• 287 syf.
    ·8/10
    Osmanlı yıkılmak üzere, Atatürk milli mücadeleyi başlatmak için Samsun'a çıkmış... İstanbul, İngiliz ve İtalyan ordularının postalları altında can çekişiyor...
    Çamlıca'da Hulusi Bey ve ailesi görkemli yalılarında hayatlarına devam ediyor. Hulusi Bey tam bir padişah yanlısı ve İngiliz aşığı... Perihan, Neriman ve Ümran ise milli mücadelenin başarısı için çalışmaya karar vermiş Hulusi Bey'in üç güzel kızı... Damat Ferit yanlısı babaları yalısında İngiliz ve Fransız generalleri ağırlayarak onlara adeta yalakalık yaparken, üç gözü pek kız kardeş İstanbul'da saklanan silahların yerini Mustafa Kemal'in bağlantılarına haber vermek için ne gerekiyorsa yapıyor. İşte böyle bir ortamda üç kız kardeş hem aşık oluyorlar, hem de milli mücadele için çalışıyorlar.
    Bir rivayete göre Yesari Asım Arsoy'un aşağıdaki ünlü şarkısına ilham olmuşlar.
    "Biz Çamlıca'nın üç gülüyüz,
    Aşk bahçesinin bülbülüyüz,
    Dillerde gezer söyleniriz,
    Gamsız yaşarız eğleniriz..."
    Hıfzı Topuz'un akıcı anlatımı, işgal yıllarının İstanbul'u ve Milli Mücadele'nin ne zorluklarla kazanıldığını detaylarıyla anlatan okunması gereken bir kitap... İyi okumalar :)
  • Vahdettin: Bana bak Rauf Bey, dedi. Bir millet var, koyun sürüsü gibidir. Ona bir çoban gerek. O çoban da benim!... Söyleyeceklerim bu kadar.
  • Bu kitabı ne Cumhuriyet dönemi resmi tarih anlayışının bakışı ile ne de Cumhuriyet döneminin eleştirisine bir kanıt olması amacıyla okumalıyız. Tarihî gerçeklikleri kabul ettiğimizde, geçmişimiz ve bugünümüz de barışmış olacaktır...

    Siyasiyelerin pek işine gelmese de, tarihimizi ve kültürümüzü iyi ve kötü yönleriyle bir bütün olarak kabullenip sahiplenme zamanı...
  • Resmi tarihler yanıltıcı olabilecek genellemelere eğilimlidirler. Örneğin, Türkiye’de, Mütareke dönemi boyunca birbirini izleyen bütün Osmanlı Hükümetleri’nin ve Sultan Vahdettin’in düşmanla işbirliği yaptıkları ve Müttefikler’in Padişah’ı sürekli destekledikleri şeklinde yanlış bir tablo ortaya çıkmıştır. Mütareke sırasında İstanbul’un tarihi, sadece bir Sadrazam’ın, Damat Ferit Paşa’nın işbirlikçi faaliyetlerinin ve Padişah’ın entrikalarının tarihi değildir.
    Aynı dönemde sadrazamlık yapan Ali Rıza Paşa (12 Ekim 1919 - 3 Mart 1920), Salih Hulûsi Paşa (8 Mart - 2 Nisan 1920) ve Tevfik Paşa (21 Ekim 1920 - 4 Kasım 1922) Ateşkes Antlaşması hükümlerine ve Müttefik yönetimine karşı üstü kapalı bir direniş politikası izlemişlerdir.
  • Zihinleri işgal altında olduğundan Batılılar gibi düşünen,onlar gibi yaşayan bir ümmetin,Allah Azze ve Celle’nin etrafını mübarek kıldığı Mescid-i Aksa’yı hürriyetine kavuşturacak,Kudüs’ü kurtaracak bir orduyu henüz hazırlamadığı ortadadır.Kudüs’ü kurtaracak ordu Mescidi Aksa kıvamında olmalı ki fetih işgale dönmesin.
  • Bizim-halkımızın üç vatanı vardır:

    1- Maddi varlığımıza hayat veren, havasıyla-suyuyla-gıdalarıyla bizi büyütüp besleyen, yaşatan Vatanımız.
    2- Düşünce ve duygu dünyamızı içinde barındıran vatan. Bu da dilimizdir. Daha doğrusu Anadilimizdir. İnsan anadilinde düşünür, duygulanır...
    3- Bu vatanlarda kişiliğimizi-varlığımızı özgürce, kararlıca, güvenle, yaratıcı biçimde ortaya koymamızı sağlayan vatanımız. Bu da Cesarettir-Korkusuzluktur.
    Bu vatanlardan birini yitirirsek sağlıklı, onurlu, saygıdeğer, yaratıcı bir insan olmaktan çıkarız...

    İşte 55 yıldan beri ABD emrine giren yerli Parababaları ve onların aracı olan siyasi partileri, siyasi iktidarlar; bizim bu üç vatanımıza karşı da sistemli-planlı bir saldırı yürütmüştür. Ve üçünü de bugünlerde ne yazık ki kuşatma altına almıştır... Hep söylediğimiz gibi, bu saldırılar aslında hep Washington’dan, New-York’tan yürütülmüştür... Bizimkiler onların uşağı olarak bu aşağılık işleri yapmışlardır...

    Maddi Vatanımız, ABD ve müttefiki büyük emperyalist devletlerin
    tekelleri tarafından işgal edilmiştir. Ekonomimiz, Batılı Finans-Kapitalistler ve onların mali örgütleri olan IMF ve Dünya Bankası tarafından hem işgal altında tutulmaktadır hem de yönetilmektedir. O sebepten halkımız işsizlikten, pahalılıktan kırılmakta, dış ve iç borçlar her yıl, bütçenin yarısı borç faizlerine gittiği halde, habire artmaktadır... Ülkemiz toprakları, ABD üsleri, askerleri ve atom silahlarıyla doldurulmuştur. ABD polisleri daha geçenlerde, İstanbul-Atatürk Havaalanı’nda TC milletvekillerinin üstlerini arayabilmişlerdir. Yine bilindiği gibi ABD polislerinin, Türkiye’de, İstanbul’da TC milletvekillerinin üstlerini araması, daha önce de yapılmış bir olaydır. Yani artık sıradan işler durumuna gelmiştir bu... Bundan da ne milletvekilleri ne de başkanları Tayyip rahatsızdır... Belirtelim ki Tayyip ve Hükümeti de Tefeci-Bezirgân Sermaye sınıf temeline dayanmaktadır. Yani o Antika sınıfın temsilcisidir. Bu sebeple de ümmetçidir. Ve ulusal değer taşımaz. Onlar hep Ortaçağın karanlıklarının özlemi içindedirler. Ulusal değerler onlar için bir anlam ifade etmez... Onların “referansı İslamdır” Tayyip’in bir zamanlar açıkça söylediği gibi. Tabiî siyasi İslam... İslam’ın ikinci bölümü...

    İkinci vatanımız da 55 yıldan beri saldırı altındadır. Dilimize ve Halk Kültürümüze saldıran ABD’dir. İşte bu sebepten 55 yıldan beri kerte kerte Türkçenin yerine İngilizce konulmaya çalışılmıştır. Türkçe aşağılanmış, İngilizce yüceltilmiştir... Emperyalist kültürün misyonerleri olan kolejler, Anadolu liseleri; hep ABD Emperyalizminin, ikincil planda olmak üzere de İngiliz, Fransız, Alman ve İtalyan Emperyalizminin çökkün, çürümüş, insan düşmanı dünya görüşünü öğretmiştir bu ülkenin, bu halkın çocuklarına. Böylece de bu çocuklar kafadan sömürgeleşmiştir. Kendi halklarını, kendi dillerini ve kültürlerini aşağı, değersiz, ilkel, kaba görmeye başlamışlardır artık. Yani Batılı Emperyalistlerin gönüllü savunucusu olmuşlardır... Tabiî çoğunluğu... Devletin, şirketlerin ve medyanın yönetimi, denetimi de bunlara verilmiştir süreç içinde... Bu 55 yıldan beri devam eden bir olaydır...
    Bu kolejlilerin en başarılıları yine bilindiği gibi, Batılı Emperyalistlerin anavatanlarında kurslardan geçirilir... Emperyalist vakıfların bursları finanse eder bu “VAFTİZ EDİLME” veya “VAFTİZDEN GEÇİRME” işini. Bu işlemden de geçirilmiş gençler, artık ABD için yüzde yüz güvenilirdir... O gençler ülkelerine gönderilir. Ve kısa süre sonra da yönetici konumuna getirilir. Tabiî ABD tarafından... Bunlar bir anlamda eskinin “sömürge valisi” durumundadırlar... Aynı işlevi görürler... Onlardan tek farkları kökenlerinin ve adlarının yerli oluşudur... İşte bugün bakkalın, çakkalın, berberin, kahvecinin, barcının, meyhanecinin, kerhanecinin işyerine İngilizce adlar koyması, durup dururken, kendiliğinden oluveren bir şey değildir. Planlıca, sistemlice, sinsice uygulanan bir politikanın sonucudur... Dilimizin de, İngilizce sözcük, deyim ve düşünce anlayışıyla istilaya uğraması işte uzun süren böylesine alçakça bir hesabın ve çalışmanın ürünüdür-sonucudur...

    Bütün bunlarla amaçlanan, bizi Ulus yapan değerlerin-özelliklerin-elemanların tümünün yavaş yavaş eritilerek tüketilmesi ve Amerikan hâkimiyetini gönüllüce; kalkınıyoruz, gelişiyoruz, medenileşiyoruz, çağdaşlaşıyoruz diyerek, daha doğrusu sanarak gönüllüce kabul eder hale getirilmemizdir...
    İnsanlarımızın bir bölümü ne yazık ki artık bu aşamaya getirilmiştir. Bu duruma düşürülmüştür. Amerikancılık, AB’cilik bunun açık bir göstergesidir. Şunu da belirtelim ki Amerikancılıkla AB’cilik arasında bir fark yoktur. Her ikisinin de emperyalist amaçları aynıdır... Sevr’i bize yedirmek-kabul ettirmek... Ve mazlumlar dünyasıyla birlikte bizi de açık sömürgeleştirmek... Mustafa Kemal’in deyişiyle “BİZİ YOK ETMEK”. İnsanlığını yitirmemiş olanlar için bu apaçık biçimde görülmektedir...

    Elli beş altmış yıldan beri, Amerikancılıkla Tarikatların-Kur’an Kurslarının-İmam Hatiplerin atbaşı beraber gitmeleri ve gelişip yayılarak ülkenin her köşesini kaplamaları işte bu planın-amacın bir sonucudur... Tesadüfî değildir asla... Amaçsız değildir, kendiliğinden olmuş işler değildir... Yine topçulukla popçuluğun birlikte gelişmesi de böyle bir çabanın ürünüdür... Futbol bugünkü anlamıyla bir spor olmaktan çıkarılmıştır. Halkımızı bölüp parçalayan, her bir parçayı diğerine düşman eden; yine insanlarımızı ülke ve dünya meseleleri üzerine düşünmekten alıkoyan bir afyon ve kumar aracına dönüşmüştür. Zaten yönetimi de Kontrgerilla’yla mafyanın ve Parababalarının elindedir... Hemen bütün profesyonel kulüplerin durumu budur.
    Spor bu haliyle, gerçek anlamdaki sporun da en büyük engelidir, düşmanıdır...

    Halkçı, insancıl, yurtsever bir spor anlayışında amaç, halkımızın olabildiğince büyük bir bölümüne spor yaptırarak onların ruh ve beden sağlıklarının üst düzeyde yani çok iyi durumda olmasını sağlamaktır. Bugün bir avuç futbolcunun oluşturduğu futbola ayrılan kaynaklar, yukarıdaki gibi bir anlayışla kullanılsa halkımızın önemli bir bölümü spor yapabilir... Bugünkü futbol politikasında, bir avuç profesyonel futbolcu yalnızca para için top kovalamakta, milyonlarca afyonlanmış saf, bilinçsiz insanımızsa atıl seyirci durumundadır... Böyle bir şey insancıl olamaz. Bu anlayış, insana da spora da düşmandır. Yalnızca yerli-yabancı Parababalarının çıkarlarına hizmet eder. Çünkü bugünkü futbol, insanlarımızı hem spor yapmaktan uzak tutmakta hem de kendi sorunlarını, yurt ve dünya sorunlarını düşünmekten alıkoymaktadır. Milyonlarca insanımızı yapay bir dünyada, hareketsiz biçimde tutarak, kafaca ve bedence çürümelerine yol açmaktadır...

    Pop müzik de genel olarak Finans-Kapitalin dünya görüşünü savunur. Bu müzikte, bizim halk ve sanat müziğimizdeki, diğer dünya halklarının müziğindeki ve klasik Batı müziğindeki insanî değer ve müzikalite bulunmaz ya da pek az miktarda bulunur, görülür. Finans-Kapital; insanların bütün insancıl, yurtsever, demokrat, devrimci değerlerine saldırır. Onları eritip yok etmek ister. Böylece yerel kültürlerin (ki onun bir parçası olan ahlâkların da) bütün olumlu yönlerine düşmandır. Yalnızca onların geri-gerici, tutucu yönlerini destekler. İnsanların, toplumu, insanları düşünmesini, sevmesini yok etmek ister. Onun yerine hayvancıl bireycilliği koymak ister. İnsanlara yalnız kendini düşün, kendini sev, kendini kurtarmaya çalış, kendi geleceğini düşün diye doğrudan ya da dolaylı mesajlar, komutlar verir. Böylece halkların, kendi saldırıları karşısında dayanışarak karşı koymalarını engellemek ister. Bu amaçla da bütün insanî değerleri aşağılar, eskimiş, çağını doldurmuş olarak gösterir. Hatta alaya alır o değerleri...

    Bireycillik, şiddet ve seks (pornografi), Finans-Kapital kültürünün özünü oluşturur. Bugün insan soyunun yüzkarası olan “popçuların, mankenlerin, şovmenlerin”, ruhunu sermayeye satmış dönek yazarçizerlerin, satılmış, pezolaşmış medyada ve Parababaları ortamında el üstünde tutulmaları, dolar milyoneri edilmeleri işte hep bu sebeptendir... Onlar Finans-Kapitalin iğrenç, çürümüş, insan düşmanı ahlâklarının, kültürünün, dünya görüşünün yani çıkarlarının savunucusudurlar...
  • 112 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10·
    Dedesi şair Mehmet Nâzım Paşa'nın da etkisiyle çok küçük yaşlarda şiir yazmaya heves duyan Nâzım Hikmet, çocukluğunda hangi etkiler altında ilk şiirlerini yazdığını dostu Zekeriya Sertel'e şöyle anlatır : 17 yaşında galiba ilk şiirim basıldı.Yani 'Serviliklerde' ,yani mezarlıkta ağlayan, hayatında sevmiş ölüler üstüne idi. Yahya Kemal düzelmişti birçok yerini. Sonra kızlara tutuldum.Şiir yazdım.Sonra Antant devletleri İstanbul'u işgal etti. Onlara karşı ve Anadolu savaşını tutan şiirler yazdım.Vicdan nedir,namus nedir,falan diye düşündüm, şiirler yazdım.Ama artık dilim temizce idi. Ve hece vezniyle de doğru dürüst kafiyelerle yazmasını da öğrenmiştim." ( Sunuştan alıntıdır.)
    Nazım Hikmet gibi büyük bir usta, ustaların ustası ancak kendi sözleriyle ifade edilebilirdi zaten. Seçme şiirlerinin olduğu bir kitaptır.
    Başucumda ,yastık altımda , öyle çok değerli bir şairimizdir Nâzım Hikmet