlıklarından dolayı üzülecekleri bir lakap takılmasın diye halkımız gazilerimize hoş isimler yakıştırmışlardı.
    “Hoca Enver, Yedidöven Ali, Görünmez Kâzım, Kale Mustafa, Yarım Dünya Musa, Korkusuz Şaban, Bayraktar Yusuf” gibi…
    Bunlardan birinin lakabı da; “Yılbaşı Çavuş”tu. Bu gazimizin vücudunun hemen hemen sağ yarısı yoktu. Sağ gözünü, sağ kulağını, sağ kolunu, sağ bacağını kaybetmişti. Kafasının sağ tarafı derin yanmış olmalı ki; kızıl ve şekilsiz yara izlerine bakılamıyordu.
    Bu yarım adamın görünüşü korkunç olmasına rağmen çok da merhametli ve müşfikti. Hâlâ “VATAN” der, başka bir şey demezdi. Fakir olmasına rağmen çocukları nerede görse mutlaka ellerine şeker, ceviz bir şey tutuşturur, sevindiridi. Çok az konuşan bu “YILBAŞI ÇAVUŞ” lakaplı gazimizi sevmeyen, saymayan yok gibiydi.
    Ailem; kazamızın okumuş-yazmış en tahsillisi sayılırdı. Babam, amcam, dayım muallim, dedem tahrirat kâtibi idi. Altı kardeştik. Dördümüz ilk ve ortaokulun çeşitli sınıflarında okuyorduk. Ağabeyim ve ablam büyük şehre, amcamın oğlu olan Rusihi ağabeyim ise yüksek tahsili için taa Paris’e gitmişti. Herkes ona imrenir, gıptayla bakardı.
    Rusuhi ağabeyim tatillerde Fransa’dan gelince adeta bayram havası eserdi evimizde. Onu baş köşeye oturtur; büyük-küçük etrafında halka olur, can kulağıyla dinlerdik.
    Anlattıkları Fransa’daki hayatıydı ama bize masal gibi gelirdi. “Ah medeniyet! Ah Fransa! Sen ne büyük, ne ulaşılmaz bir devletsin! Ey Fransa; ey Paris seninle aynı dünya üzerinde olmak bile şeref! Modanın, centilmenliğin, hürriyetin kısaca; “MEDENİYETİN MERKEZİ”i efsane devlet, modern şehir…” diyerek son noktayı koyarken biz de o hayranlığa çoktan kapılmış olurduk…
    Rusuhi ağabeyimin tahsil hayatı uzadıkça, şekli, şemalı değiştiği gibi huyu da pek değişmişti. Yer sofrasına oturmaz, çatalsız, bıçaksız yemek yemezdi. Börek, pasta, köfte, ızgara ve hatta dolma, sarma gibi yiyecekleri sol elindeki çatalla tutar, sağ elindeki bıçakla keser, küçük parçalar hâlinde nazikçe ısırırdı. Biz doğruluğuna, yanlışlığına bakmadan hayran hayran seyreder, her birimiz kimsenin görmediği yerde bıçakla yemek yemeyi dener fakat onun gibi beceremezdik. Gençlerin hayranlığına karşılık babam ve amcam; belli etmeseler de bu durumdan pek memnun değillerdi. Ona sol elle yemek yenmediğini söyleseler de o bildiğini okurdu. Büyüklerimizin; Rusuhi ağabeyimdeki değişikliklere; niçin bizim kadar hayran olmadıklarına bir mana veremez; “her hâlde yaşlılık psikolojisi” der, meseleyi anlamaya çalışırdık.
    Anlatılacak şey çok; mesela; sabahları “bonjur/günaydın” öğleden sonra da “bonsuar/tünaydın” demeyi ondan öğrenmiştik. Neredeyse “evet” ve “hayır” kelimelerini unutmuştuk, onların yerine de; oui/ vıy, non/no diyorduk. Babam ve amcam ise hâlâ eskilerde kalmış; “Selâmün aleyküm” veya “merhaba” demekte ısrar ediyorlardı.
    ***
    Mevsim kış, kasabamız bembeyaz gelinlik örtüsüne çoktan bürünmüştü. Sert soğuklar başlayalı ellisini geçmiş nice komşularımız hastalandı. Bazılarının bronşiti, bazılarının romatizması azmış, bazıları uyuzun, veremin pençesinde kıvranıyordu. Bu mevsimin hastalıkları saymakla bitmezdi ki… Soğuk ve sert rüzgârlar vınlayarak eserken, sanki bütün dertleri de beraberinde getiriyordu. Her tarafın karla kaplandığı bu mevsimde hava, karga gaklamaları, kurt ulumalarıyla beraber insan iniltileri ve hırıltıları ile dolup taşıyordu. Daha dün, mektepten gelirken çaresiz insanların perişanlığına şahid olmuştum. Bir tarafta çocuklar koşuşuyor, diğer tarafta ise ihtiyar hastalar, yatak-yorgan at arabalarına bindirilerek doktora götürülüyordu. Hastalığa yakalanmamışlar ise, yorgun ve zayıf bedenlerini ocak başlarında bir nebze olsun ısıtmakla meşgul…
    Hastaları saymazsak oldukça sade ve sessiz geçen koca mevsimi renklendirmek isteyen biri vardı; o da hiç şüphesiz amcamın oğlu Rusuhi’ydi. Birbirinden farklı Frenk menşeili düşündüklerini kafasında ölçmüş, biçmiş, toplamış, çıkarmış olmalı ki; bizleri görünce:
    – Hey kuzenler! Bilin bakayım ben ne yapacağım?
    – Ne yapacaksın abi?
    – Büyük bir dönüşüme başlangıç…
    – Neye başlangıç?
    – Mühim bir hadiseye!
    – Allah Allah! Gel de meraklanma!
    – Büyük bir değişim.
    – İyice meraklandık! Hadi söyle! Ne değişikliği?
    – Önce ailemizde değişim!
    – Allah! Allah!
    – !!!
    Merakımız hat safhadaydı anlayacağınız…
    Rusuhi ağabeyim; bu kış Fransa’da yaptığı tahsilini yarı bırakmış, apar topar geri gelmişti. Güya muvaffak olamadığı için de diploma verilmemişti. Oysa aynı Fransa Rusuhi’yi bizden almış yerine RUSİ’yi göndermişti, farkında bile değildik. Fransızlar ona “Rusi” diyorlarmış zaten. Yani iyice kendilerine benzetmişlerdi. Tam bir Fransız beyefendisi ile yaşıyorduk ve bu bize hem gurur veriyor, hem de davranışlarımıza çok tesir ediyordu. Onunla iftihar ediyorduk kısacası.
    Bir kış gecesi “lüks” adını verdiğimiz gaz yağıyla çalışan aydınlatma aracının gündüzmüş gibi ışıklandırdığı büyük odamızda toplanmıştık. Rusuhi ağabeyim; aile fertlerinin çoğunluğunu bir arada görünce; ellerini ovuşturarak babama, yani amcasına döndü:
    – Hey, oncle! Afedersiniz amca demeliydim tabii!
    – Mühim değil! Buyur yeğenim.
    – Yılbaşı geliyor.
    – Yılanbaşı mı?
    – Hay Allah iyiliğini versin amca! Ne yılan başısı? Yıl ba şı diyorum, yılbaşı.
    – Eee… her neyse!
    – Bu mevzuda ne düşünüyorsun?
    – Ne düşüneceğim yeğenim. Geliyorsa gelsin. Bize ne! Öyle bir derdim yok ki düşüncesi de olsun!
    – Öyle söyleme amcacığım! Medeni insanlar; her yeni şeyde kendilerini yeniliyorlar! Biz de; Amerikayı yeniden niçin keşfetmeye çalışalım, aynı şeyi yaparak kendimizi yenileyelim. Bakın birkaç gün sonra yeni yıla gireceğiz.
    – Girelim, ne var?
    – Aaa! Çok şey var amca çook! Yeni yılı, yeni seneyi coşkuyla karşılayalım. Karşılayalım ki o senemiz hep coşkulu devam etsin!
    – Yeni yılı karşılamakta ne demek? Sefa gelmiş, hoş gelmiş! Biz şimdiye kadar yılları da, Ramazan-i şerif hariç ayları da hiç karşılamadık. “Allah hayırlısını versin” der geçeriz.
    – Olur mu hiç amcacığım? Medeni memleketler gibi bir şeyler yapalım bu sene! Hem çocuklar için de bir değişiklik olur.
    – Nasıl, ne değişikliği?!
    – Yaşama değişikliği! Hayattan haz alma değişikliği!
    – !!!
    Konuşulanları merakla dinleyen biz çocuklar; hep bir ağızdan başladık:
    – Ne olur baba!
    – Ne olur amca?
    – Yılbaşını bizde yapalım!
    – Hadi, kırmayın bizi!
    – Hadi hadi!
    – !!!
    – Bak gördün mü amcacığım! Çocuklar da istiyor. Bırak garibanlar birazcık eğlensinler! Hem dert, keder ve tasalardan uzaklaşır, hem de monotonluktan kurtarırız.
    – !!!
    – Siz merak etmeyin; her şeyi hazırlarım!.. Ben Fransa da iken…
    – !!!
    Rusuhi abim “ben Fransadayken…Paristeyken…” diye başlayınca akan sular dururdu. Ne olduğunu, ne olacağını ve neticesini görmek, dinlemek için herkes pür dikkat kesilirdi. Yine Rusuhi ağabeyim “Fransa’da” diye başladığına göre en güzel, en hoş şeyleri söyleyecek ve yapacaktı.
    Babamın ve amcamın yılbaşına karşı oluşlarının tersine biz çocuklar çok istiyorduk. Hem de canla başla, delicesine. Bu yeni adeti pek merak ediyor ve oldukça da mühimsiyorduk. Hiçbir zaman unutamayacağımız, şimdiye kadar da yapmadığımız müthiş bir merasim olacaktı mutlaka. Rusuhi ağabey; “güzel” diyorsa, mutlaka güzeldi. Hele Fransa gibi, medeniyetin merkezinde kutlanıyorsa daha da güzel olmalıydı. Babam ve amcamın isteksizlikleri, bizim istekliliğimiz karşısında yenik düştü. Ve aile; gayesini bilmeden, hangi din mensupları ile bir olduğumuzu fark etmeden YILBAŞINI kutlamaya karar verdi.
    Evin hanımları hummalı bir çalışma içine girdiler. Baklavalar, börekler açıldı, çeşit çeşit şerbetler kaynatıldı. En güzel elbiseler sandıktan çıkartıldı. Evler baştan aşağı silinip süpürüldü iyice temizlendi. Her şey Rusuhi ağabeyimin kontrolünde ve ona sorulup yapılıyordu. Aşırı isteğimize boyun eğen babam ve amcam, fazla zararlı görmediklerinden olsa gerek ses çıkarmıyordu.
    Rusuhi ağabeyim; amcamın karısı olan yengeme, yani kendi annesine:
    – Hey Mama! Bu iş için hindi lazım!
    – O da ne evlat?
    – !!!
    Bu suale katıla katıla gülen Rusuhi ağabeyim, Fransa’dan geldikten sonra annesine “MAMA” diyordu hep. Alışmıştık, bizim de hoşumuza gidiyordu. Ne de olsa bir Fransızca kelime daha öğrenmiştik. O dediyse doğruydu. Öyle ya koskoca Fransa, Paris görmüş biri söylüyordu.
    – Ne hindisi oğlum? O dediğin olmazsa olmaz mı bu merasim?
    – Olmaz mama! Hiç hindisiz yılbaşı olur mu? Yılbaşı demek bir bakıma hindi ziyafeti demek! Çocuklar; bir kere de şöyle bir nar gibi kızartılmış hindi eti yesinler. Hep Fransadaki çocuklar mı yiyecek? Bizimkilerin ne eksikliği var?
    – Tamam da, o dediğin de ne?
    – Ne olacak; deve değil her hâlde, culuk!
    – !!!
    – Culuk mama! Niçin öyle şaşırdın ki? Culuk diyorsunuz ya… işte hindi dediğimiz o uçmasını bilmeyen aptal kuş. Bundan sonra her medeni gibi siz de culuk yerine “HİNDİ” diyeceksiniz. Fransa görmüş evladı olan ailenin farkı olmalı!
    – İyi dersin de a evladım; o hindi dediğin culuğu ben şimdi nereden bulayım?
    – Benim canım mamacığım! Sen istersen bulursun! Ortalık hindiden geçilmiyor.
    – Ama bizim yok!
    – Bizim yok ama komşuların var! Onlar seni kırmazlar…
    – !!!
    Culuğa “hindi” denildiğini de bu vesileyle öğrenmiştik. Bir şey daha öğrenmiştik hindiye Fransızların: “Turquie” dediklerini! Büyüklerimiz kızar diye bu ismi gizlemişmiş Rusuhi ağabeyim.
    Uzak, yakın komşulara haber salındı. O komşu öbürüne, bu komşu diğerine, diğeri diğerine derken bizim “culuk” dediğimiz “hindi” temin edildi. Bu arada komşular da iyice ne yapacağımızı meraklanmışlar, habire sorup duruyorlardı:
    – Yine ne iş çıkarıyor Rusuhi?
    – Onda iş çok! Bizde kaabiliyet yok! Culuk istiyor! İlla culuk…
    – Culuk yerine tavuk olmaz mı?
    – Hayır olmazmış! Rusuhi diyor ki; “Fransa’da yılbaşında hep hindi yenir” Mecbur biz de culuk, hayır pardon hindi arıyoruz.
    – Bu yılbaşı dediğiniz de ne? Ne kadar kuvvetlidir ki; dediği dedik!
    – Bilmem! Fransa’nın yılbaşısı işte. Rusuhi “yılbaşı kutlayalım” dedi, kırmadık çocuğu! Nede olsa Fransa görmüş adam. Bizden iyi bilir bu çeşitten işleri, değil mi?
    – Doğru… Bizimkiler bir şey bilmezler!
    – Bizimkiler bilmezler, bilmediklerini de bilmezler!
    – !!!
    Böylece bizim sülâlenin yılbaşı yapacağı da bütün bir kazaya yayılmış oldu. Herkesin meraklı bakışları altında hazırlıklar tamamlandı. Yılbaşı gecesi de geldi çattı.
    Büyük bir toy-düğün varmışcasına ailemizin bütün çocukları yeni kıyafetlerini giydi. Gelin gibi süslendik, püslendik. Kurdelelerimizi taktık, takıştırdık, sokağa çıktık. Mahallemizin çocukları karşımıza dizilmiş büyülenen gözlerle bizi seyrediyorlardı. Hepimizde bir hava, bir hava ki sormayın! Öyle ya koca kazada tek yılbaşını kutlayan bizdik. Bu şeref bizim sülaleye aitti. Fransa’dan gelen tek Rusuhi ağabey de bizde vardı zaten.
    Her bayram ellerimize yaktığımız kınamız eksikti, “kına yakalım mı” diye sorduğumuzda Rusuhi ağabeyim fena kızdı, müsade etmedi.
    – Kına da neymiş? Şark bayramı tertip etmiyoruz! Bunun adı garp bayramı “YILBAŞI… YIL BA ŞI…”
    – !!!
    – Oje sürün!
    – !!!
    Bu denileni hiçbirimiz anlamamış, sormamıştık da ne olduğunu. Bayram değildi ama bayram geliyormuş gibi hazırlanmıştık. Yemekler, börekler, tatlılar ancak bayramlarda yapılırdı, bu merasim için de yapıldı. Bayramlardaki gibi de yeni elbiseler giyinmiştik. Hatta hiçbir bayramda yemediğimiz Rusuhi ağabeyimin “hindi” dediği culuk da kızartılmıştı. Oje dediği neydi? Bir o eksikti.
    Hava karardı. Hâlâ çocuklar, elleri koyunlarında bizleri seyrediyordu. Kimi komşu kadınları da bir şeyler bahane ederek evimize girip çıkıyordu. Biz de ise gurur, kibir son haddindeydi. Öyle ya ilk defa yılbaşını bayram gibi karşılayan bizdik, o kadar da olacaktı.
    Babam ve amcam yatsı namazını camide kılıp geldiler. Bizler heyecan içinde lüks lambasının altında yılbaşını bekliyorduk. Rusihi ağabey karton kâğıtları çizip boyadı, bir şeyler yaptı.
    – Bu yaptığın nedir Rusuhi?
    – Tombala!
    – Ne?
    – Tom ba la…
    – Oyun mu?
    – Evet, modern ailelerin oynadığı bir eğlence!
    – Nasıl da kafaları çalışıyormuş bu Fransızların! Bunu bulup oynamak kolay olmasa gerek!
    – Kolay kolay! Abartmayın! Fransa’da buna LOTO, İstanbul’da tombala diyorlar.
    – Hım! Acayip!
    – Şu sofranın zenginliğine bak Mama… Sayemde tabii!
    – Kaç fakir doyardı bunlarla?
    – Aaa! Yapma MAMA! Bırak şimdi fakiri, fukarayı! Keyfine bak, keyfine! Yılbaşı dertleri unutmak, neşelenip coşmak, kısaca hayatı dolu dolu yaşamak demektir!
    – !!!
    Hepimiz zevkten dört köşeydik. Oyunlar oynanıyor, fıkralar anlatılıyor, kahkahalar gecenin karanlığında gök kubbeye yükseliyordu.
    – Ne iyi ettin de yılbaşını çıkardın Rusuhi?
    – Siz bir de Fransa’daki yılbaşını yaşasanız! Babam kızar diye içki almadım. Orada kadehler havada uçuşur; süslü giyinmiş, parfüm kokan bakımlı kadınlar, çılgın aşıkların çoşkulu dansları, sınırsız müzik ve dolu dolu eğlence… Her yılbaşında bütün Fransa sabaha kadar ayaktadır. Kana kana içer, dert ve tasaları unutacak kadar sarhoş olur, bu köhnemiş mavi seyyareyi tozpembe görürler!
    – !!!
    – Sizler ise ter kokuları içinde infazını bekleyen ölüm mahkûmları gibisiniz!
    – !!!
    – Ey millet! Yeter artık uyanın! Çok uyudunuz! Uyanın derin rüyalardan diyorum! Biraz olsun keyifli yaşamak, eğlenmek, gülmek sizin de hakkınız! Dünyaya bir daha mı geleceksiniz ki oyunu, eğlenceyi tehir ediyorsunuz? Ben sizin kapalı gözlerinizi aralamaya, hayatı bütün hakikatleriyle tanımanıza, her medeni insan gibi bu dünyadan zevk almanıza yardımcı olmaya çalışıyorum…
    – !!!
    – Bırakın köhne, karanlık, canlı mezar hayatını…
    – !!!
    Bir ara Rusuhi ağabeyim ayağa kalktı. Elindeki şerbet bardağını havaya kaldırdı. Başını arkaya attı. Bütün gücüyle:
    – Yuuuuhiü, yuuuhiii yaşasın Fransa… yaşasın Paris! Yaşasın yeni yıl…
    – !!!
    Rusuhi ağabeyim coşkusuna iştirak ediyorduk ki; hepimizi yerimizden zıplatan bir sesle olduğumuz yerde öylece kalakaldık.
    Kapı çalınmıyor, adeta tekmelerle kırılmak isteniyordu. Kendini ilk toparlayan amcam oldu:
    – Hayırdır İnşaallah! Kimdir bu densiz, gece yarısı?
    – !!!
    – Dur hele, yavaş ol, kapıyı kıracaksın!
    – !!!
    Hepimiz olduğumuz yerde nefesimizi tutmuş olacakları bekliyorduk. Hatta ben culuktan bir parçayı ağzıma götürürken bu gürültüyü duymuş, öylece et ağzımda çiğnemeden donup kalmıştım. Rusuhi ağabeyim ise ayakta elindeki bardağı yukarı kaldırmış vaziyette duruyordu. Aşağı indirmeyi bile akıl edememişti.
    Amcam kapıyı koşarak açar açmaz:
    – Buyur, buyur çavuş! Nedir bu telaş?
    – Ne çavuşu-mavuşu!
    – Hayırdır!
    – !!!
    Amcam daha girmemişti ki; “YILBAŞI ÇAVUŞ” dediğimiz gazi; tek ayağının yerine kullandığı bastonunu yere vura vura içeri girdi. Tek gözü hırsından değirmen taşı gibi dönüyor, devleri andıran bir soluklanmayla burnundan soluyordu. Onu ilk defa bu kadar korkunç görüyordum. Sağ tarafı hemen hemen olmayan bu YARIM ADAM, kıpkırmızı et parçasıydı sanki. Ağzından köpükler saçıyordu. Babama dönerek hışımla:
    – Muallim bey, muallim bey!
    – Buyur Çavuş!
    – Senden muallim olmaz!
    – Ya ne?
    – Olsa olsa bir vatan haini olur!
    – Ne diyorsun çavuşum!? O nasıl lakırdı? Hele bir otur, soluklan! Bu hiddetinin sebebi ne?
    – Oturmak mı? Senin hanene daha uğramam ve oturmam! Oturanla da konuşmam!
    – Neden, niçin? Keşke dövseydin de bu hakaretleri yapmasaydın!
    – Az bile söyledim!
    – Bir de az söylemişmiş! Duyan da diyecek ki; muallim bey adam öldürmüş, haramilik yapmış, kadınları dağa kaldırmış! Söyle bu hakaretleri edecek kadar ne suç işledim?
    – Keşke sizi gâvurun gününü, onlar gibi oyun-eğlence içinde yaşarken görmeseydim! Keşke diğer yanımı da düşman götürseydi de bu yaptıklarınıza şahid olmasaydım!
    – Seni doldurmuşlar çavuşum!
    – Ne doldurması? Kimsenin günahını almayın! Yalan mı? Aha ortada yaptıklarınız! Daha daha… söyletmeyin beni… tövbe tövbe…
    – !!!
    Durum anlaşılmıştı. Çavuş emmi; bizim YILBAŞI kutlamamıza fena bozulmuş, acayıp kızmıştı. Bütün gözler; ayakta duran Rusuhi Ağabeyimdeydi. O ise hâlâ taşlaşmış vaziyette kendini müdafaa etmek için fırsat kolluyordu. Bir yolunu buldu:
    – Ne beis var bunda?! Biz gâvur mu olduk şimdi? Bir yıl bitiyor, bir yeni sene başlıyor. Biz eski seneye “güle güle git” yeni seneye de “hoş geldin” demek için eğleniyoruz! Bunda ne var? Hiddetinden yol bulamıyoruz ki geçelim! Milletin size gösterdiği hürmeti ayaklar altına aldınız bu hareketinizle!
    – Gâvur adetlerinin bu masum yavrulara öğretilmesine rıza gösteremem! Bunun ne mânâya geldiğini bir ben bilirim! Ben!
    – !!!
    Yılbaşı Çavuş; Rusuhi ağabeyimi taktığı yoktu. Hiddetle babama ve amcama bakıyor, adeta onları silkeliyordu.
    – Siz ikiniz de muallimlersiniz! Talebelerinize İSTİKLAL HARBİNİN topla tüfekle kazanılmadığını, iman gücü ile kazanıldığını anlatıyorsunuz değil mi?
    – Elbette öyle anlatıyoruz!
    – Ya bu hâliniz!
    – Hâlimizde de bir şey yok!
    – !!!
    – Doğrusu; hiç yılbaşı kutlamamıştık ama Rusuhi Fransa’da görmüş. Bizde de olsun istedi. Biraz değişiklik olur düşüncesiyle bu masum talebi kabul ettik.
    – Masummuş! Şu elindeki bardağı “şerefe” diye kaldıran mahdumunuz Fransa’da öğrenecek başka bir şey bulamamış mı?
    – !!!
    – Oradan ilim getirseydi, fen, makina getirseydi, ne bileyim fabrika kursaydı! Bak bunca insan hastalıklardan kırılıyor! Oralardan dertlerimize derman olacak merhem getirseydi!
    – Diplomasını bile vermemişler.
    – Gâvur bunlar! Hiç diploma verir mi sana?! Yaralarımıza ilaç olacak merhem sürer mi? Aha böyle gâvur bayramının nasıl olacağını öğretir ve geri gönderir!
    – !!!
    Rusuhi ağabeyim fena bozulmuştu, dayanamadı zorla da olsa söze karıştı tekrar:
    – Bizim yaptıklarımızla onlarınki aynı değil Çavuş Dayı! Hem Fransızlar böyle basit kutlamıyorlar ki. Onlar evlerine çam diker, ışıklandırırlar. Hediyelerini çamın dibine koyar, sonra da dağıtırlar. Bir de onların Noel Babaları var, o da ev ev dolaşır, hediye paketleriyle. Biz yalnız aile içinde eğleniyoruz.
    – Efendi! Efendi! Ağzından çıkanı kulağın duymuyor galiba! Bugün sen bu eğlenceyi başlattın; elli sene sonraki nesil çam diker evlerinin ortasına. Bugün kağıttan tombala oynattın, elli sene sonra kumarın daniskası oynanır bu evlerde. Bugün kendi aranızda eğlenirsiniz, elli sene sonra kızlarınızı, gelinlerinizi libaslarından çıkarır göbek attırırlar! Bu zehir azar azar girer. Bir daha da çıkarmazsınız!
    – Yeter be geri kafalı! Zehir, zıkkım ettin gecemizi! Ha sonra, muhterem pederim var iken sen ne karışıyorsun? Zabıta mısın, yoksa kazanın kaymakamı mı?
    – Bana bak gâvur benzetmesi! Sen iki ayağının üstünde madamlarla fıngırdaşıp gezerken ben bastonla helaya gitmeye bile zorlanıyorum! Sen briyantinli saçını ayna karşısında Fransızlar gibi tararken; beni böyle öcü gibi görenler tiksinip kaçıyorlar! Sen gâvurların bayramını onlar gibi yaşarken, onlar senin bayramında sana topla tüfekle saldırıyorlar, kadın, kız, ihtiyar, bebe demeden katlediyorlar!
    – !!!
    – Derdim bundandır komşular!
    – !!!’
    Odada bir sessizlik oldu. Babam ve amcam çok üzgün, Rusihi abim kızgın, bizler şaşkındık. Gözümüzü; yarım adam Yılbaşı Çavuş’ndan ayıramıyorduk. ilk defa tek gözüyle ağlayan birini görüyordum. Evet, Yılbaşı Çavuş ciğerleri sökülecekmiş gibi ağlıyordu. Hem de çocuklar gibi bağıra bağıra…
    – Lakayt kalamadım! Bana ne diyemedim komşular!
    – !!!
    – Niçin bana “Yılbaşı Çavuş” diyorlar biliyor musunuz? Hiç merak ettiniz mi? Sizin yerinizde olsaydım bir sorar öğrenirdim! Nerede o basiret?
    – !!!
    – Bu memlekete tam beş sene askerlik yaptım. Hem de ne askerlik, kelle koltukta! Kar, kış demedim, açlığımı kimselere hissettirmedim, kimseye de şikâyette bulunmadım! Bir gün bile keyfimi, ciğerparem bebelerimi düşünmedim. Yalnız Allah dedim, vatan dedim, millet dedim, din dedim, devlet dedim! Gece gündüz çalıştım, didindim; gâvurların esaretinden kurtulalım, ezanları susturmayalım dedim. Başka bir derdim, emelim olmadı, olamazdı da! Azgın düşmanlarla kaşa kaş, dişe diş mücadele ve muharebe ederken; şu bayramını kutladığınız, çok özendiğiniz, “medeniyetin merkezi” dediğiniz Fransızlara esir düştüm. Gördüm ki; bu gâvurlar Müslümanları en çok bayramlarda bir de Ramazan ayında katlediyorlar. Ellerinde esirdim, içim yana yana dediklerini yapıyordum, derken onların özene-bezene hazırlandıkları en mühimsedikleri bayramları yani “yılbaşıları” geldi. Beni şehrin kalesinde, Fransız işgal ordusunun iç hizmetinde kullanıyorlardı o zaman. Bir akşam, sizin şimdi yaptığınız gibi masaları donattılar, isimlerini bilemediğim içki şişelerini açtı, sıraladılar. Bana da kırmızılı beyazlı bir elbise giydirdiler. Başıma da bir kukuleta taktılar. Lisanlarından anlamıyordum, ne yapmak istediklerini de tam bilmiyordum. İşaretle ve çat pat öğrendiklerimizle akşam yapacakları eğlencede hizmet etmemi istediklerini anlamıştım. Noksansız hazırlanmışlardı zaten. Bir müddet dediklerini yaptım. Derken bana masalarındaki hizmetten başka bir şeyler yaptırmak istediklerini söylediler.
    Diğerlerine göre daha iyi Türkçe bilen bir Fransız subayı: “Hey Turko! Hey nouvel an!/ Hey YILBAŞI ÇAVUŞU! Şu sağ taraftaki kapıyı aç! İçeridekilerden birer tane getir! Dikkatli ol ha!”
    Mecburen işaret ettiği yere gidip kapıyı açtım. Bir de ne göreyim? Elbiseleri soyulmuş, yaşları ondört, onbeş gibi tahmin ettiğim Türk kızları; iki gözü iki çeşme ağlaşmıyorlar mı? Başım döndü, gözlerim karardı, içim sızladı, yandım, kavruldum! Çırılçıplak, üryan, zavallı kızcağızlar utançlarından bir birlerine sarıldı, elleri ile vücutlarını kapatmaya çalıştılar gayr-i ihtiyari. Gözlerinden yaşlar oluk gibi akıyordu. Bana bakarak yalvarıyorlardı:
    “Ne olur mösyö! Bize acı! Verme onların eline!”
    “Öldür mösyö! Öldür!”
    “Ne olursun bizi öldür de kirletme!”
    “Vay başımıza geleneler! Vay! Vay!”
    Önce; bana neden mösyö dendiğini anlamamıştım. Sonra üzerimdeki elbisenin farkına vardım. Bu giydirdikleri; Noel Babalarının kıyafeti idi. İçerdeki Müslüman Türk kızları da beni bundan dolayı Noel Babası sanmışlardı… Niçin hırçınlaştığımı anladınız mı? O zamanki ruh hâlimi düşünebiliyor musunuz? Zerre kadar da olsa hissiyatımı anlatabildim mi?
    – !!!
    – Kısacası benden; canımdan can, kanımdan kan kızlarımızı ellerimle onlara peşkeş etmemi istiyorlardı. Hırsımdan tirtir titriyordum! Olmayan aklım çoktan gitmişti! Son bir kuvvetle bütün cesaretimi toplayıp geri döndüm: “Bre melunlar, bre zalimler, leş kargaları, çakallar! Ölümü çiğnemeden bu kızlara dokunamazsınız” diye gürledim! Yırtıcı bir kaplan misali önüme gelen ilk Fransız subayının üzerine atladım. Belindeki silahını ve el bombasını alıp pimini çektim. Sonunu hatırlamıyorum. Altı subayın beşi gebermiş. Benim ise kızlara doğru olan kısmım kalmış. Subaylara dönük olan tarafım bombanın tesiriyle bu hâle gelmiş… Bayılmışım. Akan kanlar orayı göle çevirmiş. Öldü diye de bir kenara atmışlar. Kızlardan kurtulan biri, nefes aldığımı, sağ olduğumu anlayınca sırtlamış evine taşımış ve tedavi etmişler. O kızcağızın yüzünü hatırlamıyorum, çünkü hiç görmedim. Dedesi ile yiyecek ve ilaç gönderirmiş. Önceleri baygınken, sonraları ise uyurken içeri girip tedavimi yapar ve ihtiyaçlarımı başucuma yerleştirirmiş. Dahası var eksiği yok! İşte bu yüzden bana “YILBAŞI ÇAVUŞ” derler.
    – !!!
    – “Muallimin evinde yılbaşı kutlanıyor” dediklerini duyunca önce inanmadım. Gelip şu Fransız müsveddesini elinde bardakla görünce beynimden vurulmuşa döndüm! O geceyi hatırladım bütün acısıyla! Keşke; çok sevdiğim komşumu ve evlatlarını böyle görmeseydim! Böyle göreceğime öbür yanım da yok olsaydı. Keşke ölseydim de bu hâle şahid olmasaydım! Keşke keşke…
    – !!!
    Şok olmuştuk duyduklarımız karşısında!
    ***
    Ailemle kutladığım ilk ve son yılbaşım bu oldu. Aradan kırk sene geçti. Yılbaşı Çavuş’un dedikleri aynen çıktı. Dün bir basit eğlenceydi, bugün tam bir Hıristiyan yortusu haline döndü. Kesilen hindiler, devrilen çamlar ve çam altındaki hediyeler, su gibi içki tüketimi, kulakları sağır eden müzik, sabahlara kadar devam eden dans ve çılgınca eğlence… Bunlar ne mânâya geliyor, Allah aşkına söyler misiniz?
    Yılbaşı Çavuşu; Müslüman kızlarımızın gâvur erkeklerinin yılbaşı eğlencelerinde meze olarak kullanılmasına mani olmak için, vücudunun yarısını vermişti. Biz o kahraman gazilerin şimdiki evlâtları, torunları değil miyiz? Onun vücudunun yarısını vererek mücadele ettiği garp eğlencesini, şimdi bütün milli ve manevi hislerden, duygulardan uzak, nasıl da zevkle ve içten kutluyoruz!
    Heyhat neydik, ne olduk?!
    Bimem bizi affedecek misin YARISI OLMAYAN ADAM, kahraman YILBAŞI ÇAVUŞ?
    Bu zavallı evlatlarının hâli ortada! Affet ne olur!
    ***
    Bu yaşanmış hikâyenin altına “BAYRAK” şairimiz; “ARİF NİHAT ASYA’nın yukarıda okuduğumuz acı hakikatleri görüp aynı dertle kaleme aldığı şiirini koymadan geçemedim.
    Bütün bağrıyanık, vatansever kardeşlerime…
    ***
    BİZE BİR NAZAR OLDU
    Bize bir nazar oldu, Cumamız Pazar oldu,
    Ne olduysa hep bize azar, azar oldu.
    Ne şöhretten hastayız, ne de candan hastayız,
    Ne ruhça, ne vücutça, ne de kandan hastayız.
    Avrupa’ya bir değil iki pencere açtık.
    Uzun yıllardan beri cereyandan hastayız.
    Bilmiyoruz çoğumuz ne edip yapıyoruz,
    Batı, batı diyerek eyvah hep batıyoruz!
    Yaklaştıkça her sene öz yurdumda yılbaşı,
    Yapılır milletime Frenkçe sahte aşı!
    Buna ağlar ağacı, hem toprağı, taşı.
    Bilmiyoruz çoğumuz ne edip yapıyoruz,
    Batı, batı diyerek eyvah hep batıyoruz!
    “Sen Hıristiyan mısın?” Diye sorsan darılır!
    Yılbaşında hindi, kaz yemesine bayılır.
    Çam deviren hindi ki, nasıl mümin sayılır
    Bilmiyoruz çoğumuz ne edip yapıyoruz,
    Batı, batı diyerek eyvah hep batıyoruz!
  • 216 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Güz ve ömrümüz

    Bazan öyle kitaplar oluyor ki her harfin  her sözün  her kelimenin , her cümlenin koluna girip yaşayası geliyor insanın. Ne zaman Mustafa Ulusoy'un gönül bağında gezsem bütün çiçekleri vicdanıma seminer veriyor ve beni  harekete geçiriyor,bir kokusu binlerce ümid devşiriyor amma illa ki o bağda bir tatlı ısırık gelip kalbimi ısırarak yakıyor.

    İyi ki de ısırıyor ve yanıyor kalbim. Bir duvara tosluyor bütün hayallerim.Kanaviçe işleyen bir kızın eline iğneyi batırıp  birden irkilmesi gibi irkiliyorum otistik hayatımdan ve hayatıma çeki düzen verme telaşesi kaplıyor her yanımı.

    "Otistik hayatlar" mı?
    O da ne?!
    Daha önce size hiç böyle seslenen olmadı değil mi? (:

    Evet  bu muhteşem ifadeyi sayın Ulusoy kullanmış Nietzsche ve babaannemde.

       Üç bölümden oluşan kitapta beni en çok etkileyenlerden biriydi insan suretlerini incelediği bölümde
    "Sınırsız kainatta otistik hayatlar"

    Geçen sene otistik öğrencilerle çalıştığım için iyi biliyorum bir otistiğin güncesini.
    Bir otistik her gün aynı şeyi yapıyor kendi dünyasına gömülmüş çevresinde olup bitene kapalı, var olan güzellikleri temaşadan uzak, kainatın müzikaline kulakları tıkalı, renkten zevkten bi haber,sadece yeme içme uyuma gibi temel ihtiyaçlar döngüsünün içinde bir hayat.

    Size de tanıdık geldi mi bu yaşama biçimi.Yani biz de aslında  her gün aynı ihtiyaçlar çerçevesinde üstelik ihtiras medeniyetinin hükmü altında eşten dostan bir haber bir hayat yaşamıyor muyuz?
    Ya telefonlara gömülmüş, ya iş kolik ya eş kolik ya da hayatın bilumum noktasında ki bir kolikliğimizle  yaşamanın akışkanlığından  uzak kendimizi unutmuş bir şekilde nefes alıp vermeye devam ediyoruz.Adına da yaşamak diyoruz.

    İnsanın durup düşünesi geliyor ister istemez. Hakikatte onlar mı otistik biz mi yoksa?

    Onlar ki cennet ile müjdelenmiş bu dünyanın  ilahi müzikalinde dans eden nazenin  misafirleri iken   bizim gibi otistik yaşamların ise bir sorumluluğu olduğundan Allah muhafaza sonsuz bir hayatı kaybetme riskiyle karşı karşıyayız.

    İnsanın kendini unutması feci bir hastalık.
    İnsanın kendi gerçekliğini görememesi yahut da görmek istememesi ne çbüyük  bir gaflet.
    Tavus kuşu misali başını kuma gömsün ta ki avcı onu görmesin dediği gibi üstadın kırmızı kitaplarda.

    Okumamın sabahın beşine tekabül eden bu  bölümünde  öyle düşünceler sardı ki beni ezanla buluşan göz yaşlarım oldu ve ilerleyen bölümlerde iç sorgulamam iyice çoğaldı. Ne kadar umarsızca ne kadar hoyrat yaşadığımın farkına vardım. Oysa dışardan bakıldığında mümince bir yaşamım olmasına rağmen.

    Fakat iksir bu olsa gerek aynı zamanda  öyle tatlı halet-i ruhiyelerimde oldu ki gecenin bir yarısı çıkıp haykırmak istedim

    Allah çok güzel, hayat çok güzel, yaşamak elhamdülillah.

    Hani şunu da söylemeden geçemeyeceğim.Ne zaman kıymetli M. Ulusoy'un bir eserini okusam hayatımı sorgulamaya başlıyor ah ediyorum, eyvah ediyorum sonra elhamdülillah serinliğinde
    Hamd ve Şükür ekseninde yaşama sevincine bulanıyorum kalben.
    Güçsüz benliğim karanlık gönül odacıklarım kitaba nakşolmuş "tebessüm ilacı"yla şifa oluyor sadrıma.

    Fakat öyle inanıyorum ki bu hissiyatı yaşamak için  yazarla aynı enerjide buluşmak  ön yargının ellerini bırakıp öyle  kızgın kumlardan serin sulara atlamak gerek.

    Hazır hicret ayının selametinde güz mevsimine günaydın demişken hicret etmemize en güzel vesile bu kitabı okuyarak yaprak yaprak dökebiliriz günahlarımızı tevbenin eşiğinde, Allah'ın Rahmetiyle.

    Öyleyse gel ey nefsim
    Günahın ellerini bırakıp vuslata koşalım masum bir çocuk sevdasında  günahlardan günahın daha az olduğu zamana göç edelim.

    Hicretimiz olsun mübarek vazgeçtiğimiz günahlarla,
    Şimdilik Şükrü Erbaş'ın Ömür Hanım' a seslendiği bir güz şiiri tadında olsa da yaşamak..
    Kim bilir belki de ömrümüzün güzüdür Eylül. Kim bilir!
    Hazırlanmak lazım değil mi dostum güzden sonra ki bahara koşmak için.

    Hadi koşalım,
    Layık olabilmek için Sultanlar Sultanının abasında olmaya.
    Durma, koşalım kul olabilmek adına
    Hadi yarışalım bildiğin bilemediğin tüm iyilikler adına.
    Durma!
    Durma!
    Durma!
    Durma Be Dostum!
    Koş şimdi hemen şu an tevbe sancağına.
    Bütün telaşelerini  Allahuekber der gibi at birkaç dakikada olsa bir kenara.

    Seni bekliyor secde
    Seni bekliyor duan.
    Gerçekleşmesini istediğin ne varsa.
    Tek yapman dudağını kıpırdatıp biraz göz yaşıyla gönlünün yeşermesi için tevbeye durman, tevbeyle durulman
    Aff salıncağında sallanman

    Hadi neyi bekliyorsun, bırak şimdi bu satırları okumayı
    Seni bekleyen hem de hiç bıkmadan bekleyen koş yarin kapısına.

    Sonra
    Başla ömrünün geri sayımı hiç yorulmaksızın sürerken Nietzsche ve babaannem'i  okumaya(:

    Olsun. Yüreğinin odacıklarına her satırı  şi-fa...
  • 432 syf.
    ·44 günde·10/10
    Bazen bir defa okunmak ile muradını alamadığımız defalarca okunması gereken kitaplar vardır.Ansızın elime geçen bir hazine gibiydi, İsmet ÖZEL’İN İrtica Elden Gidiyor kitabı…
    Toplumun ve siyasetin daracık geçitleri avucunun içi kadar iyi biliyormuşçasına uzun uzadıya kılavuzluk ediyor kulakları olup duymayan, gözleri olup görmeyen birbirimizden, kendimizden bihaber olan biz vatandaşlarına. Önce İslam anlayışı bir tehtid değil, hem insanın manevi ve sosyal değerlerini korumak, özüne döndürmek; hem de ülke çıkarına birer teklif olduğunu ileri sürüyor.
    Sahiden yıllar yılı İslam’ı gerek özgürlüğe(!)gerek maddi menfaatlerini bir tehtid olarak gören ve İslam’ın etkisiz hale getirmeye çalışan ülkelerde büyük bir ahlak çöküntüsü yaşandığı ve bazı iç karşılıkların meydana geldiğini görmek mümkün. Bu anlayış bir bizim ülkemizde vardı ve o zaman dinini hakkıyla yaşayan insanlara gerici deniyor bunu savunan insanları iritcayı getirmesi ile suçluyorlardı ve eğer ülke İslam’ın hükümleri ile yönetilecek olursa ülkenin eski kötü günlerin geri döneceğini düşünüyorlardı. Onlara göre Müslüman cahil kimse idi. Bazıları İslam’ın kendileri için ilaç niteliğinde olduğunu biliyordu. Öyleyse ne idi bunca söylemleri? Çünkü ‘‘insanlar hayra davet edildiği zaman, şeytanlar da, şeytani duygular da kendini tehtid altında hissediyordu.’’ Oysa İslam hiçbir maddi veya askeri çıkara dayanmıyor. Sayılarının çokluğuna rağmen birçok savaşta mağlup olanlar da Müslümanlardı oysa. Bu da demek oluyor ki, ‘‘ İslam günümüzde bir fırsattan yararlanma çabası gösterenlerin değil, hayatları hakkında temelli kararlar alma cesaretini gösterenlerin olmaktadır.’’ Ki –Seyyid Kutub’un (Allah davasını aziz eylesin) da değindiği gibi- nübüvvette bile peygamberimiz farklı politikalar ile müşrikleri İslam’a sokabilecek durumda iken, tevhit üzere gelen dini altı senede yalnızca kırk kişi kabul etmiştir. Yine o yıllarda iman edenlerin çoğu kölelerden oluşmaktaydı. Yani İslam, insana para vermez, makam mevki vermez, asker de vermez, gücünü de vermez. Lakin insana insan olma gururunu verir, selamet verir, bir adı olan barışı verir; dizlerine sağlamlık, başına diklik, gönlüne kalkan olur, gözlerine mertliğin sürmesini çeker, insanlar nezdinde olmasa da tün mahlûkat içinde ona mevkilerden bir mevki olan velayet verir, ahretini imar ettirir. Buna rağmen yine ülkemizde, yazarımızın deyişiyle, alkolizmi veya havadan para kazanma yolunun bizi nereye götüreceğini sorarsak ilk halledilmesi gereken mürteci konumuna düşmekteyiz. Çok garip. Bizim gerilememize neden olan şeyleri kaldırmaya çalışınca ülkeye sözde irtifa getirenlerin durumuna düşüyor olmamız. Kendi suçlarını resmen bizim üzerimize yıkarak kendilerinin temize çıkarmaya çalışıyorlar. Tebrik edilecek bir durum. Müslümanları karalamak için ne de güzel bir renk seçmişler irtica diye.
    Türkiye İslam’a muhtaçtır. Bu onun varlık şartıdır. Eğer İslam’ı Türkiye’nin varlık şartı olarak görmez isek bütün değerlerini gölgede bırakmış oluruz.
    Ertuğrul Gazi’nin zamanına göre büyük bir zenginliği yoktu. Askeri gücü pek ala iyiydi ama büyük bir etken değildi tüm İslam âlemini bir bayrak altında toplamaya çalışmasında. Bu İslam’ın topluma kattığı birlik anlayışı bütünleştirici özelliğidir. İslam’ın etkin olduğu toplumda kişilerin iletişimi birbirlerini anlamaya yöneliktir. Malumumuz bu durumun hasara uğradığı toplumlarda insanların ‘günü birlik ayak bağlarıyla’ sarhoş ediyorlar ve bu da bizi birbirimize duyarsız yapıyor ve komşularımızı tanıyamayacak duruma gelmiş bulunuyoruz. Aynı çatı altında yaşayanların birbirleriyle tek iletişiminin bir çift günaydın olması bunu en iyi şekilde açıklamaz mı?

    Gelgelelim bağımsızlığa. Bağımsızlığın değeri, kendi lehine olan noktaları kendi başına tespit etmede ve kendi yürüdüğü yolu kendi başına bulabilmektedir diyor yazımız. Bir beşerin telkinleri altındayken özgürlükten söz etmemiz nasıl mümkün olabilir ki… Özellikle bu beşer velimiz olsa bile fikriyatı başka bir beşerin yansımasıysa dikenli kafeslere kapatıldık demektir, ta ki taklidi iman boyutundan çıkana dek. Biz kuluz ve asla hür olamayız. Bu bir ideolojiye sahip olma meselesi de değildir. Sen hiçbir dine inanmasan bile(modern adıyla ateizm) inanmamalığın kölesi olursun ve bu da seni inanmak konusunda kısıtlar. Öyleyse mademki kul olmaktan kaçamıyorsak iyi bir padişaha kulluk etmemiz gerekir.
    Biz Müslümanlara göre kulluk ancak Allah’adır. Biri İslam’a girince özgür olur. Çünkü kulun üzerindeki tek söz sahibi Allah’tır. O ‘ol’ der ve insan meydana gelir. Niye? Rabbimizin Zariyat suresi 56. Ayette de belirttiği gibi, ona kulluk edelim diye. Şimdi soruyorum. Yaratılış sebebimize kadar kulluğumuzun Allah için olduğu bu kadar belliyken Müslümanlığın özgürlüğü kısıtladığını iddia etmek ne kadar doğru?
    Şunu da belirtmek isterim ki kulluğunun farkında olmayanlar zümresi gayr-i Müslimlerden oluşmuyor. Bunu ise azınlık ve çoğunluk Müslüman olarak ikiye ayırıyor değerli kılavuzumuz. O, bu iki kavramı birbirinden sorumluluk duygusuyla ayırırken ben ayet-i kerimenin diliyle ‘nefsini ilah edinmektir diyorum. Başka bir deyişle (buna bağlı olarak) kulluktan taviz verilmesi dolayısıyla ilah adaylarının artması da olabilir. Çünkü nefis dünyayı arzular. Biz dünyaya bağlandıkça ilah adayları da çoğalır. (Feyzullah Birışık’ın kitabından aldığım ilhamla) Küçük bir örnek ile açıklayayım: Diyelim ki çok sevdiğimiz bir arkadaşımız bizi çarşıya gezmeye davet etti. Ve o sırada öğle nazı vakti geçmek üzere. Eğer bunu bilerekten teklifini kabul ediyorsak bu iş ilahlığa aday olmuş demektir. Bu elbette çoğunluğun yaptığı bir iştir. Azınlıkta olan ise ibadetleri için gerekirse çoğu dünyalıktan mahrum kalır.
    Kitabımıza geri dönersek İslam’ın Einstein ile sokaklarda hurdacılık yapan kör Mehmet’i birbirinden ayırmadığını görebiliriz. Oysa günümüzde mühendislikte doktora yapıp ibadetlerinde sebat gösteren Murat için ‘‘maşallah hem okuyor hem de namaz kılıyor, zekâ dediğin böyle olur, koççum be, hakkım dibine kadar helal olsun’’ denirken; on çocuklu bir babanın günlük ibadetlerinin yanında ağır işlerde çalışma zorunluluğuna girmesi, çocukları doysun diye yıl boyu oruç tutmak zorunda kalması çoğu kez göz ardı edilmekte.
    Bana göre İslam çalışma dini değildir. İslam’a giren çalışmak ile mükellef değildir. Eğer böyle düşünürsen dinimizde yeri olmayan bazı ideolojileri yavaş yavaş kabul ediyor oluruz. Lakin ilmin bize beşikten mezara kadar farz olduğu unutulmamalıdır. Yani bir Müslüman doktor, öğretmen çiftçi olmak zorunda değildir ama ilim öğrenmek zorundadır. Kimisi bunu Allah bilmek (ledün ilmi ) olarak kimi de doğa, felsefede, tarih ilmi olarak seçer. Elbette bu sözümü yargılayanlar olacaktır. Onlara sözüm şudur ki: Yunus Emre’nin hocası olan Taptuk Emre’nin ömrü boyunca evinden çıkmağında dair rivayetler vardır. Peki, böyle bir durumda İslam’ın oturma dini olduğu ileri sürülebilir mi? Asla! Taptuk Emre de boş durmadı. Hocalarından aldığı ilimle Yunus emre gibi büyük bir dervişe mürşit olur. Gönüllerde girdi, şifa tohumları ekti. Yazarımızın deyişiyle`elbette azınlıktaki Müslümanların da uydukları bir dünya ahvali vardır ,onlarda dünyada yaşadıklarını unutup hayal dünyasında yaşamayı seçmiyorlar.`aynı zamanda`Müslümanların yaşadıkları dünya sadece Müslümanların içine alabilecek sınırlara sahip olduğundan diğer kavimlere sadece Müslüman olmak ile ulaşabilecekleri bir mercide bulunuyorlar.
    Düşünüyorum da (ki tek düşünen ben değilim) son bir asırda kendi özümüzden ne kadar da uzaklaşmışız. Birkaç yıl öncesine kadar toplumun bakış açısıyla şimdiki toplumun bakış açısı arasında ne kadar da farklı bu kimilerimizin yorumuna göre cihetle ilgili. Aynı Mevlana’ nın şu sözü gibi “ kimi seversen o olursun” O zaman biz hangi milletin veya hangi düşüncenin etkisi altında isek ki bu etki modern yönetimiyle sosyal medya, izlediklerimiz hatta giyiniş kuşanınımızla bile elde edilmekte yöneldiğimiz şeye yaklaşmakla beraber benliğimizden de uzaklaşmış oluyoruz.Buna rağmen kimilerimiz ısrarla milliyetçiliği savunuyor.Öyleyse buna zorbalıktan başka bir şey denemez.öyle kişinin sözüne bile güvenilmez.Ki özgürlüğümüzü de özümüzü de en iyi şekilde sahip çıkarak elde edebiliriz .Ayrıca `Müslüman oluşumuz İslam kelimesinin zikredildiğini her alanımız içine girmesi zorunlu kılındığında artık boş ve yararsız şeyleri bırakıp şaşkınlıktan kurtulmalıyız.Böylece sağlıklı kararlar almaya başlarız,tavrımız bir zencinin ten rengini saklayamaması gibi ortaya çıkar,ilahi emir ve nehiylerin vermesi ile bazı şeylerden uzaklaşmamız ve bazı şeylere yakınlaşmamız bizi takva sahibi etmesiyle`asil`liğimizi ortaya koymuş oluruz. Asillik itibar getirir.Aynı Zengi Atanın şeyhliği gibi.Bir gün aralarında seyyit bulunan 4 kişilik kafile ona bir şeyh aradıklarını söylemişlerdi.Aradıkları şeyhin kendisi olduğunu söyleyince`biz bir zenciye mi kaldık diye`seyyit ile bir diğeri gülüp geçmiş sonra kıymetini anlayıp ona mürit olmuşlardı.O zenci idi, seyyit de değildi ama takva yönünden diğerlerinden daha üstün olduğundan hepsi ona itibar etti.
    Aksi takdirde özümüzden uzaklaştığımız gibi hakikaten de uzaklaşmış oluruz. Yazarımız hakikat karşısında ürkek ve çekingen kalmamızı materyalist anlayış fıtratımızı bizi meylettirdiği güzel ve doğru düşünüşten uzaklaştırıyor. Böyle insanlar mutluluğu nelerde buluyorlar çok merak ediyorum. Kötü zan kalbin gıybetliymiş. Öyleyse böyle kirli şeyler ile kalbi kirletmeye ne gerek var? Keşke insanların kendi nefisleri için zan besledikleri kadar karşılarındakiler için de besleyebilseler.
    İyi zan, etrafındakilerle muhabbeti arttırdığı gibi hayata karşı motivasyonumuzu da arttırıyor. Lakin bizim etrafımıza bakış açımıza yön veren zan iyi olmasıyla birlikte bizi olayların aslından, hiçbir şeyden habersiz duruma getirmemeli. Zaten büyüklerimizin sözü odur ki şüphesiz yapılan bir işin sağlamlığında şüphe vardır ve şüphesiz yapılan tek şey imandır. Onun da şüphesi teslimiyetten geçer ya…
    Bütün bunlara dayanarak demem odur ki duvar bile meylettiği yöne bile yıkılıyorken, bizlerin yaşamımızda meylettiğimiz yerleri en iyi şekilde tespit etmeli, Behlül Dàna hazretleri gibi benim de meylim hakka doğrudur” diyebilmeli ve her anımızı `Müslümanca` yaşamaya gayret etmeliyiz.
  • Günaydın. Bu ara herkes geçmişe hasret. "Yeni"ler değil "eski"ler mutlu ediyor sanki. Sebebi belli de, konuşmak dahi istemiyoruz. Nezihe Meriç, "Sait Faik gülse, biz gülsek, deniz, kuşlar, balıklar, Burgaz, hepsi, hepimiz güle güle bir hâl olsak. N'olur be Tanrım! Ne çocuktuk, ne güzeldi dünya." der. Mümkün, sevgili okur.


    Nezihe Meriç - Çisenti

    Yapı Kredi Yayınları, s.75-77


    Bir Adam! 
       Yüzü sıkıntılı, elleri cebinde, boyu uzun. İnce ama, zayıf değil. Yapılı. Yokuş yukarı çıkarken, omuzlarını kısıp, kendine yumulmuş. Sanırsın, ne zeytin ağaçları, ne yol boyu açmış beyaz zakkumlar, ne çardaklardan taşan bugenviller var. 
       Kızıl saçları, omuzlarına inen kadın, set üstündeki evin camlarını açarken gördü onu. Önce, 
       "Bu da kim” dedi, güneşten yüzünü kırıştırarak. Ayırdında olmadan saçlarını düzeltti, acele geceliğinin yakasını örtmeye çalıştı. Sonunda, 
       "Ha, yukarki yalnız adam bu. Nereden çıktı. Ortalarda yoktu. Hoş ötekiler de yok ya" diye düşündü. Ama baskın olan,yüreğini oynatan düşünce,
       "Hoş adam" oldu. 
       Adam yokuş yukarı çıkarken, (hani omuzlarını kısıp kendine yumulmuş) sözcükler, görüntüler, karmakarışık duygular halinde, bir görünüp bir kayboluyordu. 
       Zeytin, mandalina, begonvil, yokuş, deniz, yabancı bir gemi gelmiş, üç gemi, mevsim daha açılmadı diye düşünürken işte bahçe, işte ev. (Yolun başında, zeytin ağacının yanındaki o kuş yuvası evin penceresindeki kadının ayırdına bile varmadı.) 
       Mavi mavi değildir. Esintinin neresine yüzünü çevireceğini bilemez insan. Esinti ne? Ne ki? Var mı ki? Hani? 
       Evi ot bürümüşse, kepenkler açık değilse, içerlerden konuşma sesleri gelmiyorsa gülüşmelerle karışık... (O hep gülerdi, bazan, suya, yüksekten boncuklar atılıyormuş gibi tek tek; cup cup cup; bazan pencere camlarında yağmur tıpırtısı; pıttıdı pıttıdı.) Bahçede tekir. Daha yavru. Adı, Gümüş. Kulaklarını dikmiş kuş yakalama gayretinde; kafa, sanki bir güvercin; bir o yana hafifçe, bir bu yana belli bile olmadan. Büyük hala sabah kahvesiniiçerken gülümsüyor: 
       "Şu maymuna bakın" diyor. "Nasıl da pür dikkat. Bacak kadar boyuna bakmadan, aklı sıra kuş avlayacak. Hah ha! Ay maymuuun!" 
       Çoluk çocuğun, telefonların, kız seslerinin sabah şamatası nerede? (Hani hiç dayanamazdı. Çıkıp deniz kenarına, Abdi'nin kır kahvesine kaçardı; gazeteleri ve kitabıyla.) Sesleri duyuyor mu? Duyuyor. İç içe, birbirine girerek, arasına gülüşmeler karışarak, yarım yarım, yaz evine denizden gelen, eve çarpıp dağılan ses yumağı, mutfaklardan gelip bahçede oyalanan dumanlı koku, seslenmeler, küçük çığlıklar, ah, aaaaaay, vahlanmalar, gülüşüvermeler. Karnıyarık dibini tuttu, gene, gene mi, gene gene gene, Suna, Ayşin, Müge kızlaaaaaaar... Vah vah vah yemek dibini aldı. Oh, mis gibi toprak kokusu. İbrahim abi, hani gül almaya gidecektik. Erkan abiler geliyor yarın. Çocuk nerde? Aman bu kızların kıkırdaması. Gene kavga ederler karısıyla valla... Zil sesi var. Koşup bakın şuna. Sucudur bu, kaçırmayalım. Gene yürüyüş varmış. Bu elbise sana çok yakışıyor, sarı herkese yakışmaz. Tadını kaçırdılar Aman hadi be halaaaaaaaaaaa! Konuşma. Annen oyuna gidiyor mu bugün? Kaçırır mı! Bu Erkan'ın karısı da! Çok kıskanç kadın canım. Erkeğin üzerine bu kadar düşülmez ki. Kızlar bana da bir kahve yapın. Hadi denize gidiyor muyuz? Akşamüzeri ben oyundayım. Olmaz! O genç kız, sen daha çocuksun. Bence Hüseyin abi çok haklı. İşçilerden sonra, memurlar da yürüyecekmiş. Babamın yazısını okudun mu anne? Heeeeey süt taşıyor. Okusa da anlamaz ki be! Aa! Gülseren ablalar geliyor. Yihhuuuu! 
       Sadece sıcak 'hükümran!' Bir de ağustosböcekleri, yüreği sıkıştıran bir tekdüzeliğin ağır sıkıntısıyla birarada. 
       Şimdi ev... Sarı, kuru, sessiz, tozlu, eskimiş, terkedilmişliğin yoğunlaşmış, kabuk tutmuş... Bir ağıt, denizin dibine dibine karanlık, kararsız, belirsiz, boğuntulu, tuzlu, ölümcül... 
       O kargaşanın, o çoluk çocuk... 
       O çoluk çocuk şamatasının... 
       Şamata. 
       Evet! 
       Onların ortasında, onlarla birlikte yalnız olmak vardı. 
       Evet, onların arasında... 
       Oysa, şimdi... 
       Artık.. 
       Artık hep üç nokta! 
       Tek başına yalnız olmak, renklerin, seslerin, şamatanın (baş üstüne) gülüşlerin, küçük çekişmelerin, tatlı dedikoduların... 
       O gülüş suya, ta yukardan, tek tek boncuk atılıyormuş gibi tek tek tek tek, peşpeşe peşpeşe... 
       Alıp başını, yumulup kendine çekip gitmeli.  
       Ne bu şimdi? Ne? 
       Onlarla birarada yalnızken, şimdi böyle, tek başına... 
       Zaten mutluluk ya da mutsuzluk tanımlanabilinir mi? Yaşamın bir ucundan tutmak gerek.


    Hergün mail kutuma düşen bir yudum kitaplar, hergün başka denizlere yelken açmamı sağlayan pasajlar. Küçücük şeylerden mutlu olmak.Sizde her sabah böyle pasajlar görmek isterseniz biryudumkitap.com'u ziyaret edebilirsiniz.