• Öncelikle Saramago nun tarzından bahsetmek istiyorum. Saramago isim kullanmaz. Bu kitaptada kullanmamış. Kral , temizlikçi kadın vb. hitaplarla yazıyor karakterlerini.Körlük adlı kitabında da yazmıştı “ İsimlerin ne önemi var ki” düşüncesi ile yapıyor bunu. Ayrıca sadece iki tane noktalama işareti kullanıyor. Nokta ve virgül. Kesinlikle başka noktalama işareti yok kitaplarında. Saramago’yu ilk okuduğunuzdu bu duruma alışmakta zorlanabilirsiz ancak ilerledikçe alışıyor ve sıkıntı çekmiyorsunuz. Kitabın adı bilinmeyen bir adanın öyküsü ancak benim ona hep bilinmeyen bir adamın öyküsü diyesim geldi çünkü bu daha çöm kendini arama yolculuğu gibi bir şey. Zaten kitabın son cümlesi şu “ Bilinmeyen Ada nihayet denize açılmış, kendini aramak amacıyla “ (bilinmeyen ada geminin adı) Kitap denizcilikle hiç alakası olmayan bir adamın “bilinmeyen bir ada “ bulmak amacıyla kralı ziyaret etmesi ile başlıyor. Kraldan tekne istiyor ve kral da isteğini yerine getiriyor. Kralın hizmetçisi adamı görüyor ve onun gemisinde çalışmaya karar verip adamın peşine takılıyor. Adamın amacı( “bilinmeyen bir ada kalmadı artık” diyenlere rağmen ) bilinmeyen bir adayı keşfetmektir. Hizmetçi kadın ise ona şu cümleleri kurar ”Adayı görmek için adadan dışarı çıkmak gerektiğini , kendimizden çıkmadıkça kendimizi görmemizin mümkün olmayacağını düşünüyorum “ ada keşfetme öyküsü insanın kendini keşfetmesine dönüşüyor böylece. Kitap çok kısa. Aynı zamanda yalın. Bu yüzden tadı damağınızda kalıyor. Açıkçası ben devam etsin istedim. Kendilerini keşfetme hikayesi oldukça ilginç olurdu . Öyle bir cümle ile bitti ki bu kendilerini keşfetme yolculuğu nasıl gerçekleşirdi? Hemen kitabı bitirip kendi yazdığım sonu hayal ettim tabi
  • C, gecenin bir yarısından sonra konuşacak birini arar. C, birden gelen sevgi, coşku patlamalarıyla karşılaşınca sevincinden çıldırır. Yaşadığını duyar. Işıksız camlara doğru seslenir dururdu C.

    Hangi saat olursa olsun C’nin kendisini birileriyle paylaşmak istemesindeki derin özlemi şu ana dek böylesine iyi anlamamıştı: C’yi aramalıyım. C kendisini düşündüğümü bilmeli. Kendisiyle konuşmak istediğimi, sesini duymak istediğimi bilmeli. Şu anda C ile konuşmak çılgın coşkuda bir bayram olurdu.

    ... Belki bir yıldır C’ye şurda burda rastlamasa telefon numarası gibi kendisini de tümüyle unutmuş olacaktı. Çünkü C’yi unutmak istiyordu. Onu görmek istemiyordu: bir süredir C’yi telefonla aramak istemedim. Kaçındım bundan. O arasın diye beklediğim çok günler oldu. Ama o aradığı zamanlar da hep bir işim oldu. Buluşma isteklerini hep yarıda kestim. Çünkü hep olmayacak saatlerde arıyordu. En olmayacak saatlerde kahvelerde oturmak istiyordu benimle. Benim için olabilecek saatlerde, günlerde ise ben onu arayamıyordum. Böyle bir hakkı yitirdiğimi sanıyordum. Bu nedenle hep savsaklıyordum ona durup dururken bir “Nasılsın?” demeyi. Yok. Salt bu değil. Salt bu, evet. Sana uygun bir saat başlalarına uygun bir saat olmayabilir.

    ... Şu saatte C evindedir. Ama sesi, açılan kanalın ucundan iyice şaşkın gelecek. Ya “Hayrola?” derse? “Hayrola?” diyecek. Kesinlikle biliyorum, böyle diyecek. Özlem yine bağrının orta yerinden vurulup düşecek.

    Hayır, C değil aramak istediğim.
  • Ülkücü Hareket Üzerine Notlar[*]






    Türkiye’de büyük ölçekte “milliyetçilik”, küçük ölçekte “Ülkücü Hareket” üzerine özellikle de teorik eser kaleme alanların hatırı sayılır bir kesimi bu fikre yakınlık duymayan, hatta yer yer düşmanlık besleyenlerden oluşmaktadır. Hal böyle olunca, Kitab-ı kadimin mesajını ciddiye almayınca[1], Claude Cahen gibi vicdanını kaybetmeyen akademisyen/yazar/düşünürleri aramak oldukça zor olsa gerekir.[2] Milliyetçilik-ülkücülüğe ait olmayan günahlar dahi bu fikir akımının üzerine atılır.[3] Ülkücü Hareket hep dışarıdan tanımlanan bir kavram haline getirilmiştir. İçeriden bakanların yazdığı eserlerin de kendi dünya görüşünü tanımlarken, yorumlarken yetersizlikleri olabiliyor. Oysa bu konuda yoğunlaşıp soğukkanlı bir şekilde hakikate yakın kitap yazanlar da vardır kuşkusuz: Hayati Bice’nin: “Ülkücü Hareket Üzerine Notlar” isimli eseri gibi.

    Dr. Hayati Bice’nin başlıkta ismi vurgulanan eserine değinmeden önce, kendisinin biyografisi hakkında şunlar söylenebilir. Hayati Bey, ilk kurulduğu dönemlerden itibaren yoğun bir şekilde fikir adamı, sanatçı yetiştiren ama son dönemlerde kurumaya başlayan Tıbbiyelilerdendir. Yazı hayatının olgunluk döneminde tasavvuf üzerine yoğunlaşan Bice’nin, bu eserinin dışında dokuz kitabı bulunmaktadır. Yazarın birçok gazete, dergide yazıları yayımlanmıştır.

    1994-1995 eğitim-öğretim yılında Uluslararası Hoca Ahmet Yesevi Türk-Kazak Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak görev aldı. MHP iktidarı döneminde Dış Türklerden Sorumlu Devlet Bakanlığı’nda kısa süreli bir danışmanlık yaptı. Yazar, aynı zamanda yakın dönemde kurulan Ülkücü Yazarlar Derneği’nin de Kurucu Genel Başkanı’dır.

    Dr. Bice’nin bu yazıda konu edindiğimiz eserinin omurga/iskeletini oluşturan makalelerin büyük bir çoğunluğu, ilk olarak sosyal medyada yayınlanmış, gördüğü ilgi üzerine kitap halinde bir araya getirilirlerken yapılan ekler ve genişletmelerle bir bütünlüğe kavuşturulmuştur.

    “Ülkücü Hareket Üzerine Notlar”, iki bölümden oluşmaktadır. Ülkücü hareketin temel kavramlarının ele alındığı birinci bölüme, “Türk-İslam Ülküsü’nün Koordinatları” adı verilmiş; ikinci bölüm ise “Ülkücülük Ekseninde Tartışmalar”a ayrılmıştır.

    İlk bölümdeki makalelerde, “Ülkücü bilincin şekillenmesi”, “Ülkücülerin manevî arayışları”, “Ülkücü hareketin ahlâkî yaklaşımları”, “Ülkücü Hareket ve İslamî kimlik” konuları üzerinde durulmuştur. “Ülkücü Kitlenin Ahlâkî Toplam Kalitesi” makalesinde yakın dönemlerde gözler önüne serilen siyaset erbabının ahlâkî zaafları ile ilgili eleştirileri dikkat çekmektedir. Bu konuda yazarın düşünceleri açık ve nettir.

    İkinci bölümdeki makalelerde, Milliyetçilerin günümüzdeki sorunları, Medyada Türk Milliyetçiliğinin Görünümleri, Korkak Sağcı Siyasetçiler ve Pantürkizm, Sosyal Pantürkizm/Türkbirlikçiliğin günümüze yansımaları, “Pozitif Ülkücülük” kavramı işlenmiştir. Bu makaleler arasında “Pozitif Ülkücülük” başlıklı olan makale, dikkat çekicidir. Müsbet (=pozitif) milliyetçilik daha önce bazı yazarlar tarafından gündeme zaman zaman getirilmiştir. Ancak, “Pozitif Ülkücülük” kavramı, bugüne kadar her halde hiç kullanılmamıştı ve bildiğimiz kadarıyla bu önemli kavramın içerisini de Dr. Bice kadar dolduran olmamıştır.

    Dr. Hayati Bice, Eski Dışişleri Bakanı, Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun Türk coğrafyası ve dünyası üzerine fikirlerini de değerlendirmiş, teorik ve pratik yaklaşımlarını iki makalesinde masaya yatırararak derinlemesine işlemiştir. Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu’nun ve AKP iktidarının Türk dünyasına bakışını, Türk Dünyasına yaptıklarını/yapamadıklarını soğukkanlı bir şekilde irdelemeye çalışan yazar, Davutoğlu’nun ortaya attığı “Tarihdaşlık” kavramının İslâmcılık yerine kullanıldığını, akademik olarak güzel ve yerinde bir kavram olduğunu ancak, reel politikada tıpkı “komşularla sıfır sorun” gibi uygulanırlığının olmadığını vurgular. Hatta, Davutoğlu’nun ısrarla kullanmaya devam ettiği “tarihdaşlık söylemi”ni Turancılıktan daha da ileri bir ütopya, hayâl ötesi bir yaklaşım olarak görür. Makalenin yazıldığından bu yana geçen yaklaşık dört yıllık sürede yaşanan gelişmeler, Dr. Bice’yi desteklemektedir.

    Sonuç

    Ülkücü hareketin içinden bir isim olan Dr. Hayati Bice, Ülkücü Hareket hakkında ortaya koyduğu düşünceleri, dile getirdiği eleştirileri sağlam bir zemine oturtma gayretini sergilemiş; ortaya attığı orijinal tezlerin altını doldurmaya çalışmıştır. Akademik bir eser olmamasına rağmen, yerinde kullanılan dipnotlar esere akademik bir hava kazandırmış, konuyu derinlemesine incelemek isteyen okur için ufuk açıcı bir nitelik vermiştir. Milliyetçi aydınlar, bugüne kadar Pantürkizm kavramından daha ziyade “Turan” kavramına atıfta bulunurken, yazarın ‘Pantürkizm’i vurgulaması ilginçtir. Dr. Bice’nin bu kitabı ile ülkücülük ötesinde milliyetçilik literatürüne ciddi bir katkıda bulunduğunu düşünüyorum.

    Not: Bu yazı, İlteriş dergisinin Ocak 2015 tarihli, 7. sayısında yayımlanmıştır.

    [*] Hayati Bice, “Ülkücü Hareket Üzerine Notlar” 308 s., Ankara, 2014, Bizim Büro Yayınları

    [1] Mâide Sûresi, 8. Ayet de açık ve net olarak şunu belirtir: “Ey İman Edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi âdil davranmamaya itmesin. Adaletli olun, bu Allah korkusuna daha çok yakışan bir davranıştır…”

    [2] Haşim Şahin’in Ahmet Yaşar Ocak Hoca ile uzun soluklu mülakatlardan oluşan (“Arı Kovanına Çomak Sokmak”, 2014, Timaş Yayınevi) kitabında A. Yaşar Ocak, hocası Claude Cahen’e Osman Turan’ın ilim adamlığını sorar. Cahen, şu cevabı verir: “Ben Marksistim, Osman Turan milliyetçidir. Ben onun ideolojisini hiçbir zaman tasvip etmiyorum, fakat bilim adamlığı konusunda Osman Turan’ın önünde saygıyla eğilirim.”(s.201)

    [3] İskender Öksüz Hocamız kitabında (“Türküm Özür Dilerim”, 2014, Ankara, Bilge Kültür Sanat) Kitabı kitaplığımda bulamadım. Hoca, aklımda kaldığı kadar, mealen bu konuda şu örneği verir: “Ne kadar fanatizm, aşırılık varsa, milliyetçiliğin üzerine atılır. Örneğin, bir takımın fanatikliğinden bahsederken, Galatasaray milliyetçiliği, bir şehrin sevgisinden değinirken, Mersin milliyetçiliği, bir mesleğin tutkunluğundan bahsedilirken, marangoz milliyetçiliği derler, Müslümanın yobazından bahsederken dahi İslam milliyetçisi kavramı vurgulanır. Oysaki sadece ve sadece Milletin/milliyetin milliyetçiliği olur.”
  • Sadî anlatıyordu:
    "Henüz toy bir delikanlı idim. Şiraz'da bir kızı sevmiştim. O da bana karşı ilgisiz değildi. Birkaç kez de buluşup konuştuk. Sonra araya ayrılık girdi. Ben gurbetlere gittim. On yıl onun aşkıyla coşup taştım, hasretiyle yanıp kavruldum. Nihayet yurduma geri döndüğüm vakit ilk işim onu aramak oldu. Beni görür görmez başladı siteme:
    "A Sadî! Meğer ne kadar vefasızmışsın!.. Bunca yıl geçti aradan, ne bir haber, ne bir mektup?!.."
    Ona dedim ki:
    "Ey sevgisi kalbimde yer edinen selvi boylu!.. Senin yüzünü görme bahtiyarlığından ben mahrum iken, o şerefi postacıya mı bağışlasaydım?!.."
  • Dostoyevski okuma etkinliğini düzenleyen Quidam’a teşekkürlerimle,

    HAYAT KUMARINDA HERKES BİRAZ “KUMARBAZ”DIR

    Kumarbaz. Bu kitaba olan alakam yazarın Dostoyevski olması ve kitabın ismiyle beni çekmesindendir.

    Okumaya başlamadan önce, kendi küçük kumarlarımla yüzleşeceğimden emindim, yanılmadım. Bonus olarak ise çevremizdeki diğer insanların kumarlarıyla da karşılaştım.

    Kumarı, kumarhanelerden başlayarak hayatın her alanına yayabiliriz. Mesela piyangolar,iddia oyunları,at yarışları,panayır yerlerinin küçük hediyeler kazandıran eğlencelik oyunları gibi. Bunlara karşı bir ilgim yok fakat ilgisi hatta tutkusu olanları da anlamaya çalışıyorum.

    Kendi küçük kumarlarıma gelirsek, belki bir kısmının farkında bile değilimdir. Pek çok kişi de farkında bile değildir oynadıkları kumarların. Yakın zamanda kendi karakterimde ve yaşantımda gözlemlediğim küçük kumarlardan bahsetmek istiyorum.

    Yaklaşık 1 yıldır zaman zaman futbol maçlarına bilet alıp satıyorum. Bilmeyenler için kısa bir bilgi, artık internette bu işler çok kolay ve yaygın. Ne yapıyorum, kısaca talebin yüksek olduğu maçlarda bütçem de elverdiğince ara sıra da olsa maç bileti alıp satıyorum. Örneğin 50 liraya aldığım bir bileti 100 liraya satabiliyorum. Bazen de 50 liraya aldığım bir bileti 60 liraya ancak satabiliyorum, bazen de 50 liradan alıp elimde kalınca yine 50 liraya veriyorum, iyi de kar etmek bunun neresinde? İşte öyle değil bayanlar baylar, mesele heyecanda! Hatta 50 liraya aldığım bir bileti 40 liraya da verdiğim oluyor, hatta nadiren de olsa bedavaya! O vakit de bir insana iyilik etmiş olmanın mutluluğu bu para kaybının üzüntüsünü bastırıyor. Ne güzel bir alışveriş değil mi?

    Bir başka küçük kumarım ise sinema tutkumla ilgili. Yakın zamanda İstanbul film festivali gerçekleşti. İnternette satışa çıkan sinema biletlerinden 18 filme bilet aldım, elbette bunların bir kısmına daha önemli bir işim çıktığında gidemeyeceğimi en başında biliyordum. Nitekim öyle de oldu ancak yarısına gidebildim. Yani paramın yarısı boşa gitti. Peki pişman mıyım? Tabi ki hayır! Gidebildiğim filmlerden büyük keyif aldım.

    Bir diğer kumarım ise uçak bileti almaktır. Uçakla seyahati çok seviyorum her gün olsa bıkmadan seyahat ederim. Promosyon uçak biletlerini kovalarım ve alırım zaman zaman. Bu biletlerin de bir kısmının boşa gideceğini en başından bilirim ama gerçekleştirebildiğim seyahatlerde o kadar avantaj sağlar ki buna da seve seve katlanırım. Her sene belki 300-500 tl belki biraz daha fazla kaybım olur. Peki pişman mıyım? Hayır.

    Velhasıl bu liste bir miktar daha uzayabilir. Özetle insanın macera arayışı da bir çeşit kumardır.

    Biraz da kitaptan bahsedelim. Dostoyevski bu kitapta, hem kumarı ve kumarhaneleri hem de insanların hayatlarındaki belirsizlikleri ve ihtimalleri anlatır. İhtimal kelimesi önemli çünkü bu kumarın kilit sözcüklerinden biridir. Kitap bir seyahatler bütünüdür, insanın ihtimaller yolcuğunu da anlatır bir bakıma. Pek çok karakter yayılmıştır hikayeye.

    Kumarhane insanları, onların yardakçıları,oradan gelecek paraya bel bağlayanlar ve diğerleri.

    Beni en çok etkileyen karakter “büyükanne” oldu. Yaşına ve hastalığına aldırmadan kumar tutkusuna yenik düşen ve kumarhanede servetinin büyük kısmını bir gecede kaybeden bir kadın. Aslında bu o kadar ibretlik bir konu ki, yaşlı insanların belki genç kalabilme tutkusunu ve daha da önemlisi yaşlandıklarını kabul etmeyerek hayatlarının bu son demindeki yanlışlarını da anlatıyor. Mesela yaşlı bir insanın huzurevine bırakılması veya eskisi kadar ilgi görmeyişi konusu. Artık yaşının getirdiği gerçekleri kabul etmeyerek , gençlerin hayatını esir almaya çalışan yaşlı bir insanın yaptığı kumar oynamak değil de nedir? Gençlerin halinden anlamadan onları köle gibi kullanmaya devam eden bir yaşlı aile büyüğü, baş tacı olma ihtimaliyle beraber bir kenara itilme ihtimalinin de kumarını oynamıyor mudur?

    “Aşk kumarı” da kitaptaki başlıca meselelerden birisi. Baş kahramanımız sevdiği,aşık olduğu ya da sadece hoşlandığı kız için sürekli bir gönül macerası kumarı oynamaktadır. Bazen kendinden nefret eder bazen de kendine hak verir ve bu ikilemde çırpınıp durur. Biraz alıntı,

    “Şimdi bir kez daha kendime aynı soruyu soruyordum.Onu seviyor muydum?Ve bir kez daha bu soruyu nasıl yanıtlayacağımı bilemedim, daha doğrusu belki yüzüncü kez aynı yanıtı ,ondan nefret ettiğim yanıtını verdim. Evet ondan nefret ediyordum. Kimi zaman onu boğmak için ömrümün yarısını seve seve verirdim! Yemin ederim,keskin bir bıçağı onun göğsüne yavaş yavaş saplama olanağını bulsaydım,bundan korkunç bir zevk duyardım. Ama yine de en kutsal şeyler üzerine yemin ederim ki, Schlangenberg’in en yüksek tepesinde bana eğer ‘kendini aşağı at’dese hemen atlardım, hem de seve seve.”

    “Gözünüzde bir hiç olduğum için,artık umudum kalmadığı için açık açık konuşuyorum; nereye baksam sizi görüyorum,geri kalanı vız geliyor bana. Sizi niçin seviyorum,nasıl seviyorum, bilemiyorum. Biliyor musunuz, belki güzel bile değilsiniz.Düşünün bir kez,yüzünüzün güzel olup olmadığının bile farkında değilim! Hiç kuşkum yok ki yüreğiniz kötüdür, çok büyük bir olasılıkla da öyle soylu bir zekanız olduğunu sanmıyorum.”

    Kitap bir bakıma da milletler cemiyeti kıvamında. İngiliz, Fransız,Polonyalı,Rus (elbette) gibi türlü milletlerden karakterler var. Fakat hepsinin de ortak özelliği rahatlarına düşkün olmak ve kolay para kazanmanın yolunu aramak, kumar da bunun araçlarından biridir.

    Belki daha çok şey söylenebilir ama benden bu kadar. Keyifli okumalar..
  • ÖLÜME MEKTUP YAZAN "ADAM"... ("KuP KuP BoY" is paying his TRIBUTE... )

    Ekrana bakıyorum şimdi ..Ne yazsam , nasıl bir giriş yapsam diye ..O' nun ölüm haberini aldığım gün , tvlerde vakıf bahcesinin içindeki dozerler falan geliyor gözümün önüne .. Dozerlerin eksozlarından çıkan kara ,kapkara dumanlar .. Nasıl rahatsız oluyorum o an o dumanlardan anlatamam ..Cd lerimi , plaklarımı bardak altlığı yapsalar o dakika gözümde yok hiçbiri.. "Çocuklar koştursun üzerimde" mısraları geliyor aklıma .. Hiç görmediğiniz , hiç tanımadığınız , bir kez dahi konuşma fırsatınız olmamış bir adam bu.. Öyle yakın ki size , bir imza gününe gitseniz , kimin adına imzalayayım kitabı dese darılırsınız beni nasıl tanımadın diye .. Sanki senelerdir tanıyorum ben kendisini .. Pekçok arkadaşımın ölüm haberini aldım , akrabalarım falan .. O dozer sesleri ..O anki hissiyat bir garip .. Acı , hüzün , fiziki mücadeleyi kaybediş ama zihinsel savaşla gelen zafer mukayese dahi edilemez benimkilerle .. Hem de katıksız saf inkar edilemez bir zafer .. Öyle ki , düşmanları bile adını saygıyla anmak zorunda kalmışlar sonrasında.. Sanki bir gladyatörü izliyorum ölürken ..Yüzlerce hasmını yere sermiş ve o serdiği adamlardan oluşan ceset dağlarının üzerinde oturmuş , az sonra son nefesini verecek olan.. Hem üzülüyorum , hem de bir garip gurur var içimde.. Ölüme son kazığını da attın gittin diye seviniyorum içimden ..

    Ertesi gün kalktım .. Ertesi gün daha da bir garip!!! Nasıl anlatayım size bunu bilemiyorum ki..Sanki hiç sahip olmadığınız , ama uzun süredir kullandığınızı düşündüğünüz bir eşyanızı kaybetmişsiniz .. Hayat daha ekşi , kekremsi ,acı ve ardındaki hava daha buhranlı .. Hiç içmemiş olanlar için şekersiz çayın ilk yudumu gibi .. Cardiodan çıkıp pastaneye koşup ,fındıksız fıstıksız ,safi gülsulu (IYYY!!!) güllaç almak zorunda kalmak gibi .. Yemek sepetine sipariş verdiğin , çilingir sofrasına katık yapacağın 3 porsiyon acılı adananın yerine bir karışıklık sonucu ,plastik bir kap içinde kısırı gömüp eline bıraktıkları anda yaşadığın haklı cinnet gibi.. Kolajlayıp zerk etmişler beynine o an .. 3' ü 5' i bir arada .. Kimi zaman ayrı ayrı saldırıyorlar falan .. Olguların , duyguların , şahısların şimdiki zamandan - dili ,-mişli geçmiş zamana geçişleri yaşanan o an bir bakıma .. Normalde yaşı ilerlemiş olanların aksine bu yaştaki insanlar için ölüm olgusu daha farklıdır ..

    Ölmüştür karşındaki ..
    Üzülürsün ..
    Özlem vardır içinde ..
    Göremeyecek olmaktır seni o an üzen ..
    Çünkü KARŞINDAKİDİR ölen ..
    Kendini koymazsın o kefeye ..
    Hiç aklına gelmez ..
    Birgün seni de koyarlar o kefeye..
    İşte o an kendimi de düşündüm bir nebze..
    Yaşım ve aklım elverdiğince..

    - KuP KuP BoY - (hep goygoy yapmayalım dedik..)

    Aziz Nesin devam etsin az da ..

    "...İnsan nice ölüm gerçeğini , bu gerçeklerin en gerçeğini benimsese bile , yine de kendisinin öleceğine bütün gerçekliğiyle inanamıyor! İnanmıyor çünkü insanın bir şeye , bir olaya ,bir olguya tam inanabilmesi için , onu bikaç kez yaşaması , tekrar etmesi gerekir. Oysa biz ölümü kendimizde değil , BAŞKALARINDA yaşarız.Ölüm , bizim yaşayamayacağımız , kendimizde tekrarlayamayacağımız bir olay olduğu için de, birtürlü kendi öleceğimize bütün gerçekliğiyle inanamayız.Elbet ölecegeğiz deriz, öleceğimizi biliriz ama - bunu başkalarında görüp bildiğimizden - tam bilgi değildir.Yani biz ölmeyeceğimizi sanırız.Kendimizi ölmeyeceğiz sanınca , dostlarımızda bizimle birlikte var olacaklarından ve biz de onlarla birlikte var olacağımızdan , kendimiz olan dostlarımızın da öleceğine inanmayız ..."

    Ve ölüm öyle bir olgu ki , safi o şahsı değil , onunla birlikte anıları da , bambaşka dünyaları da alıp götürüyor .. Ardında bilinmezlik.. Hiç kalkmayan bir sis bulutu .. Hep toz duman .. Bilinmeyenlerle başbaşa kalıyor kişi.. Aziz Nesin 1915 doğumlu..Vakti zamanında Birlikte Yaşadıklarım ve Birlikte Öldüklerim diye 2 ayrı klasör açmış.. Tek bir kitapta toplamakmış amacı tüm sevdikleri ve sevmediklerini.. Ömrü vefa etmemiş maalesef..O dosyaları ,Nesin Vakfı eski yazıdan günümüz türkçesine çevirip aranje ederek yayınlamış..600 küsür sayfalık bu kitabı ben üçüncüye okudum ..Diyebilirim ki , tamamlanıp yayınlansaydı çok ses getiren bir eser olacağı kesin .. Sevdiklerini sevmediği yönleriyle , sevmediklerini ise hakkını vererek takdir ettiği taraflarıyla aktarmış notlarına ..Safi notlardan da oluşmuyor pek tabii bu kitap.. İçinde çeşit çeşit dergiye gönderilen yazılardan tutun da , yazarlar arasındaki mektuplaşmalara ve yaşanılan anılara , gazete haberlerine varıncaya kadar pek çok doküman var .. Türk Edebiyatının kulis arkası desem hiç yanlış olmaz.. Kimler var diye sorma .. Bir bu kadar daha isim yazmam gerekir ..Ama şunu söyliyeyim ki cidden apayrı bir lezzet bu kitap.. Hani herkes diyor gülüyorsun Aziz Nesin okurken .. Evet cidden çok güldüğüm yer oldu bu kitabı okurken .. Bir o kadar da sinirden parmağımı, tırnağımı kemirdiğim an da cabası ..

    Bir kaç örnek vereyim size ..

    Bir gece vakti Sait Faik' le beraber onu yakan , sürüm süründüren eski aşkını aramak için İstanbul' un karanlık sokaklarına daldığınızı , o kadının evine gittiğinizi hayal edin Aziz Nesin ile.. Onu bir başkası ile gören Sait Faik' i avutmak için bir meyhanede soluğu aldığınızı ..

    Yaşar Kemal ile beraber İlya Ehrenburg ' un evine girişte Jean Paul Sartre ve Simone De Beauvoir ile selamlaşmak, tanışmak isteyen çıkmaz mı aranızda ? Bu karşılaşma sonrası Ilya Ehrenburg ile sohbet sırasında yaşananları size anlatamam .. Yaşar Kemal' in duvarda asılı bir goblen halının üzerinde gördüğü desenler üzerine , halıyı Türk halısı sanması sebebiyle dönen muhabbet .. Tarif edemiyorum .. Aziz Nesin halının goblen olduğunu biliyor ama uyaramıyor falan .. Rezilliğin daniskası tabii =)) Bu kızgınlığını öyle bir yazmış ki kitapta belki 30 40 kez okudum .. Her okuduğumda yerlere yuvarlandım =)) LEZZET TARİF EDİLEMEZ ..AKTARAMIYORUM .. 404 : NOT FOUND!

    Ya Sabahattin Ali' nin ölümü sonrası mahkemelerde sorgulara katılmak isteyeniniz ? Onun son eşyalarını , yeşil yazan dolma kalemini görmek isteyeniniz ? O yeşil yazan dolma kalem ile Jack London ' ın Demir Ökçe'sini almancaya çevirişinin ve ardından gelenlerin öyküsünü okumak isteyeniniz ?

    Kemal Tahir ile bir polis arabasına tıkılıp ,gözaltına alınıp , mahkum olup Sultanahmet Cezaevi' nde aynı hücrede ayakuçlu başuçlu yatarken sarf edilen sözler .. Akıllardan geçenler .. Kemal Tahir ' in 13 senelik mahpusluğu..

    Zar tutan Tahsin Saraç' la Cem Kitabevinde tavla atıp , adını hep duyduğunuz ama pekçoğunuzun bir kez dahi açıp okumadığı Fazıl Hüsnü Dağlarca ile tanışmak istemez misiniz ?

    Rıfat Ilgaz ve yaz kış sırtından çıkarmadığı paltosunun öyküsünü bilmek isteyeniniz?

    Cengiz Aytmatov ile kısa bir sohbet edip , Yılmaz Güney'e mektup yazalım , Hasan Hüseyin Korkmazgil' den mektup alalım diyenler?

    Attila İlhan' ın şairliğe ilk başladığı dönemler .. Nazım Hikmet ve yıktırılan Tan gazetesi ..6 7 Eylül olayları dönemleri?

    Uzun ama gayet zevkli bir yolculuk bu .. Yüzlerce isimle tanışmakta cabası..

    Çok uzattım farkındayım ama bunu yazmazsam cidden olmayacak .. Sabah tesadüf eseri hem kendi , hem de dedemin dergi ve mecmualarını karıştırırken rast geldim .. Sapsarı bir Varlık Dergisi ..75 yılı..Bu yazıyı oturdum , üşenmeyip yazdım tekrar .. Biraz aceleye geldi ama olsun .. Niçin yazdığımı da açıklayayım .. Marcel Proust bir daha kalkmamak üzere yatağa düşmüş.İmamın kayığına binmesi an meselesi.. Gözlerini bir anda aralayıp , "bana" demiş , "hemen son yazdıklarımı getirin! O son ölüm sahnesini baştan aşşağı yanlış yazmışım ve bunu ancak şimdi anlıyorum." Aziz Nesin de geçirdiği bir kalp krizi sonrası o an aklından geçenleri anılarında yazar.. Daha doğrusu ölümü yazamadan ölecek olmasına üzülüyordur yazdıklarında..Hatta sevgili https://1000kitap.com/nishtiman , Sizin Memlekette Eşek Yok Mu incelemesinde buna da değinmiş ( #17989992 ) . Hal böyleyken , Aziz Nesin ölümünü yazamadı hiçbir zaman .. AMA ÖLÜME BİR MEKTUP YAZDI .. Buyrun okuyun ..

    Canalıcıma ;

    " Uykumdayken , kancıkcasına baskın verme ! Gelince de saygısız konuklar gibi oturup, yerleşip, siftinip çöreklenme!! Seni bir müzmin tedirginlik olarak derime yapışmış , canıma sıvışmış olarak kendimde duymayayım.Düşün ki ben seni , varlığımın bilincine vardığımdan beri beklemekteyim.Bunca zamandır beklenen bir konuğa yaraşır bir saygınlıkla gel! Sana olan saygımı yitirtme bana.Gürrültülü patırtılı gelme! Kimseler duymasın geldiğini. Bir sen bil , bir de ben bileyim yeter. Gelişin , herkesleri ayağa kaldırmasın.Tam bana göre , bana uyan bir davranışla gel.Sessiz sessiz , sürdürdüğüm bunca yıllık yaşamıma yaraşacağı üzere suskun , susuk gel! Çünkü benim için geleceksin , beni almaya geleceksin, başkalarını tedirgin etmeye değil.Uykumda birden bastırma ki , bunca yıldan beri gelişini gözlediğim en gerçek ve en son konuğuma göstermem gereken saygıda bir eksikliğim olmasın.Saygıyla ayağa kalkıp seni buyur edeyim.Almak istediğini, sana onurla kendim sunarak vereyim. Bir yaşam boyu çektiklerimi az bulup , bana bir de sen çektirmeye kalkma! Her ne çektimse hepsine güleryüzle katlandım, onları salt kendim bildim. Üzünçlerimi kendime sakladım ,sevinçlerimi el 'le bölüştüm.Sonum da böyle olsun isterim.Bilirim, güçlüsün..KİMSELERE EĞİLMEMİŞ BAŞIM, senin önünde eğilebilir ; ama bana bunu yaptırtma! Bana yaşamamı yadsıtıp ,sonunda beni kendimden utandırtma! Senin amansızlığından böyle bir yiğitlik bekliyorum, bana önünde baş eğdirtme! Güleryüzle gel, gülümseyerek karşılayayım seni...

    DİMDİK YAŞADIM , sen de beni dimdik kucakla , al götür.Pusu kurma , arkadan vurma. Ayakta karşılaşalım soylucasına... Öyle çelebicesine gel ki seninle gitmek için istekleneyim.Senin gelişinle ikimizin birden gidişi bir olsun. Şimdi var , şimdi yok olalım.Bekletme beni.Elini çabuk tut.Herşey birden bire olup bitsin.

    - BU CEZA BANA YETER! -

    Sen öyle bir kesin gerçeksin ki , sana yalan da söylenmez.Bütün yaşamımda çağdaşlarımdan hiçbirini kıskanmadığımı bilirsin; iyi yürekliliğimden değil, hiçbirini kendimden büyük görmediğimden...Yine bilirsin , yaptıklarımla da yapmayı tasarlayıp dahaca yapamadıklarımla da böbürlenirim. Bana verdiğim mühlet içinde , tasarladıklarımı yapamadımsa , evet , suç kimsenin değil, benim...Bu ceza yeter bana ; çünkü acısını duyanlar için CEZALARIN EN AĞIRIDIR.

    Herkes gibi ben de seninle ilk ve son olarak yalnız bikez karşılaşacağım.Bu karşılaşmamız, nerede , ne zaman , nasıl olsun diye, zaman zaman değişik istekler geçirdim içimden.Kahraman olmak istediğim dönemlerim oldu.Kahramanlar ilk savaşlarında ölmeyen , son savaşlarında da sağ çıkmayanlardır.Seninle son savaşımda karşılaşmayı istedim bir zamanlar.Savaşın , yaşam boyu sürdüğünü , yaşadıkça sonu olmadığını bilmiyordum. Sonsuzca süren bu savaşımın öeyle bir yerinde gel, öyle bir güzel gel ki, sana gülümseyerek elimi uzatıp, " Merhaba!" diyebileyim. Bir zamanlar da uzun uzun yaşayıp bitkiselliğe dönüşmeyi , bitkisel yaşamımda gelişini bile bilmemeyi istedim.Şimdiyse , ne kahramanlık gösterisinde , ne bitkisel bitkinliğinde gelmeni istiyorum.Dilersen , en beklemediğimi sandığın zaman gel.Beni hiç şaşırtmayacaksın, çünkü hep aklımdasın ,beynimde bir kıymık gibi ...Korkmadan bekliyorum gel!!!

    - HİÇ KORKTUM MU? -

    Nice yaşadımsa , seninle baş başa , diş dişe döğüştüm.Pekçok kez yendiğim de , yenildiğim de oldu.Canım ki , en kutsal olan herşeyim benim. Onu elbet bana yakıştığı gibi ayakta , saygıyla , yiğitçe vermek isterim ; TESLİM OLMADAN...Bir armağan gibi vermek canımı! Sen de , yeniğin kalemini - Kİ O KALEM HEP KILIÇTI - teslim alırken iki elinle başının üstüne saygıyla kaldırarak al beni! Lekesiz , arı - duru, yaşamı süresince hep kendi kendini arıtan bir cana saygılı ol, benim sana saygılı olduğum gibi. Kimselere demedim ,sen de kendine of dedirtme bana.Ne kahramanlıkta ,ne bitkisellikte , işte şimdi olduğum gibi bir sıra, ELİMDE KALEM ; önümde kağıtla daktilom , böyle bir zamanımda gel! İstersen gece , istersen gündüz, istersen yazın , istersen kışın gel ; kapım da yüreğim de her zaman açık sana! Yeter ki , kendi gözümde kendimiküçültme bana, kimseden su istetme, yardım diletme bana...Seninle yiğitçesine döğüşmedim mi? Bunları istemeyi hak etmedim mi? Bana ille de of dedirteceksen , hiç olmazsa bunu ikimizden başkası duymasın.Bunca yıl durmaksızın karşı karşıya savaşmış iki savaşçıyız.Üstelik benim savaşım , seninkinden çok daha yüceydi.Çünkü sen, sonunda nasıl olsa utkunun senden yana olacağını biliyordun. Oysa ben , sonunda nasıl olsa yenik düşeceğimi biliyordum.Yenileceğimi bile bile , ama hiç yenilmeyecekmişim gibi, beni yenecek olanın üstüne üstüne varmadım mı ? Bir an olsun korktum mu , ya da kaçmayı düşündüm mü?

    -ÖLÜMÜ HAK ETMEK İSTERİM -

    Birazcık daha yaşayabilmek için , birazcık daha iyi yaşayabilmek için , bunca güzelim bu yeryüzü uğruna bile, sana bir kıpı ödün verdim mi? Yaşamayı hak etmeye çalıştığım gibi , ölümü de hak etmek istiyorum. Bu hakkı bana tanı! Çünkü bu sonsuz güzellikler açan güzelim dünyaya , ben de gücümce güzellikler katmaya çalıştım.Bir güzel ada , atlasta görünmeyecek denli küçük diye yok sayılabilir mi? Benim katkımda atlasta görünemeyecek denli küçücük olsa da , var.Ne mi yaptım ? Ortaçağ simyacıları taşı altına çeviremedi .Ama ben bir simyacıyım, gözyaşlarımı gülmeceye çevirerek dünyaya sundum.Saygıyla, gel bekliyorum. "

    Yazılış tarihi 9 Haziran 1974 imiş.. Varlık dergisinde yayınlanış tarihi Eylül 1975

    İŞBU SATIRLARIN YAZARINI ÖLÜM ,TESLİM ALIRKEN İKİ ELİYLE BAŞININ ÜSTÜNE SAYGIYLA KALDIRARAK ALDI.. İZMİR' DE BİR OTEL ODASINDA ÖLDÜĞÜNDE , ELİNDE KALEM-KAĞIT ,ÖNÜNDE DAKTİLOSU VARDI ...

    Işıklar içinde uyu AZİZ "BABA" !!!

    Ve pek tabii bonusumuz : https://www.youtube.com/watch?v=UHzWhCIP3qg

    Bu da benim bonusum olsun : 3:46 ' ya alayım .. 2 yudum "MAZOT" , 2 adet DUZLU FISTIH..

    https://www.youtube.com/watch?v=pcgFTZU9sew