• C’ye şurda burda rastlamasa telefon numarası gibi onu da tümüyle unutmuş olacaktı. Çünkü C'yi unutmak istiyordu. Onu görmek istemiyordu. Bir süredir C’yi telefonla aramak isteme-diın. Kaçındım bundan. O arasın diye beklediğim çok günler oldu. Ama o aradığı zamanlar da hep bir işim oldu. Buluşma isteklerini hep yarıda kestim. Çünkü hep olmayacak saatlerde arıyordu. En olmayacak saatlerde kahvelerde oturmak istiyordu benimle. Benim için olabilecek saatlerde, günlerde ise ben onu arayamıyordum. Böyle bir hakkı yitirdiğimi sanıyordum. Bu nedenle hep savsaklıyordum ona durup- dururken bir «Nasılsın?» demeyi. Yok. Salt bu değil. Salt bu, evet.
  • GULAG TAKIMADALARI

    «2» rakamıyla başladığımız bölüme, «yazmanın bedeli olan bir hayat» demiştik. Gulag Takımadaları da, Soljenitsin’in hayatında ayrı bir eser, ayrı bir bedeldir.

    «Gulag» ismi, «Sovyet Esir Kampları Merkez Idaresi»nin kısaltılmasından doğan bir isim. Soljenitsin’in esir kamplarını, topladığı belgelere dayanarak anlattığı ve Sovyetlerden sürgüne gönderilmesinde, bardağı taşıran son damla. Olaya dönersek:

    1973 ağustosunda Rus Gizli Polisi, sorguya çektiği Jelisaveta Voronjaska’yı konuşturdu. Kadın, Soljenitsin’in de içinde bulunduğu muhalif aydın grubundaydı, yazarın yakın dostuydu. Muhalif aydınlar hakkında çok şey biliyordu.

    Ancak insanlık dışı baskılar karşısında konuşan kadın, Gulag’ın müsveddelerinin yerini söyler ve evine döndükten sonra intihar eder. Ardından Soljenitsin’in yakın çevresinden bazıları ortadan kaybolur, bazısı tevkif edilir. Soljenitsin, batılı gazetecilere «eğer birdenbire öldürülecek olursam, güvenlik teşkilâtı tarafından öldürüldüğümden emin olabilirsiniz» der. (A.g.e., s. 25.) Sonrasını biliyoruz. Gulag’ın bedeli, yurt dışına gönderiliş. Yakın çevreden, sevdiklerinden, alışkanlıklardan kopuştur. Bir daha hiç dönmemesiye. Ama intihar eden kadın, perde gerisinde olanlar da ayrı ve acı bedellerdir.       

    Gulag takımadalarında ne oluyordu? Takımadalar, yani çalışma kampları hâlâ varlığını sürdürmekteydi.

    Niçin Batı ile iyi ilişkiler içindeki Sovyetler, kendi çalışma kamplarını anlatan bir eserden bu kadar çekinsinlerdi?. Veya şöyle diyebiliriz. Rus toplumunun kesitini ustalıkla ortaya koyan Soljenitsin’in, çalışma kamplarını anlatmak gibi çok işlenmiş bir konu dışında orjinalitesi ne idi?

    Yazarın, henüz aktüel olarak tehdidini sürdüren Sovyet yayılmasını işaretlemesi; Sovyetlerin hiç bir zaman temel amaçlarından sapma göstermeyeceğini öne sürmesi ve bunu yaşadığı hayatın yansıması sayılabilecek eserleriyle savunması, önemli ve aydınlık getirici bir yanıdır, sanırım bu konuda. Çok şeyler söylenmesine karşılık, yapılanın az olduğunu ve Sovyet yayılma arzularının doymadığını savunmaktadır yazar. (Le Monde, 27 Şubat, 1976. (Bayrak Gazetesi, 2 mart 1976, s. 4’ten naklen)

    Şu an Sovyetlerde Gulag Takımadaları vardır. Orijinal olan, zamanın uyutuculuğunda, ya da menfaatlerinin entrika kıvrımlarında kalmış olanların yüzüne, «Sovyetler kesimin de yeni bir şey yok» gerçeğinin çarpılmasıdır. Yoksa, modaevlerinde orijinallik aramak gibi bir arayış saçma olur.

    Yazarın, hayat akışına kaldığımız yerden, Gulag’dan devam edebiliriz.
  • Öncelikle Saramago nun tarzından bahsetmek istiyorum. Saramago isim kullanmaz. Bu kitaptada kullanmamış. Kral , temizlikçi kadın vb. hitaplarla yazıyor karakterlerini.Körlük adlı kitabında da yazmıştı “ İsimlerin ne önemi var ki” düşüncesi ile yapıyor bunu. Ayrıca sadece iki tane noktalama işareti kullanıyor. Nokta ve virgül. Kesinlikle başka noktalama işareti yok kitaplarında. Saramago’yu ilk okuduğunuzdu bu duruma alışmakta zorlanabilirsiz ancak ilerledikçe alışıyor ve sıkıntı çekmiyorsunuz. Kitabın adı bilinmeyen bir adanın öyküsü ancak benim ona hep bilinmeyen bir adamın öyküsü diyesim geldi çünkü bu daha çöm kendini arama yolculuğu gibi bir şey. Zaten kitabın son cümlesi şu “ Bilinmeyen Ada nihayet denize açılmış, kendini aramak amacıyla “ (bilinmeyen ada geminin adı) Kitap denizcilikle hiç alakası olmayan bir adamın “bilinmeyen bir ada “ bulmak amacıyla kralı ziyaret etmesi ile başlıyor. Kraldan tekne istiyor ve kral da isteğini yerine getiriyor. Kralın hizmetçisi adamı görüyor ve onun gemisinde çalışmaya karar verip adamın peşine takılıyor. Adamın amacı( “bilinmeyen bir ada kalmadı artık” diyenlere rağmen ) bilinmeyen bir adayı keşfetmektir. Hizmetçi kadın ise ona şu cümleleri kurar ”Adayı görmek için adadan dışarı çıkmak gerektiğini , kendimizden çıkmadıkça kendimizi görmemizin mümkün olmayacağını düşünüyorum “ ada keşfetme öyküsü insanın kendini keşfetmesine dönüşüyor böylece. Kitap çok kısa. Aynı zamanda yalın. Bu yüzden tadı damağınızda kalıyor. Açıkçası ben devam etsin istedim. Kendilerini keşfetme hikayesi oldukça ilginç olurdu . Öyle bir cümle ile bitti ki bu kendilerini keşfetme yolculuğu nasıl gerçekleşirdi? Hemen kitabı bitirip kendi yazdığım sonu hayal ettim tabi
  • C, gecenin bir yarısından sonra konuşacak birini arar. C, birden gelen sevgi, coşku patlamalarıyla karşılaşınca sevincinden çıldırır. Yaşadığını duyar. Işıksız camlara doğru seslenir dururdu C.

    Hangi saat olursa olsun C’nin kendisini birileriyle paylaşmak istemesindeki derin özlemi şu ana dek böylesine iyi anlamamıştı: C’yi aramalıyım. C kendisini düşündüğümü bilmeli. Kendisiyle konuşmak istediğimi, sesini duymak istediğimi bilmeli. Şu anda C ile konuşmak çılgın coşkuda bir bayram olurdu.

    ... Belki bir yıldır C’ye şurda burda rastlamasa telefon numarası gibi kendisini de tümüyle unutmuş olacaktı. Çünkü C’yi unutmak istiyordu. Onu görmek istemiyordu: bir süredir C’yi telefonla aramak istemedim. Kaçındım bundan. O arasın diye beklediğim çok günler oldu. Ama o aradığı zamanlar da hep bir işim oldu. Buluşma isteklerini hep yarıda kestim. Çünkü hep olmayacak saatlerde arıyordu. En olmayacak saatlerde kahvelerde oturmak istiyordu benimle. Benim için olabilecek saatlerde, günlerde ise ben onu arayamıyordum. Böyle bir hakkı yitirdiğimi sanıyordum. Bu nedenle hep savsaklıyordum ona durup dururken bir “Nasılsın?” demeyi. Yok. Salt bu değil. Salt bu, evet. Sana uygun bir saat başlalarına uygun bir saat olmayabilir.

    ... Şu saatte C evindedir. Ama sesi, açılan kanalın ucundan iyice şaşkın gelecek. Ya “Hayrola?” derse? “Hayrola?” diyecek. Kesinlikle biliyorum, böyle diyecek. Özlem yine bağrının orta yerinden vurulup düşecek.

    Hayır, C değil aramak istediğim.
  • Ülkücü Hareket Üzerine Notlar[*]






    Türkiye’de büyük ölçekte “milliyetçilik”, küçük ölçekte “Ülkücü Hareket” üzerine özellikle de teorik eser kaleme alanların hatırı sayılır bir kesimi bu fikre yakınlık duymayan, hatta yer yer düşmanlık besleyenlerden oluşmaktadır. Hal böyle olunca, Kitab-ı kadimin mesajını ciddiye almayınca[1], Claude Cahen gibi vicdanını kaybetmeyen akademisyen/yazar/düşünürleri aramak oldukça zor olsa gerekir.[2] Milliyetçilik-ülkücülüğe ait olmayan günahlar dahi bu fikir akımının üzerine atılır.[3] Ülkücü Hareket hep dışarıdan tanımlanan bir kavram haline getirilmiştir. İçeriden bakanların yazdığı eserlerin de kendi dünya görüşünü tanımlarken, yorumlarken yetersizlikleri olabiliyor. Oysa bu konuda yoğunlaşıp soğukkanlı bir şekilde hakikate yakın kitap yazanlar da vardır kuşkusuz: Hayati Bice’nin: “Ülkücü Hareket Üzerine Notlar” isimli eseri gibi.

    Dr. Hayati Bice’nin başlıkta ismi vurgulanan eserine değinmeden önce, kendisinin biyografisi hakkında şunlar söylenebilir. Hayati Bey, ilk kurulduğu dönemlerden itibaren yoğun bir şekilde fikir adamı, sanatçı yetiştiren ama son dönemlerde kurumaya başlayan Tıbbiyelilerdendir. Yazı hayatının olgunluk döneminde tasavvuf üzerine yoğunlaşan Bice’nin, bu eserinin dışında dokuz kitabı bulunmaktadır. Yazarın birçok gazete, dergide yazıları yayımlanmıştır.

    1994-1995 eğitim-öğretim yılında Uluslararası Hoca Ahmet Yesevi Türk-Kazak Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak görev aldı. MHP iktidarı döneminde Dış Türklerden Sorumlu Devlet Bakanlığı’nda kısa süreli bir danışmanlık yaptı. Yazar, aynı zamanda yakın dönemde kurulan Ülkücü Yazarlar Derneği’nin de Kurucu Genel Başkanı’dır.

    Dr. Bice’nin bu yazıda konu edindiğimiz eserinin omurga/iskeletini oluşturan makalelerin büyük bir çoğunluğu, ilk olarak sosyal medyada yayınlanmış, gördüğü ilgi üzerine kitap halinde bir araya getirilirlerken yapılan ekler ve genişletmelerle bir bütünlüğe kavuşturulmuştur.

    “Ülkücü Hareket Üzerine Notlar”, iki bölümden oluşmaktadır. Ülkücü hareketin temel kavramlarının ele alındığı birinci bölüme, “Türk-İslam Ülküsü’nün Koordinatları” adı verilmiş; ikinci bölüm ise “Ülkücülük Ekseninde Tartışmalar”a ayrılmıştır.

    İlk bölümdeki makalelerde, “Ülkücü bilincin şekillenmesi”, “Ülkücülerin manevî arayışları”, “Ülkücü hareketin ahlâkî yaklaşımları”, “Ülkücü Hareket ve İslamî kimlik” konuları üzerinde durulmuştur. “Ülkücü Kitlenin Ahlâkî Toplam Kalitesi” makalesinde yakın dönemlerde gözler önüne serilen siyaset erbabının ahlâkî zaafları ile ilgili eleştirileri dikkat çekmektedir. Bu konuda yazarın düşünceleri açık ve nettir.

    İkinci bölümdeki makalelerde, Milliyetçilerin günümüzdeki sorunları, Medyada Türk Milliyetçiliğinin Görünümleri, Korkak Sağcı Siyasetçiler ve Pantürkizm, Sosyal Pantürkizm/Türkbirlikçiliğin günümüze yansımaları, “Pozitif Ülkücülük” kavramı işlenmiştir. Bu makaleler arasında “Pozitif Ülkücülük” başlıklı olan makale, dikkat çekicidir. Müsbet (=pozitif) milliyetçilik daha önce bazı yazarlar tarafından gündeme zaman zaman getirilmiştir. Ancak, “Pozitif Ülkücülük” kavramı, bugüne kadar her halde hiç kullanılmamıştı ve bildiğimiz kadarıyla bu önemli kavramın içerisini de Dr. Bice kadar dolduran olmamıştır.

    Dr. Hayati Bice, Eski Dışişleri Bakanı, Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun Türk coğrafyası ve dünyası üzerine fikirlerini de değerlendirmiş, teorik ve pratik yaklaşımlarını iki makalesinde masaya yatırararak derinlemesine işlemiştir. Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu’nun ve AKP iktidarının Türk dünyasına bakışını, Türk Dünyasına yaptıklarını/yapamadıklarını soğukkanlı bir şekilde irdelemeye çalışan yazar, Davutoğlu’nun ortaya attığı “Tarihdaşlık” kavramının İslâmcılık yerine kullanıldığını, akademik olarak güzel ve yerinde bir kavram olduğunu ancak, reel politikada tıpkı “komşularla sıfır sorun” gibi uygulanırlığının olmadığını vurgular. Hatta, Davutoğlu’nun ısrarla kullanmaya devam ettiği “tarihdaşlık söylemi”ni Turancılıktan daha da ileri bir ütopya, hayâl ötesi bir yaklaşım olarak görür. Makalenin yazıldığından bu yana geçen yaklaşık dört yıllık sürede yaşanan gelişmeler, Dr. Bice’yi desteklemektedir.

    Sonuç

    Ülkücü hareketin içinden bir isim olan Dr. Hayati Bice, Ülkücü Hareket hakkında ortaya koyduğu düşünceleri, dile getirdiği eleştirileri sağlam bir zemine oturtma gayretini sergilemiş; ortaya attığı orijinal tezlerin altını doldurmaya çalışmıştır. Akademik bir eser olmamasına rağmen, yerinde kullanılan dipnotlar esere akademik bir hava kazandırmış, konuyu derinlemesine incelemek isteyen okur için ufuk açıcı bir nitelik vermiştir. Milliyetçi aydınlar, bugüne kadar Pantürkizm kavramından daha ziyade “Turan” kavramına atıfta bulunurken, yazarın ‘Pantürkizm’i vurgulaması ilginçtir. Dr. Bice’nin bu kitabı ile ülkücülük ötesinde milliyetçilik literatürüne ciddi bir katkıda bulunduğunu düşünüyorum.

    Not: Bu yazı, İlteriş dergisinin Ocak 2015 tarihli, 7. sayısında yayımlanmıştır.

    [*] Hayati Bice, “Ülkücü Hareket Üzerine Notlar” 308 s., Ankara, 2014, Bizim Büro Yayınları

    [1] Mâide Sûresi, 8. Ayet de açık ve net olarak şunu belirtir: “Ey İman Edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi âdil davranmamaya itmesin. Adaletli olun, bu Allah korkusuna daha çok yakışan bir davranıştır…”

    [2] Haşim Şahin’in Ahmet Yaşar Ocak Hoca ile uzun soluklu mülakatlardan oluşan (“Arı Kovanına Çomak Sokmak”, 2014, Timaş Yayınevi) kitabında A. Yaşar Ocak, hocası Claude Cahen’e Osman Turan’ın ilim adamlığını sorar. Cahen, şu cevabı verir: “Ben Marksistim, Osman Turan milliyetçidir. Ben onun ideolojisini hiçbir zaman tasvip etmiyorum, fakat bilim adamlığı konusunda Osman Turan’ın önünde saygıyla eğilirim.”(s.201)

    [3] İskender Öksüz Hocamız kitabında (“Türküm Özür Dilerim”, 2014, Ankara, Bilge Kültür Sanat) Kitabı kitaplığımda bulamadım. Hoca, aklımda kaldığı kadar, mealen bu konuda şu örneği verir: “Ne kadar fanatizm, aşırılık varsa, milliyetçiliğin üzerine atılır. Örneğin, bir takımın fanatikliğinden bahsederken, Galatasaray milliyetçiliği, bir şehrin sevgisinden değinirken, Mersin milliyetçiliği, bir mesleğin tutkunluğundan bahsedilirken, marangoz milliyetçiliği derler, Müslümanın yobazından bahsederken dahi İslam milliyetçisi kavramı vurgulanır. Oysaki sadece ve sadece Milletin/milliyetin milliyetçiliği olur.”
  • Sadî anlatıyordu:
    "Henüz toy bir delikanlı idim. Şiraz'da bir kızı sevmiştim. O da bana karşı ilgisiz değildi. Birkaç kez de buluşup konuştuk. Sonra araya ayrılık girdi. Ben gurbetlere gittim. On yıl onun aşkıyla coşup taştım, hasretiyle yanıp kavruldum. Nihayet yurduma geri döndüğüm vakit ilk işim onu aramak oldu. Beni görür görmez başladı siteme:
    "A Sadî! Meğer ne kadar vefasızmışsın!.. Bunca yıl geçti aradan, ne bir haber, ne bir mektup?!.."
    Ona dedim ki:
    "Ey sevgisi kalbimde yer edinen selvi boylu!.. Senin yüzünü görme bahtiyarlığından ben mahrum iken, o şerefi postacıya mı bağışlasaydım?!.."