• Seni bir yaz gününe benzetmek mi, ne gezer?
    Çok daha güzelsin sen, çok daha cana yakın:
    Taze tomurcukları sert rüzgârlar örseler, Kısacıktır süresi yeryüzünde bir yazın: Işıldar göğün gözü, yakacak kadar sıcak, Ve sık sık kararır da yaldız düşer yüzünden;
    Her güzel, güzellikten er geç yoksun kalacak
    Kader ya da varlığın bozulması yüzünden; Ama hiç solmayacak sendeki ölümsüz yaz,
    Güzelliğin yitmez ki, asla olmaz ki hurda; Gölgesindesin diye ecel caka satamaz Sen çağları aşarken bu ölmez satırlarda: İnsanlar nefes alsın, gözler görsün, elverir, Yaşadıkça şiirim, sana da hayat verir.
  • Gençlik bir hayat devresi değil,!
    Bir akıl halidir.

    Yıllar cildi buruşturabilir,
    Ancak
    Heyecanların bitişiyle ruh buruşur.

    İnsan
    kendine olan güveni kadar genç,
    Kuşkusu kadar yaşlı,

    Cesareti kadar genç,
    Korkuları kadar yaşlı,

    Umudu kadar genç,
    Bezginliği kadar yaşlıdır.

    Hiç kimse
    Fazla yaşamış olmakla yaşlanmaz.

    İnsanları
    Yaşlandıran, ideallerinin bitmesidir.

    Kalbi
    Sevdikçe, neşe duydukça,

    Güzellikleri fark ettikçe,

    Beyni yeni şeyler keşfettikçe,
    Herkes gençtir.

    İnsanlar
    Yaşadıkça yaşlandıklarını sanırlar,

    Halbuki yaşamadıkça yaşlanırlar.

    İnsan,
    Yaşlı olmaya karar verdiği gün yaşlanır.”
  • Efendim, geçenlerde bir dostum. “Cağfer hoca sen kerameti mi inkar ediyorsun?” diye sordu. Dedim, düğün değil bayram değil, eniştem beni niye öptü. “Hayırdır, nereden çıktı bu, benim sana geçen gönderdiğim yazıyı okumamışın anlaşılan”, dedim. Çünkü o dosta gönderdiğim yazıda keramet meselesinden bahsediyordum.

    Dostum, bana birisi seninAnahatlarıyla Ehl-i Sünnet Akaidi kitabınla ilgili fotoğraflar gönderdi, dedi. (O birisinin ismini de verdi ama şimdi söylemeyim, fitne fücuru dökülmesin ortaya) Bu kitapta tehlikeli fikirler varmış, kerameti inkar ediyormuşsun, okunması sakıncalı kitapmış.

    Dedim ona, gönder o fotoğrafları bana. Gönderdi. Anaaa… bu da ne? Allah’ım dünyada böyle tipler de varmış. Adam, idam fermanımı yazmış, sonra gerekçe aramaya koyulmuş. Aman ne gerekçeler!?


    Acele etmeyin efendim hepsini yazacağım. Ta ki bu madrabazı siz dahi tanıyın. Size de bulaşabilir bir şerri. Allah korusun! Allah beni, sizi, bütün Müslümanları, hatta dinimizi ve şerefimizi bunlardan korusun! Bunlarda şeref kıtlığı çeken varlıklardır, efendim.

    Evet efendim! Neymiş bu beni darağacına gönderecek 10 (on) madde? Madrabaz herifin yazdığı gibi yazıyorum, berbat yazısını okuyabildiğim kadarıyla. Sonuna fotoğrafları da koyacağım imkan olursa inşaallah.

    Kitaptaki sakıncalı yerler:

    1.                      S. 29. Zarurat-ı diniyye eksik tanımlanıyor.

    2.                      S. 30. Küfür tanımı?

    3.                      S. 30-32. Kafir, mümin, münafık dememişken hal anlatmış. Küfür…

    4.                      S. 94. Kıyamet alametleri çok yetersiz.

    5.                      S. 96. Sadece peygamberlerin şefaati demiş, insanlar için yok demek.

    6.                      S. 99. Küfür gerektiren haller varsa bunu ortadan kaldıran varsa… orada şek olmak (nasıl bir anlatmadır?)

    7.                      S. 101. İnsanı söz, fiil ve yazdıklarından tekfir etmek fitnedir.

    8.                      S. 68. Kaç peygamber belli değil

    9.                      S. 53. Çaktırmadan kerameti inkar

    10.                  S. 53. Kader niteleme şeklinde hüküm koyma şeklinde değil


    Buyurun efendim. Siz söyleyin ne anladınız bunlardan?

    Ama bitmedi. Kitabın kapağına hem dikkat işareti yapıp hem de yazıyla dikkat yazdıktan sonra şu veciz (!) ifadeyi yazmış: “Çok sakıncalı yer var.” Herhalde yukarıdaki on (10) maddeyi kast ediyor. Daha da var efendim. İlave etmiş: “Ayet hadis dışında çoğu yerde (çoğunlukla) kaynaksız”

    Demek istiyor ki, on (10) maddede hatan var, ayet ve hadis dışında bir de kaynak vermemişsin. Senin yatacak yerin yok.

    Siz karar verin efendim ben bu densize ne deyim. Her neyse, ben gene de cevabımı vereyim.

    Yalnız, lütfedip izin verirseniz kitabımın kısaca hikayesini anlatayım önce:

    Sen 1990. Henüz Yüksek Lisans derslerine başlamışken arkadaşlarım benden Akaidle ilgili bir seminer istediler. Bendeniz de İmam-ı A’zam Ebu Hanife’nin el-Fıkhu’l-Ekber; Teftazanî’nin Şerhu’l-Akaid; Ömer Nasuhi Bilmen’in,Muvazzah İlm-i Kelam ve Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu; Ahmet Saim Kılavuz’un Ana Hatlarıyla İslam Akaidi ve Kelam’a Giriş kitaplarını esas alarak bir seminer hazırladım. Seminer çok beğenildi ve bunu bastıralım dendi. O zaman Seha Neşriyat’a teklif ettik onlar da kabul ettiler ve kitap 1991 yılındaAnahatlarıyla Ehl-i Sünnet  Akaidiadıyla Seha Neşriyat yayınları arasında basıldı. Yıl 2017, Otto yayınları sahibi Veli Aknar beyle bir karşılaşmamızda. Hocam sizin Akaid kitabınızı ben lisede öğrenci iken okudum çok beğenmiştim. Eğer izin verirseniz basmak isterim dedi. Ben de kitabın bir iki nüshası kaldı. Bilgisayar ortamında yazılı bir metni de yok, oturup onu tekrar yazmam çok zor, dediğimde. Hocam bir nüsha ver, ben yazdırırım dedi ve hakikaten yazdırdı. Bana gönderdi. Ben de yaklaşık üzerinde bir ay çalıştım ve eskiyi bozmadan yeni bir takım ilavelerle kitabı tamamladım ve teslim ettim. O da yayınladı. Kitap bir çok şehirde binlerce dağıtıldı. Benzer şikayete hiç rastlamadım. Rastlanmaz da, akıl var izan var, böyle itiraz mı olur? Halbuki kul yazısı hata olabilir. Var da, ama öyle bir kin ve garezle kitabı okumuş ki, hataları değil de, hata olmayanları görmüş zavallı. Zaten var olan bir iki yazım hatasını düzeltilmek üzere yayıncıya da gönderdim.

    Efendim, kitap cep boy, 107 sayfa halka yönelik sade ve anlaşılır bir dille anlatma çabasının ürünü. Bu bir akademik / bilimsel çalışma olmaktan öte, adından da anlaşılacağı gibi kısa ve öz olarak Akaid konularını anlatma derdinde…

    İlk defa böylesine rastlıyorum dostlar… Yaşadıkça neler göreceğiz. Ne deyim? Aklıma mukayyet ol Ya Rabbi! Eee… bunlara cevap vereceğiz elbet. Takdir edersiniz ki meydanı bu madrabazlara bırakmak olmaz.


    CEVAPLARIM

    Cevapların madrabazın diline doladığı kitabın kendinden efendim…


    1.      Cevap (S. 29. Zarurat-ı diniyye eksik tanımlanıyor.)

    Kitapta zarurat-ı diniyye kavramının geçtiği kısım şöyledir:

    “Mümin, zarûrât-ı diniye denilen dinin kesin hükümlerinden hiç birini de inkâr etmemelidir. Öte yandan dinî hükümlerin yerine getirilmesi hususunda inatçılık, büyüklenme ve kendini beğenmişlik tavrı göstermemelidir.” (S. 29)

    Hacmi böylesi küçük kitapta daha ne yazabilirim ki?!


    2.      Cevap (S. 30. Küfür tanımı?)

    Kitapta küfürle ilgili kısım da şöyle:“1. Küfür

    Sözlük anlamı örtmek ve kapatmak olan küfrün dinî anlamı, Hz. Peygamber’in (sav) tebliğ buyurduğu kesinlikle sabit olan şeyleri yalanlamak veya tevatüren bize ulaşan esaslardan birini veya bir kaçını inkâr etmektir.”

    Daha ne dememi istiyorsa?!


    3.      Cevap (S. 30-32. Kafir, müşrik, münafık dememek için hal anlatmış. Küfür…)


    Konunun başlığı “İmana Aykırı Haller” alt başlıkları da “küfür, şirk ve nifak” şeklinde. Allah aşkına bir insan bu kadar mı,  tosun altında buzağı arar? Allah’ım aklıma mukayyet ol. Küfrü taşıyan kafir değil midir? Be adam!


    4.      Cevap  (S. 94. Kıyamet alametleri çok yetersiz.)

    Buyurun muhtasar bir kitabın kıyamet alametleri kısmını bizzat siz okuyun.

     “B. KIYAMET ALAMETLERİ

     Küçük alâmetler: Hz. Peygamber’in (sav) son peygamber olarak gönderilişi, İslâmî ilimlerin yok olmaya yüz tutması ve âlimlerin bulunmaması, cehaletin yayılması, fuhşun artması, içki kullanımının açıktan yapılması, fitnenin kol gezmesi...

    Büyük alâmetler: Hz.Peygamber (sav) kıyametin büyük alâmetleri olarak, şu on hususu zikretmiştir: Duman, dâbbetü’l-arz, güneşin batıdan doğuşu, Hz.Îsâ’nın (a.s.) inişi, Ye’cüc, Mecüc’ün çıkışı, doğuda yer batması, batıda yer batması, Arab yarımadasında yer batması, Yemen’de ateş çıkması.(Müslim, “Fiten ve Eşrâti’s-sâa” 13) (S. 94)

    Allah’tan bu zat, Müslim ve Tirmizi’de geçen Cibril hadisinin sonunda Hz. Peygamber (sav) tarafından zikredilen kıyamet alametlerini okumamış!? Çünkü orada birkaç tane alamet geçmekte. Oraya bile itiraz edip sakıncalı damgası vurabilirdi.


    5.      Cevap  (S. 96. Sadece peygamberlerin şefaati demiş, insanlar için yok demek.)

    Şefaatle ilgili yazdıklarım şöyledir:

     “Şefaat: Müminlerin günahkârları için, Hz.Peygamber’in ve ümmetin büyüklerinin, Allah’dan istekte bulunmalarıdır.Hz.Peygamber’in (sav) bütün insanlara, bir an evvel mahkemelerinin kurulması için, yapacağı şefaata “şefaat-ı uzma”, bundan dolayı Hz. Peygamber’in nail olduğu makama da “makam-ı Mahmud” denilir. Kur’an’da, “Bunlar, O’nun (Allah’ın) rızasına ermiş olandan başkasına şefaat edemezler” buyrulmuştur. Hz. Peygamber (sav) de “Şefaatim, ümmetimden büyük günah işleyenler içindir.” (Tirmizî, “Kıyâmet”, 12) buyurmuştur. Çünkü o günde şefaate en çok ihtiyaç duyanlar büyük günah işlemiş olan müminlerdir. Ancak Hz. Peygamber’i şefaatçi kılan da kime şefaat edileceğine karar veren de Yüce Allah’tır. Dolayısıyla orada her şey Allah’ın takdirine bağlıdır.” (S. 96)

    Metni okuyun lütfen! Bu zatın dediği gibi anlayan varsa beri gelsin…


    6.      Cevap  (S. 99. Küfür gerektiren haller varsa bunu ortadan kaldıran varsa… orada şek olmak)

    Ne demek istediği çok net anlaşılmıyor. Anlaşılan tekfir konusunda yazdıklarımı beğenmemiş, buyurun bir de sizler okuyunuz:

     “TEKFİR MESELESİ

    Küfr, lügat itibariyle bir şeyi örtmek, ıstılahî bakımdan ise, Allah’ın birliğini, dinin temel esaslarını ve peygamberliği inkâr manasına gelir. Mutlak olarak kâfir kelimesi, yukardaki üç şeyden birini inkâr eden kişi için kullanılır. (kaynak: İsbahânî, Müfredat, İstanbul 1986, s.653).

    Tekfir ise, bir kimseyi kâfir ilân etmek, kâfir olduğunu söylemektir. Müslüman iken kâfir olana “mürted” yani dinden dönen, yaptığı işe ise “irtidat” denilir.

    Küfrünü söz ve fiil ile açıklamayan bir kimsenin küfrüne fetva verilmez. Çünkü hiç kimsenin kalbi bilinmez. Herhangi bir müslümanın sözü, güzel bir şekilde tefsir ve yoruma tabi tutulabiliyorsa, fena ve kötü yöne göndermek câiz değildir. Yine, küfrü gerektiren birçok yönler bulunduğu halde, küfrü ortadan kaldıran bir yön varsa, o bir yöne göre fetva verilmesi uygun düşer. Kişinin sorumlu tutulabilmesi için, küfrünü ya sözle ya da fiille bizzat kendisinin açıklaması gerekir. (kaynak: Ömer Nasuhi Bilmen, Hukuku İslâmiyye ve Istılâhât-ı Fıkhıyye Kamusu, İstanbul 1985, 4/7-8)


    7.                      Cevap  (S. 101. İnsanı söz, fiil ve yazdıklarından tekfir etmek fitnedir.)

    İtiraz ettiği husus şu aşağıdaki kısım. Buyurun okuyun efendim:

    “İnsanların söz, fiil ve yazıp çizdiklerinden yola çıkarak onları tekfir etmek yani kafir saymak, dün olduğu gibi bugün de Müslüman toplumlar için ciddi bir tehlike ve tehdittir. Nitekim zihniyet dünyamıza pimi çekilmiş bir bomba gibi düşen ve Müslüman toplumu paramparça eden ilk iç fitne tekfirciliktir. Bu günde bu silah, aşırı gruplarca sıklıkla kullanılmaktadır. Tarihte ilk tekfirci anlayışla ortaya çıkan Hariciler adeta “Kim kafir?” sorusuyla Müslüman toplum içinde kafir avına çıkmışlardır. Bunların karşısında yer alan büyük kitle bu fitneyi durdurmak için “Kim Müslüman?” sorusuyla şekillenen bir birleştiricilik formülü bulmaya çalışmıştır. Bu formülün adı Ehl-i Sünnet ve Cemaat idi. Onların amacı “kim kafir?” sorusuyla dışlanan Müslümanları, yeniden İslam şemsiyesi altında buluşturmaktı. Zamanla görüldü ki, birleştiricilik noktasında önemli işlev gören Ehl-i Sünnet çerçevesi yine de bazı Müslümanların dışarıda kalmasına engel olamıyordu. Bunun üzerinde Ehl-i Sünnet anlayışını benimsemiş olan büyük kitle, Haricilerin zihniyetinin tam tersini yansıtan “kim kafir değil?” sorusuyla yeni ve daha geniş bir şemsiye açtı. Bu sorunun cevabı “kıble ehli” olan, kabeyi kıble bilen hiçbir Müslüman asla kafir sayılamaz, ötekileştirilemez ve dışlanamazdı. Böylece Müslümanlar arasında ihtilaflardan kaynaklanan dışlamalar sonlandırılmaya ve bir arada yaşama kültürü en geniş çerçeveye oluşturulmaya çalışılmıştır. Bu anlayış aynı zamanda Ehl-i Sünnet olmanın şiarı yani sembolü olmuştur. Bununla ihtilafın değil, tefrikanın önüne geçme çabası güdülmüştür. Çünkü ihtilaf zihinsel ve kültürel bir zenginlik, tefrika ise kültürü içten çürüten, toplumun güven duygusunu yıkan ve bireylerin dürüst yaşama imkanını yok eden bir zehirdi. Bunun panzehiri ihtilafı, bir zenginlik, genişlik ve yeni alanlar açma imkanı olarak görmek ve böylece düşünce farklılıkları ile birlikte herkesin güven ve huzur içinde yaşayacağı bir ortamı oluşturmaktır.”

    Bu yazdıklarımın sonuna kadar arkasındayım. Bu madrabazların kin, haset ve nefretlerine rağmen. Akl-ı selim Müslüman büyük kitlenin, böylesi birkaç okuduğunu anlamaz, kendini bilmez, geçmişinden bi haber madrabazlara teslim olmayacağı hususunda Rabbimin inayetine güveniyorum.


    8.                      Cevap (S. 68. Kaç peygamber belli değil)

    Peygamberlerin sayısı konusundaki yazdıklarım kaynakları ile birlikte şöyledir:

    “E. PEYGAMBERLERİN SAYISI

    Yüce Allah rahmeti gereği kullarını sürekli hidayet yolunda tutmak veya doğruya sevk etmek için tarihin başlangıcından itibaren her dönemde her mekana peygamber göndermiştir. Bu ilahî işlem son peygamber Hz. Muhammed’in (sav) gönderilmesine kadar sürmüştür. O’nun gönderilmesiyle birlikte peygamberlik zinciri tamamlanmıştır. Çünkü o son halka ve peygamberliğin bitişinin mührüdür. Bundan dolayı O’na Kur’an’da hâtemü’l-enbiyâ yani nebilerin sonuncusu veya peygamberlerin son mührü sıfatı verilmiştir.

    Her dönemde her mekana peygamber gönderildiği bilinmekle birlikte Yüce Allah’ın son peygamber Hz. Muhammed’e (sav) kadar kaç peygamber gönderdiğine dair elimizde açık ve somut bir bilgi ve belge bulunmamaktadır. Bu yüzden de alimlerimiz, peygamberlerin sayılarını zikretme hususunda ihtiyatlı davranılması gerektiğini salık vermişlerdir. Çünkü verilecek rakamların fazla olması durumunda peygamber olmayanın peygamber sayılması sakıncasının yanında, rakamın az olması durumunda da peygamber olan bir şahsın dışarıda tutulması sakıncası bulunmaktadır. En doğrusu, peygamberlerin sayılarını Allah’a havale edip kesin bir rakam söylememektir. Çünkü Yüce Allah Kur’an’da “Peygamberlerin hikâyelerinden sana anlattıklarımızın yanında, anlatmadıklarımız da vardır.”buyurmakta ve gönderdiği ve görevlendirdiği bütün peygamberleri bize bildirmediğini beyan etmektedir. Her ne kadar bazı haberlerde 124 bin veya 224 bin şeklinde rakamlar geçiyorsa da bunlar, haber değeri bakımından kesinlik düzeyine çıkmadığı için bu rakamları kesin kabul edip inanç haline getirmek uygun değildir. (Kaynak: bk. Teftazânî, Şerhu’l-Akâid, Kestelî Haşiyesi, İstanbul 1316, s. 214-215.)

    Peygamberlerin sayısı konusunda bildiğimiz en kesin rakam Kur’an’da isimleri zikredilen peygamberlerdir. Hz. Adem’den (as) Hz. Muhammed’e (sav) kadar peygamberlerin toplam sayısı 25 ile sınırlıdır. Bu sayıya peygamberliği konusunda ihtilaf edilen Hz. Lokman ve Hz. Zülkarneyn gibi isimler dahil değildir. Bu isimler konusunda çoğunluğun görüşü onların peygamber değil, veli oldukları şeklindedir.

    Kur’an’da geçen peygamberlerin isimleri için şu âyetlere bakınız: En’âm 6/83-86, Âl-i İmrân 3/33, A’raf 7/65, Hûd 11/61, 84, Enbiyâ 21/85, Ahzâb 33/40.” (s. 68-69).


    9.                      Cevap (S. 53. Çaktırmadan kerameti inkar)


    “Zaman ve mekan öncelikle insan zihninde sınırlılık fikrini oluşturur. Zaman bakımından insan şimdiki zaman ile sınırlıdır. Geçmiş ve gelecek ona kapalıdır. Ne geçmişe dönebilir ne de geleceği şimdiki zaman içinde kavrayabilir. Mekan bakımından da yine bulunduğu yer ile sınırlıdır. Bulunduğu yerin dışındaki mekanları ne bilebilir ne de oralara bulunduğu yerden müdahale edebilir. Bir mekandan diğerine intikali belli bir zaman içinde gerçekleşir. Tek bir zaman diliminde, birden fazla mekanda olamaz. Böylece insan, Yaratıcısı olan Allah karşısında sınırlı ve aciz bir varlık olduğunun idrakine varır. “Kendisini bilen Rabbini bilir” sözü ile ifade edilmek istenen de bu olsa gerektir. Yani insan bu sınırlı varlığını bilirse, Allah’ın sınırsız varlığını daha iyi kavrar.”

    Burada nasıl çaktırmadan kerameti inkar ediyor muşum? Ben anlayamadım, anlayan beri gelsin. Kitapta keramet hakkında şunları yazdım. Buyurunuz okuyunuz:

    “Kerâmet: Şeriatın tamamına uyma hususunda gayretli olan ümmetin büyüklerinden zuhur eden hârika olaylardır. Kerâmet ile mûcize arasında bir takım farklar vardır. Mûcize, bir istek üzerine peygamberin gönderildiği kavme karşı meydan okumasıdır. Keramette ise ne istek olur, ne de meydan okuma. Kerâmet bir peygamberin ümmetinden olan bir kimsede zuhur eder. Dolayısıyla, velîlerde olagelen kerâmetler tâbi oldukları peygamberin birer mûcizesidir.”

    Bunları yazan bendeniz, nasıl oluyor da, kerameti inkar etmiş oluyorum.

    Bir de bu “çaktırmadan inkar” nasıl bir şey oluyor. Bu zat, yeni bir inkar çeşidi buldu anlaşılan…


    10.                  Cevap  (S. 53. Kader niteleme şeklinde hüküm koyma şeklinde değil)

    Bu adam ne demek istiyor anlayamadım. Benim kitabımda yazdığım aşağıdaki gibidir:

    “Bu durumda kader, Allah’ın olacak şeylerin zaman ve mekânım, niteliklerini ve özelliklerini bilip ezelde takdir etmesidir. İmam Ebû Hanîfe, bu konuda şöyle der: Dünyada olacak şeylerin tamamı Allah’ın dilemesiyledir ve bilgisi dahilindedir. Allah onları Levh-i Mahfuz’da yazmıştır. Ancak bu yazması niteleme şeklindedir, yoksa hüküm koyma şeklinde değildir. (kaynak: Ebû Hanife, el-Fıkhu’l-ekber, s.2) Yani, Allah, “şu şöyle şöyle olacak” diye yazmıştır. Değilse, “Şu şöyle şöyle olsun” diye hüküm vermemiştir. Eğer hüküm vermiş olsaydı, kul fiilinde zorlama altında olurdu.( Kaynak: Ali el-Kârî, Şerh ale’l-Fıkhı’l-ekber, İstanbul ts., s.41; Ebu’l-Muntehâ, Şerh ale’l-Fıkhı’l-ekber, İstanbul ts., s.11) Nitekim şu ayetler kader inancına işaret etmektedir: “O’nun katında her şey bir ölçüyledir.” Allah herşeyi yaratmış ve her birine belirli bir düzen vererek, onun kaderini tayin ve takdir etmiştir.” “Şüphesiz ki, Biz, her şeyi bir takdir ile yarattık.” ” (s. 53-54)

    Bu zat itirazını, İmam-ı A’zam Ebu Hanife’ye yapmalı. İmamın söylediğini bile beğenmeyen bu zata ben diyebilirim ki. İmamın beğenmediği metnini gözlerinize ve görüşlerinize arz ediyorum:

    خلقَ اللهُ تعالى الأشياءَ لا منْ شىءٍ. وكانَ اللهُ تعالى عالماً في الأزَلِ بالأشياءِ قبلَ كونِـها، وهوَ الذي قدّرَ الأشياءَ وقضاها، ولا يكونُ في الدنيا ولا في الآخرةِ شىءٌ إلا بمشيئتِهِ وعلمِهِ وقضائِهِ وقَدرِهِ وكَتْبِهِ في اللَّوحِ المحفوظِ ولكنْ كتبُهُ بالوصفِ لا بالحكمِ والقضاءُ والقدرُ والمشيئةُ صفاتُهُ في الأزلِ بلا كيفٍ.

    Altı çizili kısım hakkında Ali el-Kari’nin açıklaması ise şöyledir:

    أي كتب الله كل شيء بأنه سيكون كذا وكذا، ولم يكتب بأنه لِيكن كذا وكذا، (على القاري)

    *

    Bırak! Allah nasıl biliyorsa öyle muamele etsin!

    Ne buyuruyor Rabbimiz Felak Suresinde:

    “De ki: Felakın Rabbine sığınırım

    Yarattığı şeylerin şerrinden

    Çöktüğü zaman karanlığın şerrinden

    Düğümlere üfleyenlerin şerrinden

    Haset ettiklerinde hasetçilerin şerrinden”
  • Bir tarafta bir çocuğun penceresinden seyredilen masum bir dünya... Beyaz gemisi ve Maral Ana'sından, yani hayallerinden başka kimsesi olmayan bir çocuk...

    "İnsandaki çocuk vicdanı, tohumdaki öz gibidir. Ve o öz olmadan tohum filizlenemez, gelişemez." diyor yazar kitabın son kalp atışlarında. Bir yerde o özün olmadığı ve o tohumun filizlenemediği ruhlar, insanlar; Orozkul ve diğerleri. Diğer yanda içindeki özü koruyan, vicdanının kökü kopmamış bir çocuk... Ve dedesinin kökleri zayıf, pasif vicdanı. 'Cehalet' diye adlandırdıkları hayal dünyası ve inançları, Maral Ana'ya karşı duydukları sadakat, zihin için cehalet olabilir lâkin kalp için bilgeliktir. Öyle saf, öyle temiz bir kalbin ürünüdür ki bu inanç, o özden öylesine büyük bir kalp filizlenmiştir ki, Maral Ana'nın cansız bedeni önüne serilse dahi ona olan inancı yitmemiş, çocuk ruhunun bağdaşamadığı her şeyi reddetmiştir. Hayatı boyunca Maral Ana'nın o şefkatli yüreğini yüreğinde hissedip adetâ Maral Ana'nın insan vücudu olan dede, onu kendi elleriyle katlettiğinde kendini de katletmiştir. İçindeki o çocuk kalbi yavaş yavaş yitirmiş, Orozkul'un, yani kötülüğün kuklası olmuştur.

    Romanın sonlarında bir çocuğu hayallerine bu kadar bağlayıp onu kendi elleriyle sökmüş olduğu düşüncesinin vicdan azabını yaşamaktadır zirâ kalbindeki o özü, o çocuk vicdanını, kendi elleriyle söküp atmak zorunda kalmıştır. Aslında çocuğun hayalleri sökülmemiştir, aksine daha çok güçlenmiştir ve içindeki o iyilik tohumu öylesine büyümüştür ki, ebediyete kadar uzanmıştır... Etrafındaki bütün kargaşaya, dünyevi bütün sorunların içinde kaybolan insanlara karşın, çocuk her zaman kendi zihninde, kendi dünyasında yaşamaktadır. İyilik ve kötülük aslında iç içedir ve bir savaş içindedir; görünüşte Orozkul'un, yani kötülüğün hâkimiyeti sürerken, bu güç kılıfına bürünmüş güçsüzlük otoritesine karşı iyilik içten içe hep savaşmaktadır ve bu savaşı, dedesi yenemese de çocuk yenmiştir. İyiliğin köklerinin sağlamlaşması için de bir güç gereklidir, tek başına bir zafer elde edilemez; savaşılacak bir düşman olmalıdır ki gerçekten zaferi tadıp güçlü olduğunu söyleyebilesin. Dedesi, içinde kışkırtımayan bir nefs canavarı olmadığı için iyilik tohumlarını yeşertebilmiştir lâkin gün gelip de o nefs canavarı çaresizliğinin sırtından güçlenince, o gün o ormanda tetiğe basmış ve savaşı kötülük yenmiştir. Eşinin söylediği o cümleler, para kazanmayana 'adam' denilmeyeceğini söyleyen zihni ve ardından acizlik duygusu, o tetiğe basmasına sebep olmuştur. Kitabın başında da söylediği gibi: "Onun tek üstünlüğü bundan ibaretti. Başkalarının gözünde küçük düşmekten korkmamasıydı." Ve bu üstünlüğü giderek yitirince başkasının gözünde küçük düşmekten korkması, çaresizliği, onu kendi içinde küçültmüştü... Lâkin hâkikî iyilik, içindeki o nefs canavarını yenince ortaya çıkar. Hayatı boyunca inandığı bir hayali, içinde bulunduğu çaresiz durumun korkusuyla kaybetmiş ve hikâyede o çocuk vicdanı, o özden filizlenen iyilik çiçeği, yavaş yavaş solmuştur. Bu benim fikrimce, romanda iyiliğin kötülüğe yenilişinin sembolüdür.

    Bir yandan da romanda hâlis kötülüğün sembolü Orozkul vardır. Orozkul, kendi zayıflığını örtmek için içinde bulunduğu konumu kullanan; içindeki ayıbı örtmek için başkalarının yüzüne kara çalan, bir insanın karakterden yoksunluğunun yansımasıdır. Paranın hüküm sürdüğü bir yerde, güzel sözün ve güzelliğin yitirilmiş hâlidir. Zayıf insanların içsel hesaplaşmaları yok denecek kadar azdır, içlerindeki vicdan mahkemesinde asla kendilerini cezalandırmazlar; zaten o mahkemeden yoksunluğu, çevresindeki herkesi suçlu ve kendini yargıç yapar. Orozkul'un çevresindeki herkese karşı duyduğu öfkesi, suçlayıcı tavrı, kendi içindeki zayıflığın dışavurumudur; sürekli içki içip zihnini sarhoş ederek içindeki o kirli öfkeyi ve kini dışarı salmasa, kendi içindeki kirle yaşayamayacak duruma gelecektir... Öyle kirli bir dünyaya sahiptir ki, kendi bile kendisine dayanamayıp kaçış yolunu sarhoşlukta bulur; bir insana kendinden kaçışları mutluluk veriyorsa, o insanın içinde içsel hesaplaşmaları yığılıdır. Ve vicdanından uzaklaşan insan, kötülüğe yaklaşır. Orozkul, romanın sonunda dahi görünüşte gücünü koruyup Maral Ana'yı katlettirse de, o boynuzunu parçalarkenki hayvanî öfkesi, aslında asıl yenilginin gösterimidir. "Bundan da büyük kafaları kıracağım! Bundan da büyük boynuzları parçalayacağım!" diyerek baltayı boynuza vurması, insanın nefsine köle olarak gelebileceği en alçak andır... Hakikâtte yenilen Orozkul'dan başkası değildir. Çünkü o, asla bir balık olamayaktır... Çünkü iyilik çiçeğinin çürümüş, kokmuş hâli kalbinde serilidir.

    Ve çocuk... İyiliğin mûnis sembolü. Her şeye rağmen yürekten istediği beyaz gemisine doğru yüzen balık... Mısır koçanı boyunda bir çocuk, büyük bir karakterin ardında... Orozkul gibi insanların hiç acımayacağı, boğazından tutup parçaladığını zannederken son anlarında bile Maral Ana'yı ve beyaz gemisini düşünüp boğazındaki o elleri hissetmeyecek kadar güçlü bir tohum. Bir şimşek gibi çakmaktan vazgeçmeyen, ebediyete kanat açarak dallarını gökyüzüne uzatan iyilik ağacı. Çocuk vicdanını her şeye rağmen korudukça filizlenip açtı, ebediyete uzandı. O çocuk, insanlığın özü; insanın en muazzam noktası. İnsan ahlâkının en saf hâli. Onun kalbindeki özü koruması gibi insan vicdanını korudukça, o tohumda filizlendikçe insan ahlâkı, insan, insan olma bilincini hatırlayacaktır, demeye çalışıyor benim fikrimce yazar son cümlelerinde. Ve çocuk bir balık olup beyaz gemisine yüzerken, içimizde onu hissedebildiğimiz kadar güçlenecek iyilik, çocuk. Yazarın, "Çocuk okuyucunun yüreğinde kendine bir sığınak bulursa, bu çocuğun gücü olacaktır," dediği gibi... Bu roman, kötülüğün iyiliği devirmesi gibi görülebilir perdenin görünenen yüzünde, lâkin siyah taş beyaz şahı devirmemiştir, beyaz piyon devrilirken siyah şahı kaybıyla yenilgiye uğratmıştır. Zirâ o, içindeki hırsın mağlubu olmuştur.

    Kitabın son cümlelerinde de söylediği gibi:

    "Çocuk kalbinin, çocuk ruhunun bağdaşamadığı her şeyi reddettin. İşte beni teselli eden de budur.Bir şimşek gibi yaşadın sen. Bir defa çaktın ve söndün. Şimşeği çaktıran göktür. Ve gök ebedidir. İşte budur beni teselli eden. Yeryüzünde bizi ne beklerse beklesin, insanoğlu doğdukça ve öldükçe, insanoğlu yaşadıkça, hak ve doğruluk denen şey de var olacaktır."
  • Seni bir yaz gününe benzetmek mi, ne gezer?
    Çok daha güzelsin sen, çok daha cana yakın:
    Taze tomurcukları sert rüzgârlar örseler,
    Kısacıktır süresi yeryüzünde bir yazın:
    Işıldar göğün gözü, yakacak kadar sıcak,
    Ve sık sık kararır da yaldız düşer yüzünden;
    Her güzel, güzellikten er geç yoksun kalacak
    Kader ya da varlığın bozulması yüzünden;
    Ama hiç solmayacak sendeki ölümsüz yaz,
    Güzelliğin yitmez ki, asla olmaz ki hurda;
    Gölgesindesin diye ecel caka satamaz
    Sen çağları aşarken bu ölmez satırlarda:
    İnsanlar nefes alsın, gözler görsün, elverir,
    Yaşadıkça şiirim, sana da hayat verir.
    William Shakespeare
    Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları - Epub
  • İnsanlar doğduğunda kirlenmeye başlar, yıllar geçtikçe de yüzündeki, bedenindeki çatlaklar ve kırışıklıklar daha da çok belirginleşir. Aslında hepsi birer kanıt gibidir. Yaşadıkça kirlendiğimizin, günaha battığımızın kanıtı gibi... Her acıyla katlanır, kırışıklıklar artar sanki kat kat, kirleniyormuşuz gibi.
  • Çürümenin Kitabı
    Emil Michael Ciorian/166 _pdf
    Gerçeğin Masalı
    Aziz Nesin /48 _pdf
    Efendisiz Halklar
    Barclay /202_pdf
    Erken Trenlerde
    Pasternak/112_pdf
    Lili Brik'e Mektuplar
    Mayakovski /217_pdf
    Ölüm ve Korku Günleri
    Cengiz Dagci /228_pdf
    Burukluk
    Cioran /96_pdf
    Saf Şiir Yoktur
    Eluard /104_pdf
    Lanetli Kitaplar
    Bergier /96_pdf
    Aziz Bey Hadisesi
    Ayfer Tunç /120_pdf
    Tatar Ramazan
    Kerim Korcan /235_pdf
    72. Koğuş
    Orhan Kemal /105_pdf
    Şairlere Ölüm Yok
    Oktay Akbal /142 _ pdf
    Aşkın ve Savaşın Gündüz ve Geceleri
    GALEANO /199_pdf
    Asılacak Adam Aziz Nesin
    Demirtaş Ceyhun/169_pdf
    Deli Kadın Hikayeleri
    Mine Söğüt /172_pdf
    Konuk Kaplan
    Babil kitaplığı /Sung Ling / 96 _pdf
    Lady Anne Susuyor
    Saki/120_pdf
    Vathek
    William Beckford/141_pdf
    Aşık Şeytan
    Cazotte / 113_pdf
    Tesirsiz Parçalar
    Ali Lidar /240
    Midas'ın Müritleri
    Jack London /117_pdf
    Apollon'un Gözü
    Chesterton/138_pdf
    Abdullah Dayı - "Azrail'in Öbür Adı" Antep Canavarı
    Turhan Temucin/338_pdf
    Saraysız Başkan Jose Mujica
    Andres Danza/210_pdf
    Auschwitz'in Külleri
    Charlotte Delbo/415
    Poliste
    Aziz Nesin (anılar 1) /240
    Dila Hanım
    Necati Cumalı/166_pdf
    Duvardaki Kapı
    Wells / www _pdf_134
    Al Yazmalım, Selvi Boylum / Erken Gelen Turnalar / Fuji Yama / Deniz Kıyısında Koşan Ala Köpek
    Cengiz Aytmatov/359_pdf
    Kaçan Ayna
    Papini/111_pdf
    İnsanlar Yaşadıkça
    James jones /293
    Muhteşem Gatsby
    F.Scott Fitzgerald /208
    Görünmeyen Adam
    Welss /175
    Demir Maske
    Alexander Dumas /186
    Kızıl Damga
    Nathanien Hawthorne /371
    Kutsal İsyan - 1
    Hasan Izzettin Dinamo/591